Parmak izlerini inceleyen ilim dalı (Daktiloskopi), parmak uçlarının ömür boyunca hiç değişmeden aynı kaldığını; hiçbir insanın parmak ucunun bir başkasındakine benzemediğine ortaya koymuştur. Kitabımız Kur'an Muhtevası Ve Faziletleri.sy.132,133.
Nice sevinçli ve neşeli insanlar vardır ki, aslında sevinçleri kendileri için bir belâdır.Nice üzüntülü ve mahzun kimseler vardır ki, aslında çektiği üzüntü onun için bir kurtuluştur. Ebu Bekir Muhammed b. Davud-i Dineveri(r.a.h.) Dükki Kuşeyri Risalesi. Sufilerin İnanç Ve Ahlakları.sy.163.
Onların deveyi boğazlamaları ise; Yahya (aleyhisselâm) ın kıyâmet günü koç suretinde görünecek olan ölümü kesmesi kabilindendir. Ruhu'l Furkan Tefsiri. Cilt.13. sy.877.
Keşfu'l-mahcub kitabında der ki: "Marifet-i Hudâ, ilmi ve hâli olmak üzere iki kısımdır.Mârifet-i ilmi, yani Allah c.c. ı ilmen bilmek bütün dünya ve âhiret hayırlarını kaidesidir.Bütün vakitlerde ve hâllerde her işin en hayırlısını tercih etmek Hudâ'yı tanımanın yoludur. Tevhide Giriş. Hâce Muhammed Parsa.sy.125.
Bazı âlimler der ki: Özellikle ihtiyaç ve sıkıntı zamanında başkalarını yediripdoyurmak iffet çeşitlerinin en üstünüdür.İman ise hikmet çeşitlerinin en yücesidir.Bu iman ilmi ve yakini olan imandır. Ruhu'l Beyan Kur'an Meâli ve Tefsiri.cilt 23.sy.385.
Zorluklara/sıkıntılara sabretmek ise cesaret çeşitlerinin içinde en büyüğüdür. Allah c.c.ın bu ayette sabrı imanda sonra getirmesi, şecaat/cesaret faziletinin yakini iman olmadıkça elde edilemeyeceğine, karşılıklı şefkât ve sevginin ise adâlet çeşitleri içinde en üstün olduğuna işâret etmek içindir. Ruhu' Beyân Kur'an Meâli Ve Tefsiri.cilt.23.sy.385.
8-9-10. Biz (hikmetimiz üzere) ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? Ona iki yol (iki hedef olan hayır ve şerri) göstermedik mi? [krş. 76/2-3]
11-12-13-14-15-16. Fakat o, (âhiret mutluluğunu engelleyen) sarp yokuş(u aşmay)a girişmedi.[4] O sarp yokuşun ne olduğunu sana ne bildirdi? (O ilk adım olarak) bir köle (ve esir) azat etmektir. Yahut (salgın) bir açlık gününde, akraba olan yetimi, yahut yere serilmiş (aç) bir yoksulu doyurmaktır.
17. Sonra (bu sarp yokuşu aşmak) iman edip de, birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır.
18. İşte bunlar, bahtiyar olan (amel defteri sağından verilen) kimselerdir.
19. Âyetlerimizi inkâr edenler ise, sol ehli olan (amel defterleri solundan verilmiş olan)ların ta kendileridir.
20. Onların üzerlerine (kapakları) kapatılacak bir ateş vardır.
[1] bk. 75/1 ve dipnotu.
[2] Bu âyetle Mekke’nin ileride İslâm şehri olacağının müjdesi verilmektedir (Beydâvî; Celâleyn; Elmalılı, VII, 5825-5827).
[3] Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’e (Elmalılı, VIII, 5830). Bazı müfessirler ise bundan Hz. Âdem ve onun sâlih neslinin kastedildiğini söylemektedirler.
[4] O insan, basit olanı, nefsin arzu ve isteklerine göre tanzim edilen (şerli) yaşam biçimini seçti.
etni Cevşen-i Kebir'in Türkçe Anlamı 1- Allah'ım! Ben, ismin hakkına sana el açıyorum; (hacetlerimi) senden diliyorum; ey Allah, ey dünyada hem mümine hem kâfire merhamet eden (Rahman), ey ahirette sadece müminlere merhamet edecek (Rahîm), ey iyilik ve ikramı bol olan (Kerîm), ey her şeyi ayakta tutan (Mukîm), ey azamet ve yücelik sahibi (Azîm), ey varlığının evveli olmayan (Kadîm), ey her şeyi bilen (Alîm), ey kullarını cezalandırmada acele etmeyen hilim sahibi (Halîm), ey hikmet sahibi (Hekîm)! Münezzehsin sen, ey kendisinden başka ilâh olmayan! İmdat! İmdat! Kurtar bizi ateşten ey Rabbim!
2- Ey efendilerin efendisi olan, ey duaları kabul eden, ey dereceleri yücelten, ey iyiliklerin sahibi olan, ey hataları bağışlayan, ey bütün istekleri veren, ey tövbeleri kabul eden, ey bütün sesleri işiten, ey bütün gizlilikleri / sırları bilen, ey belâları/felâketleri def eden!
Münezzehsin sen, ey kendisinden başka ilâh olmayan! İmdat! İmdat! Kurtar bizi ateşten ey Rabbim!
2- Ey efendilerin efendisi olan, ey duaları kabul eden, ey dereceleri yücelten, ey iyiliklerin sahibi olan, ey hataları bağışlayan, ey bütün istekleri veren, ey tövbeleri kabul eden, ey bütün sesleri işiten, ey bütün gizlilikleri / sırları bilen, ey belâları/felâketleri def eden!
2-Hamd, âlemlerin Rabbi(3) olan Allah’a mahsustur.(4)
3-(O,) Rahmândır, Rahîmdir.(5)
4-Dîn(6) (hesab) gününün mâlikidir.
5-(Rabbimiz!) Ancak sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.(7)
6-Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle!(8)
7-Kendilerine ni‘met verdiğin kimselerin yoluna; gazab edilmiş olanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) değil!(9) (Âmîn!)(10)
(1)Bu sûreye, Kur’ân-ı Hakîm’in başlangıç sûresi olması cihetiyle, açan veya açıcı ma‘nâsında “Fâtiha” ismi verilmiştir. Ayrıca, namazın her rek‘atında tekrarlanan yedi âyet olması cihetiyle سَبْعَ الْمَثاَن۪ي denir. Ve Kur’ân’ın bir nevi‘ fihristi, özü, esâsı ve bütün ma‘nâ ve hükümlerine şâmil olması cihetiyle de اُمُّ الْكِتاَبِ [Kitâbın anası] gibi ünvanları olan bu sûrenin daha başka isimleri de vardır. (İbn-i Kesîr, c. 1, 15; Nesefî, c. 1, 29) “Kur’ân Fâtiha’da, Fâtiha dahi Besmele’de münderic (içinde) olduğuna ehl-i keşif müttefiktirler (ma‘neviyât ehli olan evliyâlar ittifâk etmiştir).” (Zülfikār, 25. Söz, 30)
(2)“*بِسْمِ اللّٰهِ her hayrın başıdır.” (Sözler, 1. Söz, 3) “بِسْمِ اللّٰهِ kudret-i ezeliyenin (Allah’ın ezelî kudretinin) tealluk (alâka) ve te’sîrini celb eder (çeker). Ve o tealluk, abdin kesbine (kulun fiiline) ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyle ise hiçkimse, hiçbir işini Besmele’siz bırakmasın!” (İşârâtü’l-İ‘câz, 11) “Her bir ni‘metin bidâyetinde (başında) mü’min olan kimse Besmele’yi unutmasın, okusun! Ve o ni‘metin Allah’dan olduğunu bilmekle, kendisi ancak Allah’ın ismiyle, Allah’ın hesâbına aldığını bilsin; Allah’a minnet ve şükranla mukābelede bulunsun.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 81) Besmele hakkında daha geniş ma‘lûmât için, bakınız; (Sözler, 1. Söz, 3; Lem‘alar, 14. Lem‘a, 97; İşârâtü’l-İ‘câz, 11-12)
(3) Kur’ân-ı Kerîm’in her cüz’ü dört hizbe bölünmüştür. Bir tilâvet âdâbı olarak, Kur’ân okuyan kişi, kırâetini mevzûnun tamamlandığı yerlerde bitirmelidir. Bu hususta bir kolaylık olmak üzere, âyet sonlarındaki ( ع ) secâvendleri gibi, sahîfe kenarlarındaki bu hizb işâretleri de ekseriyet i‘tibâriyle böyle yerleri göstermekte olup, bu işâretlerdeki حزب [Hizb] kelimesinin tam karşısında bulunan âyetle, kırâet ma‘nâ cihetiyle tamamlanmaktadır. (Karaçam, 502)
(4)“Semâvâtta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı, her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlûkāt birer âlemdir. Hattâ her bir insan dahi küçük bir âlemdir. رَبُّ الْعاَلَم۪ينَ [Âlemlerin Rabbi] ta‘bîri ise, doğrudan doğruya her âlem, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetiyle idâre ve terbiye ve tedbîr edilir, demektir.” (Mektûbât, 26. Mektûb, 127)
(5)“Ezelden ebede kadar, her kimden her kime karşı gelen ve gelecek medh ü senâ (övgü) O’na âiddir. Çünki sebeb-i medih (övgü sebebi) olan ni‘met ve ihsan ve kemâl ve cemâl ve medâr-ı hamd (övgüye sebeb) olan herşey O’nundur, O’na âiddir.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 66-67)
(6)Rahmân ve Rahîm, eşsiz rahmet ve merhamet sâhibi ma‘nâsında iki sıfat ismidir. Rahmân, bu dünyada mü’min veya kâfir, iyi veya kötü bütün mahlûkāta; Rahîm, âhirette sâdece mü’minlere ni‘met veren ma‘nâsındadır. (Kurtubî, c. 1/1, 104-105)
(7)“ ‘Dîn’ kelimesinden maksad, ya cezâdır (karşılıktır); çünki o gün, hayır ve şerlere cezâ verilecek bir gündür veya hakāik-ı dîniyedir (dînî hakīkatlerdir). Çünki hakāik-ı dîniye o gün tam ma‘nâsıyla meydana çıkar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 16)
(8)Burada, “(Ben) ibâdet ederim” değil de “(Biz) ibâdet ederiz” denmesinin hikmeti için, bakınız; (Mektûbât, 29. Mektûb, 243; Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 574-576; İşârâtü’l-İ‘câz, 17)
(9)“Bir mü’min hidâyeti isterse;* اِهْدِناَ[Bize hidâyet eyle!] sebat ve devam ma‘nâsını ifâde eder. Zengin olan isterse ziyâde ma‘nâsını, fakir olan isterse i‘tâ (ihsân etmek) ma‘nâsını, zayıf olan isterse iâne (imdad) ve tevfik (muvaffak kılma) ma‘nâsını ifâde eder. (...) En büyük hidâyet, hicâbın (perdenin) kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 19)
(10)“Âdem (as) zamânından beri, beşeriyette iki cereyân-ı azîm (iki büyük hareket) birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikāmet yolunu (doğru yolu) ta‘kīb ile ni‘met ve saâdet-i dâreyne (dünya ve âhiret saâdetine) mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salâhat ve îmandır (peygamberler, sâlihler ve mü’minlerdir). Bunlar kâinâttaki, kâinâtın hakīkī güzelliğine ve intizam ve kemâline (mükemmelliğine) mutâbık (uygun) olarak istikāmette hareket ettiklerinden, hem kâinât sâhibinin lütuflarına, hem iki cihânın saâdetine mazhar olup, beşeri (insanı) melekler derecelerine, belki fevkine (daha yukarısına) terakkī ettirmeğe (yükseltmeye) vesîle olarak, dünyada îman hakīkatleriyle ma‘nevî bir Cennet, âhirette bir saâdet kazanmışlar ve kazandırmışlar. ikinci cereyan, istikāmeti bırakıp ifrât ve tefrît ile (aşırı giderek veya çok geri kalarak) aklı, bir vesîle-i azaba ve elemler toplayıcı bir âlete çevirdiklerinden, insâniyeti en bedbaht bir hayvâniyetten aşağı düşürüp, dünyada zulümlerine mukābil (karşılık) gazab-ı İlâhîyi (Allah’ın gazabını) ve musîbet tokatlarını yemekle berâber, dalâletleri cihetinde, akıl alâkadarlığıyla kâinâtı bir hüzüngâh ve mâtemhâne-i umûmiye (umûmî bir hüzün ve mâtem yeri) ve zevâlde yuvarlanan (yok olup giden) zîhayatlar (canlılar) için bir mezbaha ve bir selhhâne (kesim yeri) ve gāyet çirkin ve karışık görür, rûhu ve vicdânı dünyada bir ma‘nevî Cehennemde olur, âhirette dâimî bir azab çekmeğe kendini müstehak eder. İşte Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde (sonunda) اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ [Kendilerine ni‘met verdiğin kimselerin yoluna; gazab edilmiş olanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) değil!] âyeti, bu iki cereyân-ı azîmi ders veriyor.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 579) Gazab edilmiş olanların yahudiler; dalâlete düşenlerin hristiyanlar olduğu da rivâyet edilmiştir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 24)
(11)Âmîn: “Kabûl et!” ma‘nâsında olup Kur’ân’dan değildir; sünnet ile sâbittir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 25)
2-İşte bu, o Kitab’dır ki, onda şübhe yoktur.(2) Takvâ sâhibleri için bir hidâyettir.
3-Onlar ki, gayba inanırlar, namazı hakkıyla edâ ederler(3) ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.(4)
4-Yine onlar ki, sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat‘î olarak îmân ederler.(5)
5-İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler, kurtuluşa erenler de işte ancak onlardır.(6)
(1)“Sûrelerin başlarındaki hurûf-ı mukatta‘a (Elif, Lâm, Mîm gibi tek tek yazılan harfler) İlâhî bir şifredir. Hâs abdine (husûsî kulu Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a) onlarla bazı işâret-i gaybiye (gizli işâretler) veriyor. O şifrenin miftâhı (anahtarı) o abd-i hâs’dadır (asm). Hem onun veresesindedir (vârisi olan âlimlerdedir). Kur’ân-ı Hakîm, mâdem her zaman ve her tâifeye (topluluğa) hitâb ediyor. Her asrın her tabakasının hissesini câmi‘ (içine alan) çok mütenevvi‘ vücuhları (çeşitli yönleri), ma‘nâları olabilir. Selef-i Sâlihîn (Sahâbe, Tâbiîn ve Tebe‘-i Tâbiîn) ise, en hâlis parça onlarındır ki, beyân etmişler.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 241) “الٓمٓ *: Üç harfiyle üç hükme işârettir. Şöyle ki: Elif, *هٰذَا كَلاَمُ اللّٰهِ الْأَزَلِيُّ*[Bu, Allah’ın ezelî kelâmıdır] hükmüne ve kazıyesine; Lâm, نَزَلَ بِه۪ جِبْر۪يلُ [Onu Cibrîl indirdi] hükmüne ve kazıyesine; Mîm,*عَلٰي مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ السَّلاَمُ [Muhammed (asm)’a] hükmüne ve kazıyesine remzen ve îmâen (remiz ve îmâ ile) işârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 29)
(2)“Kur’ân, şek ve şübhelere mahal değildir (yer vermez). Sizin şübheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve mizâcınızın sekāmetinden (bozukluğundan) ileri geliyor. Evet, gözleri hasta olanlar, güneşin ziyâsını inkâr ederler; ağızları acı olanlar, tatlı suya acıdır derler.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 178)
(3)“*يُصَلُّونَ [Namaz kılarlar] kelimesine bedel, ıtnablı (daha uzun olan) يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ*[Namazı hakkıyla edâ ederler]’in zikrinde ne hikmet vardır? El-cevab: Namazda lâzım olan ta‘dîl-i erkân (rükünlerin hakkını vermek), müdâvemet (devamlılık), muhâfaza (vakti kaçırmamak) gibi ikāmenin (hakkıyla edâ etmenin) ma‘nâlarını mürâat etmeye (gözetmeye) işârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 38)
(4)“Hey’et-i ictimâiyenin (tüm cem‘iyetin) hayâtını koruyan intizâmın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamalıdır. Havas kısmı avamdan (üst tabaka alt tabakadan), zengin kısmı fukarâdan hatt-ı muvâsalayı (irtibâtı) kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvâsalayı te’mîn eden, zekât ve muâvenettir (yardımlaşmadır). Hâlbuki vücûb-ı zekât (zekâtın farz oluşu) ile hurmet-i ribâya (fâizin haram oluşuna) mürâat (riâyet) etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvâsala kesilir, sıla-i rahim (akrabâlık bağı) kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram (hürmet), itâat, muhabbet yerine; ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vâveylâları (feryadları) yükselir. Kezâlik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine, zulüm ateşleri, tahakkümler (baskılar), şimşek gibi tahkīrler (hakāretler) yağıyor. (...) Hulâsa, tabaka-i insâniye arasında musâlahanın (barışın) te’mîni ve münâsebetin te’sîsi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiye’den (İslâmiyet’in şartlarından) olan ‘zekât’ ve zekâtın yavruları olan ‘sadaka’ ve ‘teberruât’ın (bağışların) hey’et-i ictimâiyece yüksek bir düstur ittihâz edilmesiyle (kabûl edilmesiyle) olur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 41)
“Evet görüyoruz ki, ale’l-ekser (çoğunlukla) gaddar, fâcir (günahkâr) zâlimler, lezzetler, ni‘metler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, ma‘sum, mütedeyyin (dindar), fakir mazlûmlar, zahmetler, zilletler, tahkīrler, tahakkümler (baskılar) altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Hâlbuki kâinâtın şehâdetiyle, adâlet ve hikmet-i İlâhiye zulümden pâk ve münezzehtirler (temizdirler). Öyle ise, adâlet-i İlâhiyenin tam ma‘nâsıyla tecellî etmesi (görünmesi) için, haşre (yeniden diriltilmeye) ve mahkeme-i kübrâya (âhiretteki büyük mahkemeye) lüzum vardır ki; biri cezâsını, diğeri mükâfâtını görsün!” (İşârâtü’l-İ‘câz, 53) Âhiret’in kat‘î olarak isbâtı için bakınız; (Zülfikār, 10. Söz, 1-69; Sözler, 29. Söz, 190-211)
(6)“*اُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحوُنَ [Kurtuluşa erenler işte ancak onlardır]’da bir sükût var, bir ıtlak (belirsizlik) var. Neye zafer bulacaklarını ta‘yîn etmemiş (belirlememiş). Tâ, herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünki bir kısım muhâtabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cenneti düşünür. Bir kısım, saâdet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım yalnız rızâ-yı İlâhîyi (Allah’ın râzı olmasını) ricâ (ümîd) eder. Bir kısım, rü’yet-i İlâhiyeyi (Allah’ı görmeyi) gāye-i emel bilir (arzu eder). Ve hâkezâ, bunun gibi pek çok yerlerde Kur’ân, sözü mutlak bırakır (sınırlamaz), tâ âmm (umûmî) olsun. Hazf eder (kısaltır), tâ çok ma‘nâları ifâde etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte اَلْمُفْلِحوُنَ [Felâha erenler] der. Neye felâh bulacaklarını ta‘yîn etmiyor. Güyâ o sükûtla der: ‘Ey Müslümanlar, müjde size! Ey müttakī (günahtan sakınan)! Sen Cehennemden felâh bulursun. Ey sâlih! Sen Cennete felâh bulursun. Ey ârif! Sen rızâ-yı İlâhîye nâil olursun. Ey âşık! Sen rü’yete mazhar olursun.’ Ve hâkezâ.” (Zülfikār, 25. Söz, 26)
Ayete Git <<2>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 6-16) 6-Şübhesiz ki inkâr edenler yok mu, onları korkutsan da korkutmasan da kendileri için birdir; îmân etmezler.(1)
7-Allah, onların kalblerine ve kulaklarına (küfürlerindeki inadları yüzünden) mühür vurmuştur.(2) Gözlerinin üzerinde ise bir perde bulunur. Ve onlar için (pek) büyük bir azab vardır.
8-İnsanlardan öyleleri de vardır ki, kendileri inanan kimseler olmadıkları hâlde: “Allah’a ve âhiret gününe îmân ettik” derler.
9-Allah’ı ve îmân edenleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sâdece kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.
10-Kalblerinde bir hastalık (nifak) vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Ve (îmanları hakkında) yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için (pek) elemli bir azab vardır.(3)
11-Onlara: “Yeryüzünde fesad çıkarmayın!” denildiği zaman ise: “Biz ancak ıslâh edici kimseleriz” derler.
12-Dikkat edin! Şübhesiz ki onlar, müfsidlerin (bozguncuların) ta kendileridir, fakat idrâk etmezler.
13-Onlara: “İnsanların (mü’minlerin) îmân ettiği gibi îmân edin!” denildiği zaman ise: “Biz, sefihlerin (beyinsizlerin) îmân ettiği gibi mi inanıyoruz?”(4) derler. Dikkat edin! Muhakkak ki sefih olanlar ancak onlardır, fakat bilmiyorlar.
14-Ve îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: “(Biz de) îmân ettik!” derler. Şeytanlarıyla (reisleriyle) baş başa kaldıkları zaman ise: “Gerçekten biz sizinle berâberiz; biz (onlarla) ancak alay edicileriz!” derler.
15-(Bil‘akis) Allah onlarla alay eder ve onlara mühlet verir (de), azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.
16-İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Fakat ticâretleri (onlara) kâr getirmemiştir. (Onlar, o zarardan kurtulmak için) doğru yolu bulmuş kimseler de değillerdir.
)“Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenâhî (sonsuz) ömrünü behemehâl (her hâl ü kârda) küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i rûhu bozulmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 74)
(2)“Kalb ile vicdan, nûr-ı îman sâyesinde hakāik-ı İlâhiyenin tecellîsine mazhar (ilâhî hakīkatlerin göründüğü bir mahal) olmakla, menba‘-ı kemâlât (fazîletler kaynağı), hayatdar ve ziyâdar (canlı ve nûrlu) oldukları hâlde, küfrün ihtiyâr (tercîh) edilmesiyle zulmetli (karanlıklı), ıssız, haşerât-ı muzırra (zararlı haşereler) yuvasına inkılâb ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki; o korkunç yuvadaki akreblerden ve yılanlardan ictinâb edilmesine (sakınılmasına) işâret edilmiştir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 64)
(3)“Münâfıkların azablarının mezkûr cinâyetleri arasında yalnız kizb (yalan) ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işârettir. Bu işâret dahi kizbin ne kadar te’sirli bir zehir olduğuna bir şâhid-i sâdıktır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 85) Ayrıca bakınız; (sahîfe 550, hâşiye 1)
(4)“Nifaklarının (iki yüzlülüklerinin) îcâbıyla bu sözlerinde de münâfıklık yapıyorlar. Zîrâ bu sözlerinin zâhirinden (dışından): ‘Biz dîvâneler değiliz, nasıl sefihler (akılsızlar) gibi olacağız?’ diye bir ma‘nâ çıkar. Bâtınından (iç yüzünden) ise: ‘Nasıl ekserîsi fukarâ ve nazarımızda sefih olan mü’minler gibi olacağız?’ diye diğer bir ma‘nâ çıkıyor.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 91)
Ayete Git <<3>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 17-24) 17-Onların (o münâfıkların) misâli, (karanlıkta) ateş yakan kimsenin hâli gibidir. Derken (o ateş) etrâfını aydınlatınca, Allah onların nûrunu giderdi ve onları karanlıklar içinde görmez bir hâlde bıraktı.
18-(Onlar) sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler (hakikati görmezler). Bu yüzden onlar (hakka) dönemezler.
19-Veya (onların misâli) gökten boşanan, (ve) kendisinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan bir yağmur(a tutulan kimselerin hâli) gibidir. Yıldırımlardan dolayı, ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri (ilim ve kudretiyle) çepeçevre kuşatıcıdır.
20-O şimşek, nerede ise gözlerini(n nûrunu) kapıp alıverecek! Ne zaman onlara aydınlık verse, onda (onun ışığında) yürürler; onlara karanlık çöktüğü zaman ise (oldukları yerde) dikilip kalırlar. Hâlbuki Allah dileseydi, elbette onların işitmelerini ve görmelerini giderirdi. Şübhesiz ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.(1)
21-Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin ki takvâ sâhibi olasınız!(2)
22-(O,) sizin (ikamet ve istirâhatiniz) için yeri bir döşek, göğü ise (üstünüze) bir tavan yapandır. Ve gökten bir su indirip, onunla size rızık olmak üzere mahsûller çıkarandır. Öyle ise siz (bu hakikati) biliyor olduğunuz hâlde Allah’a ortaklar koşmayın!
23-Ve eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân)dan şübhe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah’dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!
24-Buna rağmen yapamazsanız, ki aslâ yapamayacaksınız,(3) öyle ise o ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır; (ve) kâfirler için hazırlanmıştır!
“Düşman mechûl olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs (fenâ) olur. Aldatıcı olursa fesâdı daha şedîd (şiddetli) olur. Dâhilî olursa zararı daha azîm olur. Çünki dâhilî düşman kuvveti dağıtır, cesâreti azaltır. Hâricî düşman ise bil‘akis asabiyeti şiddetlendirir, salâbeti (dayanıklılığı) artırır. Nifâkın (münâfıklığın) cinâyeti İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâm’ı zelzeleye ma‘ruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, ehl-i nifâka fazlaca teşnîât ve takbîhâtta bulunmuştur (fenâlık ve kötülüklerini i‘lân etmiştir).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 76) Ayrıca münâfıklar hakkında tafsîlât için, bakınız; (İşârâtü’l-İ‘câz, 76-130)
(2)“Akāidî ve îmânî (i‘tikad ve îmâna dâir) hükümleri kavî (kuvvetli) ve sâbit kılmakla meleke hâline getiren ancak ibâdettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden (yasaklarından) sakınmaktan ibâret olan ibâdetle, vicdânî ve aklî olan îmânî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te’sirleri zayıf kalır. Bu hâle, âlem-i İslâm’ın hâl-i hazırdaki (şimdiki) vaziyeti şâhiddir. Ve kezâ ibâdet, dünya ve âhiret saâdetlerine vesîle olduğu gibi, maaş ve maâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzîme sebebdir ve şahsî ve nev‘î kemâlâta (ferdin ve insanlığın olgunlaşmasına) vâsıtadır ve Hâlık ile abd (yaratıcı ile kul) arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir râbıtadır (bağdır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 131)
(3)“Kur’ân-ı Hakîm yirmi üç senede değil, belki bin üç yüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydanı okumuş ve okuyor! Hâlbuki evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve ıyâlini (âilelerini) tehlikeye atıp, en dehşetli yol olan harb yolunu ihtiyâr ederek (seçerek), en kolay ve en kısa olan muâraza (sözle karşılık verme) yolunu terk ettiler. Demek muâraza yolu mümkün değildi.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 85) Ayrıca bakınız; (sahîfe 212, hâşiye 1; sahîfe 222, hâşiye 1)
Ayete Git <<4>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 25-29) 25-(Habîbim, yâ Muhammed!) Îmân edip sâlih ameller işleyenlere, şübhesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele! (Onlar) ne zaman rızık olarak oradan, herhangi bir meyveden rızıklandırılsalar: “Bu, daha önce rızıklandırıldığımız şeydir” derler. Çünki bu (Cennet ni‘metleri), kendilerine (dünyadaki rızıklarıyla) birbirine benzer şekilde verilir. Onlar için orada tertemiz zevceler de vardır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
26-Şübhesiz ki Allah, (kullarına doğru yolu göstermek için) bir sivrisineği, (hattâ küçüklük ve kıymetsizlikte) ondan da öte (daha aşağı) bir şeyi misâl getirmekten çekinmez. Ama îmân edenler, bunun Rablerinden (gelen) hak olduğunu hemen bilirler. İnkâr edenlere gelince: “Şimdi Allah, misâl olarak bununla neyi murâd etti?” derler.(1) (Allah,) onunla birçok kimseyi dalâlete atar, birçok kimseyi de hidâyete erdirir. Fakat onunla ancak fâsıkları dalâlete düşürür.
27-O kimseler (o fâsıklardır) ki, Allah’ın ahdini (O’na verdikleri sözü) kat‘iyen kabûlünden sonra bozarlar,(2) Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi(3) (akrabâlar ve mü’minler arasındaki irtibâtı) keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.
28-(Ey kâfirler!) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz ki, (siz) ölüler idiniz de, size (O) hayat verdi. Sonra sizi öldürecek, sonra sizi (tekrar) diriltecek, sonra da ancak O’na döndürüleceksiniz.
29-Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğü (yaratmayı) kasdedip onları yedi (kat) semâ olarak tanzîm eden O’dur.(4) Ve O, herşeyi hakkıyla bilendir.
(1)“Temsîlât-ı Kur’âniyedeki (Kur’ân’da verilen misâllerdeki) hikmeti fehmetmek (anlamak) için Allah cânibinden (tarafından) nûr-ı îmanla bakmak lâzım(dır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 214)
(2)“Cenâb-ı Hakk’ın ahdi (aldığı söz), meşîet (dileme), hikmet, inâyetin (ihsânın) ipleriyle örülmüş nûrânî bir şerittir ki, ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nûrânî şerit, kâinâtta nizâm-ı umûmî (umûmî düzen) şeklinde tecellî ederek (görünerek) silsilelerini kâinâtın envâına (her çeşidine) dağıtmış. Ve en acîb silsilesini nev‘-i beşere (insan nev‘ine) uzatmıştır. Ve rûh-ı beşerde pek çok isti‘dad ve kābiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o isti‘dadların terbiyesini ve netîcesini cüz’-i ihtiyârînin (insanın cüz’î irâdesinin) eline vermiştir. O cüz’-i ihtiyârînin yularını da şeriatın ve delâil-i nakliyenin (naklî delillerin) eline vermiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk’ın ahdini bozmamak ve îfâ etmek, ancak o isti‘dadların lâyık ve münâsib oldukları yerlerine sarf etmekle olur. Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 224)
(3)“Bu cümledeki emir iki kısımdır. Birisi, teşrîî (dînî bir hüküm koymaya dâir)dir ki, sıla-i rahim ile ta‘bîr edilen akrabâ ve mü’minler arasında şer‘an (dînen) emredilen muvâsala (irtibat) hattıdır. Diğeri, emr-i tekvînîdir (yaratılışa âid emirdir) ki, fıtrî kānunlar ile âdetullâhın tazammun ettiği (Allah’ın yaratılışa âid kānunlarının içinde olan) emirlerdir. Meselâ ilmin i‘tâsı (verilmesi), ma‘nen ameli emrediyor; zekânın i‘tâsı, ilmi emrediyor; isti‘dâdın bulunması, zekâyı emrediyor; ve hâkezâ (bunun gibi) aklın verilmesi, ma‘rifetullâhı (Allah’ı tanımayı); kudretin verilmesi, çalışmayı; cesâretin verilmesi, cihâdı ma‘nen ve tekvînen (yaratılış gereği olarak) emrediyor. İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer‘an ve tekvînen te’sîs edilen muvâsala hattını kesiyorlar. Meselâ onların akılları ma‘rifetullâha, zekâları ilme küs olduğu gibi; akrabâlara ve mü’minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 225)
(4)Yedi kat semâ için, bakınız; (Lem‘alar, 12. Lem‘a, 67; İşârâtü’l-İ‘câz, 239)
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 30-37) 30-(Ey Habîbim!) Bir zaman Rabbin, meleklere: “Şübhesiz ki ben, yeryüzünde (insanı) bir halîfe kılacak olanım” buyurmuştu; (melekler:) “Orada fesad çıkaracak ve orada kanlar dökecek bir kimse mi kılacaksın? Hâlbuki biz, hamdin ile (seni) tesbîh ediyoruz ve seni takdîs ediyoruz” dediler. (Rabbin de onlara:) “Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri, şübhesiz ki ben bilirim!” buyurdu.
31-Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti,(1) sonra onları meleklere arzederek: “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi şunların isimlerini bana bildirin!” buyurdu.
32-(Melekler) dediler ki: “Seni (her türlü noksanlıktan) tenzîh ederiz; senin bize öğrettiklerinden başka bizim için bir ilim yoktur. Şübhe yok ki Alîm (herşeyi bilen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!”
33-(Allah:) “Ey Âdem! Onların isimlerini kendilerine (meleklere) bildir!” buyurdu. Bunun üzerine (Âdem) onların isimlerini kendilerine bildirince (Allah): “Size demedim mi? Göklerin ve yerin gaybını (size gizli olan sırlarını) şübhesiz ben bilirim! Ve (siz) neyi açıklarsanız ve (içinizde) neyi gizlerseniz, (ben) bilirim!” buyurdu.
34-O vakit meleklere: “Âdem’e secde edin!”(2) demiştik; (cinlerden olan) İblis hâriç, hemen secde ettiler. (O) dayattı ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
35-Hem demiştik: “Ey Âdem! Sen zevcen (Havvâ) ile Cennete yerleş; dilediğiniz yerde ondan bol bol yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden olursunuz!”
36-Derken şeytan onları(n ayaklarını) oradan kaydırdı da içinde bulundukları şeyden (o ni‘metten) onları çıkardı. Bunun üzerine (biz onlara) şöyle dedik: “(Ey Âdem, Havvâ ve Şeytan!) Birbirinize düşman olarak inin!(3) Artık sizin için yeryüzünde bir zamâna kadar bir yerleşme ve bir faydalanma vardır.”
37-Nihâyet Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler(4) aldı (ve onlarla yalvardı, tevbe etti), bunun üzerine (Rabbi) tevbesini kabûl etti. Çünki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak O’dur.
(1)“Şahs-ı Âdem’e ta‘lîm-i esmâ (isimlerin öğretilmesi) ünvânıyla nev‘-i benî Âdem’e (Âdemoğullarına) ilhâm olunan bütün ulûm ve fünûnun (ilimlerin ve fenlerin) ta‘lîmini ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 32)
(2)Buradaki secde emri, Allah’a itâat, Âdem (as)’a selâm ve hürmet içindir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 53) “Âdem’e melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle nev‘-i insana, semekten (balıktan) meleğe kadar ekser mevcûdât (varlıklar) musahhar (itâatkâr) olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır (zararlı) mahlûkātın dahi ona itâat etmeyip düşmanlık ettiğini ifâde ediyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 32) Ayrıca bakınız; (sahîfe 141, hâşiye 1; sahîfe 145, hâşiye 2; sahîfe 151, hâşiye 2; sahîfe 165, hâşiye 2; sahîfe 257, hâşiye 1; sahîfe 429, hâşiye 1)
Ayete Git <<6>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 38-48) 38-(Onlara şöyle) dedik: “Hep birlikte oradan inin!” Artık benden size bir hidâyet gelir de kim hidâyetime tâbi‘ olursa, o takdirde onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
39-O inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
40-Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni‘met(ler)imi hatırlayın; (îmân edeceğinize dâir) bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, (ben de Cennete girmeniz husûsunda) size verdiğim sözü yerine getireyim ve artık yalnızca benden korkun!
41-Berâberinizde olanı (Tevrât’ı) tasdîk edici olarak indirdiğime (Kur’ân’a) da îmân edin ve onu inkâr eden(ler)in ilki siz olmayın! Ve âyetlerimi, (karşılığında ne alsanız) az (düşecek) bir fiyata satmayın ve artık yalnızca benden sakının!
42-Hem siz (doğru olanı) bile bile hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin!
43-Hem namazı hakkıyla edâ edin, zekâtı verin ve rükû‘ edenlerle berâber rükû‘ edin!
44-Siz Kitâbı okuyor olduğunuz hâlde, insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?
45-O halde sabır ve namaz ile (Allah’dan) yardım isteyin!(1) Hâlbuki şübhesiz o, (Allah’a) gönülden bağlı olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
46-Onlar ki, gerçekten kendilerinin Rablerine kavuşacak kimseler olduklarını ve gerçekten kendilerinin ancak O’na dönecek kimseler olduklarını sezerler (kat‘î olarak îmân ederler).
47-Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni‘met(ler)imi ve gerçekten benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
48-Ve öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan (Allah’ın izni olmadıkça) bir şefâat de kabûl edilmez, ondan bir fidye de alınmaz ve onlar yardım (da) olunmazlar!
(1)“Cenâb-ı Hakk, Hakîm ismi muktezâsı (gereği) olarak, vücûd-ı eşyâda (varlıkların yaratılmasında) bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz‘ etmiş (sıra koymuş). Sabırsız adam teennî (ihtiyat) ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrûmiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır (zorluklardan kurtuluşa vesîledir) ki, اَلْحَر۪يصُ خَٓائِبٌ خاَسِرٌ [Hırs gösteren mahrumdur, zarardadır] اَلصَّبْرُ مِفْتاَحُ الْفَرَجِ [Sabır, ferahlığın anahtarıdır] durûb-ı emsâl (atasözü) hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve tevfîki (yardımı ve muvaffakıyeti), sabırlı adamlar ile berâberdir.” (Mektûbât, 23. Mektûb, 106) “Âbid (ibâdet eden), namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ [Şehâdet ederim ki Allah’dan başka ilâh yoktur!] Yani: ‘Hâlık ve Rezzâk (yaratan ve rızık veren), O’ndan başka yoktur. Zarar ve menfaat, O’nun elindedir. O, hem Hakîmdir, abes (lüzumsuz) iş yapmaz. Hem Rahîmdir, ihsânı, merhameti çoktur’ diye i‘tikād ettiğinden (inandığından), herşeyde bir hazîne-i rahmet kapısını bulur, duâ ile çalar. Hem herşeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar (itâatkâr) görür, Rabbisine ilticâ eder (sığınır). Tevekkül ile istinâd edip her musîbete karşı tahassun eder (sığınır). Îmânı, ona bir emniyet-i tâmme (tam bir güven) verir.” (Sözler, 3. Söz, 8)
Ayete Git <<7>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 49-57) 49-Hem bir zaman sizi Fir‘avun ehlinden kurtarmıştık; (onlar) sizi azâbın en kötüsüne (evlâd acısına) ma‘ruz bırakıyorlar, (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (kız çocuklarınızı) ise hayatta bırakıyorlardı.(1) İşte bunda (size revâ görülen bu zulümlerde), Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
50-Hani sizin için denizi yarıp da sizi kurtarmış ve siz (hayretle) bakıp dururken Fir‘avun ehlini suda boğmuştuk.
51-Yine bir vakit Mûsâ ile kırk gece(2) için sözleşmiştik; sonra onun (Tûr’a gitmesinin) ardından siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.
52-Sonra bunun arkasından sizi affettik, tâ ki şükredesiniz.
53-Hani Mûsâ’ya Kitâb’ı ve (hak ile bâtılı ayıran) Furkan’ı vermiştik, tâ ki hidâyete eresiniz.
54-O vakit Mûsâ, kavmine: “Ey kavmim! Şübhe yok ki siz, buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz; öyle ise yaratanınıza tevbe edip, nefislerinizi öldürün!(3) Bu (hâliniz), yaratanınızın katında sizin için daha hayırlıdır” dedi. Bunun üzerine (Allah) tevbenizi kabûl etti. Şübhesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (çok merhametli olan) ancak O’dur.
55-Bir zaman da: “Ey Mûsâ! (Biz) Allah’ı açıkça görmedikçe aslâ sana îmân etmeyeceğiz!” demiştiniz de, siz (olup bitene hayretle) bakadururken sizi yıldırım yakalayıvermişti.
56-Sonra şükredesiniz diye, ölümünüzün ardından sizi dirilttik.
57-Hem (Tih çölünde) üzerinizi bulutlarla gölgeledik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik. (Ve:) “Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin!” (dedik). Artık (onlar) bize zulmetmediler; fakat (aslında) kendilerine zulmediyorlardı.
(1)Fir‘avun’un bu katliâma girişmesinin sebebi, kâhinlerin kendisine: “İsrâiloğullarından yeni dünyaya gelen bir çocuk senin saltanatına son verecek” diye haber vermeleri idi. (Nesefî, c. 1, 77) “Benî İsrâil’in, oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Fir‘avun zamânında yapılan bir hâdise ünvânıyla, yahudi milletinin ekser (pek çok) memleketlerde, her asırda ma‘ruz olduğu müteaddid (çok sayıda) katliâmları, kadın ve kızları, hayât-ı beşeriye-i sefîhânede (insanların gayr-i meşrû‘ hayâtında) oynadıkları rolü ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)
(2)Burada geçen “kırk gece”, Hz. Mûsâ (as)’ın Zilka‘de ayının başından Zilhıcce’nin onuna kadar, Tûr dağında oruçlu olarak geçirdiği kırk gündür. Bu sürenin sonunda Mûsâ (as) bizzat kelâm-ı İlâhîye mazhar olmuş ve kendisine Tevrât verilmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 77)
(3)Pek çok tefsirlerde, “Nefislerinizi öldürün!” emriyle kasdedilen kimselerin, buzağıya taparak dinden çıkanlar olduğu beyân edilmektedir. Bu emir gereği o günahkârlardan öncelikle tevbe etmeleri istendi ve kabûl etmeyenlerle harb edildi. Öyle ki bu savaşta öldürülenlerin sayısının yetmiş bini bulduğu rivâyet edilmektedir. Diğer bir ma‘nâ ise bu emrin mecâzî oluşudur ki, bu durumda onlardan nefislerini terbiye etmeleri, bir daha böyle hâllere girmemeleri istenmiştir. (Elmalılı, c. 1, 355)
Yine bir zaman (size) şöyle demiştik: “Şu şehre (Kudüs’e) girin de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin; (ama) kapıdan secde eden kimseler olarak girin ve ‘حِطَّةٌ (Yâ Rab! Bizi affet!)’ deyin ki, size hatâlarınızı bağışlayalım!” Çünki (biz,) iyilik edenlere (mükâfâtlarını daha da) artıracağız.
59-Fakat o zulmedenler, (alay ederek o sözü) kendilerine söylenenden başka bir sözle (buğday ma‘nâsındaki ‘hınta’ ile) değiştirdiler (biz) de isyân etmekte olduklarından dolayı zulmedenlerin üzerine gökten kötü bir azab indirdik.
60-
Ve bir zaman Mûsâ (Tih çölünde) kavmi için su istemişti de (ona): “Asânla taşa vur!” dedik. Bunun üzerine (taşa vurunca) ondan on iki pınar fışkırdı.(1) Doğrusu her kabîle (su) içeceği yeri bildi.
(Onlara şöyle dedik:) “Allah’ın (size lûtfettiği) rızkından yiyin, için; fakat fesad çıkarıcılar olarak yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!” 61-
Yine bir vakit şöyle demiştiniz: “Ey Mûsâ! (Biz) tek bir yemeğe (kudret helvası ile bıldırcına) aslâ sabredemeyeceğiz; bizim için Rabbine duâ et de, bize yerin bitirdiği şeylerden, sebzesinden, hıyarından, buğdayından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın!” (Mûsâ da onlara:) “O hayırlı olanı, bu daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? (Öyle ise) bir şehre inin, (çünki kendiniz için) istediğiniz şeyler (orada) elbette vardır” dedi. Böylece üzerlerine zillet ve meskenet (yoksulluk damgası) vuruldu(2) ve Allah’dan (gelen) bir gazaba uğradılar.(3)
Bu, şübhesiz onların, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve haksız yere (haksızlıklarını bile bile) peygamberleri öldürüyor olmaları sebebiyledir. (Bütün) bu(nlar), isyân etmeleri ve haddi aşmakta olduklarından dolayıdır. (1)“Cenâb-ı Hakk, şu âyetin lisân-ı remziyle (işâretiyle) ma‘nen diyor ki: ‘Ey insan! Mâdem bana i‘timâd eden bir abdimin (kulumun) eline öyle bir asâ veriyorum ki, her istediği yerde âb-ı hayâtı (suyu) onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime istinâd etsen (rahmetimin kānunlarına dayansan), şöyle ona benzer veyâhut ona yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!’ İşte beşer terakkıyâtının (insanlığın ilerlemelerinin) mühimlerinden birisi, bir âletin îcâdıdır ki, ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet ondan daha ileri, nihâyât ve gāyât-ı hudûdunu (en son ve en yüksek sınırlarını) çizmiştir.” (Zülfikār, 25. Söz, 80)
(2)Yahûdi milleti hubb-ı hayat (hayat sevgisi) ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için her asırda zillet ve meskenet (aşağılanma) tokadını yemeğe müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin mes’elesinde hubb-ı hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki Enbiyâ-i Benî İsrâiliyenin (Benî İsrâil peygamberlerinin) mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunmaları cihetiyle bir cihette bir ehemmiyeti hiss-i millî ve dînî olmasından çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete gireceklerdi. (Şuâ‘lar, 533)
(3)“Hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeyi (insanlığın ictimâî hayâtını) sarsan ve sa‘y-i ameli, sermâye ile (işçiyi işverenle) mübâreze (mücâdele) ettirip fukarâyı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf ribâ (kat kat fâiz) yapıp bankaları te’sîse sebebiyet veren ve hîle ve hud‘a (aldatma) ile cem‘-i mâl eden (mal toplayan) o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâimâ zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve gāliblerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi‘ ihtilâle parmak karıştıran yine o millet(tir). (...) İşte şu milletin seciyelerinde (huylarında) ve mukadderâtında münderic (yerleşmiş) olan şöyle müdhiş desâtir (düsturlar) içindir ki, Kur’ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille-i te’dib (hadlerini bildiren tokat) vuruyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)
Ayete Git <<10>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 70-76) 70-(Onlar tekrar şöyle) dediler: “Bizim için Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize iyice açıklasın! Çünki bize göre sığırlar birbirine benzer geldi. Bununla berâber eğer Allah dilerse, şübhesiz biz elbette doğruyu bulan kimseler (olur)uz.”
71-(Mûsâ şöyle) dedi: “Şübhesiz O (Rabbim) buyuruyor ki: Doğrusu o, ne yeri sürmek üzere boyunduruğa vurulan, ne de (su taşıyarak) ekin sular bir sığırdır. Kusursuzdur, onda bir alaca yoktur.” (Onlar:) “İşte şimdi gerçeği getirdin!” dediler. Bunun üzerine onu (bulup) kestiler, fakat nerede ise (bunu) yapmayacaklardı.
72-Hem hani bir zaman siz, bir kimseyi öldürmüştünüz de, onun (katili) hakkında birbirinizle münâkaşa etmiştiniz. Hâlbuki Allah, gizlemekte olduğunuzu hakkıyla ortaya çıkarıcıdır.
73-Bunun üzerine: “(Boğazladığınız sığırın) bir parçasıyla ona (o ölüye) vurun!”(1) demiştik. Allah, ölüleri işte böyle diriltir ve akıl erdiresiniz diye size âyetlerini gösterir!
74-Sonra bunun ardından kalbleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi veya daha katıdırlar. Hâlbuki doğrusu o taşlardan öylesi vardır ki, ondan nehirler fışkırır; elbette onlardan öylesi de vardır ki, yarılır da ondan su çıkar. Hem onlardan şübhesiz öylesi de vardır ki, Allah korkusundan düşüp yuvarlanır! Allah ise, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.(2)
75-(Ey mü’minler! Onların) size inanacaklarını mı ümîd ediyorsunuz? Hâlbuki gerçekten onlardan bir fırka vardı ki, Allah’ın kelâmını işitirler, sonra onu anlamalarının ardından, kendileri bile bile onu tahrîf eder (değiştirir)lerdi.
76-Îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: “(Biz de) îmân ettik!” derler. Birbirleriyle baş başa kalınca da (reisleri onlara): “Allah’ın size (Tevrât’ta) açıkladığı (Muhammed’in sıfatları)nı, Rabbinizin huzûrunda size karşı onunla delil getirsinler diye mi onlara (o mü’minlere) anlatıyorsunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?” dediler.(3)
(1)Rivâyete göre İsrâiloğulları, ineğini çok seven bir şahıstan, böyle bir ineği buldular ve derisi dolusunca altın karşılığında satın alıp kestiler. Bir uzvunu, kātilinin kim olduğu husûsunda münâkaşa ettikleri ölüye vurdular. Bunun üzerine ölü, damarlarından kanlar akar bir hâlde doğruldu. Ona: “Seni kim öldürdü?” dediler. O da: “Beni filanca öldürdü” dedi. (Nesefî, c. 1, 99) “Ey Benî İsrâil ve ey Benî Âdem! Kalb katılığı ve kasâvetinizle öyle bir Zât-ı zü’l-Celâl’in evâmirine (emirlerine) karşı itâatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedî’nin ziyâ-yı ma‘rifetine (O’nu ta‘rîf eden nûrlu delillere) gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır’ınızı Cennet sûretine çeviren Nîl-i Mübârek gibi koca nehirleri, âdî (basit), câmid (ruhsuz) taşların ağızlarından akıtıp mu‘cizât-ı kudretini (kudretinin mu‘cizelerini), şevâhid-i vahdâniyetini (birliğinin şâhidlerini) o koca nehirlerin kuvvet ve zuhûr (çıkış) ve ifâzaları (akmaları) derecesinde, kâinâtın kalbine ve zemînin (yeryüzünün) dimâğına vererek, cin ve insin kulûb ve ukūlüne (kalblerine ve akıllarına) isâle ediyor (akıtıyor). Hem hissiz, câmid bazı taşları böyle acîb bir tarzda mu‘cizât-ı kudretine mazhar etmesi; güneşin ziyâsı (ışığı) güneşi gösterdiği gibi, o Fâtır-ı zü’l-Celâl’i (celâl sâhibi yaratıcıyı) gösterdiği hâlde, nasıl O’nun o nûr-ı ma‘rifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?” (Zülfikār, 25. Söz, 77) Münâfıklar hakkında, bakınız; (sahîfe 3, hâşiye 1)
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 77-83) 77-Hem (onlar) bilmiyorlar mı ki, şübhesiz Allah, neyi gizlerler ve neyi açıklarlarsa bilir.(1)
78-Onlardan ümmî olanlar da vardır ki, Kitâb’ı (Tevrât’ı) bilmezler; ancak (reislerinden duydukları) boş temennîler(i bilirler) ve onlar ancak zanda bulunurlar.
79-Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için: “Bu, Allah tarafındandır!” derler.(2) İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!
80-Hem: “Sayılı birkaç günden başka bize ateş aslâ dokunmayacaktır!” dediler. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “(Buna dâir) Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah sözünden aslâ dönmez, yoksa Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
81-Hayır! Kim bir kötülük yapar ve günâhı kendisini kuşatır (da kâfir olarak ölür)se, işte onlar Cehennem ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.(3)
82-Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, işte onlar Cennet ehlidirler. Onlar (da) orada ebedî olarak kalıcıdırlar.(4)
83-Yine bir vakit İsrâiloğullarından: “Allah’dan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, akrabâya, yetimlere ve yoksullara iyilik (edeceksiniz), insanlara da güzellikle söyleyin, namazı hakkıyla edâ edin ve zekâtı verin!” diye sağlam söz almıştık. Sonra sizden pek azı müstesnâ, (hepiniz o sözünüzden) döndünüz, zâten siz yüz çevirici kimselersiniz.
(1)“Perdesiz güneşe karşı zemin yüzündeki eşyâ (herşey) güneşi görmemesi kābil (mümkün) olmadığı gibi, o Alîm-i zü’l-Celâl’in nûr-ı ilmine karşı eşyânın (varlıkların) gizlenmesi bin derece daha gayr-i kābildir, muhâldir (imkânsızdır). Çünki huzur var. Yani herşey dâire-i nazarındadır ve mukābildir ve dâire-i şühûdundadır ve herşeye nüfûzu var (Herşeye bakar ve görür ve ilmi herşeyin derinliklerine işler).” (Mektûbât, 20. Mektûb, 73)
(2)Rivâyete göre yahudiler Hz. Muhammed (asm)’ı Tevrât’ta; gözbebekleri siyah ve iri, orta boylu, dalgalı saçlı, güzel yüzlü biri olarak vasfedilmiş buldukları hâlde, hasedlerinden kendi kitablarındaki bu sıfatları değiştirerek, o haber verilen Peygamberi; uzun boylu, mâvi gözlü, düz saçlı bir kimse gibi göstermişlerdi. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 104)
(3)“Kâfir, az bir ömürde bir günah işlemiş; fakat o günah içinde nihâyetsiz bir cinâyet var. Çünki küfür, bütün kâinâtı tahkīrdir (aşağılamaktır), kıymetlerini tenzîl etmektir (düşürmektir) ve bütün masnûâtın vahdâniyete şehâdetlerini (san‘atlı varlıkların Allah’ın birliğine şâhidlik etmelerini) tekzibdir (yalanlamadır) ve mevcûdât âyinelerinde cilveleri (varlıklar üzerinde parıltıları) görünen esmâ-i İlâhiyeyi tezyiftir (hafife almaktır). Onun için, mevcûdâtın hakkını kâfirden almak üzere, mevcûdâtın sultânı olan Kahhâr-ı zü’l-Celâl’in (celâl sâhibi ve kahredici olan Allah’ın) kâfirleri ebedî Cehenneme atması, ayn-ı hak ve adâlettir. Çünki nihâyetsiz cinâyet, nihâyetsiz azâbı ister.” (Mektûbât, 12. Mektûb, 31)
(4)“İnsan bir ni‘mete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan ve insana vesvese veren, o ni‘metin veya o lezzetin devâm edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal (yer) kalmamak üzere, Kur’ân-ı Kerîm bu cümle ile onların ezvâcıyla (eşleriyle), lezâiziyle (lezzetleriyle) berâber Cennette ale’d-devam (devamlı) kalacaklarını tebşîr etmekle (müjdelemekle), o kederli düşünceden kurtarmıştır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 200)
Ayete Git <<12>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 84-88) 84-Bir zaman da: “Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız!” diye sağlam sözünüzü almıştık, sonra (bunu açıkça) kabûl ettiniz. Ve siz (buna) şâhidlik etmektesiniz.
85-(Bütün bunlardan) sonra, siz öyle kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyor ve içinizden bir kısmını yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı kötülükte ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidyelerini veri(p onları kurtarı)yorsunuz; hâlbuki o, (onların, yurtlarından) çıkarılmaları size haram kılınmıştı. Yoksa Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık içinizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayâtında rezîl olmaktan başka bir şey değildir! Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine uğratılırlar! Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.(1)
86-İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayâtını satın alanlardır.(2) Bu yüzden onlardan azab hafifletilmez ve onlar (o gün) yardım olunmazlar.
87-And olsun ki, Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik ve ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryemoğlu Îsâ’ya da mu‘cizeler verdik ve Rûhü’l-Kudüs (Cebrâîl) ile ona kuvvet verdik. Buna rağmen, ne zaman bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şeyi size getirdi ise, büyüklük taslamadınız mı? Bu yüzden bir kısmını yalanladınız, (Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya yaptığınız gibi) bir kısmını da öldürüyordunuz.
88-Hem (Peygambere:) “Kalblerimiz perdelidir! (Dediklerini anlamıyoruz)” dediler. Hayır! İnkâr etmeleri sebebiyle Allah onlara lâ‘net etmiştir (rahmetinden uzaklaştırmıştır); bu yüzden pek az inanırlar.
(1)Bu sûredeki 83. ve 84. âyetler, Benî İsrâîl şeriatindeki meşhur evâmir-i aşere (on emir) hakkındadır. Allah’ın onlardan aldığı dört ahid; birbirlerini öldürmeme, yurtlarından çıkarmama, birbirlerine karşı düşmanlıkta yardımlaşmama ve içlerinden esir düşenleri kurtarmadır. Hâlbuki yahudiler, bu emirlerden sâdece sonuncusunu yapar, omuz omuza harb ettikleri kendi müttefiklerinin elinde bile olsa, esir düşen yahudileri kurtarmak için fidye verirlerdi. Kendilerine neden böyle yaptıkları sorulduğunda da bu ahdi i‘tirâf ederlerdi. (Elmalılı, c. 1, 397; Kurtubî, c. 2, 22)
(2)“Dünya mâdem fânîdir! Hem mâdem ömür kısadır! Hem mâdem gāyet lüzumlu vazîfeler çoktur! Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır! Hem mâdem dünya sâhibsiz değil! Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyanın gāyet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri (idârecisi) var! Hem mâdem ne iyilik ne fenâlık, cezâsız (karşılıksız) kalmayacaktır! Hem mâdem لَايُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهاَ [Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz] sırrınca teklîf-i mâlâyutâk (gücün yetmediği teklif) yoktur! Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercîh edilir)! Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır! Elbette en bahtiyâr odur ki; dünya için âhiretini unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin, hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni (faydasız) şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telakkī edip (kabûl edip) misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açsın saâdet-i ebediyeye (Cennete) girsin!” (Mektûbât, 16. Mektûb)
Ayete Git <<13>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 89-93) 89-Hem onlara Allah tarafından, yanlarında bulunanı (Tevrât’ı) tasdîk edici bir Kitab (Kur’ân)(1) gelince, ki daha önce (o gönderilecek peygamberi vesîle yaparak) inkâr edenlere karşı zafer istiyorlardı; işte (bu kadar iyi) tanıdıkları (o peygamber) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler.(2) Bu yüzden, Allah’ın lâ‘neti o kâfirler üzerinedir!
90-Allah’ın, kullarından dilediğine ihsânından (Kitab) indirmesine (hasedle) isyân ederek, Allah’ın indirdiğini (Kur’ân’ı) inkâr etmekle, mukabilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Bu yüzden gazab üstüne gazaba uğradılar. İşte kâfirler için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır.
91-Hem onlara: “Allah’ın indirdiğine îmân edin!” denildiği zaman: “(Biz sâdece) bize indirilene (Tevrât’a) îmân ederiz!” deyip, onun arkasındakini (Kur’ân’ı) inkâr ederler; hâlbuki o, yanlarında olanı tasdîk edici hak (bir Kitab)dır. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Eğer mü’min kimseler idiyseniz, o hâlde daha önce Allah’ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?”
92-And olsun ki, Mûsâ size apaçık mu‘cizelerle gelmişti; sonra onun (Tûr dağına gitmesinin) ardından, siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.
93-Hani sizin sağlam sözünüzü almış, Tûr’u da üzerinize kaldırmıştık. (Şöyle demiştik:) “Size verdiğimizi (Tevrât’ı) kuvvetle tutun ve (emrettiklerimizi) dinleyin!” (Onlar ise:) “İşittik ve isyân ettik!” dediler de inkârları sebebiyle kalblerine buzağı (sevgisi) içirildi, (o muhabbet, âdetâ iliklerine işledi). (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Eğer mü’min kimseler iseniz, inancınızın size kendisiyle emretmekte olduğu şey ne kötüdür!”
(1)“Ey ehl-i kitab! (Hristiyanlar ve yahudiler!) İslâmiyet’i kabûl etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zîrâ size bütün bütün dîninizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak i‘tikādâtınızı ikmâl (inançlarınızdaki eksikliklerinizi tamamlayınız) ve yanınızda bulunan esâsât-ı dîniye (dînin temelleri) üzerine binâ ediniz diye, teklifte bulunuyor. Zîrâ Kur’ân, bütün kütüb-i sâlifenin (geçmiş kitabların) güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavâid-i esâsiyelerini (temel kāidelerini) cem‘ etmiş (toplamış) olduğundan, usûlde (asıl mes’elelerde) muaddil ve mükemmildir (düzeltici ve tamamlayıcıdır). Yani ta‘dîl ve tekmîl edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın teğayyür etmesi (değişmesi) te’sîriyle tahavvül ve tebeddüle (değişikliğe) ma‘rûz olan fürûât kısmında (esâsa âid olmayan mes’elelerde) müessistir (yeni hükümler getirir). Bunda aklî ve mantıkī olmayan bir cihet yoktur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 44)
(2)“Pek çok yahudi ulemâsı (âlimleri) ve nasârâ (hristiyan) ulemâsı, ikrâr (kabûl) ve i‘tirâf etmişler ki: ‘Kitablarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfı (vasıfları) yazılıdır.’ (...) Ulemâ-i yehûdun en meşhurlarından İbn-i Sûriyâ ve İbn-i Ahtâb ve onun kardeşi Kâ‘b ibn-i Üseyd ve Zübeyr ibn-i Bâtıyâ gibi meşhur ulemâ ve reisler, gayr-ı müslim kaldıkları hâlde ikrâr etmişler ki: ‘Evet, kitablarımızda onun evsâfı vardır, ondan bahsediyorlar!’ ” (Zülfikār, 19. Mektûb, 67) Ayrıca Tevrât, İncîl ve Zebûr’da Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bahseden yerler için, bakınız; (Zülfikār, 19. Mektûb, 66-73)
Ayete Git <<14>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 94-101) 94-De ki: “Eğer âhiret yurdu (Cennet) Allah katında başka insanlara değil de, sâdece size âid ise, (ve bu iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi ölümü temennî edin!”(1)
95-Hâlbuki ellerinin işlediği (günahlar) yüzünden, onu ebedî olarak aslâ temennî etmeyeceklerdir. Allah ise, zâlimleri hakkıyla bilendir.
96-And olsun ki, onları hayâta karşı insanların, hattâ şirk koşanların en hırslısı bulursun! Her biri bin sene yaşatılmayı arzu eder. Hâlbuki (çok) yaşatılması, onu azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, ne yaparlarsa hakkıyla görendir.
97-(Ey Resûlüm!) De ki: “Kim Cebrâîl’e düşman ise,(2) artık şübhesiz (bilsin) ki onu (o Kur’ân’ı) senin kalbine, Allah’ın izniyle, kendinden önceki (kitab)ları tasdîk edici ve mü’minler için bir hidâyet ve müjde olmak üzere o (Cebrâîl) indirmiştir.”
98-Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl’e ve Mîkâîl’e düşman ise, şübhesiz Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.(3)
99-Celâlim hakkı için, sana apaçık âyetler indirdik! Hâlbuki onları fâsıklardan başkası inkâr etmez.
100-,Nitekim ne zaman söz vererek bir andlaşma yapsalar, içlerinden bir kısmı onu bozmadı mı? Hayır! Onların çoğu îmân etmezler.
101-Hem onlara, Allah tarafından yanlarında olanı (Tevrât’ı) tasdîk edici bir peygamber gelince, kendilerine kitab verilenlerden bir tâife, sanki kendileri bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın kitâbını sırtlarının gerisine attılar.
(1)“ ‘Eğer doğru iseniz mevti (ölümü) isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.’ İşte meclis-i Nebevîde (Peygamber meclisinde) küçük bir cemâatin cüz’î bir hâdise ünvânıyla milel-i insâniye (milletler) içinde hırs-ı hayat ve havf-ı memâtla (ölüm korkusuyla) en meşhur olan millet-i yehûdun (yahudi milletinin), tâ kıyâmete kadar lisân-ı hâlleri mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)
(2)Yahudiler Resûl-i Ekrem (asm)’a: “Sana gökten hangi melek geliyor?” diye sordular. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz: “Cebrâîl (as) geliyor. Çünki O, Allah’ın gönderdiği peygamberlerin hepsinin dostudur” buyurdu. Bunun üzerine yahudiler: “O bizim düşmanımızdır. Çünki O, bize azab, savaş ve şiddet getirir. Eğer rahmet, yağmur ve nebâtları getiren Mîkâîl (as) olsaydı sana îmân ederdik!” demeleri üzerine bu âyet nâzil olmuştur. (Nesefî, c. 1, 111)
(3)“Hılkat-i kâinâtın (kâinâtın yaratılışının) en ehemmiyetli netîcesi olan insanlarla münâsebât-ı Rabbâniyeyi (insanlar ile Allah arasındaki münâsebetleri) tebliğ ve izhâr eden (bildiren ve açıklayan) Cebrâîl Aleyhisselâm ve zîhayat (canlılar) âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhîs etmekteki Hâlık’a (yaratıcıya) mahsûs olan icrâat-ı İlâhiyeyi yalnız temsîl edip ubûdiyetkârâne (kulluk yaparak) nezâret eden İsrâfîl Aleyhisselâm ve Azrâîl Aleyhisselâm; ve hayat dâiresinde rahmetin en cem‘iyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânât-ı Rahmâniyeye nezâretle (Rahmân olan Allah’ın ihsanlarına bakmakla) berâber, şuûrsuz şükürleri şuûr ile temsîl eden Mîkâîl Aleyhisselâm gibi meleklerin pek acîb mâhiyette olarak bulunmaları ve vücûdları ve ruhların bekāları (ölümsüzlüğü), saltanat ve haşmet-i rubûbiyetin muktezâsıdır (Allah’ın kâinâtı idâresinde görünen saltanat ve haşmetinin gereğidir).” (Asâ-yı Mûsâ, 11. Mes’ele, 69)
Ayete Git <<15>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 102-105) 102-Ve şeytanların, Süleymân’ın saltanatı aleyhinde söylemekte oldukları (sihir yaptığına dâiruydurdukları) şeylere tâbi‘ oldular. Hâlbuki Süleymân kâfir olmadı (sihir yapmadı); fakat şeytanlar insanlara sihri (ta‘lîm ederek) ve Bâbil’deki iki meleğe, (yani) Hârût ve Mârût’a indirilen şeyleri öğreterek kâfir oldular.(1) Hâlbuki (o iki melek): “Biz ancak bir imtihan (için gönderilmiş)iz, sakın (sihri câiz görerek yapıp da) kâfir olma!” demedikçe hiçbir kimseye öğretmezlerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Şânım hakkı için, (yahudiler) onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Mukābilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi! Hâlbuki (o iki melek): “Biz ancak bir imtihan (için gönderilmiş)iz, sakın (sihri câiz görerek yapıp da) kâfir olma!” demedikçe hiçbir kimseye öğretmezlerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı.
Şânım hakkı için, (yahudiler) onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Mukābilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi! 103-Hem gerçekten onlar îmân edip (günahlardan) sakınmış olsalardı, Allah tarafından (verilecek) bir sevab elbette daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!
104-Ey îmân edenler! (Peygambere) رَاعِناَ demeyin,*اُنْظُرْناَ deyin(2) ve onu iyi) dinleyin! Kâfir¬ler için ise (pek) elemli bir azab vardır.
105-Ne ehl-i kitabdan inkâr edenler, ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsîs eder.(3) Ve Allah, pek büyük ihsan sâhibidir.
(1)Âyette bahsi geçen “Hârût ve Mârût’a indirilen şeyler” kolayca kötüye kullanılabilen ince ilmî hakīkatler olup, Allah tarafından bir imtihan olarak indirilmiştir. Zîrâ sihrin insanlara te’sîri vardır. Sihir yapmak ise haram ve küfürdür. Fakat şerrinden korunmak için sihir ilmini öğrenmek haram değildir. (Nesefî, c. 1, 114)
(2)Resûllullah (asm) bir mevzû‘ hakkında konuşurken, Ashâb-ı Kirâm’dan (radıyallâhü anhüm ecmaîn) bazısı: “Bizi gözetip bekle (acele etme) ki, sözünü anlayalım!” ma‘nâsında رَاعِناَ (Râinâ) derlerdi. Yahudiler bu sözü, İbrânîce veya Süryânîce birbirlerine küfrederken kullandıkları “Râînâ” sözüyle değiştirip, Hz. Peygamber (asm)’a onunla hitâb etmeye başlamaları üzerine bu âyet nâzil olmuştur. Böylece mü’minlere, رَاعِنَا yerine, aynı ma‘nâya gelen اُنْظُرْنَا(Ünzurnâ) demeleri emredilmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 135)
(3)“İnâyât-ı hâssa (husûsî yardımlar) ve imdâd-ı husûsiye ile ve ihsânât-ı mahsûsa (husûsî ihsanlar) ile Rahmânü’r-Rahîm, her bir bîçârenin (çâresiz kalmışın) imdâdına yetişebilir. Dertlerine derman yetiştirir. Fakat o ferdin hevesiyle değil, hakīkī menfaatiyle yardım eder.” (Kastamonu Lâhikası, 465)
Ayete Git <<16>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 106-112) 106-(Biz) bir âyetin hükmünü kaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.(1) Bilmez misin ki şübhesiz Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir!
107-(Hem) bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü şübhesiz ki ancak Allah’ındır! Ve sizin için Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
108-Yoksa (siz de) daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi, (itâat etmek yerine) peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim îmânı küfürle değiştirirse, o takdirde gerçekten (dosdoğru) yol ortasında sapıtmış olur.
109-Ehl-i kitabdan birçoğu, îmân etmenizden sonra sizi kâfirler olarak geri döndürmeyi istediler. (Bu, senin peygamberliğin olan) hakikat kendilerine belli olduktan sonra, sırf nefislerinden gelen bir kıskançlıktan dolayıdır. Artık Allah (onlar hakkında cihad) emrini getirinceye kadar affedin, aldırmayın! Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
110-Namazı hakkıyla edâ edin(2) ve zekâtı verin!(3) Hem kendiniz için hayır (ve hasenât) dan ne takdîm eder (hazırlar)sanız, Allah katında onu bulursunuz. Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir.
111-(Ehl-i kitab:) “Yahudi veya hristiyan olandan başkası aslâ Cennete giremeyecek!” dediler. Bu onların boş temennîleridir. De ki: “Eğer (iddiâ nızda) doğru kimseler iseniz, delîlinizi getirin!”
112-Hayır! Kim (güzel bir niyet ve ihlâsla) iyilik eden bir kimse olarak kendini Allah’a teslîm ederse, artık onun, Rabbi katında mükâfâtı vardır; hem onlara bir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
(1)Şer‘î ıstılahta nesh, herhangi bir hükmün yerine, sonradan başka bir şer‘î hükmün beyân edilmesi ve böylelikle, evvelki hükmün vaktinin sona ermesidir. Nesh, ebediyetine hükmedilmemiş emir ve yasaklara mahsustur. (Kurtubî, c. 1/2, 62-65) “Evet mevâsim-i erbaada (dört mevsimde) giyecek, yiyecek ve sâir ilaçların tebeddülüne (değişmesine) lüzum ve ihtiyaç hâsıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, ta‘lim ve terbiye keyfiyeti (şekli) tebeddül eder (değişir). Kezâlik (bunun gibi), hikmet ve maslahatın iktizâsı (gereği) üzerine, ömr-i beşerin (insan ömrünün) mertebelerine göre ahkâm-ı fer‘iyede (esâsa âid olmayan hükümlerde) tebeddül (değişme) vardır. Çünki fer‘î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat (faydalı) iken, diğer bir zamâna göre mazarrat (zararlı) olur. Veya bir ilâç, bir şahsa devâ iken, şahs-ı âhara (başka şahsa) dâ’ (hastalık) olur. Bu sırdandır ki Kur’ân, fer‘î hükümlerden bir kısmını neshetmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 44)
(2)“Ey nefis! Bil ki: Dünkü gün senin elinden çıktı, yarın ise senin elinde sened yok ki ona mâliksin! Öyle ise hakīkī ömrünü bulunduğun gün bil! Lâekal (en az) günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi hakīkī istikbâl için teşkîl olunan bir sandukça-i uhreviye (âhiret sandığı) olan bir mescide veya bir seccâdeye at!” (Sözler, 21. Söz, 95) Ayrıca, namazın ehemmiyeti, beş vakte tahsîsi ve usanç vermemesi hakkında, bakınız; (Sözler, 4. Söz, 9-11; 9. Söz, 26-32; 21. Söz, 91-95)
113-Ve yahudiler: “Hristiyanlar (hak) bir şey (bir esas) üzerinde değildir” dediler. Hristiyanlar da: “Yahudiler (hak) bir şey (bir esas) üzerinde değildir” dediler. Hâlbuki onlar (kendilerine indirilen) kitâbı okuyorlar. (Kitab ehli olmayan ve bir şey) bilmeyenler de böyle onların sözlerinin benzerini söylediler. Artık hakkında ihtilâf etmekte oldukları şeyler husûsunda, kıyâmet günü aralarında Allah hüküm verecektir.
114-Hem Allah’ın mescidlerini ki, içlerinde O’nun isminin zikredilmesini men‘ eden ve oraların harâb olması için çalışandan daha zâlim kim olabilir? İşte onlar ki, kendilerinin oralara, ancak korkan kimseler olarak girmeleri gerekirdi. Onlar için dünyada bir rezillik, yine onlar için âhirette (de pek) büyük bir azab vardır.
115-Doğu da, batı da (her yer) Allah’ındır; o hâlde nerede (yüzünüzü kıbleye) dönerseniz, artık orada Allah’ın râzı olduğu cihet vardır. Şübhesiz ki Allah, Vâsi‘ (rahmeti geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
116-Hem, “Allah çocuk edindi” dediler.(1) (Hâşâ!) O, (bundan) münezzehtir. Bil‘akis, göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Herşey O’na itâat edicidir.
117-(O,) göklerin ve yerin benzersiz yaratıcısıdır. Ve bir işe hükmettiğinde, artık ona sâdece “Ol!” der, (o da) hemen oluverir.
118-Bilmeyenler ise: “Allah bizimle (de) konuşmalı veya bize bir mu‘cize gelmeli değil miydi?” dediler.(2) Kendilerinden öncekiler de böyle onların sözlerinin benzerini söylemişlerdi. Kalbleri (ne kadar da) birbirine benzedi! Doğrusu (biz) kat‘î olarak îmân edecek bir kavim için âyetleri iyice açıkladık.
119-(Habîbim, yâ Muhammed!) Şübhe yok ki biz seni, hak (dîn) ile, bir müjdeleyici ve (aynı zamanda) bir korkutucu olarak gönderdik; ve (sen) Cehennem ehlinden suâl olunmayacaksın!
(1)Hristiyanlar Îsâ (as)’a, yahudiler ise Uzeyr (as)’a “Allah’ın oğlu”, Arab müşrikleri de meleklere “Allah’ın kızları” diyorlardı. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 147)
(2)“Şu kâinâtın sâhib ve mutasarrıfı (idârecisi) elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvîr (idâre) ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gāyeleri, fâideleri irâde ederek tedvîr ediyor. Mâdem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Mâdem konuşacak, elbette zîşuûr ve zîfikir (şuûr ve fikir sâhibi) ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Mâdem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuûrun içinde en cem‘iyetli (kābiliyetli) ve şuûru küllî (geniş) olan insan nev‘i ile konuşacaktır. Mâdem insan nev‘i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kābil-i hitab (muhâtab kabûl edilebilecek) ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. Mâdem en mükemmel ve ist‘idâdı (kābiliyeti) en yüksek ve ahlâkı ulvî (yüce) ve nev‘-i beşere muktedâ (insanlığa rehber) olacak olanlar ile konuşacaktır; elbette dost ve düşmanın ittifâkıyla, en yüksek isti‘dadda ve en âlî (yüce) ahlâkta ve nev‘-i beşerin humsu (insanlığın beşte biri) ona iktidâ etmiş (tâbi‘ olmuş) ve nısf-ı arz (dünyanın yarısı) onun hükm-i ma‘nevîsi (ma‘nevî hâkimiyeti) altına girmiş ve istikbâl onun getirdiği nûrun ziyâsıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nûrânî kısmı ve ehl-i îmânı, mütemâdiyen (devamlı olarak) günde beş def‘a onunla tecdîd-i bîat edip (bağlılıklarını yenileyip), ona duâ-yı rahmet ve saâdet edip, ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve resûl yapacak ve yapmış ve sâir nev‘-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 2-3)
Ayete Git <<18>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 120-126) 120-Ama dinlerine tâbi‘ olmadıkça, ne yahudiler ne de hristiyanlar senden aslâ hoşnûd olmayacaklardır. (Onlara) de ki: “Şübhesiz ki Allah’ın hidâyeti (olan İslâm), hidâyetin ta kendisidir!” Celâlim hakkı için, eğer sana (vahiyle) gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Allah’(dan gelecek azâb)a karşı sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!(1)
121-Kendilerine Kitab verdiğimiz kimseler(den bazısı) onu, tilâvetinin (okunmasının) hakkını vererek okurlar. İşte bunlar, ona (Kitâb’a) îmân ederler.(2) Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.
122-Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni‘met(ler)imi ve şübhesiz benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
123-Hem öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan bir kurtuluş bedeli kabûl edilmez, hem ona (Allah izin vermedikçe) şefâat fayda vermez, onlara yardım da edilmez!
124-Ve bir zaman Rabbi, İbrâhîm’i birtakım kelimelerle (emir ve yasaklarla) imtihân etmiş, bunun üzerine (o) onları tamâmen yerine getirmişti. (Rabbi de ona:) “Doğrusu ben seni insanlara imam (her hususta kendisine tâbi‘ olunan rehber) yapıcıyım” buyurdu. (İbrâhîm ise:) “Neslimden de (imamlar yap)!” dedi. (Rabbi de:) “Verdiğim söz (senin neslinden de olsa, aslâ) zâlimlere ulaşmaz!” buyurdu.
125-O vakit Kâ‘be’yi de insanlar için bir sevab (kazanma) yeri ve emniyetli bir mahal kıldık. Öyle ise (siz de) İbrâhîm’in makamından(3) bir namazgâh edinin. İbrâhîm ve İsmâîl’e de: “Tavâf edenler, i‘tikâfta olanlar,(4) rükû‘ (ve) secde edenler (namaz kılanlar) için beytimi temiz tutun!” diye emrettik.
126-O vakit İbrâhîm de: “Rabbim! Burasını emniyetli bir belde kıl ve halkını, içlerinden Allah’a ve âhiret gününe îmân edenleri mahsûllerle rızıklandır!” demişti. (Rabbi de ona) şöyle buyurdu: “İnkâr edene de (ni‘met veririm); fakat onu kısa bir müddet (dünya hayâtında) faydalandırır, sonra da onu ateş azâbına (girmeye) mahkûm ederim! O varılacak yer ise, ne kötüdür!”
(1)“Umûr-ı dîniyede (dînî mes’elelerde) müsâmaha ile ve teşebbühle (hoşgörü ve benzemeye çalışmakla) medenîlere yanaşmayın! Çünki aramızdaki dere pek derindir. O dereyi doldurup, hatt-ı muvâsalayı (kavuşma hattını) te’mîn edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihâk edersiniz (katılırsınız) veya dalâlete (sapıklığa) düşer boğulursunuz!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 111)
(2)Bu âyet-i kerîme, Ca‘fer bin Ebî Tâlib (ra) ile birlikte Habeşistan’dan gelen kırk râhib hakkında nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 152)
(3)Makām-ı İbrâhîm, Hz. İbrâhîm (as)’ın Kâ‘be’yi inşâ ederken veya insanları hacca da‘vet ederken üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 155)
(4)İ‘tikâf, mescid veya benzeri yerlerde, ibâdet maksadıyla, husûsan Ramazan’ın son on gününde, hiç dışarı çıkmamak ve mecbur kalmadıkça dünya kelâmı etmemek şartıyla kalmaktır. (Kurtubî, c. 1/2, 332-333)
Ayete Git <<19>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 127-134) 127-Ve bir zaman İbrâhîm, İsmâîl ile berâber Beyt’in (Kâ‘be’nin) temellerini yükseltiyordu. (Ve şöyle duâ ediyorlardı:) “Rabbimiz! (Yaptığımızı) bizden kabûl buyur! Şübhe yok ki Semî‘ (her duâyı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!”
128-“Rabbimiz! Bizi, sana teslîm olan kimseler eyle ve neslimizden sana teslîm olan bir ümmet (çıkar)! Bize, (râzı olacağın hac, kurban gibi) kulluk usûllerimizi göster ve tevbelerimizi kabûl buyur! Şübhesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak sensin!”
129-“Rabbimiz! Onlara (neslimize) de içlerinden bir peygamber gönder ki, kendilerine senin âyetlerini okusun ve kendilerine Kitâb’ı ve hikmeti (Kitabdaki hükümleri) öğretsin ve onları (günahlardan) temizlesin! Muhakkak ki Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!”(1)
130-O hâlde kendini bilmeyenden başka, kim İbrâhîm’in dîninden yüz çevirir? And olsun ki (biz,) onu dünyada (peygamber olarak) seçtik. Doğrusu o, elbet âhirette de sâlih kimselerdendir.
131-Bir zaman Rabbi ona: “(İhlâs ve îmân ile emirlerime) teslîm ol!” buyurduğunda, (o da:) “Âlemlerin Rabbine teslîm oldum” demişti.(2)
132-Ve İbrâhîm bunu oğullarına vasiyet etti, Ya‘kub da. (O böylece dedi ki:) “Ey oğullarım! Şübhesiz ki Allah, sizin için bu dîni seçti; öyleyse siz ancak (Allah’a) teslîm olmuş kimseler olarak can verin!”
133-Yoksa siz Ya‘kub’a ölüm geldiği zaman yanında mı idiniz? O zaman oğullarına: “Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz?” demişti. (Oğulları da:) “Senin İlâhın ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk’ın İlâhı olan tek bir İlâha (Allah’a) ibâdet edeceğiz. Zaten biz, O’na teslîm olan kimseleriz!” dediler.
134-Bunlar gerçekten gelip geçmiş bir ümmettir. (Onların) kazandıkları kendilerine, (sizin) kazandıklarınız da sizedir. Ve (siz) onların yapmakta olduklarından suâl olunmayacaksınız!
(1)Allah-ü Teâlâ, yaptıkları bu duâyı kabûl ederek Hz. İsmâîl (as)’ın neslinden Peygamber Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ı göndermiştir. Bu hususta Resûl-i Ekrem Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) da bir hadîs-i şerîflerinde meâlen: “Ben, babam İbrâhîm’in duâsı, kardeşim Îsâ’nın müjdesi ve annemin rüyâsıyım” buyurmuşlardır. (Nesefî, c. 1, 126)
(2)“Evet herkesin bütün saâdetleri, bir Rabb-ı Rahîm’e (merhamet edici bir Rabbe) olan teslîmiyete bağlıdır. Aksi takdirde pek çok rablere muhtaç olur. Çünki insanın, câmiiyeti (kābiliyetlerinin toplayıcılığı) i‘tibâriyle bütün eşyâya (herşeye) ihtiyâcı ve alâkası vardır. Herşeye karşı, gerek hissederek gerekse hissetmeyerek teessürü (üzüntüleri) ve elemleri (acıları) vardır. Bu hâl ise, tam Cehennem gibi bir hâlettir (vaziyettir). Fakat erbâb tevehhüm edilen esbâb (rab zannedilen sebebler), yed-i kudretine perde olan Rabb-ı Vâhid’e (bir tek Rabbe) teslîmiyet, Firdevsî (Cennet saâdeti gibi) bir vaziyettir.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 44)
Ayete Git <<20>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 135-141) 135-(Onlar:) “Yahudi veya hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız!” dediler. (Ey Resûlüm!) De ki: “Hayır! (Biz) Hanîf(1) (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm’in dînine (tâbi‘ oluruz). Çünki (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.”
136-“(Biz) Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya‘kub’a ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya verilenlere ve Rableri tarafından (diğer) peygamberlere verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirinin arasında (Allah’ın birer peygamberi olmaları cihetiyle) ayırım yapmayız. Çünki biz, O’na teslîm olan kimseleriz” deyin!
137-İşte (onlar da) böyle sizin kendisine îmân ettiğiniz gibi îmân ederlerse, o takdirde gerçekten hidâyete ermiş olurlar.(2) Eğer yüz çevirirlerse, o takdirde onlar, sırf (size karşı bir düşmanlık ve) bir muhâlefet içindedirler. Artık onlara karşı Allah sana yeter! Çünki O, Semî‘ (herşeyi hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir.
138-(Ve deyin ki:) “Allah’ın boyası (ki biz onunla boyandık, dînine girdik).(3) (Böyle) boya cihetiyle Allah’dan daha güzel kim olabilir? Biz ise, ancak O’na kulluk eden kimseleriz!”
139-De ki: “O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu hâlde, Allah(’ın bizden bir peygamber göndermesi) hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Hâlbuki bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Çünki biz, O’na karşı samîmî olan kimseleriz.”
140-Yoksa (siz) gerçekten İbrâhîm’in, İsmâîl’in, İshâk’ın, Ya‘kub’un ve (onun) torunlar(ın)ın yahudi veya hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilensiniz, yoksa Allah mı?” Hâlbuki kendi yanındaki, Allah’dan (gelen) şâhidliği (bildiği bir şeyi) gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allah ise, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
141-Bunlar gerçekten gelip geçmiş bir ümmettir. (Onların) kazandıkları kendilerine, (sizin) kazandıklarınız da sizedir. Ve (siz) onların yapmakta olduklarından suâl olunmayacaksınız!
(1)Hanîf, İslâmiyet’ten evvel, Allah’ın bir olduğuna îmân edip İbrâhîm (as)’ın dînine tâbi‘ olanlara verilen bir isim ve sıfattır. Eğriliği bırakıp doğrusuna giden demektir. Örfte, İbrâhîm (as) milletine isim olmuştur ki, bâtıl ma‘budlardan çekinip, yalnız Allah’a ibâdet eden muvahhid demektir. İlmiyle amel edip İslâmî hükümlere sımsıkı bağlanan kişiler hakkında da kullanılır. (Râzî, c. 2/4, 90-91)
(2)“Îman, yalnız icmâlî ve taklîdî bir tasdîka münhasır (taklîde dayalı bir tasdikle sınırlı) değildir. Bir çekirdekten tut, tâ büyük bir hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misâlî güneşten tut, tâ deniz yüzündeki aksine kadar, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları (açılmaları) olduğu gibi, îmânın o derece kesretli (pek çok) hakīkatleri var ki, binbir esmâ-i İlâhiyenin (Allah’ın isimlerinin) ve sâir erkân-ı îmâniyenin (îman esaslarının) kâinât hakīkatleriyle alâkadar çok hakīkatleri var ki: ‘Bütün ilimlerin ve ma‘rifetlerin ve kemâlât-ı insâniyenin (insana âid fazîletlerin) en büyüğü îmandır ve îmân-ı tahkīkīden (delillere dayalı kuvvetli îmandan) gelen tafsilli (teferruâtlı) ve bürhanlı (delilli) ma‘rifet-i kudsiyedir (Allah’ı tanımaktır)’ diye ehl-i hakīkat (hakīkat âlimleri) ittifâk etmişler.” (Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 213)
(3)Allah’ın boyası, Allah’ın dîni, yani O’nun temizlemesi demektir. Çünki îman, nefisleri temizler. Hristiyanlar ise, vaftiz adını verdikleri muâmeleyi çocuklarını sarı boyalı bir suya daldırarak yaparlardı. (Nesefî, c. 1, 130)
Ayete Git <<21>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 142-145) 142-İnsanlardan bir kısım sefihler:(1) “Onları (o Müslümanları) üzerinde bulundukları (yöneldikleri) kıblelerinden çeviren nedir?” diyecekler.(2) (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Doğu da batı da (her yer) Allah’ındır.” (O,) dilediği kimseyi (hikmetine binâen, kendi lütfundan) dosdoğru bir yola hidâyet eder.
143-
İşte böylece sizi mu‘tedil (adâletli ve dengeli) bir ümmet kıldık ki, insanların üzerine (hesab gününde umum peygamberler lehine) şâhidler olasınız, peygamber de sizin üzerinize şâhid olsun! Hem daha önce üzerinde bulunduğunu (kendisine yöneldiğin Kâ‘be’yi) ancak, peygambere tâbi‘ olanları, ökçeleri üzerinde geriye (küfre) dönecek olanlardan ayıralım diye kıble yaptık. Çünki şübhesiz (bu,) Allah’ın hidâyet ettiği kimselerden başkasına elbette ağırdır. Allah, îmânınızı (Mescid-i Aksâ’ya doğru kıldığınız namazları) zâyi‘ edecek değildir. Şübhesiz ki Allah, insanlara karşı elbette Raûf (çok şefkatli olan)dır, Rahîm (çok merhametli olan)dır.
144-(Ey habîbim!) Yüzünün göğe çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni, hoşnûd olacağın bir kıbleye elbette döndüreceğiz; bundan sonra yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâ‘be’ye) çevir! (Ey mü’minler!) O hâlde (siz de) nerede olsanız, artık (namazda) yüzünüzü onun tarafına çevirin!(3) Hem doğrusu o kendilerine kitab verilenler, şübhesiz bunun Rablerinden (gelen) hak olduğunu gerçekten biliyorlar. Allah ise, (onların) yapmakta olduklarından gafil değildir.
145-And olsun ki, eğer (sen) kendilerine kitab verilmiş olanlara her ne delil getirsen, (yine de) senin kıblene tâbi‘ olmazlar. Sen de onların kıblesine tâbi‘ (olacak) değilsin. Onların bazısı da (diğer) bazıların kıblesine tâbi‘ değildir(ler). Celâlim hakkı için, eğer sana (vahiyle) gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, şübhesiz sen o takdirde, mutlaka zâlimlerden olursun!
(1)Sefih, aklı veya dîni eksik olan, lehinde ve aleyhinde olanı ayırd edemeyen ve menfaatli yolu bırakıp zararlı yolda giden, dînî cihetteki noksanlığıyla Allah’a isyân eden kimse demektir. (Râzî, c. 2/4, 102)
(2)Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlar, Mekke’de iken, namazlarında Kâ‘be’ye yöneliyorlardı. Medîne’ye hicretten sonra Mescid-i Aksâ’ya yönelmeleri emrolundu. Sonra bu âyetin nâzil olmasıyla tekrar Kâ‘be’ye yöneldiler. (Nesefî, c. 1, 133)
(3)“Vaktin evvelinde, Kâ‘be’yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren dâireler gibi Beyt’in (Kâ‘be’nin) etrâfında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyt’i ihâta ettikleri (kuşattıkları) gibi, en uzak safların da âlem-i İslâm’ı ihâta etmiş olduğunu hayâl ile görsün. Ve o musallî de (namazı kılan da) o saflara girmekle, o cemâat-ı uzmâya (büyük cemâate) dâhil olsun ki, o cemâatın icmâ‘ ve tevâtürü (aynı fikirde ittifâk etmeleri), onun namazda söylediği her da‘vâya ve her sözüne bir hüccet ve bir bürhân (delîl) olsun. Meselâ, namaz kılan: اَلْحَمْدُلِلّٰهِ dediği zaman, sanki o zamanda o cemâat-ı uzmâyı teşkîl eden bütün mü’minler: ‘Evet, doğru söyledin!’ diye onun o sözünü tasdîk ediyorlar (doğruluyorlar). Ve bu tasdikler, hücûm eden evhâm (vehimlere) ve vesveselere karşı ma‘nevî bir kalkan vazîfesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hâsseleri (hisleri) ve latîfeleri ve duyguları o namazdan zevklerini ve hisselerini alırlar. Yalnız, musallînin Kâ‘be’ye olan şu hayâlî nazarı kasdî olmamalıdır. Tebaî (kasdî olmayan) bir şuûrdan ibâret bulunmalıdır.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 63)
Ayete Git <<22>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 146-153) 146-Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu (o peygamberi) kendi oğullarını tanımakta oldukları gibi tanırlar.(1) Buna rağmen şübhesiz onlardan bir fırka, kendileri bile bile gerçekten hakkı gizlerler.
147-Hak, Rabbinden (gelen)dir; öyle ise sakın şübhe edenlerden olma!
148-Hem herkes için (her ümmetin) kendisinin ona yönelici olduğu bir yön (bir kıble) vardır. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Nerede olursanız olun, Allah sizi hep birlikte (huzûruna) getirir. Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
149-Ve nereden (yolculuğa) çıksan, artık (namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâ‘beye) çevir! Hiç şübhesiz ki bu, Rabbinden (gelen) haktır. Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
150-Evet, nereden (yolculuğa) çıksan, bundan sonra (namaz kılarken) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Ve (Ey mü’minler! Siz de) nerede olsanız, artık (namazda) yüzlerinizi onun tarafına çevirin ki, içlerinden zulmedenlerin dışında, insanlar (bilhassa yahudi ve müşrikler) için aleyhinize bir delîl olmasın! Artık onlardan korkmayın; öyleyse (ancak) benden korkun ki üzerinize olan ni‘metimi tamamlayayım! Hem tâ ki doğru yolu bulasınız.
151-Nitekim içinizde sizden bir peygamber gönderdik; size âyetlerimizi okuyor, sizi (günahlardan) temizliyor, size Kitâb’ı ve hikmeti (Kitabdaki hükümleri) öğretiyor ve size bilmiyor olduğunuz şeyleri öğretiyor.
152-Öyle ise beni (ibâdetle) zikredin ki, (ben de) sizi (rahmetimle) yâd edeyim; ve bana şükredin fakat bana nankörlük etmeyin!(2)
153-Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile (Allah’dan) yardım isteyin! Muhakkak ki Allah, sabredenlerle berâberdir.(3)
(1)Hz. Ömer (ra), yahudi âlimlerinden iken İslâm’la şereflenen Abdullah bin Selâm Hazretlerine bu âyet-i kerîme hakkında suâl ettiğinde o, cevâben şöyle dedi: “Yâ Ömer! Ben Hz. Peygamber (asm)’ı gördüğüm zaman, oğlumu tanıdığımdan ziyâde tanımıştım. Zîrâ oğlum hakkında, belki anası hıyânet etmiştir diye şübhelenebilirim. Ama Resûlullah (asm) için zerre kadar bile şübhem olamaz. Çünki onun vasıfları Tevrât’ta yazılı olanların aynısı ve tamâmıdır.” (İbn-i Kesîr, c. 1, 140) Ayrıca bakınız; (sahîfe 13, hâşiye 2)
(2)“Hâlık-ı Rahmân (rahmeti bol olan yaratıcı) ibâdından (kullarından) istediği en mühim iş şükürdür. Furkān-ı Hakîm’de (Kur’ân’da) gāyet ehemmiyetle şükre da‘vet eder. (...) Hem şükrün envâı (çeşitleri) var. O nev‘lerin en câmi‘i (genişi) ve fihriste-i umûmiyesi, namazdır. Hem şükür içinde sâfî bir îman var, hâlis bir tevhid bulunur. Çünki bir elmayı yiyen ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ diyen adam, o şükür ile i‘lân eder ki: ‘O elma, doğrudan doğruya dest-i kudretin yâdigârı ve doğrudan doğruya hazîne-i rahmetin hediyesidir’ demesiyle ve i‘tikād etmesiyle (inanmasıyla), herşeyi cüz’î (küçük) olsun, küllî (büyük) olsun O’nun dest-i kudretine teslîm ediyor. Ve herşeyde rahmetin cilvesini (bir parıltısını) bilir. Hakīkī bir îmânı ve hâlis bir tevhîdi, şükür ile beyân ediyor.” (Asâ-yı Mûsâ, 28. Mektûb, Şükür Risâlesi, 237-239)
Ayete Git <<23>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 154-163) 154-Ve Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin! Bil‘akis (onlar) hayatdârdırlar, fakat (siz) anlayamazsınız.(1)
155-Sizi mutlaka biraz korku ve açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden bir noksanlık ile imtihân edeceğiz. (Ey Resûlüm!) O hâlde sabredenleri (Cennetle) müjdele!
156-Onlar ki, kendilerine bir musîbet geldiği zaman: “Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!” derler. (2)
157-İşte onlara Rablerinden mağfiretler ve bir rahmet vardır. Hidâyete erenler de işte ancak onlardır.
158-Muhakkak ki Safâ ile Merve, Allah’ın (hac ve umre ibâdeti için ta‘yîn ettiği) şeâirinden (alâmetlerinden)dir. Bu yüzden Kâ‘be’yi hacceden veya umre yapan kimsenin, artık o ikisini tavâf etmesinde (ikisi arasında sa‘y ederek, yürümesinde) üzerine bir günah yoktur. Kim de gönlünden koparak (fazladan) bir hayır işlerse, o takdirde şübhesiz ki Allah, Şâkir (bütün iyiliklerinize fazlasıyla mükâfât veren)dir, Alîm (yaptığınız herşeyi bilen)dir.
159-Şübhe yok ki onu insanlara Kitab’da (Tevrât’da) beyân etmemizden sonra, (Muhammed’in sıfatları ve recm âyeti gibi) indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti gizleyenler yok mu, işte onlar ki Allah kendilerine lâ‘net eder, (bütün) lâ‘net edenler de onlara lâ‘net okur!
160-Ancak tevbe edip (hâllerini) düzeltenler ve (gizlediklerini) açıklayanlar müstesnâ; işte onlar var ya, onların tevbelerini kabûl ederim. Çünki ben, Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden)im, Rahîm (merhameti bol olan)ım.
161-Şübhesiz inkâr edip kendileri kâfir kimseler olarak ölenler(e gelince), işte onlar yok mu, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ‘neti ancak onların üzerinedir.
162-Orada (Cehennemde) ebedî olarak kalıcıdırlar! Onlardan ne azab hafifletilir, ne de onlara (özür dilemeleri üzere) mühlet verilir!
163-İlâhınız (olan Allah) ise, tek bir İlâhdır. O’ndan başka ilâh yoktur; (O,) Rahmân (bütün mahlûkata rahmet eden)dir, Rahîm (mü’minlere çok merhamet eden)dir.
(1)“Evet şühedâ (şehîdler), hayât-ı dünyevîyelerini tarîk-ı hakta (hak yolunda) fedâ ettikleri için, Cenâb-ı Hakk kemâl-i kereminden (ikrâmının bolluğundan) onlara hayât-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayâtı, âlem-i berzahta (kabir âleminde) onlara ihsân eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerini daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar. Kemâl-i saâdetle (tam bir saâdetle) mütelezziz oluyorlar (lezzet alıyorlar). Ölümdeki firak (ayrılık) acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kubûrun (kabir ehlinin) çendan (gerçi) ruhları bâkīdir (ölümsüzdür), fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta (kabir âleminde) aldıkları lezzet ve saâdet, şühedânın lezzetine yetişmez.” (Mektûbât, 1. Mektûb, 3) Ayrıca bakınız; (sahîfe 69, hâşiye 2)
(2)“Mer‘ayı tecâvüz eden (sınırı aşan) koyun sürüsünü çevirmek için çobanın attığı taşlarla musâb olan (isâbet alan) bir koyun, lisân-ı hâliyle der ki: ‘Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyâde fâidemizi düşünür. Mâdem onun rızâsı yoktur, dönelim’ der. Kendisi döner, sürü de döner. Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsî değilsin! Dâll (haktan sapmış) değilsin! Kaderden sana atılan bir musîbet taşına ma‘ruz kaldığın zaman, اِناَّ لِلّٰهِ وَ اِناَّ اِلَيْهِ راَجِعُونَ [Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!] de! Ve merci‘-i hakīkī’ye (hakīkī dönülmesi gereken Zât’a) dön, îmâna gel, mükedder olma (kederlenme)! Allah da, çoban gibi seni senden daha ziyâde düşünür.” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 105)
Ayete Git <<24>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 164-169) 164-Şübhesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ihtilâfında (ard arda gelmesinde), insanlara fayda veren şeylerle (yüklü olarak) denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten bir su indirip de, onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi ve orada her hareketli canlıyı yaymasında, rüzgârların yönlendirilmesinde ve gökle yer arasında (emre) boyun eğdirilmiş bulutlarda akıl erdirecek bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine) kat‘î deliller vardır.(1)
165-İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ı bırakıp birtakım putları ilâh edinir, onları Allah’ı sever gibi severler. Fakat îmân edenler, Allah’a olan sevgi(leri) cihetiyle daha kuvvetlidir. Eğer zulmedenler, (kıyâmette) azâbı görecekleri zaman (anlayacakları gibi), şübhesiz kuvvetin tamâmen Allah’a âid olduğunu ve gerçekten Allah’ın, pek şiddetli azab sâhibi olduğunu (dünyada da) gör(üp bil)selerdi (putları ilâh edinmezlerdi).
166-O zaman o tâbi‘ olunanlar, azâbı görerek (kendilerine) tâbi‘ olanlardan uzaklaşmışlar ve aralarındaki bağlar kopmuştur.
167-(O zaman) tâbi‘ olanlar şöyle derler: “Keşke gerçekten bizim için (dünyaya) bir daha (dönüş) olsaydı da, onların (bugün) bizden uzaklaştıkları gibi (biz de) onlardan uzaklaşsaydık!” Böylece Allah, onlara bütün amellerini, kendi üzerlerinde (yığılmış) acı pişmanlıklar hâlinde gösterecektir! Onlar, o ateşten çıkacak kimseler de değildirler!
168-Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanlardan helâl ve temiz olanları(nı) yiyin ve şeytanın adımlarına tâbi‘ olmayın!(2) Çünki o, size apaçık bir düşmandır.
169-(O şeytan) size ancak kötülüğü, çirkin işleri ve Allah’a karşı, bilemeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
(1)Resûl-i Ekrem (asm) Medîne’yi teşrif buyurduklarında, “İlâhınız (olan Allah) bir tek İlâhdır” meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olmuştu. Mekke müşriklerinin: “Bu kadar insana tek bir ilâh nasıl yetişir?” demeleri üzerine ise bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 147) “Şu âyet vücûb ve vahdeti (Allah’ın mutlak varlığını ve birliğini) gösterdiği gibi, bir İsm-i A‘zam’ı gösteren gāyet büyük bir penceredir. İşte şu âyetin hulâsatü’l-hulâsası (kısacık bir özeti) şudur ki, kâinâtın ulvî ve süflî tabakātındaki (yukarı ve aşağı tabakalarındaki) bütün âlemler, ayrı ayrı lisân ile bir tek netîceyi, yani bir tek Sâni‘-i Hakîm’in rubûbiyetini (hikmetle iş gören bir san‘atkârın terbiye ve idâresini) gösteriyorlar. Şöyle ki: Nasıl göklerde, hattâ kozmoğrafyanın i‘tirâfıyla dahi, gāyet büyük netîceler için, gāyet muntazam hareketler, bir Kadîr-i zü’l-Celâl’in vücûd (varlık) ve vahdetini (birliğini) ve kemâl-i rubûbiyetini (mükemmel terbiye ediciliğini) gösterir. Öyle de; zeminde bilmüşâhede, hattâ coğrafyanın şehâdetiyle ve ikrârıyla (görüp doğrulamasıyla), gāyet büyük maslahatlar (faydalar) için mevsimlerdeki gibi gāyet muntazam tahavvülâtlar (değişiklikler) dahi aynı O Kadîr-i zü’l-Celâl’in vücûb ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.” (Mektûbât, 33. Mektûb, 313-314)
(2)“İnsanın nefsi, yemek içmek husûsunda keyfe mâyeşâ (dilediğince) hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayâtına tıbben zarar verdiği gibi, hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdetâ ma‘nevî hayâtını da zehirler. Daha kalbe ve rûha, itâat etmek o nefse güç gelir. Serkeşâne (baş kaldırarak) dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 253)
Ayete Git <<25>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 170-176) 170-Hâlbuki onlara (o müşriklere): “Allah’ın indirdiğine tâbi‘ olun!” denildiği zaman: “Hayır! (Biz) atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey(ler)e tâbi‘ oluruz!” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdirmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler idiyseler! (Yine de onlara mı tâbi‘ olacaklar?)(1)
171-İnkâr edenler (ile onları îmâna da‘vet eden)in misâli, çağırma ve bağırmadan başka bir şey duymayan (ve anlamayan hayvanlarla, on)lara haykıran (çoban)ın hâli gibidir. (Onlar) sağırdır (hakkı işitmezler), dilsizdir (hakkı söylemezler), kördür (hakikati görmezler), bu yüzden onlar akıl erdiremezler.(2)
172-Ey îmân edenler! Sizi rızıklandırdığımız şeylerin temiz olanlarından yiyin ve eğer sâdece O’na kulluk ediyorsanız, Allah’a şükredin!(3)
173-(O,) size ancak ölüyü (usûlünce kesilmeden veya avlanmadan ölen hayvanı), (akan) kanı, domuz etini ve kendisi Allah’dan başkası için kesilen (hayvanın etin)i haram kılmıştır. Fakat (başkasının hakkına) tecavüz edici olmadan ve haddi (zarûret mikdârını) aşıcı olmadan kim (bunlardan ölmeyecek kadar yemeye) mecbur kalırsa, artık ona bir günah yoktur.(4) Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
174-Muhakkak ki Allah’ın indirdiği (ve içinde Muhammed’in sıfatları bulunan) Kitab’ı gizleyip de onu (karşılığında ne alsalar) az (düşecek) bir fiyata satanlar yok mu; işte onlar, karınları dolusu ateşten başka bir şey yemiyorlar! Allah da kıyâmet günü onlarla ne konuşur, ne de onları (günahlardan) temizler! Ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır.
175-İşte onlar, hidâyete mukabil dalâleti, bağışlanmaya karşılık azâbı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!
176-Bu (azab), doğrusu Allah’ın Kitâb’ı hak ile indirmesi (onların da bunu inkâr etmeleri) sebebiyledir. Artık şübhesiz ki Kitab hakkında ihtilâfa düşenler, elbette (haktan) uzak bir ayrılık içindedirler.
(1)“Biz Kur’ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna (delîle) tâbi‘ oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakāik-ı îmâniyeye (îman hakīkatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları (ferdleri) gibi, ruhbanları (hristiyan din adamlarını) taklîd için bürhânı (delîli) bırakmıyoruz.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 404)
(2)“Başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur’ân’ın irşâdına (doğru yolu gösteren çağrılarına) kulak vermek ile necatları (kurtuluşları) mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytânî olan hevâsı, -Kur’ân’ın sadâsını (sesini) kulaklarına işittirecek havayı karıştırdığı için- Kur’ân’ın kendilerini irşâd etmesine mâni‘ olmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 110)
(3)Bakınız; (sahîfe 22, hâşiye 2)
(4)“*اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kāidesi, yani: Zarûret, haramı helâl derecesine getirir. İşte şu kāide ise küllî (umûmî) değil. Zarûret eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû’-i ihtiyârı ile (irâdesini kötüye kullanmasıyla), gayr-ı meşrû‘ (helâl olmayan) sebebler ile zarûret olmuş ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara (müsâadeli hükümlere) medâr olamaz, özür teşkîl edemez. Meselâ, bir adam sû’-i ihtiyârıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı (yaptığı
Ayete Git <<26>>Sayfaya Git Cûze Git Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 177-181) 177-(Ey ehl-i kitab!) Yüzlerinizi (ibâdet maksadıyla) doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik (için yeterli) değildir;(1) fakat iyilik o kimsenin (iyiliği)dir ki, (o kişi) Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitab(lar)a ve peygamberlere îmân eder; ona (o elindeki mala) olan sevgisine rağmen malı akrabâlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve köleler uğrunda verir; namazı hakkıyla edâ eder ve zekâtı verir. Çünki (onlar) söz verdikleri zaman sözlerini yerine getirenler ve sıkıntı (fakirlik), hastalık ve savaşın şiddetli ânında sabredenlerdir. İşte onlar, doğru olan kimselerdir. Takvâ sâhibi olanlar da işte ancak onlardır.
178-Ey îmân edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı!(2) Hür olana hür, köleye köle, kadına kadın (kısâs edilir, öldürülür)! Fakat (öldüren) o kimse lehinde, kardeşi tarafından (cüz’î) bir şey affedilirse, o takdirde (affedene düşen,) örfe tâbi‘ olmak (diyetini aşırıya kaçmadan almak)tır ve (öldürene düşen de, diyeti) ona güzellikle ödemektir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Buna rağmen kim bundan sonra haddi aşarsa, artık ona (pek) acıklı bir azab vardır!
179-O hâlde ey akıl sâhibleri, (bilin ki) sizin için kısasta hayat vardır.(3) Tâ ki siz (bu sâyede bir başkasını haksız yere öldürmekten) sakınasınız.
180-Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (bir mal) bırakacaksa, ana-babaya ve akrabâlara meşrû‘ bir sûrette vasiyet etmek, takvâ sâhiblerine bir borç olarak üzerinize farz kılındı!(4)
181-Şimdi kim bunu (bu yapılan vasiyeti) işittikten sonra onu değiştirirse, artık günâhı ancak onu değiştirenler üzerinedir. Şübhesiz ki Allah, Semî‘ (vasiyetlerinizi işiten)dir, Alîm (yaptığınız herşeyi hakkıyla bilen)dir.
(1)Bu âyet-i kerîme ehl-i kitab hakkında nâzil olmuştur. Çünki hristiyanların kıblesi (Kudüs’teki) Beyt-i Makdis’in (Mescid-i Aksâ’nın) doğusu, yahudilerin kıblesi ise batısıdır. Bunlardan her biri kendi kıblelerine dönmenin daha hayırlı olacağını iddiâ ederler. (Nesefî, c. 1, 147)
(2)“İnsanın fiilleri, kalbin ve hissin temâyülâtından (meyillerinden) çıkar. O temâyülât, rûhun ihtisâsâtından (hislerinden) ve ihtiyâcâtından gelir. Ruh ise îman nûruyla harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûb etmez. Elhâsıl, had ve cezâ, emr-i İlâhî ve adâlet-i Rabbâniye (Allah’ın emri ve adâleti) nâmına icrâ edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insâniyetin mâhiyetindeki latîfeler (rûhundaki hisler) müteessir ve alâkadar olurlar. (...) Hakīkī adâlet ve te’sirli cezâ odur ki, Allah’ın emri nâmıyla olsun, yoksa te’sîri yüzden bire iner. (...) Saâdet-i beşeriye (insanlığın saâdeti) dünyada adâlet ile olabilir. Adâlet ise doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile olabilir.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 431)
(3)Kısasta, meselâ kātilin öldürülmesinde hayat vardır. Çünki bir kimse, birisini öldürmeye niyetlendiğinde, kısâs edileceğini düşünerek korkar ve vazgeçer. Böylece hem kendisi, hem de öldüreceği kimse hayatta kalmış olur. (Râzî, c. 3/5, 61)
(4)Bu âyet-i kerîme, (Nisâ Sûresinin 11, 12 ve 176. âyetleri olan) mîras âyetleri ve “Vârise vasiyet yoktur” hadîs-i şerîfi ile mensuhtur (farz olma hükmü kalkmıştır). Böyle olmakla berâber, vasiyette bulunmak pek makbûl bir sünnettir. (Kurtubî, c. 1/2, 263)
182-Kim de vasiyet edenin bir hatâ etmesinden veya bir günâha girmesinden endîşe edip de (vasiyetle alâkası olanların) aralarını düzeltirse, artık ona bir günah yoktur. Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
183-Ey îmân edenler! Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi, oruç tutmak (sizin de) üzerinize farz kılındı; tâ ki (günahlardan) sakınasınız.(1)
184-Sayılı günler olarak (oruç size farz kılındı)! Fakat içinizden kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (tutamadığı günler) sayısınca başka günler(de oruç tutsun)! Ona gücü yetmeyenlerin üzerine ise, (tutamadıkları her gün için) bir fakirin (bir günlük) yiyeceği kadar fidye (verme borcu) vardır. Buna rağmen kim gönlünden koparak bir hayır işlerse (daha fazla verirse), o takdirde bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla berâber bilirseniz, (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
185-(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, insanlara doğru yolu göstermek ve hidâyet ile furkandan (hak ile bâtılı ayıran hükümlerden) apaçık deliller olmak üzere, Kur’ân onda indirilmiştir. Öyle ise içinizden kim o aya erişirse, artık onda oruç tutsun!(2) Kim de hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (onun üzerine, tutamadığı günler) sayısınca başka günler(de oruç tutma borcu) vardır. Allah size kolaylık ister ve size zorluk istemez. İşte (bütün bunlar) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidâyete erdirmesine mukabil (tekbir getirerek) Allah’ı büyük tanımanız içindir; hem tâ ki şükredesiniz.
186-(Habîbim, yâ Muhammed!) Kullarım sana benden sorarsa, şübhe yok ki ben (onlara) pek yakınım.(3) Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevab veririm;(4) öyle ise (onlar da) benim (rızâm) için (da‘vetime) icâbet etsinler ve bana îmân etsinler; tâ ki hak yolu bulsunlar.
(1)“Orucun ekmeli (en mükemmeli) ise, mi‘de gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayâli, fikri gibi cihâzât-ı insâniyeye dahi bir nevi‘ oruç tutturmaktır. Yani muharremâttan (haram şeylerden), mâlâyâniyâttan (lüzumsuz şeylerden) çekmek ve her birisine mahsus ubûdiyete (kulluğa) sevk etmektir. Meselâ, dilini yalandan, gıybetten ve galiz (kaba) ta‘birlerden ayırmakla ona oruç tutturmak ve o lisânı, tilâvet-i Kur’ân (Kur’ân okuma) ve zikir ve tesbih ve salavât ve istiğfar gibi şeylerle meşgûl etmek (...) gibi sâir cihâzâta da bir nevi‘ oruç tutturmaktır.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 252)
(2)“Kur’ân-ı Hakîm, mâdem Şehr-i Ramazan’da nüzûl etmiş (inmiş); o Kur’ân’ın zamân-ı nüzûlünü istihzâr (hatırlamak) ile o semâvî hitâbı hüsn-i istikbâl etmek (güzel karşılamak) için Ramazân-ı Şerîf’te nefsin hâcât-ı süfliyesinden (âdî ihtiyaçlarından) ve mâlâyâniyât-ı hâlâttan tecerrüd (lüzumsuz hâllerden sıyrılmak) ve ekl ü şürbün (yeme içmenin) terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir sûrette o Kur’ân’ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitâbât-ı İlâhiyeyi, güyâ geldiği ân-ı nüzûlünde (iniş ânında) dinlemek ve o hitâbı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrâîl’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den (Cenâb-ı Hakk’tan) dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 251)
(3)Herşey kendisinden son derece uzak olduğu hâlde Cenâb-ı Hakk’ın herşeye herşeyden daha yakın olduğu hakkında bakınız; (sahîfe 518, hâşiye 1)
(4)“Eğer desen: ‘Birçok def‘a duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki âyet umûmîdir, her duâya cevab var, ifâde ediyor?’ El-cevab: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Her duâ için cevab vermek var; fakat kabûl etmek, hem aynı matlûbu (istenileni) vermek, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbi‘dir.” (Sözler, 23. Söz, 106) Ayrıca bakınız; (sahîfe 156, hâşiye 3; sahîfe 365, hâşiye 2; sahîfe 387, hâşiye 2)
40 1 Yâ Men hüve halaka fesevvâ 2 Yâ Men hüve kaddera fehedâ 3 Yâ Men hüve yekşifü’l-belvâ 4 Yâ Men hüve yesme’u’n-necvâ 5 Yâ Men hüve yünkizü’l-garkâ 6 Yâ Men hüve yünci’l-helkâ 7 Yâ Men hüve yeşfi’l-merdâ 8 Yâ Men hüve emâte ve ahyâ 9 Yâ Men hüve edhake ve ebkâ 10 Yâ Men hüve edalle ve ehdâ
66 1 Yâ Men yühikku’l-hakka bikelimâtih 2 Yâ Men lâ mü’akkibe lihukmih 3 Yâ Men lâ radde likadâih 4 Yâ Men yehûlü beyne’l-mer’i ve kalbih 5 Yâ Men yakbelü’t-tevbete an ‘ibâdih 6 Yâ Men lâ tenfe’u’ş-şefa’atü illâ biiznih 7 Yâ Meni’s-semâvâtü matviyyâtün biyemînih 8 Yâ Men hüve a’lemü bi men dalle ‘an sebîlih 9 Yâ Men yüsebbihu’r-ra’dü bihâmdi-hi ve’l-melâiketü min hîfetih 10 Yâ Men yürsilü’r-riyâha büşran beyne yedey rahmetih
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.” “67 1 Yâ Men ce’ale’l-arda mihâdâ 2 Yâ Men ce’ale’l-cibâle evtâdâ 3 Yâ Men ce’ale’l-şemse sirâcâ 4 Yâ Men ce’ale’l-kamera nûrâ 5 Yâ Men ce’ale’l-leyle libâsa 6 Yâ Men ce’ale’n-nehâra me’âşâ 7 Yâ Men ce’ale’n-nevme sübâtâ 8 Yâ Men ce’ale’s-semâe binâa 9 Yâ Men ce’ale’l-eşyâe ezvâcâ 10 Yâ Men ce’ale’n-nâra mirsâdâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.” “81 1 Yâ Men en’ame bihavlih 2 Yâ Men ekrame bitavlih 3 Yâ Men ‘âde bilütfıh 4 Yâ Men te’azzeze bikudratih 3 Yâ Men kaddera bihikmetih 6 Yâ Men hakeme bitedbîrih 7 Yâ Men debbera bi’ilmih 8 Yâ Men tecâveze bihılmih 9 Yâ Men denâ fî ‘ulüvvih 10 Yâ Men ‘alâ fî dünüvvih
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.” “82 1 Yâ Men yahlüku ma yeşâ 2Yâ Men yef’alü ma yeşâ 3 Yâ Men yehdi men yeşâ 4 Yâ Men yudillü men yeşâ 5 Yâ Men yağfiru limen yeşâ 6 Yâ Men yü’azzibü men yeşâ 7 Ya Men yetûbü alâ men yeşâ 8 Yâ Men yüsavviru fı’l-erhâmi keyfe yeşâ 9 Yâ Men yezîdü fi’l-halki mâ yeşâ 10 Yâ Men yahtassu bi rahmetihî men yeşâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.” “83 1 Yâ Men lem yettehiz sahibeten velâ veledâ 2 Yâ Men la yüşrikü fî hukmihî ehadâ 3 Yâ Men ce’ale li külli şey’in kadrâ 4 Yâ Men lem yezel rahîmâ 5 Yâ Câ’ile’l-melâiketi rusülâ 6 Yâ Men ce’ale fı’s-semâi bürûcâ 7 Yâ Men ce’ale’l-arda karâra 8 Yâ Men ce’ale mine’l-mâi beşerâ 9 Yâ Men ahsa külle şey’in ‘adedâ 10 Yâ Men ehâta bi külli şey’in ‘ilmâ
89 1 Yâ Kâfiye külli şey 2 Yâ Kaimen ‘alâ külli şey 3 Yâ Men lâ yüşbihühû şey 4 Yâ Men lâ yezîdü fî mülkihî şey 3 Yâ Men lâ yenkusu min hazainihî şey 6 Yâ Men lâ yahfâ ‘aleyhi şey 7 Yâ Men leyse kemişlihî şey 8 Yâ Men biyedihî mekâlîdü külli şey 9 Yâ Men vesi’at rahmetühû külle şey 10 Yâ Men yebkâ ve yefnâ küllü şey
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.” “90 1 Yâ Men lâ ya’lemü’l-ğaybe illâ hû 2 Yâ Men lâ yasrifü’s-sûe illâ hû 3 Yâ Men lâ yüdebbiru’l-emra illâ hû 4 Yâ Men lâ yağfiru’z-zünûbe illâ hû 5 Yâ Men lâ yükallibü’l-kalbe illâ hû 6 Yâ Men lâ yahlüku’l-halka illâ hû 7 Yâ Men lâ yütimmü’n-ni’mete illâ hû 8 Yâ Men lâ yünezzilü’l-ğayşe illâ hû 9 Yâ Men lâ yuhyi’l-mevtâ illâ hû 10 Yâ Men lâ yuğni ‘ale’t-tahkîki illâ hû
Allâhümme Rabbena * hallisnâ * ve ecirnâ * ve neccinâ mine’n-nar * ve ‘â-finâ va’fü ‘annâ ve edhilne’l-cennete dara kudsike me’a’l-ebrâr *
bi ‘afvike Yâ Mücîr * bi fadlike Yâ Gaffar * ve es-elüke bihakki hâzihi’l-esmâi’l-kerîme-ti’ş-şerîfeti ve’s-sıfâti’l-celîleti’l-latîfeti en tüsalliye ‘alâ seyyidinâ Muhamme-din ve ‘alâ âlihî ve sahbihî bi’adedi ha-senâti Muhammedin bismillah *
Es-elüke bimâ ahseytehû ‘aleyke min es-mâike’l-hüsnâ ve sıfâtike’l-‘ulyâ ve ke-limâtike’t-tâmmeti en tağfiralî velivâli-deyye veliüstâzî Sâidi’n-Nursîyyi veli-talebeti rasâili’n-nûri velicemî’i’l-mü’-minîne ve’l-mü’minâti ve’l-müslimîne ve’l-müslimâti’l-ahyâi minhüm ve’l-emvâti ve terhamenâ rahmeten tüğnî-nâ bihâ ‘an rahmeti men sivâke min halkıke ve en takdiye havâicenâ ve tû’-tiyenâ süâlenâ fi’d-dünyâ ve’l-âhirati ve tahtime lenâ bi’s-se’âdeti ve’ş-şe-hâdeti ve’l-kerâmeti ve’l-büşrâ ‘inde fîraki’d-dünyâ ve tecziye Muhamme-den sallallâhü ‘aleyhi vesellem ‘annâ mâ hüve ehlühû ve müstehakkuh * Ve en lâ tekilenâ ilâ enfüsinâ tarfete ‘aynin velâ ilâ ehadin min halkik * Ve tus-liha lenâ şe’nenâ ve en tahrusenâ bi-‘aynikelletî lâ tenânıü ve tahfezanâ bi-ruknike’llezî lâ yürâmü Ya Ze’l-celâli ve’l-ikrâm ve en tasrife ‘annâ ve ‘ammen ‘ullika ‘aleyhi hâzihi’l-esmâü âfe-te’l-cinni ve’l-insi ve’§-§eyâtîn * Ve zelzelete’l-ardi ve dekdekete’l-cibâli min haşyetih * Ve âfete’t-tâ’uni ve’l-vebâi ve ‘ayne’s-sûi ve vece’a’l-cevârihi ve sâira’l-afât * Ve tahfezanâ min külli şerrin ve su’ * Ve terzükana’s-selâmete ve’l-‘âfıyete ve’l-hayra fi’d-dünyâ ve’l-âbirati bi rahmetike yâ erhâme’r-râhi-mîn ve sallallâhü ‘alâ seyyidinâ Mu-hammedin ve âlihî ve sahbihî ecma’în. Ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-‘âlemîn.
Lafzının neshedilip, hükmünün baki kalması.Buna örnek: "Evli bir erkek ve kadın, zina ettiklerinde onları mutlaka recmediniz " şeklindeki recm âyetidir..Bu gibi yerlerde neshin anlamı,bu âyetin sâdece kırâatiyle mükellefiyetin sona erdiğini beyândır. Ruhu'l Beyân . Kur'an Meâli Ve Tefsiri.cilt.1.sy.547.
Ayetteki "esir" kelimesine gelirsek ; bu kelimenin kökü olarak "esr" herhangi bir kimseyi iple bağlamak demektir. Ruhu'l Beyan. Kur'an Meâli Ve Tefsiri. Cilt.22.sy.561.
14 Haziran 2010 13:55 yüksel dedi ki... dost istersen allah yeter.evet odost ise,herşey dosttur.yaran istersen kuran yeter.evet,ondaki enbiya ve melaike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder.mal istersen kanaat yeterevet,kanaat eden iktisat eder.iktisat eden bereket bulur.düşman istersennefis yeter.evet kendini beğenenbelayı bulur,zahmete düşer.kendini beğenmeyen safayı bulur,rahmete gider.nasihat istersen ölüm yeter.evet ölümü düşünen,hubb u dünyadan kurtulur ve ahiretine ciddi çalışır.r.nur.mektubat.sy.273.
16 Haziran 2010 09:24 yüksel dedi ki... sayın prof.yazamadığı sayamadığı bu kadar çok atomun nasıl olupta çarpışmadan ahenkli bir şekilde sadece zamansız bir yerde kaderlerin çizildiğiyazıldığı levhi mahfuzda binlerce varlığın ne yapacağının bilinmesi ancak bir tek eşsiz doğmayan doğurulmayan ezeli ebedi bütün yüce sıfatların hepsi onda olan allah c.c.lütuflarının ve azametinin sınırının bulunmaması sayısından değil sonsuzluğun sayılamamasındandır.d.t.24 3 1974
23 Haziran 2010 04:45 yüksel dedi ki... dünya sonsuzluğun zamanında bir an,bir an faniliğin zamanında bir ömür,bir ömür bir kere ele geçen bir fırsat,işte bu fırsat tek,sonsuz olanı görmek isteyenlerin imtihanıdır.y.ç
23 Haziran 2010 05:04 yüksel dedi ki... insanlar üzerine bir zaman gelecek ki kaygıları kursakları şerefleri malları,kıbleleri kadınları olacak.dinleride altın ve gümüşleri olacaktır.bunlar halkın şerlileridir ve allah c. c. yanında onların nasibleri yoktur.
30 Haziran 2010 19:40 yüksel dedi ki... unutulmayacak şeyler ikidir.birincisi allah cc.ikincisi olumdür.unutulacak şeyler yaptığın iyilikleri unutmak.sana yapılan kötülükleri unutmaktır.
28 Eylül 2010 05:31 yüksel dedi ki... hadisişerif.benim sevgim bir kulun kalbine girerse,aziz ve celil olan allah,onun cesedini ateşe haram kılar.ramuz el ehadis 2.cilt.370.sy.2.sıra
14 Ekim 2010 03:36 yüksel dedi ki... bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad ı islamdır.yalanlarla ittihad yalandır.risale i nur külliyatı fihrist ve indeksi sayfa.357.360.
Nasıl helak olur bir ümmet ki, evvelinde Ben, sonunda Meryem oğlu İsa (a.s.) ve ortasında da Ehli beytimden Mehdi (a.s.) vardır. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 344 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Ashabım için bir hatadır vaki olur. Allah (z.c.hz)'leri onların Benimle olan alakasından dolayı kendilerini mağfiret eder. Ravi: Hz. Muhammed İbni Hanefiyye (r.a.) Sayfa: 258 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
Kıyametin önü sıra öyle günler olur ki, ilim kaldırılır. Cehil iner ve hercümerç ve ölüm çoğalır. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.a.) Sayfa: 258 / No: 2 Ramuz El-Ehadis
Dört fitne olacak: Kan mübah kılınacak, Kan ve mal mübah olacak, Kan, mal ve ırz mübah kılınacak ve dördüncüsü ise deccal fitnesi olacaktır. Ravi: Hz. İmran İbni Husayn (r.a.) Sayfa: 258 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
Herşeyin kendisini bozan bir afeti vardır. Ümmetime isabet eden en büyük afet ise onların dünyaya, altına ve gümüşe olacak muhabbetleridir. Ya Eba Hureyre! Mal toplayanın çoğunda hayır yoktur. Meğer ki Aziz ve Celil olan Allah onu hakkına sarfettire. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 349 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Sen olmasaydın, sen olmasaydın : kainatı yaratmazdım! Yaratılışin bağlı olduğu Varlık Nuruna , düşünen (aksiyon) ne kadar bağlıdır. Allah c.c. ın "Sen olmasaydın, sen olmasaydın ;kâinatı yaratmazdım!" dediği ve bütün varlık hikmetini O'na bağladığı Peygamberlik tacı.. İman Ve Aksiyon.sy.29. Necip Fazıl Kısakürek.
Kendisinden çocuk peydah olacak meniyi, kayanın üstüne döksen, Allah (z.c.hz.) yaratacağını yaratır ve hiç şüphe yok ki Allah yaratacağı canı yaratır. Ravi: Hz. Sumame (r.a.) Sayfa: 354 / No: 14 Ramuz El-Ehadis
Üç şey bir adamda olursa, imanını kamilleştirmiş olur: Allah uğrunda yapacağı bir işte kınanmaktan korkmamak . Amelinden hiç bir şeyde gösteriş yapmamak. Kendisine iki iş arzedildiğinde ki birisi dünya, diğeri ahiret içindir; ahirete yarıyan işi, dünyaya yarıyana tercih etmek. Ravi: Hz Ebu Hureyre (r.a.) Sayfa: 265 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
"Bir şey tamamıyla elde edilemediği taktirde, o şeyi tamamıyla terk etmek caiz değildir"kâidesine binaen.... İşârâtü'l-İcaz Fi Mezânni'l-İcâz. Bediüzzaman Said Nursi. sy.6.
"Ey işiten! Sâdece işitmek faydalı değildir, Eğer amel etmezsen sen işitici değilsin! Sen dünyâda hayırdan âciz kaldıysan, Ya peki kıyâmet gününde ne yapacaksın?" Ruhu'l Furkân Tefsiri. Hazret-ü Mevlânâ eş-şeyh Mahmud en- Nakşibendi el- Müceddidi el-Hâlidi el-Ufi. (Kuddise Sirruhu). Cilt.14.sy.71.
Üç kişiye dünya ve ahiret fitnesi dokunmaz: Kaderi teslim edene, yıldıza itibar etmiyene, sünnetimi iz be iz takip edene. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 267 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) sevmek sünnettir, buğz etmek küfürdür. Ensarı sevmek imandandır, buğz küfürdür. Arabı sevmek te imandandır, onlara buğz etmek te küfürdür. (Neyin ki Resulallah ile münasebeti var, ona muhabbet imandandır.) Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 273 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
Kur'an okumakla Kur'an olmaz. Nakletmekle de ilim olmaz. Kur'an hidayetle, ilim de anlayışla olur. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 362 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
Osman (r.a.)'nın şefaatiyle, hepsi Cehennemi hak etmiş yetmiş bin kişi hesapsız Cennete girecektir. Ravi: Hz. İbni abbas ra Sayfa: 361 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Sekiz sınıf, Allah'ın mahlukatı içinde, kıyamette en çok buğz ettiği kimselerdir: "Sakkârûn" ki, onlar yalancılardır. "Hayyâbûn" ki, onlar kibir izhar edenlerdir. Din kardeşlerine karşı içlerinde buğz taşıyıp, yüz yüze güleryüz gösterenler. Allah ve Resulüne davet edildiklerinde ağır ve fakat şeytana ve emrine çağırıldıklarında ise çabuk uyanlar. Dünyaya ait tamahı, hakları olmasa da yeminle ne pahasına olsa hak etmiye çalışanlar. Nemîme ile gezenler (söz taşıyanlar). Berâ (temiz) kimselerin hatasını kollayanlar. İşte bunlardan Allah (z.c.hz)'leri ikrah eder. Ravi: Hz. El Vadîn ve Ata (r.a.) Sayfa: 269 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
Rabbimden, Benden sonra, ashabımın ihtilaf edecekleri meseleler hakkında sual ettim. Bana vahyetti ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Senin eshabın Benim yanımda gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı diğerinden daha parlaktır. Kim ki, onlardan birisini (içtihadlarında )takip etse, o kimse Benim nazarımda hidayet üzerindedir." Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 293 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
Aziz ve Celil olan Allah'dan seni takdim etmesini (önce hilafete geçmeni) üç kere istedim, kabul etmedi. Ancak Ebu Bekir'i kabul etti. (Bu sözü Hz. Ali (r.a)'a buyurdu.) Ravi: Hz Ali (r.a.) Sayfa: 293 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
Kim kötü birşey yapar da kalbinin temiz olduğunu iddia ederse inanmayınız. Kim de başkalarına karşı iyi davranırsa biz de onun iyi olduğuna hükmederiz. Hadislerle Hz. Peygamber Ve Ashabının Yaşadığı Müslümanlık.cilt. 5.sy.1817.
Aile olmak- olmamak + - İnsan neslinin kadın ve erkek olarak var kılınması, birlikte bir hayat oluşturmak ve onun üzerinden neslin devam etmesi içindir.
Kadına (yumurta) doğurganlık erkeğe sperm imkanı verilmiş, neslin bu iki yeteneğin buluşması ile hayat bulması öngörülmüştür. Bu iki insanın kuracağı yapı ailedir. Aile olmak, insanın kaderinde vardır. Bu kader planlamasına kimi doğa kanunu der, inananlar “Allah yapısı” der.
Kadın ve erkek farklılaşması bir cinsellik ilişkisini de beraberinde getirir. İki cins arasında bir çekim ilişkisinin varlığı kabul edilen gerçeklerdendir. Bunun insan neslinin akış sürecinde belli bir düzene kavuşması istenmiş, herhangi bir kural tanımayan cinsel birlikteliklerin sonuçta insani bir kaos oluşturacağı var sayılmıştır. İnsan buna ister Yaratan ile bağlantılı kuralların yönlendirmesi ile isterse kendi tecrübesi ile ulaşmıştır. Bu ortam ailedir.
Dolayısıyla, aileyi doğru kurmak, orada insanın mutluluğunu sağlayacak bir ortam oluşturmak, insani yürüyüşün ana hedeflerindendir.
Aileyi ıskalayarak, yok farz ederek, tek tek kadın ve erkek idealizasyonu üzerinden ve bir tür “haklar savaşı” zemininde tartışma yürütmek ana çerçeveyi kaybetmekten başka anlam taşımaz.
Aile olmadan, mesela, doğumu dahil, dünyaya geldikten sonraki yılları dahil tamamen ilgiye, hizmete, yardıma muhtaç olan çocuğun sorumluluğunu taşımak hiç kimse için mümkün olmazdı. “Annelik” toplumsal cinsiyetin öğrettiği bir şey midir, yoksa varlığının özüne yerleştirilmiş bir gen, duygu, öz veya her ne ise o mudur? Neden taşır anne 9 ay on gün bir yükü rahminde?
Kim ne derse desin “aile gerçeği” insan neslinin olmazsa olmazıdır.
İnsan neslinin devamı bağlamında, başka “insan üretimleri”nden söz edilecekse, o ortamın hangi bedelleri beraberinde getireceği o zamanın konusudur, derim.
Ya da kadın ve erkeğin aile olmadan gerçekleştirecekleri sınırsız cinsel ilişkilerin nasıl bir bedele tekabül ettiğinin faturasını da insan nesli er geç görecektir.
Tekrar edeyim: Aile insan neslinin olmazsa olmazıdır.
Burada olması gereken, aile ortamının hem kadın hem erkek hem de çocuklar için huzur ortamı haline getirilebilmesidir.
Kamu yönetimleri, başarabiliyorlarsa, eğitim, kültür tüm iletişim zeminlerinde iyi aile – huzurlu aile kurabilecek bir insani performansın oluşmasına imkan hazırlamalıdır.
Belli ki sonunda her insanın yolu, mesleki binlerce farklı mecranın yanında bir aile ortamına uğrayacaktır. Ve belli ki aile ortamları, onun içinde yer alan her bireyin kalp huzuru yanında, hayatının diğer boyutlarında da (iş vs.) yansımalar oluşturacaktır. Ayrıca, çocuklar üzerinden toplumun geleceğinin yapı taşları da aile bünyesinde belirlenecektir.
Benim burada aile üzerine yazdıklarımın, “Ne olacak canım, muhafazakâr bakış açısı işte!” diye dudak bükerek karşılanacağını tahmin edebiliyorum. Varsın olsun, böyle yapanların bile mutlu bir aile özlemi içinde olduklarını düşünüyorum.
Yıllarca “Ailede sancı ve mutluluk arayışı” başlıklı konferanslar verdim. Bu konferanslarda Peygamberimizin “Ailede eşler birbirine sevgi ile bakarlarsa Allah da onlara rahmet nazarıyla bakar, eşler birbirinin ellerini sevgi ile sıkarlarsa elleri ayrıldığında günahları dökülür gider” şeklindeki sözünü anlatmaktan çok mutlu oldum. Sonra da karşımda oturan, kimileri on, yirmi, otuz yıllık evli insanlar birbirine bakıştılar, gülümsediler. “Akşam evlerinizde bakın birbirinizin gözüne, dedim, Allah da evinize rahmet bakışıyla baksın. Ellerinizi sıkın sevgiyle” dedim.
Yine bu konferanslarda Peygamberimizin “Eşlerin birbirinin ağzına verdiği hurma - yiyecek - lokma sadakadır, iyiliktir, güzelliktir” dediğini paylaştım. Peygamberimizin Hazreti Aişe ile kırlarda yarış yaptığını anlattım. Dinleyenlere sordum “Hiç yarış yapıyor musunuz birbirinizle?” diye sordum. Hep gülümseyen yüzler gördüm.
Bu yazıyı okuyanlar da evlerinde baksın birbirinin gözüne sevgiyle, Yaratan’ın rahmet bakışını hissetsinler yuvalarında. Ne diyorum, aileye emek verelim. Eşler birbirine “Allah emaneti” diye baksınlar, çocukları Allah’ın lütfu olarak görelim.
Biliyorum, 40 yıllık, elli yıllık evliliklerde bile problemler var. Bir “muhafazakâr iktidar”ın aileyi çok özel bir gündem olarak görmesini ve ona çok büyük önem vermesini isterdim. Bunun psiko – sosyal çerçevesini ortaya koyacak çok değerli bilim adamları var Türkiye’de. Muhafazakâr dünyada da var. Onlar devreye sokulsaydı. Onlardan yararlanılsaydı. Onlardan devamlı bir takip kadrosu oluşturulsaydı. Türkiye’nin aile yapısı, bütün dünyada yaşanan kaotik ortamın uzantısı olmak yerine, o ortamdan çıkış için bir model oluştursaydı. Bana göre aile ana meseledir.
"Ana Sayfa"altınoluk dergisi altınoluk dergisi ALTINOLUK DERGİSİ Yunus Emre (rahmetullâhi aleyh) -9- 1 Ağustos 2020 Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2020 – Ağustos, Sayı: 414 Yunus Emre Hazretleri buyurur: Bu cân nîmeti kanı,[1] gelin bulalım anı,[2] Âsâyiş kılan cânı, evliyâ... ALTINOLUK DERGİSİ Yunus Emre (rahmetullâhi aleyh) -7- 1 Haziran 2020 Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2020 – Haziran, Sayı: 412 Yunus Emre Hazretleri buyurur: Her kim bana agyâr ise Hak Tanrı yâr olsun ona, Her... ALTINOLUK DERGİSİMÜLAKATLARI “Ramazân-ı Şerîf’te Kalp Mesafe Alacak” (Mülâkât) 1 Nisan 2020 Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi ile Ramazân-ı Şerîf Üzerine… Altınoluk Dergisi, 2020 – Nisan, Sayı: 410 Altınoluk: Bir Ramazân-ı Şerîf’e daha yaklaşmanın hamd ve şükrü içindeyiz... ALTINOLUK DERGİSİ Yunus Emre (rahmetullâhi aleyh) -1- 1 Ekim 2019 Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2019 – Ekim, Sayı: 404, Sayfa: 032 Yunus Emre Hazretleri, takrîben 1240-1320 yılları arasında yaşamış bir Anadolu dervişi, bir gönül... ALTINOLUK DERGİSİ Kurban Fedakârlıktır 1 Ağustos 2019 Altınoluk Dergisi, 2019 – Ağustos, Sayı: 402, Sayfa: 032 Îman, en büyük muhabbettir. Muhabbet ise ispat ve bedel ister. Gerçek bir muhabbetin kantarı da, fedakârlıktır.... ALTINOLUK DERGİSİ Sâhibü’l-Vefâ Mûsâ Efendi’nin Gönül Hassâsiyetleri 1 Temmuz 2019 Altınoluk Dergisi, 2019 – Temmuz, Sayı: 401, Sayfa: 032 Îman, ruhlar âleminde Rabbimiz’le yaptığımız ezelî ahde bu dünyada sadâkat göstermemizdir. Yani özü itibâriyle îman, bir... ALTINOLUK DERGİSİ Bir Osmanlı Çınarı idi KADİR MISIROĞLU 1 Haziran 2019 Altınoluk Dergisi, 2019 – Haziran, Sayı: 400, Sayfa: 032 Her medeniyet, kendi insan tipini inşâ eder. O insan tipi de, mensup olduğu medeniyetin sıfat ve... ALTINOLUK DERGİSİ Rahmet, Mağfiret ve Tezkiye İklimi RAMAZÂN-I ŞERÎF 1 Mayıs 2019 Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2019 – Mayıs, Sayı: 399, Sayfa: 032 Ramazân-ı Şerîf, ömür takvimi içerisinde müstesnâ bir lûtuf ve rahmet ayı… Cenâb-ı Hakk’ın... ALTINOLUK DERGİSİ Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -13- 1 Nisan 2019 Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2019 – Nisan, Sayı: 398, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Siz, ölmeden önce nefislerinizi, yani hevâî arzularınızı, şeytanlarınızı öldürmelisiniz.... ALTINOLUK DERGİSİ Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -11- 1 Şubat 2019 Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2019 – Şubat, Sayı: 396, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Tevbe et, Allah yoluna uymayan fiil ve hareketlerden vazgeç.... ALTINOLUK DERGİSİ Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -10- 1 Aralık 2018 Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2018 – Aralık, Sayı: 394, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Ey Allâh’ın nîmetleri içinde yüzüp duranlar! Hani sizin şükrünüz?... ALTINOLUK DERGİSİ Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -9- 1 Kasım 2018 Altınoluk Dergisi, 2018 – Kasım, Sayı: 393, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Yazık sana ki Kur’ân’ı ezberliyorsun da onunla amel etmiyorsun! Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi... ALTINOLUK DERGİSİ Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -7- 1 Eylül 2018 Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2018 – Eylül, Sayı: 391, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Ey oğul! İlmin sana her an (lisân-ı hâl ile)... ALTINOLUK DERGİSİMÜLAKATLARI Müslüman Şahsiyet ve Karakterinin Fârikaları 1 Ağustos 2018 Altınoluk Dergisi – Osman Nûri Topbaş Hocaefendi ile Müsbet ve Menfî Örneklik Üzerine… -2- Altınoluk Dergisi, 2018 – Ağustos, Sayı: 390, Sayfa: 032 Altınoluk: Bir... ALTINOLUK DERGİSİ Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -5- 1 Mayıs 2018 Hak Dostlarından Hikmetler 2018 – Mayıs, Sayı: 387, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Ramazan ayına tâzîm, onda takvâ sahibi olmakla ve şerîatin bütün esaslarına... ALTINOLUK DERGİSİ Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -4- 1 Nisan 2
Bir kimse nası gücendirmek pahasına, Allah'ı hoşnud ederse, insanların kötülüklerine karşı Allah kafi gelir. Bir kimse de insanları hoşnud etmekle Allah'ı gücendirirse, Allah onu insanlara bırakır. Ravi: Hz. Âişe (r.anha) Sayfa: 401 / No: 14 Ramuz El-Ehadis
Bir kimse halkı nazarı itibare almadan Allah'ı hoşnud ederse, Allah ona kafi gelir. Allah'ı gücendirerek mahlukatı hoşnud ederse, Allah o mahlukatı kendisine musallat eder. Ravi: Hz. Amr İbni Şuayb (r.a.) Sayfa: 401 / No: 15 Ramuz El-Ehadis
Bir kimse bid'at sahibini korkutursa, Allah onun kalbine iman ve emniyet doldurur ve onu büyük korkudan emin kılar. Kim bid'at sahibini horlarsa, Allah onun Cennette derecesini yükseltir. Bir kimse de bid'at sahibine mülaki olduğunda ona hoş yüz gösterirse, Peygambere ineni istihfaf etmiş olur. (Türkçesi sahibi bid'ata yüz verilmeyecek) Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 401 / No: 16 Ramuz El-Ehadis
Bir kimse ana-babasını hoşnud ederse, Allah'ı hoşnud etmiş ve ana-babasını kızdırırsa, Allah'ı kızdırmış olur. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 401 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
Bir adam Sultanı, Allah'ı gücendirecek şekilde hoşnut etse, bu kimse Allah Tebareke ve Tealanın dininden çıkar. (Hatırlayarak ve idrak ederek yaparsa) Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 401 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
Bir adam ahireti murad eder ve ona sa'y ederse, Allah (z.c.hz.) zenginliğini kalbine kor, geçimini toparlar ve o zengin olarak sabahlar, zengin olarak akşamlar. Kim de dünyayı taleb eder ve onun için koşarsa, Allah onun geçimini dağıtır, fakrini kalbinde kılar ve o fakir olarak sabahlar, fakir olarak akşamlar. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 401 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Kim kıyamet gününde Allah'ın kendisine şerefli bir makam vermesini ve derecesini yükseltmesini isterse; Kendisine zulm edeni affetsin, kendisine vermeyene versin, kendisini yoklamayanı yoklasın ve kendisine cahilce davranana hilm ile muamele etsin. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 401 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Adı açıklanmamış bir Haçlı saldırısı olan Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı Devleti’nin dağıtılmasının ardından şekillenmeye başlayan, İkinci Dünya Savaşı ertesinde kurgulanan ve kurumsallaşan iki kutuplu dünya düzeni, 80’li yılların sonunda Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla çökmüş ve yeni bir evreye girilmişti.
Sovyetlerin dağılmasıyla, tek kutuplu dünyanın yegâne ve tartışılmaz lideri olma hevesine kapılan ve içine sürüklendiği “güç sarhoşluğu” ile pervasız bir küresel saltanat hayali kuran ABD, kendisi dışındaki bütün devletleri ve halkaları hiçe saymaya, sadece kullanılmaya elverişli aparatlar olarak görmeye başlamıştı. Kurgu 11 Eylül saldırılarını bahane eden ABD ve onun güdümündeki NATO, yeni dönemde Sovyetlerin yerine yeni tehdit olarak İslam’ı koymuştu. Bu vaziyet, Hıristiyan veya İslam karşıtı devletlerin ve toplulukların işine geliyordu. Bu nedenle ABD önderliğinde ve NATO desteğinde yazılan “Büyük Ortadoğu Projesi”ni (BOP) desteklediler.
ABD, son 60 yıldır girdiği hiçbir savaşı kazanamadı
11 Eylül saldırıları sebep gösterilerek yine bir Haçlı motivasyonu ile BOP çerçevesinde 2001’in sonbaharında Afganistan ve 2003’ün ilkbaharında da Irak, tarihin en zalim en vahşi en ahlaksız saldırılarıyla işgal edildi. Milyonlarca Afgan ve Iraklı Müslümanın katledilmesi, bu iki ülkenin harabeye çevrilmesi için, ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı rakamlara göre, 8 trilyon dolar harcandı. Aradan geçen 19 yılın ardından ise 2020 yılı başında ABD, “terör örgütü” sayarak savaştığı Taliban ile masaya oturup barış anlaşması imzalayarak Afganistan’ı onlara resmen teslim etme sürecini tescilledi. 2003’te işgal ettiği Irak’ta da benzer süreçler yaşanıyor. İşgalin güvencesi ve sembolü niteliğinde ülkenin çeşitli yerlerinde kurulmuş ve yıllardır faaliyette olan çok büyük ABD askeri üsleri, yapılan törenlerle art arda Bağdat hükümetine devrediliyor.
ABD, Türkiye ile birlikte hareket ettiği için kızdığı Katarı “terör destekçisi ülke” sayarak cezalandırmak istemişti. Bu hususta çok sayıda güçlü Arap devletlerini de arkasına almıştı. Bu tehditler hiçbir işe yaramadı ve Washington geri adım atmak zorunda kaldı.
Suriye’de IŞİD’e karşı koalisyon kurulmuş ve 60’tan fazla önemli ülke bu koalisyonda yer almıştı. Her ne kadar ABD farklı söylese de aradan geçen 4-5 seneye rağmen sahadan gelen bilgiler hiç de açıklandığı gibi olmadığını yani bu “büyük” koalisyonun başarısız olduğunu gösteriyor.
ABD, ülkedeki iş birlikçi muhalefeti maşa olarak kullanıp, politikalarını beğenmediği Venezuela yönetimini devirmek için 2019 yılı başında harekete geçmişti. Muhalif politikacı Guaido’yu devlet başkanı olarak tanıdı ve etkilediği onlarca devlete de tanıttı. Ama netice yine ABD açısından fiyasko ile sonuçlandı: Guaido ortada sahipsiz kaldı. Meşru yönetim, halkın da desteği ile hala ayakta.
ABD, kendisinin dünya için en büyük nükleer tehdit olduğuna bakmaksızın yıllardır nükleer silah ürettiği gerekçesiyle Kuzey Kore’yi tehdit ediyordu. Kuzey Kore yönetimi bu tehditleri hiç umursamadı. ABD Başkanı Trump, Kuzey Kore liderinin ayağına kadar gitti. Washington’un tehditleri hiçbir işe yaramadı. Konu unutulmaya bırakıldı.
ABD ve sadık taraftarlarının 1979 Humeyni Devrimi nedeniyle en ağır ambargolara tabi tuttukları İran 40 yılı aşkın direniyor.
ABD, son kullanma tarihi dolan “dostlarını” satıyor
Peki ABD, uluslararası koalisyonlarda ortağı olan sadık müttefiklerine ne kadar değer veriyor? Donald Trump’ın başkan olmasıyla birlikte bunu açık şekilde gördük. Almanya, Fransa gibi Avrupa’nın en önde gelen devletlerini değişik vesilelerle tehdit etti, dışladı, aşağıladı, bazı konularda yalnız bıraktı…
COVİD-19 salgını ABD’nin boyalarını döküyor, çöküş ve dağılma hızlanıyor
Sovyetlerin dağılmasından sonra kendisini küresel gezegenin sorumsuz çobanı, geri kalanları da güdülmesi gereken sürüler sayan, bu kafayla da hayatın gerçeklerinden hızla uzaklaşan ABD, köklü bir tecrübeye ve yol gösteren bir tarihe sahip olmamanın cehaleti, kâinatı yaratan ve değişmez kuralları koyan Allah’ı yok sayarak, sınırlı insan aklı ve zekasıyla üretilen silah ve teknolojilerle her şeyin üstesinden gelebileceğini zannediyordu. Fakat şimdi, o kutsadıkları insan zekasının üretimi her çeşit teknolojik silahlara sahip olmalarına, dünyanın en eğitimli orduları emirleri altında olmasına, merkez bankalarının hiçbir sorumluluk duymadan karşılıksız Dolar basma imkanına rağmen, gözle hiç görünmeyen, ancak mikroskopla görülebilen bir virüse yenik düşmek üzereler.
ABD halkı savaştan çok korkuyor
ABD’nin Chapman Üniversitesi'nin her yıl düzenlediği “Amerikalıların Korkuları” (2018) anketinde ülkede yaşayanların en çok endişe duydukları ve korktukları konular araştırıldı.
Araştırmaya göre, Amerikalılar en çok siber terörizm ve yeni bir dünya savaşının çıkmasından korkuyor. Bu ankette katılımcıların %52,5'i siber terörizmden korktuklarını belirtti. Katılımcıların ikinci korkusu ise %51,6 ile Amerika'nın yeni bir dünya savaşına girme ihtimali oldu.
“Aşırı İslamcı” diye gösterdikleri Müslümanlardan ve “beyaz ırkın üstünlüğü”nün ortadan kalkması ihtimalinden korku oranı %49,3 olurken ekonomik ve finansal açıdan zarara uğrama ile kişisel verilerin izlenmesi korkusu da sıralamanın en üstlerinde yer aldı.
ABD’den en çok nefret eden ülkeler
Yapılan başka bir araştırmada ABD’den en çok nefret eden ülkeler belirlendi.
Geniş çaplı çalışmalarıyla tanınan PEW Araştırma Şirketi, 2014’te dünya genelinde bir araştırma yaparak, ABD'nin, diğer ülkeler arasındaki beğeni ve eleştiri oranlarını ortaya çıkardı.
ABD'ye en olumsuz bakan ülkelerin başında %85'lik oranla Mısır var. ABD-İsrail desteği ile General Abdülfettah Sisi vasıtasıyla askeri darbe yapılan Mısır halkı, ABD’ye nefretle bakıyor. Binlerce yıllık Mısır tarihinde ilk defa halkoyu ile seçilen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, 2013’ün Temmuz ayında kanlı bir askeri darbeyle devrilmişti. Ürdün de Mısır gibi ABD’den nefret ediyor. %85′lik oranla Ürdün, Mısır’la beraber birinciliği paylaşıyor.
2014’te yapılan bu araştırmaya göre ABD’ye olumsuz bakan ülkeler arasında Türkiye %78'le üçüncü sırada yer aldı. Bu tarihten iki sene sonra yapılan 15 Temmuz işgal girişimi sonrası bu oranın daha da yükseldiği muhakkaktır.
Bir başka kuruluş Business Insider’ın 2015 yılı araştırmasına göre ise ABD'den en çok nefret eden ülkeler sıralaması şöyle:
Çin %95
Lübnan %79
Türkiye %71
Pakistan %60.
Peki ABD halkının en çok korktuğu “büyük savaş” çıkacak olursa ülkesini savunmak için hangi ülke bu savaşa ne kadar hazır? Bunun cevabını da 2016’da Amerikan araştırma şirketi Gallup yaptığı büyük çaplı bir anketle vermişti. "Ülkesi için savaşma iradesi" anketinin sonuçları çok ilgi çekiciydi.
63 ülkede yapılan “ülkesi için savaşma iradesi” anketine göre “ülkem için savaşırım” diyen halkların başında %94'le, eski Fransız sömürgesi olan Fas bulunuyor.
Avrupa şimdiden teslim olmuş durumda
Siyaseti, ekonomisi, teknolojisi ve ittifaklarıyla çok güçlü zannedilen Avrupa’nın durumu içler acısı. Ülkesini savunma iradesi yönüyle Avrupa halklarının genel olarak en son sıralarda olması dikkat çekiyor.
Vatanları işgal edilecek olursa Avrupa halklarının, ülkelerini savunma hevesi yok. “Ülkem için savaşırım” diyenlerin oranları çok düşük. Birleşik Krallık %27, Avusturya %21, İtalya %20, Almanya %18, Hollanda %15…
Müslümanlar savaşa hazır, Hıristiyanlar ise Ateistlerden bile geride
“Savaşma iradesi” araştırma sonuçları, dinlere göre analiz edildiğinde İslam ülkeleri %78'le ilk sırada yer alıyor. Diğer dinler ve inanışlar ise sırayla Hindular, Budistler, Ateistler, Hıristiyanlar ve Yahudiler şeklinde görülüyor.
Hıristiyanlık mezheplerine göre savaşma iradesi ise Ortodokslar, Katolikler, Protestanlar ve diğer Hıristiyanlar şeklinde sıralanıyor.
Savaşma iradesi listesi
Listede “ülkem için savaşırım” sorusuna bazı ülkelerde verilen “evet” cevabı oranları şöyle:
- Fas: %94
- Pakistan: %89
- Afganistan: %76
- Hindistan: %75
- Türkiye: %73
- Çin: %71
- Rusya: %59
- ABD: %44
- Birleşik Krallık: %27
- Avusturya: %21
- İtalya: %20
- Almanya: %18
- Hollanda: %15
- Japonya: %11
İşgalci ve sömürgeci özelliğini devam ettiren ABD, Trump döneminde daha açık hareket etmeye, önüne çıkan herkesi tehdit etmeye veya herkese saldırmaya başladı.
Bu saldırgan siyaset, zaten nefret edilen ABD’yi daha da nefret duyulan bir seviyeye düşürüyor. Dünyanın büyük kısmı intikam almak için fırsat kolluyor. Bu şartlarda ABD’nin, bırakalım orta ve uzun vadede kazançlı çıkmasını, kısa zamanda büyük bir felakete gebe olduğu anlaşılıyor. Birinci Dünya Savaşı’nın galibi Avrupa’nın 100 sene sonra bugünkü hali ise onlar açısından içler acısı…
Türkiye'de ABD'ye güven, tarihin en dip seviyesine indi
2017'de Donald Trump göreve geldikten sonra 65 ülkede beğenilme oranı ortalama %10 oranında azalan ABD politikaları, 2018'de dünyanın gözünde daha da güç kaybetti. ABD merkezli Gallup araştırma şirketinin yaptığı ABD yönetimine küresel güven araştırması, Türkiye'de ABD'ye güvenin 2018’de tarihi dip seviyeye gerilediğini gösterdi.
Kamboçya'dan sonra, 2017’ye göre ABD yönetimine yönelik hoşnutsuzluğu en fazla artan ülke Türkiye oldu. Türkiye'de, araştırmaya katılanların sadece %14'ü ABD yönetiminin 2018 politikalarını beğendiğini söylerken %73'ü onaylamadığını söyledi. Gerisi ise kararsız. Türkiye'de, Washington'un politikaları üzerinden ABD karşıtlığı bir yılda 13 puan artmış durumda.
Türkiye’de ABD politikalarını beğenme oranı %14 iken Avrupa genelinde ABD politikalarının onaylanma oranı %24. Bu oranı yükseltense %80'le Kosova ve %69'la Arnavutluk. Yani sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da ABD’ye nefret hayli yükselmiş vaziyette.
ABD yönetimi Türkiye’yi nasıl görüyor
ABD'nin 2019 yılı başında yayınlanan İstihbarat Raporu'nda şunlar yazıyor: Türkiye’nin bölgesel emelleri, ABD’nin güvensizliği ve giderek artan otoriterizm, ikili ilişkileri karmaşıklaştırıyor ve ABD'nin bölgesel hedeflerine meydan okuma konusunda Ankara'yı daha istekli hale getiriyor.
ABD 2019 istihbarat raporunda dikkat çeken bir başka nokta, kızamık, kolera, difteri ve ebola gibi bulaşıcı hastalıklar salgını risk haritasında Türkiye'nin yer alması.
İç savaş çıkarma tehdidi
ABD, önümüzdeki on yılda Türkiye'de iç savaş çıkarma senaryosu üzerine çalışıyor. Amerikan Kara Harp Akademisi 10 yıl içinde yaşanmasını beklediği riskleri sıralarken, “Türkiye’de de iç savaş” beklemelerinden iç savaş çıkarmaya çalışacakları anlaşılıyor.
ABD, hedef ülkelerde bozgunculuğu ve sapkınlığı destekliyor
Bir ülke kendisinden nefret edilmesi için ne gerekiyorsa ABD onu yapıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının hazırladığı Gezi Parkı kalkışması iddianamesinde, kuruculuğunu “Kızıl Şeytan” George Soros’un yaptığı Açık Toplum Vakfı’nın, Türkiye’de 2008-2017 yılları arasında fonladığı derneklerin listesi de yayınlandı. MASAK’ın hazırladığı rapora göre Açık Toplum Vakfı’nın, 9 yıllık süre zarfında 2.146 işlemde, aralarında FETÖ’ye ait Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın da bulunduğu 136 derneğe 17 milyon TL havale ve EFT gönderdiği belirlendi. Gönderilen paradan aslan payını ise 1 milyon 879 bin TL’lik meblağ ile Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) aldığı tespit edildi.
George Soros’un, çok sayıda sapkınlık derneğini açıkça fonladığı ortaya çıktı. ABD fonlamalarında LGBT dernekleri başı çekiyor. Toplumun genetiğiyle oynanmasına yönelik bir proje olarak görülen bu bozguncu derneklere, Soros’un kurduğu Açık Toplum Vakfı tarafından milyonlarca liralık fon akışı sağlandı.
İşte George Soros’un desteklediği sapkın dernekler
Soros’un Türkiye’de fonladığı derneklerden bazılarının adı bile Türk toplumunun genetiğinin bozulması için nasıl bir şeytani planın işlediğini alenen gösteriyor. Soros’un para akıttığı vakıf ve derneklerden bazıları şunlar:
- Türk Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV),
- Kaos Gay ve Lezbiyen Araştırma ve Dayanışma Derneği,
- Genç Lezbiyen Gay Biseksüel Trans İnterseks Gençlik Çalışmaları ve Dayanışma Derneği,
- Evrensel Mevlana Aşıkları Vakfı,
- Demokrasi Barış ve Alternatif Politikalar Araştırma Derneği,
- Mavi Umut Derneği,
- Pembe Hayat Lezbiyen Gay Biseksüel Derneği,
- İstanbul Lezbiyen Gay Biseksüel Travestitrans Dayanışma Derneği,
- Ermeni Kültürü ve Dayanışma Derneği.
MİT Başkanı Hakan Fidan Türkiye’nin risklerini anlattı
MİT Başkanı Hakan Fidan, 2019’da Yüksek Öğretim Kurulu’nda (YÖK) akademisyenlere hitap etti. “Bölgesel Güvenlik Değerlendirmesi” başlıklı konuşmasında; küresel gelişmelerin genel değerlendirmesini yapmayı müteakip, bölgesel alandaki güvenlik değerlendirmesine yer vererek, önümüzdeki dönemde bölgemizde yaşanması muhtemel gelişmeler ile ülkemizi bekleyen risklere değindi.
Hakan Fidan, konferansta yaptığı konuşmada Türkiye’nin jeostratejik ve jeopolitik konumundan bahsederek şunları kaydetti:
Bireylerin devletleri tehdit edebildiği yeni bir uluslararası düzen ortaya çıkıyor”
“Teknolojik gelişmelerin ve imkânların da etkisiyle, ulus devletlerin çatıştığı klasik rekabet ortamından, bireylerin devletleri tehdit edebildiği, asimetrik çatışmaların yaşanabildiği uluslararası bir düzen ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle farklı coğrafyalardaki gelişmeler ve krizler arası etkileşim, ülkemizin iç ve dış tehditler, algı operasyonları ve siber saldırılar gibi asimetrik tehditlerle aynı anda mücadele etmesini gerekli kılmaktadır.”
“Hareketli bir coğrafyada bulunan Türkiye, iç içe geçen siyasi, güvenlik, ekonomik, siber tehditlere karşı bilinçli ve hazırlıklı olmak durumdadır. Bunun için bölgesel ve küresel denklemin iyi analiz edilmesi ve olayların stratejik düzeyde nasıl şekilleneceğinin öngörülmesi büyük önem arz etmektedir.”
Fidan ayrıca, Milli İstihbarat Teşkilatı olarak, devletimizin dış politikada artan etkinliğiyle uyumlu biçimde yakın ve uzak coğrafyalarda yaşanan gelişmeleri, mevcut ve muhtemel tehdit alanlarını, aktörlerin yaklaşımlarını ve bunların ülkemize yansımalarını yakından takip ettiklerinin, ülkemizin tüm tehditlerle zamanında ve küresel ölçekte mücadelesine katkı sağlamakta olduklarının altını çizdi.
İran da benzer görüşte…
Cevad Zarif: Dünyanın güç dengeleri değişti
Tahran Üniversitesi'nde düzenlenen bir toplantıda konuşan İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ise, "Dünya Batı ekseninde değil. Dünyadaki güç merkezleri ABD ve Avrupa etrafında toplanmıyor. Dünya artık değişti, günümüzde gücün temeli bilim, teknoloji, bağımsızlık, inanç ve toplumsal güvendir" dedi.
Yeni süreci Moskova da itiraf ediyor ama yeni bir sistem yerine mevcut düzenin reformunu tavsiye ediyor.
Sergey Lavrov: Yeni bir dünya oluşuyor
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da Vietnam'da, Valday Uluslararası Tartışma Kulübü toplantısında (2019) küresel siyasi gelişmelere ilişkin açıklamalarda bulundu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK), dünyanın gelişmekte olan bölgelerini temsil etmekte yeterli olmadığını belirten Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, "BMGK'ye yönelik bir reform konusunda geç bile kalındı. Çünkü Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki gelişen bölgeleri temsil etmekte yetersiz kalıyor" diye konuştu.
Avrupa Birliği'nin (AB) ise çok sayıda küresel konuda kabuğuna çekildiğini vurgulayan Lavrov, "Artık çok kutuplu yeni bir dünya düzeninin oluşmasından bahsediyoruz. Uluslararası hukuki zemin bölünüyor, ABD ise her şeyi parçalıyor. Avrasya'nın bazı bölgelerinde yaşanan gelişmeler de kabuğuna çekilme olarak değerlendirilebilir. Biz ise kapsayıcı bir süreci başlatacak adımlar atmak istiyoruz" ifadelerini kullandı.
Türkiye dünyadaki gelişmeleri nasıl yorumluyor ve neleri öngörüyor
Türkiye’nin 2006-2007’den itibaren içeride ve dışarıda bir paradigma değişikliğine gittiğini ifade etmek gerekir. Bunu tevsik eden en meşhur metin, 5 Ocak 2007’de yayınlanan MİT deklarasyonuydu. Bu belge her ne kadar MİT üzerinden açıklanmış olsa da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî yönelimini ve yeni dönem stratejisinin temel motivasyonunun nasıl olacağını gösteriyordu. Ankara’nın son 13 yıldaki politikaları ile 2007 MİT açıklaması karşılaştırıldığında paralellikler açıkça görülecektir.
MİT Müsteşarı Emre Taner'den 80. yıl açıklaması
MİT Müsteşarı Emre Taner’in, teşkilatın internet sayfasında yaptığı açıklamadan çok geniş bir özeti hatırlamakta fayda var. “Sistem içi yapılanmalara” ciddi eleştirilerin veya özeleştirilerin de sıralandığı bu önemli açıklamada şu hususlara dikkat çekiliyordu:
“Dünyadaki tüm değerlerin, ilişkilerin, sistemlerin ve düzenlerin, ister sosyal-ekonomik-siyasi, ister ahlaki-dini olsun yeniden şekillendiği ve hatta tanımlandığı bir süreç içinde bulunmaktayız. Yaşadığımız bu süreç, aynı zamanda, parçası olduğumuz uluslararası sistemin de kuralları, başrol oyuncuları ve figüranlarıyla mevcut olandan çok farklı bir boyutta yeniden belirlenmeye ve hatta doğmaya çalıştığı bir döneme kaynaklık etmektedir" dedi. Taner, tarihin yakından incelediğinde uluslararası sistemde istikrarın hiçbir zaman uzun süre mevcudiyetini koruyamadığına dikkat çekerek, "Sistemin bir veya birden çok noktasında mutlaka bir değişim yaşanmıştır. Bunun etkileri geçmişte daha çok bölgesel nitelikte olsa da günümüz şartlarında, özellikle her alanda yaşanan küreselleşmenin sonucu olarak global düzeye taşınmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan iki kutuplu dünya düzeninin uzun süre devam etmeyeceği önceden öngörülebilir bir olgu olmakla birlikte 1990 ve sonrasındaki sürece hazırlıksız yakalanılmıştır. Elbette bunun en önemli nedeni, sistem içindeki yapılanmaların ve analizlerin statükocu yaklaşıma koyu bir muhafazakarlıkla sahip çıkmalarıdır. Bu nedenle de geleceğe yönelik tahminler bu katı/kuralcı yaklaşım içinde başarısız olmuştur."
Dünyadaki istihbarat teşkilatlarının da sistemin birçok aktörü ya da oyuncusu gibi bu yeni "belirsizlikler" dünyasını öngöremediğini vurgulayan Taner, şöyle devam etti:
21. yüzyılın ilk çeyreğinde küresel parametreler değişecek
Ayak sesleri özellikle teknolojik gelişmeler ve bu gelişmelerin öncülük ettiği farklılaşan ekonomik ilişkilerle ortaya çıkan, çoğu kez küreselleşme olarak nitelendirilen ve dünyadaki insan toplulukları arasında siyasi sınırların ortaya çıkardığı iletişim limitlerini belirsizleştirerek bir 'değer devrimi' de yaratan bu radikal değişim süreci, sarsıcı bir hızla her şeyi etkisi altına almış, savunma ya da uyum mekanizmaları geliştirmeye imkân tanımamıştır. Soğuk Savaş döneminin ortaya çıkardığı katı kurallarla işleyen istihbarat teşkilatları da ortaya çıkan bu yeni ve inanılmaz derecede oynak ortam karşısında ister istemez yetersiz kalmışlardır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreği, uluslararası ilişkiler ve güvenlik alanında yüzyıl boyunca önemli değişimlere yol açacak parametrelerin gelişmekte olduğu bir evreyi de işaret etmektedir.”
Birçok ulus devlet ve ulus tarihe karışacak
“Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus-devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olamamakla kalmayacak; aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir."
Gerek ulusal güvenliğin sağlanmasında gerekse iç ve dış politikaların yürütülmesinde güvenlik ortamını şekillendiren pek çok yeni yöntem, aktör ve vasıtanın görünür görünmez etkisinin hissedildiğini vurgulayan Taner şöyle devam ediyordu, "Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir.”
Uluslararası sistem değişecek, Türkiye geniş bir alanda merkezi pozisyon kazanıyor
21. yüzyıl güvenlik ortamı, istihbarat fonksiyonlarının önemi ve etkinliğini hiç olmadığı kadar arttırmıştır. Önümüzdeki dönemde de uluslararası sistemin, kuralları belirlenmiş stabil bir yapıya kavuşacağını ummak ve bu yönde tanımlamalar geliştirmek faydasız bir uğraş olacaktır. Son derece kaygan bir zemin üzerine oturmuş uluslararası ortamda Türkiye, bir yandan yakın zamana kadar değişik çap ve karakterde savaşların yer aldığı ve halen potansiyel çatışma tehditlerinin bulunduğu Balkanlar, diğer yandan birçok bakımdan sürtüşmelere sahne olan ve çeşitli istikrarsızlık potansiyelleri taşıyan Kafkaslar ile yaklaşık 40 yıldır fiilî çatışmalar ve terörist faaliyetlerle yoğrulmuş Orta Doğu'nun arasında bir iç hat pozisyonuna sahip halde bulunmaktadır. Ayrıca bu pozisyon kademeli olarak Orta Asya'ya açılan alanlarla da bağlantılıdır. Bu üç bölgenin ve Orta Asya'nın birçok bakımdan küresel politikaların ve ‘rol’ savaşlarının belirli açılardan yoğunlaştığı alanları oluşturduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum Türkiye'nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir.”
“Bekle-gör-tavır al” deme lüksümüz yok
“Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da ‘bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlamayla (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye'ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Bu nedenle de Türkiye tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır. Elbette bunu gerçekleştirebilmesi hiç de kolay değildir."
Güçlü bir ekonomi, kusursuz bir dış politika, caydırıcı bir askeri yapılanma
Ulusal gücü sağlamanın ve korumanın en etkili yolunun, istihbarat fonksiyonlarının ulusal güvenlik politikalarını ve ulusal çıkarlarını destekleyecek şekilde geliştirilmesi olduğuna dikkat çeken Emre Taner, söyle devam ediyordu:
"Öte yandan jeopolitik ve stratejik konumu itibariyle oldukça zor bir coğrafya üzerinde bulunan Türkiye için güçlü bir ekonomi, kusursuz bir dış politika ve caydırıcı bir askeri yapılanma şeklinde adlandırabileceğimiz çok sağlam üç ayağa sahip olmak bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üç ayağın ifade edilen özellikleri içinse güçlü, dinamik, etkin, esnek, hareket kabiliyeti yüksek ve yaratıcı bir istihbarat yapılanmasına ihtiyaç vardır.”
ABD liderliğindeki uluslararası sistem kâğıt üzerinde durmakla beraber neredeyse bütün kurumları ve aparatlarıyla zaten uzun süreden beri fiilen işlemiyordu. Sistemi eleştirenler ciddiye alınmıyor veya yok sayılıyordu. Çünkü uluslararası medya ve kitle iletişim aygıtları ile yerel sayılan birçok basın-yayın merkezleri zaten sistemin hizmetindeydi. Dünyadaki üstünlük algısını bu yolla pek rahat yönlendirebiliyorlardı. Cephe harplerini, sıcak savaşları kazanamasalar da psikolojik savaş konusunda hala başarılıydılar. Ta ki 2020’ye kadar…
2019 yılı sonunda ortaya çıkan Koronavirüs salgını kralın çıplak olduğunu gözler önüne serdi. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi Uluslararası sistemin en güçlü devletleri ve hatta bunlara öykünerek küresel güç olma hevesine kapılan Çin, nükleer silahlarına, en kalabalık ve en teknolojik ordularına, erişilmez zannedilen uydu ve uzay sistemlerine, üretim ve her türlü “satın alma” güçlerine rağmen Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un deyimiyle “görünmeyen bir düşman” karşısında pes ettiler. Sistemin âcizliği bütün çıplaklığı ile gözler önüne serildi. Büyü bozuldu, tabu yıkıldı.
Şeytani sistem hızla çöküyor. Çökmekte olan sistemin sahiplerinin bundan sonra kısa zamanda toparlanıp yeni bir sisteme dünyayı razı etme ihtimali neredeyse sıfır. Çünkü bugüne kadar yeryüzünde kolektif olarak işledikleri toplumsal, siyasi, ekonomik, ekolojik cinayetlerle bütün inandırıcılıklarını kaybettiler.
Beklenen şeyin ortaya çıkma zamanı
Uluslararası şeytani sistemin çökmesiyle bütün dünyanın bir kaosa gireceğini düşünmenin doğru olmadığını düşünüyoruz. Bunu iki ana temele dayandırabiliriz.
Elindeki bu kadar güçlü imkân ve kabiliyete, aşırı derecede kutsanan küresel akla rağmen bu sistem bu kadar zulüm, adaletsizlik, açlık, fakirlik güvensizlik üretti ve bunu bilerek ve isteyerek yaptı ise zaten güvenilmez ve devam ettirilemez, devam etmemelidir. Bu sistemin çökmesinden en çok zarar görecek olanlar, sistemin sahipleri olacaktır. Sistemin köleleri durumunda olanlar ise özgürlüklerine kavuşacaklardır.Eğer bu sistemin sahibi olan ülkelerle, askeri, ekonomik ve teknolojik mücadeleyi kazanamayacağını bilen “farklı bir güç”, sistemin mayasına uygun olarak çeşitli şekillerde devreye girip-sızıp, fark edilmeden sistemi yönetenleri etkileyerek yaptığı/yaptırdığı veya zemin hazırladığı operasyonlarla, bu devletlerin güçlerini ve enerjilerini, tükettirdi ise çökmekte olan uluslararası sistemin yerini o alacak demektir.
Tabi bu takdirde zihinlerde hemen “o güç kim ve nerede” sorusu beliriyor. Galiba pek uzak olmayan bir zamanda bütün dünya görebilecek…
Yani şimdi insanlığın beklentilerini adil biçimde karşılayacak yeni bir sistemin ortaya çıkma zamanıdır.
Alper TAN
Yazara ait diğer köşe yazıları
Yeni Bir Dünya Kuruluyor29 Ağustos 2020Uluslararası Sistem Güncellenmeli mi Yıkılmalı mı?15 Mayıs 2020O “Ruh” “Beden”ine Kavuşuyor07 Mayıs 2020Belediyeler, Salgın Sebebiyle Ücret Alamayan İşçilere Destek Olmalı23 Mart 2020Kremlin’in Suriye ve Libya Politikası Rusya’ya Ne Kazandırır?
Allah Teala Cennet ehlini Cennette iskan ettiğinde, geriye geniş bir mekan kalır. Allah Teala oraya herbiri, yaratıldığından sona ereceği güne kadar ki dünyadan daha büyük olan, üç yüz altmış alemi iskan eder. Ravi: Hz. Ebû Saidil Hudri (r.a.) Sayfa: 30 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Bir kul (yeni) müslüman olduğu ve islamı da güzel olduğu zaman, Allah o kimsenin evvelce yapmış olduğu her hasenesini yazar, evvelce yaptığı bütün seyyielerini ise silip atar. Bundan sonra yeni hesap başlar, her hasenesi on mislinden yedi yüz misline kadar yazılır. Günahı (Seyyiesi) ise misliyle kaydolur. Ancak Allah Teala'nın vazgeçtiği seyyie hariç. Ravi: Hz. Ebû Said el Hudri (r.a.) Sayfa: 30 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Müslüman, müslüman kardeşine silahla işaret ederse, her ikisi de Cehennemin kenarında olurlar. Biri diğerini katlederse, her ikisi de ona düşerler. Ravi: Hz. Ebû Bekre (r.a.) Sayfa: 30 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Mümin kul hasta olduğu zaman, Allah Teala kiramen katibine şöyle buyurur: "Bu kulum için, hastalığını devam ettirdiğim müddetçe, sıhhatte olduğu zaman yapmakta olduğu şeyin mislini yazın. Eğer ruhunu kabzedersem, hayra kabzetmiş olurum. Eğer afiyet verirsem, etini kendi etinden daha hayırlısı ile ve kanını da kendi kanından daha hayırlı bir kanla değiştiririm." Ravi: Hz. Ata İbni Yesar (r.a.) Sayfa: 31 / No: 2 Ramuz El-Ehadis
Sizden biri bir düşmana mızrağı ile hamle eder de, mızrağın ucu o kimsenin tam gırtlağına geldiği sırada da olsa o adam: "Lâ ilâhe illallah" derse, mızrağı ondan derhal kaldırsın. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) Sayfa: 31 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Oy potansiyelinin her siyasi hareket için önemli bir dayanak olduğu tartışılmaz, ama “psikolojik anlamda besleyicilik, tatmin edicilik” belki de siyasetin en insani olan boyutudur. O, insanın siyasete girdiğine değmesi gibi bir duygudur. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” denen şey, “yaratılana hizmeti ibadet telakki ettiren şey”dir.
Muhalefet, toplumdaki sancıların daha çok görüldüğü yerdir. İktidar, güçle buluşulan merhaledir. “Güç insanı bozar” diye bir jargon var malum. Acaba niye bozar? Niye bozsun ki, güce ulaştığınızda onu bütün siyasi hayatınızda gerçekleştirmek istediğiniz hedefler için kullanmak varken, neden bozulma olsun ki?
Bu soru sorulabilir ama, güçle ilişki, hükmetme duygusuna da yakındır. Beklentileri karşılama zorunluluğu, sahip olunan imkanları dağıtma psikolojisi, her türlü “Emanet” i mülk gibi algılama riski vardır. Onun için Osmanlı’da “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” diye bir gelenek devreye sokulmuştur. Güç zehirlenmesi bazen böyle uyarıların bile duyulmasını engelleyebilir. Güç, bazen “Kader belirleme” gibi duygulara, yani bir tür “kulluk bekleme” hissine yol açar.
Bu duyguların tehlikesinin farkında olan Hazreti Ömer’in her gün kendisine “Ey Ömer ölüm var” diye hatırlatacak bir kişiyi görevlendirdiği rivayet edilir.
Bunların tamamının Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bilindiğini düşünürüm. 18 yıldan bu yana iktidarda. Toplumun en azından yarısının desteğine sahip. Ama toplumun yarısı da bir sebepten onu istemiyor. Belki ona destek verenler arasında “Her şeye rağmen destek veren” bir kesimden de söz edilebilir. Yani rezervlerini saklı tutup, başkası olmasın diye, daha iyisi yok diye onun yanında duran kesim…
İktidarın bir dili var. Bunun Cumhurbaşkanı Erdoğan’da sembolleştiği, bazı bakanların da onun diline öykündüğü söylenebilir. Bu, “her şeyin iyi gittiği” yaklaşımından yola çıkan bir dil. Dile getirilecek her problemin muhalefetin işine yarayacağı varsayımından hareket eden, onun için de insanların yaşadığı sorunların ıskalandığı izlenimi veren bir dil.
Diyelim simit – çay hesabı yapıldığında bile sofra kuramayan insanların varlığı…
Sokağa işsiz çıkıp işsiz dönenler ve evde işsiz kıvrananlar…
Ev kirasını ödeyemeyenler.
Diyelim adalet sisteminden adalet göremeyenler.
Diyelim sosyal medya olmadan çığlıklarını duyuramayanlar…
Diyelim, yanı başında dikilen yolsuzluk anıtlarının iktidar tarafından nasıl görülmediğine, hatta nasıl kollandığına akıl erdiremeyenler…
Say say bitmez bir yanlışlıklar kümesi…
Yazının başlığı neydi?
-Erdoğan muhalefette olsa idi…
Hadi Kasımpaşa, hadi İmam Hatip, hadi Beyoğlu, hadi belediye başkanlığı, Ramazan’da fukara sofraları, hadi çay – simit hesabı, hadi belediye başkanlığından alınıp Pınarhisar’a gönderilme günlerine dönelim. Fukaralığın ve adaletsizliğin (zulmün) yakıcı günlerine ve oradaki duruşa…
Muhalefetin bütün söylemlerini “istismar” gibi görebilirsiniz, samimiyet sorgulaması yapabilirsiniz, inandırıcılığını sorgulayabilirsiniz, başarıları görmeme haline tepki duyabilirsiniz vs…
Onun için diyorum, bir muhalefet gibi bakma pozisyonuna geçilse… “İnsanlar ne halde, bir göreyim bakayım” deyip tebdil-i kıyafetle tebaanın arasına giren eski zaman yöneticileri gibi…. nabzını tutsa halkın… “Aç uyuyanlar” sözü, sadece muhalefet söylemi mi bir baksa…
Muhalefet gibi baksaydı kendi iktidarına neler canını acıtırdı?
(Şu anda İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener tam da bunu yapıyor))
Bu dönemde yanında yöresinde bulunanların iktidar sahiplerine problem niteliğinde hiçbir şeyi gerçek boyutlarıyla söylemeyeceğini dikkate alarak…
en burada muhalefete de “iktidarın başarılarını görme”tavsiyesinde bulunabilirim. Keşke memlekette hep kutlanacak başarılar olsa da “muhalefet neden bunları görmüyor” diye yazabilsek… Ama altta kalanlar varsa, bunların miktarı her geçen gün artıyorsa, yangından, önce onların kurtarılması gibi acil bir görev varsa, iktidara şu acıları görün demek kaçınılmaz hale geliyor
Tasavvufi Hayatın Temeli ilimdir. ..... İşte ilmin hayata geçirilmesinin adı tasavvuftur. İhsan ismi de verilen tasavvuf öğrendiklerimizi ihlâs ile yerine getirmekten başka bir şey değildir. Kapitalizmin krizi dünyayı sararken ... İSLAM NE DİYOR? -Faizden -İsraftan -Haramdan KAÇININ! ALTINOLUK ocak 2009.sayı 275.Muharrem 1430 sayfa.38.
Bir çok devlet adamının, başarısının en büyük sebeplerinden birinin sır saklamak olduğunu bildirmişlerdir. Fatih Sultan Mehmed Han'ın: "Yapacağım işleri sakalımın bir kılı bile bilse, onu koparırım "dediği meşhurdur. Altınoluk Sohbetleri. 1. Hâce Musa Topbaş.sy.411.
ŞEHÎD الشهيد Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri. İlişkili Maddeler ESMÂ-i HÜSNÂ Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir. ALÎM Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif: BEKİR TOPALOĞLU Sözlükte “bir şeyin mahiyetine vâkıf olmak, onu bilmek, sözle ifade etmek” anlamındaki şehâdet kökünden türeyen şehîd “kesin olarak bilen, bildiğini haber verme konusunda güvenilen kimse” demektir. Bu kelime Allah’a nisbet edildiğinde “her şeyi gözetlemiş gibi bilen, hiçbir şey ilminden gizli kalmayan” mânasına gelir. Râgıb el-İsfahânî şehâdeti “iç veya dış duyular yoluyla meydana gelen bilginin ifade edilmesi” diye açıklamakta ve zât-ı ilâhiyye için kullanılan “âlimü’l-gaybi ve’ş-şehâde” nitelemesini “insanların duyularına ve sezişlerine gizli kalan hususları bilen” şeklinde yorumlamaktadır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “şhd” md.). Gazzâlî ise asıl anlamı “bilen” olan şehîd ile muhteva yakınlığı içinde bulunan diğer ilâhî isimlerin özelliklerini şöyle belirtmiştir: İlim kavramı kayıtsız olarak düşünüldüğünde alîm ismi, bâtınî hususlara nisbet edildiğinde habîr, zâhirî konulara izâfe edildiğinde ise şehîd isimleri kullanılır (el-Maḳṣadü’l-esnâ, s. 137, 173).
Şehâdet kavramı yedi âyette fiil kalıplarıyla, iki âyette şâhid ve on dokuz âyette şehîd biçiminde Allah’a nisbet edilmiş, bir âyette zât-ı ilâhiyye ism-i tafdîl ile “en büyük şâhid” (ekberu şehâde) diye nitelendirilmiştir. Ayrıca “âlimü’l-gaybi ve’ş-şehâde” ibaresi on âyette geçmekte ve dolaylı şekilde şehîd isminin mânasını pekiştirmektedir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “şhd” md.). Şehîd ismi İbn Mâce ve Tirmizî rivayetlerinde yer almış (“Duʿâʾ”, 10; “Daʿavât”, 82), Hz. Peygamber’in Vedâ haccında irat ettiği hutbenin sonlarında, “Allahım, emirlerini tebliğ ettim, şahit ol, sen şahit ol!” anlamındaki sözleriyle Allah’a nisbet edilmiştir (Müsned, V, 30; Buhârî, “Ḥac”, 132; İbn Mâce, “Menâsik”, 76; Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 56). Şehâdet kavramı Allah’ı niteleme bağlamında başka hadis rivayetlerinde de yer almaktadır (meselâ bk. Müsned, I, 15, 28, 48; V, 172; Müslim, “Mesâcid”, 78
Âlimler, şehîd isminin temel mânasının “bilen” olduğu ve şâhidden daha zengin bir muhtevaya sahip bulunduğu hususunda ittifak etmiştir. Şehîd “müşahede yoluyla meydana gelmiş ilme sahip olan varlık” demektir. Buradaki müşahede Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye göre işitme dışındaki duyu vasıtalarıyla elde edilen bilgidir (el-Emedü’l-aḳṣâ, vr. 67a). İnsanlar duyu organları ile bilgi edindikleri halde Allah bu tür vasıtalardan münezzehtir (Halîmî, I, 200). Allah’ın hem gizli hem de âşikâr olanı bildiğini ifade eden âyetler şehîd isminin muhtevasına duyular ötesini de katmakta ve ona “her şeyi aslî hüviyetiyle tam olarak bilen” mânasını kazandırmaktadır. Bazı âlimler şehîd isminin “şahit olmak, tanıklık etmek” anlamına da gelebileceğini belirtmiş ve bu tanıklığın âhiret hayatında sorguya çekilecek insanların dünyadaki davranışlarıyla ilgili olacağını söylemiştir. Bunun yanında şehîdin “kendisine şahitlik edilen” (meşhûd) mânasında kullanılması da muhtemeldir, çünkü müminler Allah’ın birliğine tanıklık etmektedir. Bu görüş zât-ı ilâhiyyeye doğrudan bir nitelik atfetmemekte, “tapınılan” anlamındaki mâbud kelimesinde olduğu gibi yaratılmışlara özgü bir sıfata zât-ı ilâhiyyenin konu teşkil ettiğini belirtmektedir. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî şehîd ismine “mübeyyin” (çeşitli delil ve hüccetleri vazedip açıklayan) anlamının verilmesini doğru bulmamaktadır (el-Emedü’l-aḳṣâ, vr. 67a; krş. Kuşeyrî, s. 67-68; Fahreddin er-Râzî, s. 292). Allah’ın zâtî isim ve sıfatları içinde mütalaa edilen şehîd ismi, O’nun alîm, semî‘, basîr, habîr, muhsî, müheymin ve rakīb isimleriyle anlam yakınlığı içinde bulunur.
Dört şey her kimde bulunursa halis münafık olur. Bir kimsede bunlardan birisi varsa, onda da nifaktan bir huy vardır. Bunu terketmeden mü'mini kamil olamaz: Konuşurken yalan söyler, vadinden hulfeder, ahdinde durmaz, muhasama ettiğinde haktan batıla meyleder. Ravi: Hz. İbni Amr (r.a.) Sayfa: 68 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Dört şey sende olursa, dünyadan fevt olan (elde edemediğin, kaçırdığın) şeylerden dolayı üzülme: Doğru sözlü olmak, vaadinde durmak, hüsnü ahlâk (güzel ahlâk) sahibi olmak, yemek içmekte israftan kaçıb, helâl lokma yemek. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 68 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Tahsildarların aldığı hediye hırsızlıktır. (Mecbur halde ise hazineye teslim edilecek) Ravi: Hz. Ebû Humeyd Essaldi r.a Sayfa: 454 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
yuksel17 Ekim 2020 23:48 Hamid : Isparta vilayetinin Osmanlılar devrindeki adı. Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat.sy.329.
YANITLAYINSIL
yuksel17 Ekim 2020 23:54 Zekât-ül ömr : Ömrün zekâtı, (mec.) Hayatta özel olarak ahiret için ayrılması gereken zaman süresi, Bediüzzaman Hazretlerinin Abdülhamid Hana hitaben söylediği söz. Yani geriye kalan ömrünü Ömer ibni Abdülaziz gibi yap ve yaşa! Tabiratlı, Terkibli, Ansiklopedik. Risale-i Nur'un Büyük Lügatı.sy.1385
10Fikri iktidarı tesis etmek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İbn Haldun Üniversitesi yeni külliyesinin açılışında “fikri iktidarı tesis edemedik” diyerek hayati bir konuya parmak bastı. Bu durum tespitini bir siyasi yaklaşımla değil ülkenin bütünü olarak dile getirdi. Peki, ülke olarak fikri iktidarı ne zaman kaybettik? Bu kayıp meselesi 150-200 yıllık döneme tekabül ediyor. Fikri iktidarı kaybedince daha sonra siyasi iktidarı, kültürel iktidarı ve en sonunda da fiziki iktidarı kaybettik.
Dünyanın en büyük devleti paramparça olunca fikirde sanatta egemen olanların eline geçti. Sömürge zihniyeti sadece bizi değil bütün dünyayı sardı. İşin garip ve acı tarafı ise katilini seven maktul gibi sömürü zihniyetini savunan aydınların çoğalarak baskıcı bir zümreye dönüşmesidir.
Fikir, kültür, sanat hareketleri halk hareketleri olarak ortaya çıkmaz. Bu hareketlerin öncüleri ve sürükleyicileri daima azınlık bir gruptur. Bu hareketlerin fikirleri topluma ne kadar çok yansıma yaparsa o hareket o kadar başarılı ve kalıcı olur. Aksi takdirde bir müddet sonra ölü bir hareket olarak tarih sayfalarında yerini alır.
Sömürgeci batı zihniyetinin taraftarları, emperyalistler ve onların destekçileri tarafından da desteklenince toplum mühendisliğinin temelleri atılmış oldu. Toplum terbiye edilmesi gereken bir kitle olarak görülmeye başlandı. Yukarıdan dayatılan fikir ve kurumlar ile çatışmalar şiddetlendi. Böylece halk, kovduğu emperyalistlerin fikirleri, kültürleri ve sanatlarıyla iktidar olmasını istemedi ve direnmeye başladı. Ancak kendi dünyasını besleyecek aydın zümreyi yetiştiremeyince ya da var olanlar da her türlü şiddetle bastırılınca büyük acılar yaşadı. Ve çok zaman kaybedildi.
Eğitim sistemi tamamen taklide dayanan bir yapılanma ile şekillendirildi. Batı özentisi yaşam ve eğitim biçimleriyle yıllar heba edildi. Tabii ki sömürge zihniyeti bir konuda çok önemli mevziler kazandı. Ancak bundan sonra eğitim sisteminde kökten bir değişim gerçekleştirmek gerekiyor. Kendi değer ve kaynaklarımızdan beslenecek ve de dünyadaki gelişmelere açık yeni bir eğitim modelini hayata geçirmeliyiz.
Eğitim sisteminin bütünü yeni baştan gözden geçirilmelidir. Fikir üretiminin merkezi olan üniversiteler yeniden düzenlenmelidir. Ülkenin her şehrinde üniversiteler kurulurken bunlar dikkate alınabilirdi. Maalesef birbirini taklit eden ihtiyaç analizi yapılmadan kurulan üniversitelerin büyük çoğunluğu güzel kampüsler inşa etmekten öteye geçemedi.
Muhakkak en zor olan şey zihniyet değişimini sağlamaktır. Bu değişimin sağlanması için öncü fikir hareketlerine ve onları destekleyecek aydınlara ihtiyaç vardır. Ve de en önemlisi de bunların arkasında duracak toplum ve yönetimin olmasıdır. Bu destek noktaları olmaz ise değişimler yarım ve eksik kalacaktır.
Teknolojideki büyük gelişmeler mevcut üniversite sistemini sorgulatır hale getirmiştir. Sorun sadece bizde değil dünyanın bütün ülkeleri için geçerlidir. Teknoloji birçok meseleyi eğitimin gündeminden çıkarmıştır. Bu yönüyle de üniversite fakülte ve programlarının gözden geçirilmesi gerekir.
Fikrin, kültürün, sanatın gelişmesi için ilmî tartışma ortamını kaybetmeden, sevgi ve saygıyı yitirmeden sürekli çalışılmalıdır.
salavatta riya yoktur . en sevgili kul son nebi son rasul Muhammedi Nurlar mevahib-i ledunniyye muhtasarı ( el- envarul-Muhamnediyye ) kitabı syf 1063 Yusuf Nebhani tercüme Ali eren
Şunda şüphe yoktur ki, Sevgili Peygamberimiz'in berzah / ruhlar âlemindeki hâli, meleklerin hâlinden daha üstün ve daha mükemmeldir. Öyle olunca, kendisine salâtü selam okuyanların hepsine Allah'in izni ve kudretiyle karşılık vermesinde bir zorluk yoktur.
Meselā Azrâil Aleyhisselam, bir anda yüzbin kişinin ruhunu alır da birinin ruhunu alması diğerinin ruhunu almasına mâni olmaz. Azrail as bu vazifeyi yaparken, ayn zamanda Allahü Teala 'yı tesbih ve takdis ile meşgul olur. Ebu hureyre radiyallâhü anh Peygamberimiz'den rivāyet ediyor:
kim , kabrime gelir de bana salâtü selam okursa, ben onu işitirim.
Kim de bana uzaktan salatuselam okursa, bana o da bildirilir." (lbnü Ebi Şeybe)
en sevgili kul son nebi son rasul Muhammedi Nurlar mevahib-i ledunniyye muhtasarı ( el- envarul-Muhamnediyye ) kitabı syf 1063 Yusuf Nebhani tercüme Ali eren
yeniakit@yeniakit.com 2020-10-22 01:09:00 Medeniyet Tasavvuru Okulu: Karanlıkta mum ışığı
- Eğitim meselemiz hiçbir zaman gündemden düşmedi. Münevverimizi (aydınımızı/entelektüelimizi) yetiştirememenin ızdırabını hep çekmişizdir. Zihin işgali/sömürüsü, eğitim sistemimizin bize ait olmayışı, başında ‘millî’ kelimesi olsa da Batı uygarlığı hedefine kilitlenme, aidiyetimizi ‘aşağılık kompleksi’ olarak görme bizi ‘Biz’ yapan değerlerden hep uzaklaştırmıştır. Değişime karşı değiliz. Değişirken biz kalarak değişmek. Mesele bu! Kendi kavramlarını, değerlerini bilmeyen bir nesille devamımız mümkün mü? Batı eksenli zihin yapısı oluşturmaya çalışan üniversitelerden mezun olan gençler aidiyet bilincini yitiriyor. Aidiyet ve mensubiyet şuuru verilmeden yetiştirilen gençler; bizim insanımız olabilir mi? Küreselleşen, dijital uygarlığın hâkim olduğu dünyada ‘biz’ olarak yaşamak ancak kendi medeniyetimizin hayat tarzıyla yaşayarak mümkündür. Gönül dünyamıza bile sınırların masa başında çizildiği bu durumda kök değerlerine bağlı idealist gençliği yetiştirmek şarttır. Medeniyetimiz bilinmeden hiçbir şey yapamayız. Okumayan, düşünmeyen, milletinin derdiyle dertlenmeyen bir eğitim sisteminin sonucu kukla, robot, uşaklık, esaret… vs.
Milletin, ümmetin, insanlığın ümidi biziz. Biz millet olarak insanın haysiyetini, şerefini korumakla mes’ul ve mükellefiz. Batı korkuyor. Tarihin hakiki olarak yazılmasından, medenilik/uygarlık adı altında yaptıkları vahşetin bilinip öğrenilmesinden korkuyor.
Milletleri, toplumları, ümmetleri, insanları ve insanlığı biz yaşatabiliriz insanca.
Entelektüel camianın saygın isimlerinden Yusuf Kaplan Bey’in başlattığı elliden fazla ülkeden binlerce başvurunun olduğu Medeniyet Tasavvuru Okulu (MTO) projesi gençlikte müthiş bir heyecan uyandırdı. Türkiye’nin en iyi okullarından biri olmaya aday.
Yusuf Kaplan Hoca’mız, benlik, şöhret, para, pul derdinde değil. ‘Allah’ın razı olmadığı şeyde hayır yoktur. Müslümanlar, Allah rızasını takip etmeli; her işte O’nun rızasını esas almalı’ düşüncesindedir. Ona bizim cenahtan yapılanları görünce de hep şu söz hatırıma gelir. ‘Dostları ile dalaşanlar, düşmanları ile savaşamaz.’ Katıldığı programlarda, tartışmalarda sesini yükseltip bağırıp çağırmasını yanlışa tahammül edememesini yangını gören insanların feryadına benzetirim. Milletinin, ümmetinin, insanlığın yanan imanını gören dava adamının iç yangınıdır bu!
Kendi medeniyetimizin farkında olalım diye çırpınan Yusuf Kaplan hocamıza sahip çıkalım. Bu MTO’da gençlerin kendi kaynaklarımızdan beslenmesi için çırpınması, mâzi-hâl-istikbâl köprüsünü kurdurtmaya çalışması, millete, ümmete, insanlığa hizmet aşkıyla fedakârca çalışan bir münevverin rehberliğindeki bu projenin hayata geçirilmesi ancak “Allah Rızası” için yapılır. Gönül insanları, gönüllü kuruluşlar da vazife alsınlar. “Allah’ın rızasının her şeyden büyük olduğu” ayetini unutmasınlar. Hak ve hakikatin ikamesinde pay sahibi olsunlar. Gençlerin dertlerine deva olabilmek için gece gündüz demeden mesai harcayıp zihin yoran, her hal ve şartta “emri bil maruf nehyi anil münker”i yapan böyle bir entelektüeli (TV ve sosyal medyada gördüğümüz gibi) ‘şer güçler’ kabullenemez. Yusuf Kaplan’ın imanının gereği olarak yazdığı yazılarda, katıldığı programlarda bunu göstermesi, açık açık bütün samimiyetiyle konuşması, yazması sonucunda maruz kaldığı saldırılar; biz mü’minleri teyakkuza sevk etmelidir. Pasif iyi, iyi değildir. Her pasif iyi, aktif kötünün teşvikçisidir. Aktif (faal) iyi olmak isteyenler, MTO’nun çalışmalarına yardımcı olmalıdır. İştirak, takip, fiili ve kavli dua yardımdır. Nasipsizlikten de kurtulalım. Nasip meselesi değil, talep meselesi! Talep et, nasip olsun.
Doğu’yu ve Batı’yı tanıyan, geçmişi doğru okuduğu için geleceğe esaslı bir miras bırakabilme derdinde olan bir nesil yetiştirme gayreti; bizleri de gafletten uyandırmalı.
Yusuf Kaplan, çeşitli vesilelerle MTO ile neleri gerçekleştireceğini şöyle beyan eder:
Hedefim; Müslüman zihnini inşa etmek, Müslümanca düşünme melekelerini geliştirmek,
Medeniyet perspektifi kazandırmak. Dili, kelimelerden kavramlara ve kavramlardan ruha dönüştürecek şekilde yaratıcı şekillerde kullanmak ve zenginleştirmek. Medrese ve üniversite karışımı bir şey yapmaya çalışıyorum. Kökeninde medrese var. Bizim iç dünyamız İslam’dır. Dolayısıyla insanın iç dünyasına yolculuk içeride yapılır, dışarıda yapılan yansımalarıdır. Pergelin sabit ayağını İslam’a ve bu coğrafyaya basıyorsun, pergelin hareketli ayağı ile bütün dünyaya, kültürlere, medeniyetlere açılıyorsun. Eğitim sisteminin merkezinde de bu var. Bu, “Ehli Suffe” yöntemidir. Senelerdir buna kafa yoruyorum. Dünyada geliştirilmiş en iyi eğitim modeli budur. Eğitimden maksat, sadece kuru bilgi vermek değildir. Mesele bilmek değil, olmaktır. Bilme, bulma ve olma çabası. Bu; ilim, irfan ve hikmet. Akıl, kalp, ruh. Asıl mesele, o bilgiyi ruha dönüştürebilmek. Karakter, model insan inşa edebilmek. Hazreti peygamber modeli üzerinden bir insan tipi ve dünya inşa etmek. Benim yapmaya çalıştığım budur. Bütün dünyaya açıldık. Amerika’dan Güney Afrika’ya kadar talebemiz var. Biz de diyoruz ki: Direniş, Diriliş ve Yenileniş yolculuğu yapacak, Türkiye’yi yeniden eksen yapacak, Nizamülmülk’lerin izini sürecek hakikat medeniyetinin insanlık çapında yürüyüşünü gerçekleştirecek bir nesil yetişecek inşaallah…
ORG.HİLMİ ÖZKÖK İLE İLGİLİ HABER7 SİTESİNDE ÇIKAN BİR HABERE YAPILAN YORUM.
ORG.HİLMİ ÖZKÖK İLE İLGİLİ HABER7 SİTESİNDE ÇIKAN BİR HABERE YAPILAN YORUM...
Okunma Say�s�: 411 YÜCE ATATÜRK'E AİT ESKİ TÜRÇE OLARAK KALEME ALDIĞI TÜRK İSLAM ALEMİNİ İLGİLENDİREN EY TÜRK GENÇLİĞİ HİTABESİNİN İÇERİĞİNDEKİ ŞİFRELİ GİZLİ BİLGİLER HAİZ MUCİZE VASİYETNAMESİ.
BELGE . 3..
Okunma Say�s�: 3156 YÜCE ATATÜRK'E AİT ESKİ TÜRÇE OLARAK KALEME ALDIĞI TÜRK İSLAM ALEMİNİ İLGİLENDİREN EY TÜRK GENÇLİĞİ HİTABESİNİN İÇERİĞİNDEKİ ŞİFRELİ GİZLİ BİLGİLER HAİZ MUCİZE VASİYETNAMESİ.
BELGE . 2..
Okunma Say�s�: 1095 YÜCE ATATÜRK'E AİT ESKİ TÜRÇE OLARAK KALEME ALDIĞI TÜRK İSLAM ALEMİNİ İLGİLENDİREN EY TÜRK GENÇLİĞİ HİTABESİNİN İÇERİĞİNDEKİ ŞİFRELİ GİZLİ BİLGİLER HAİZ MUCİZE VASİYETNAMESİ.
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
MECMAU’l-LUGATİ’l-ARABİYYE مجمع اللغة العربيّة Şam’da Arap dili ve edebiyatına dair ilmî çalışmalar yapan kurum.
Müellif: MUHAMMED HARB 1919’da el-Mecmau’l-ilmiyyü’l-Arabî adıyla kuruldu. Başlangıçta sekiz olan üye sayısı kısa bir müddet sonra yirmiye, bugün ise altmışa ulaşmıştır; kurumun ayrıca 200 kadar muhabir üyesi vardır. Müessesenin kurucusu ve ilk başkanı Muhammed Kürd Ali, ikinci başkanı Halîl Merdem, üçüncü başkanı Emîr Mustafa eş-Şihâbî’dir. Başlıca amaçları şunlardı: Arap diliyle bu dilin çağımızdaki durumunu incelemek, Arap edebiyatını yaymak ve yazma eserleri neşretmek, Avrupa dillerinde yazılmış ilim, sanat ve bilim kitaplarını Arapça’ya kazandırmak, bir genel kütüphane kurup yazma ve basma eserleri bir araya getirmek, müze tesis ederek Arapça ve diğer dillerle olan tarihî eserleri burada toplamak, bir dergi çıkarmak.
Kurum, Türkçe’nin hâkim olduğu devlet dairelerinin dilini ıslah etme yolunda resmî dildeki birçok kelimeyi değiştirmiş, yenileştirdiği kelime, deyim ve terimlerin yaygınlaşması için hükümetle basından yardım talep etmiştir. Arap dilinin öğretim kurumlarındaki durumuyla ilgilenerek okul kitaplarının dilini kontrol etmiş, sadece onayladığı kitapların okutulmasına izin vermiştir. Bu arada yazı dilini ve Arap edebiyatını yaygın hale getirmek amacıyla bir edebiyat fakültesinin kurulması projesini hazırlamıştır. Ayrıca çeşitli alanlarda yurt dışından davet ettiği uzmanlara yirmi beş yıl boyunca konferanslar verdirmiş, bunların büyük bir kısmını yayımlamıştır.
Daha çok Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye’den esinlenerek Dârü’l-kütübi’l-Arabiyye adıyla bir kütüphane oluşturan kurum, bu iş için tahsis edilen Zâhiriyye binasını düzenleyip yazma ve basma eserleri toplayarak kataloglarını hazırlamış, bir müze kurup Arapça ve diğer dillerle yazılan eski eserleri burada toplamıştır. Ayrıca tarihî eserler için geziler düzenlemiş, kazı çalışmaları yaptırmış, bunun için de bir müze açmış, müze 1937’de Âsârü’l-âmme Müdürlüğü’ne bağlanmıştır.
Kurumun 1921’de Mecelletü’l-mecmaʿi’l-ʿilmiyyi’l-ʿArabî adıyla çıkarmaya başladığı dergi 1931 yılına kadar ayda bir, 1949’a kadar iki ayda bir, bu tarihten sonra üç ayda bir neşredilmiştir. 1966’dan (XLI. cilt) itibaren Mecelletü Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye adıyla yayımına devam eden dergi Ocak 2002’de LXXVII. cildini neşretmiştir.
Mecmau’l-lugati’l-Arabiyye, 1925 yılından itibaren Arap dili ve edebiyatı başta olmak üzere çeşitli dallarda birçok eserin tahkik ve basımını gerçekleştirmiştir. 1947’den sonra Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye ve diğer kütüphanelere ait yazmaların kataloglarını ve indekslerini hazırlayıp bastırmış, uzmanlarına verdirdiği konferansları yayımlamıştır. Kurumun klasik eserle ilgili olarak gerçekleştirdiği neşirlerin bazıları şunlardır: Ebû Ali Muhassin et-Tenûhî, Nişvârü’l-muḥâḍara (nşr. Margoliouth, Dımaşk 1930, VIII. cilt, 1942, II. cilt); Zahîrüddin Ali b. Zeyd el-Beyhakī, Târîḫu ḥukemâʾi’l-İslâm (nşr. M. Kürd Ali, Dımaşk 1946); Dîvânü İbn ʿUneyn (nşr. Halîl Merdem Bek, Dımaşk 1946); Sadreddin el-Kengrâvî el-İstanbûlî, el-Mûfî fi’n-naḥvi’l-Kûfî (nşr. M. Behcet el-Baytâr, Dımaşk 1950); Dîvânü İbn Ḥayyûs (nşr. Halîl Merdem Bek, Dımaşk 1951, I-II); Selâhaddin Halîl b. Aybey es-Safedî, Ümerâʾü Dımaşḳ fi’l-İslâm (nşr. Salâhaddin el-Müneccid, Dımaşk 1955); Risâletü İbn Fażlân (fî vaṣfi’r-riḥleti ilâ bilâdi’t-Türk ve’l-Hażar ve’r-Rûs ve’s-Seḳālibe, nşr. Sâmî ed-Dehhân, Dımaşk 1959); İbn Bâcce el-Endelüsî, Kitâbü’n-Nefs (nşr. M. Sagīr Hasan el-Ma‘sûmî, Dımaşk 1960; kurumun 1921-1993 yılları arasında gerçekleştirdiği yayımların tamamı için bk. M. Mutî‘ el-Hâfız, s. 5-58).
BİBLİYOGRAFYA R. Hamzaoui, L’Académie arabe de Damas et le problème de la modernisation de la langue arabe, Leiden 1965, tür.yer.; İbrâhim Medkûr, Mecmaʿu’l-luġati’l-ʿArabiyye fî ʿîdihi’l-ḫamsîn maʿa’l-ḫâlidîn, Kahire 1401/1981, s. 17-21; a.mlf., “Mecmaʿu Dımaşḳ fî ʿîdihi’ẕ-ẕehebî”, MMLA, XXVI (1390/1970), s. 12-17; Afîf Abdurrahman, el-Cühûdü’l-luġaviyye ḫilâle’l-karni’r-râbiʿ ʿaşer el-hicrî, Riyad 1403/1983, s. 23-32; Şevkī Dayf, Mecmaʿu’l-luġati’l-ʿArabiyye fî ḫamsîne ʿâmen, Kahire 1404/1984, s. 9-12; Adnân el-Hatîb, el-ʿÎdü’ẕ-ẕehebî li-Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye: 1934-1984, Dımaşk 1986, tür.yer.; ed-Delîlü’l-ʿâmm li’l-Mecmaʿi’l-ʿilmiyyi’l-ʿâlî bi-Dımaşḳ, Dımaşk 1990, tür.yer.; M. Mutî‘ el-Hâfız, Maṭbûʿâtü Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye bi-Dımaşḳ: 1921-1983 [1993], Dımaşk, ts. (Matbaatü Hâlid b. Velîd), s. 5-58; H. Laoust – Sami Dahān, “L’oeuvre de l’Académie arabe de Damas: 1921-1950”, BEO, XIII (1949-51), s. 161-215; Mustafa L. Bilge, “Şam İlimler Akademisi”, İTED, VII/2 (1978), s. 289-298; Riyâz Murâd, “Min târîḫi’l-Mecmaʿ”, MMLADm., LXXI (1416/1996), s. 49-63; İhsan en-Nas, “Mecelletü Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye”, a.e., LXXI (1416/1996), s. 105-116.
Arama sonuçları: "ismet" deyimiyle ilgili toplam 7 kelime bulundu. Harîm-i İsmet Namus ocağı, mukaddes ocak. Kudsi âile yuvası. Hetk-i Hicab-ı İsmet Namus perdesini yırtma. İsmet Günahsızlık, mâsumluk. Günahlardan kaçınmak melekesine sâhib olmak. Suçsuzluk. Peygamberlik vasıflarından birisidir. Peygamberler (A.S.), hiç bir zaman gizli, âşikâr herhangi bir ma'siyete yaklaşmazlar; bütün kusur ve hatâlardan ve şâibelerden müberrâdırlar. İsmetlü Tar: Derece bakımından yüksek kimselere, sultan ve şehzâdelerin hanımlarıyla kızlarına verilen bir ünvan idi. İsmetmeâb İsmetlü. Günahsız. Haramdan ve nâmusa dokunur hâllerden çekinen. İsmetpenah İsmetlü, ismetmeâb. Pirahen-i İsmet Namus perdesi.
Bacon’un bir sözü var: “Gömlek yanlış düğmelenmeye başladı mı, bütün ilikler yanlış gider.” Eğitim meselesini her dile getirdiğimizde hep bu söz hatırıma gelir. Baştan insan fıtratını kaale almadan bir yapılanmaya giderseniz çözüme ulaşamazsınız. Siz gençlerimize helal-haram, meşru-gayri meşru, günah-sevap ölçüsünü vermezseniz onları neye göre hareket edeceğini bilmeyen, freni tutmayan araba gibi oraya buraya çarpan bir duruma getirirsiniz.
Dijital ekranında çiçekler açmış bir tablete bakıyor şimdi çocuklar. Hayır, bakmıyor, dokunuyorlar. Ellerinde dünyayı taşıdıkları bir oyuncak ve bir parmak oynatışıyla değişiyor her şey. Onlar, ‘bakma’nın ve ‘dokunma’nın çocukları. Bugün akıllı tahtaların, tabletlerin, cep telefonlarının, müzikçalar aletlerin ekranlarına dokunarak hemen her şeye ışık hızıyla ulaşabilen çocukların bir ‘hız delisi’ olduklarından/olacaklarından şüphe yok. Tabletler, bir bakıma öğretmen çağının bittiğinin ilanıdır ya da artık iyi öğretmen yetiştiremediğimizin itirafı. İyi öğretmen, bakmayı öğretir hale geldi/getirildi. Okullarımızda teknik donanım mükemmel fakat ‘insan’ ve ruh yok. Çocukları, gençleri iyi bir örnek insana temas etmeden hayata nasıl hazırlayacağız, hangi teknoloji harikasıyla? Çocukların her şeyi oluyor, olacak fakat hayalleri eksik! Bizimse hiçbir şeyimiz yoktu belki ama gayemiz, idealimiz ümit ve heyecanını taşıdığımız hayallerimiz vardı.
Eğitim; bir nevi kendi ruh köklerinden gelen kültür mirasının gelecek nesillere intikalini sağlayan süreç değil mi? Eğitim; toplumdaki sosyal veraseti (medeniyet, ahlak vs.) iletmesi gereken bir vasıta değil mi?
Siz Shakespeare’i okumamış bir İngiliz, Konfüçyüs’ü okumamış bir Çinli, Dostoyevski’yi okumamış bir Rus, V. Hugo’yu okumamış bir Fransız, İncil okumamış bir Hıristiyan, Tevrat okumamış bir Yahudi düşünebiliyor musunuz? Kendi ecdadının mezar taşından, girdiği-çıktığı fakültenin kapısındaki tuğra ve yazıdan habersiz, on-on beş yıl önce yazılmış bir makaleyi anlamakta zorluk çeken, kendi kültür kodlarını, kavramlarını dahi bilmeyen bu nesil nerenin eğitim kurumlarından mezun?
İnanan, düşünen, hisseden, kalb-i selim, akl-ı selim, zevk-i selim sahibi, şuurlu, bilgili, dengeli, insan olmak hedefi nerede? Kendi değerlerini verme, kendi kavramlarını bilme, düşünme, aidiyetini unutmama, dinimizi (Kur’an-ı Kerim’i, Peygamberimizi) hayatın dışında göstermeme, vicdanlara hapsetmeme düşüncelerine sahip miyiz? Biraz felsefi söylersek paganizm, nihilizm, oportünizm, seküler, İslâm-dışı, fıtratı hiçe sayan, fıtratı metamorfoza uğratan büyük ontolojik, kültürel ve sosyal yıkımlara yol açacak bir eğitim sisteminin çarkında dönüyor yavrularımız. Bunların farkında mıyız?
Son iki asırdır İslâm’a bile hep Batılı kavramlarla ve bakış açılarıyla baktık. Eğitimimiz, hem fiilen hem de zihnen işgal altında. Başında ‘millî’ kelimesi olsa da. Millet-ümmet-devlet kelimelerini ve ifade ettiği manayı, hilal-haç mücadelesini bilmiyorlar. Tarih öğretimimiz ya ifrat ya tefritle malul. Din/dil/tarih şuurunun (bilinç mi demeliydim?) bu mahalde yeri bile yoktur. Son yaşadığımız virüs salgınında çok kullanılan ‘Tedbir-takdir-tevekkül’ den de habersizdir. Düşünme melekeleri âdeta dumura uğramıştır.
Batılı eğitim sistemi, niteliğe değil, niceliğe; anlayabilmeye değil, yalnızca bilmeye dayalı; insanın ruhunu önce yok sayan, sonra da yok eden; varlığa ve hakikate ontolojik saldırı üreten şiddet yüklü bir eğitim sistemidir. Bu eğitim sistemi, anlamsız bilgi yığınlarının çöplüklerin oluşmasına yol açar. İslâm’ı protestanlaştıran, dinimizi hayattan koparan bu eğitim sistemidir. (son yaşadıklarımız da bunun ispatı.)
Bu veri ve enformasyon yığınlarıyla anlam’a, vicdana, erdeme, hikmete değil; anlamsızlığa, vicdansızlığa, erdemsizliğe, en hafif ifadeyle, birbiriyle irtibatsız verilere ve bilgi kırıntılarına ya da kaosuna ulaşılabilir ancak.
Bugün tedbirini almazsak, torunlarımızı gelecekte dijital köleye dönüştürecek bu ışıltılı-pırıltılı âletler. Durum bu kadar vahim. Eğer ahlak, hak ve hakikat, bilgi ve insan değersizleşmişse, ‘Nihilitik Çağ’ (hiçlik/değersizlik) başlamış demektir. Değersizlik fikri, bulaşıcı bir hastalık gibi yaygınlaşır. En dramatiği insanın değersizleşmesidir.
Kendine bile yabancılaşır. Bu sebepledir ki şefkat, merhamet, acıma, sevgi, saygı gibi duyguları yavaş yavaş ölür. Dijital intihar/Dijital yalnızlık…
Siz gençlerimize sorumluluk duygusu vermezseniz ona hiçbir iş yaptıramazsınız. Siz gençlerimize verdiğiniz eğitimde sadece okul bitirip diploma almayı öncelerseniz onları asalak olarak yaşamaktan kurtaramazsınız. Siz gençlerimize şefkat-merhamet-sevgi-saygı gibi manevî duyguları aşılamazsanız büyüklerine hürmeti, küçüklerine sevgiyi veremezsiniz. Siz gençlerimizi tamamen rasyonalist ve pozitivist bir eğitim tezgahına yerleştirirseniz o tezgahtan çıkan mamul anlayışı; annesinin sütünü pastörize sütten, akıtılan terin veya dökülen gözyaşını ‘tuzlu su’dan ibaret görecek, şehit kanını da alyuvar ve akyuvarlardan ibaret bir sıvı kabul edecektir. Razı mısınız buna? Ayrıca misyonerlerin kıskacına alınmaya çalışılan, Hıristiyan olmaları için maddi-mânevi her türlü imkanı hazırlayanların faaliyetleri düşünülürse gençlerimizi ne kadar ihmal ettiğimiz daha iyi anlaşılır. Bugün aile ortamında da din eğitimi yoktur. Okullardaki Din Dersi kitapları da Müslümanları bu kabil saldırgan bir Hıristiyanlık propagandasına karşı uyanık ve temyiz sâhibi kılacak nitelikte değildir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu meseleye ciddiyetle eğilmesi şarttır. Müslümanlık nedir öğretilmemiş. İslâmî bir bilincin kırıntısına sahip değil. Ne okulda, ne evde, ne basın yayında, ne sokakta. Dinin pratiğinden/uygulamasından zaten mahrum. Bu durumda bırakılan genç ne yapsın? Mevcut durumdan memnun olmayanlar? Var mısınız aileden eğitim sistemimize, medyamızdan, teknolojinin oyuncakları olan bilgisayar ve internet ağına kadar buram buram maneviyat, buram buram millî ve manevî değerlerle kurulan mazi-hal-istikbal köprülerine? Siz gençlerimize din-dil-tarih şuuru vermezseniz tarihinden utanan, üç-beş yüz kelimeyle zorla konuşan kekeme, iç güdüsüyle hareket eden, şekli-şemaili bozuk, tanınmaz bir genç güruh elde edersiniz. Eserinizle övünebilirsiniz!
50 / Musâhabe 5 Şah Veliyullah Dihlevi der ki: Birr, insanin mele âlâya boyun eğmesini, Allah'ın ilhamına kavuşmada kendinden geçmesini Hakk'ın muradi içinde fani olma. sini gerçekleştirmek (ve kendisini olgunlaştırmak) üze. inkiyad haletini ifade eden feyze mânî perdeleri gideren re işlediği her bir ameldir. Cenâb-ı Hakk'a ve Rasul'üne Âyet-i kerîmedeki "ism" lügatte günah demektir. Bu günahın cezâsına da "ism" denir. Bir günah işlemek her bir ameldir. münasebetle şaraba, kumara, işkenceye, cezâya yan mânâsına masdar olur. Asim, günahkâr; esîm yalanci demektir. Cem'i "âsam" gelir. Râgib el-Isfahânî'ye göre ism, insanı sevaptan geç bırakan fiillerin adıdır. Yalana da ism denilir, çünkü o da günah cümlesindendir. İsm, birr'in mukâbilidir . "Birr, nefsi emîn ve mutmain kılan, vicdâna zevk veren, ism de göğsünü vicdânını tırmalayan şeydir." meâlinde- ki hadis-i şerîf bu iki kelimenin tefsîrini değil, hükmünü tazammun ediyor. ism, şer'an ve tab'an kaçınılması vacib olan şeydir. Seyyid Şerif Cürcânî, ism; ukůbete hakk veren günah- tır. Onunla ancak haram olan şeyler kasdolunur. Zenb ile aralarında fark vardır. Zenb bilerek ve bilmeyerek yapılan günah; ism, bilerek işlenen ve fáili cezâya hakk kazanan günahtır. musahabe 5 Mahmud Sami Ramazanoğlu
VAHİY الوحي Allah’ın dilediği emir, hüküm ve bilgileri peygamberine bildirmesi anlamında terim. Bölümler İçin Önizleme BU MADDE ÜÇ AYLAR ve RAMAZAN DOSYASINDA YER ALMAKTADIR. İlişkili Maddeler NÜZÛL İlâhî kitapların ve özellikle Kur’ân-ı Kerîm’in Allah katından indirilişini ifade eden terim. CEBRÂİL İlâhî emirleri meleklere ve peygamberlere ulaştıran vahiy meleği.
1/2 Müellif: YUSUF ŞEVKİ YAVUZ Sözlükte “hızlı bir şekilde ve gizlice söylemek, işaret etmek, ilham etmek” anlamındaki vahiy (vahy) terim olarak “Allah’ın bir emri, bir hükmü veya bilgiyi peygamberine gizli olarak bildirmesi” demektir (Lisânü’l-ʿArab, “vḥy” md.). Vahiy kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de yetmişi aşkın yerde fiil kalıplarıyla, altı yerde de “vahy” şeklinde geçer ve bu âyetlerin çoğunda Allah’a, bunun dışında şeytana ve yardımcılarına nisbet edilir. Allah’a izâfe edilen vahyetme fiili peygamberler yanında Hz. Mûsâ’nın annesinde olduğu gibi insanlara, meleklere, arılara, yer küresine ve göklere yöneliktir. Şeytanlara atfedilen vahiy sözlük anlamındadır ve şeytanın kendi dostları olan insanlara ve cinlere, peygamberlerle müminlere düşmanlık etmeleri için gizlice telkinde bulunmasını ifade eder (el-En‘âm 6/112, 121). Bazı âyetlerde (en-Nahl 16/2; el-Mü’min 40/15) peygamberlere indirilen vahyin “ruh” diye anılmasının sebebi vahyin insanları, mecazi mânada ölüm demek olan bilgisizlik ve imansızlıktan kurtarıp onların gerçeği bulmasına yardım etmesi hikmetine bağlıdır. Özellikle Kur’an vahyine, insanın dünya hayatının kaynağını teşkil eden unsura benzetilerek mecazi anlamda ruh denilmiştir (eş-Şûrâ 42/52; Fahreddin er-Râzî, XXVII, 190). Vahiy meleği Cebrâil için “er-rûhu’l-emîn” isminin kullanılmasını mânevî hayatla ilgili vahiy getirmesiyle açıklamak mümkündür. Hz. Îsâ’nın ruh şeklinde nitelendirilmesi de aynı sebeple izah edilebilir (a.g.e., XIX, 210-220).
Kur’an’da Allah’ın insanlara emirlerini tebliğ etme vasıtaları vahyetme, perde arkasından hitap etme ve elçi gönderip sözlerini bildirme şeklinde üçe ayrılır (eş-Şûrâ 42/51). 1. Vahiy yoluyla konuşma, bir elçi bulunmadan peygamberin kalbine gizli bir işaretle ilâhî kelâmın bırakılıp öğretilmesiyle gerçekleşir. Bu tür vahiyde peygamber ilâhî kelâmı uyanıkken ruhî bir tecrübe yaşayarak alır. Allah’ın bu tarzdaki tebliği peygamberlere has olmayıp dilediği insanın kalbine ilham vermesini ve sâlih kullarına sâdık rüya göstermesini de kapsar (Elmalılı, V, 4255; Mustafa Abdürrâzık, s. 54). 2. Perde arkasından konuşmanın bazı nesnelerde veya insandaki duyma merkezinde söz yaratıp işittirme yoluyla gerçekleşeceği düşünülmüştür. Allah’ın Hz. Mûsâ ile konuşmasının (el-Kasas 28/30) bu şekilde vuku bulduğu kabul edilir. 3. Elçi gönderip tebliğde bulunma yoluyla konuşmada ise Allah melek vasıtasıyla peygamberlerine dilediğini bildirir. Bu tür vahiy aynı zamanda Allah’ın bütün insanlara yönelik hitabı sayılır (Elmalılı, V, 4255-4256).
Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiğine göre Allah Teâlâ’nın peygamberlere vahyetmesi ilk insan Hz. Âdem’le başlamıştır. Âdem’in ardından Nûh’a ve sonraki peygamberlere, nihayet Hz. Muhammed’e vahyetmiş ve onu bütün insanlara son peygamber olarak göndermiştir (en-Nisâ 4/163; el-Ahzâb 33/40). Kur’an’da geçmiş peygamberlere indirilen vahiy konusunda herhangi bir açıklama yer almazken Hz. Muhammed’e gelen vahye dair bazı bilgiler verilmiştir. Buna göre Allah katında “korunmuş bir kitap”tan vahyedilen Kur’an’ın aslı levh-i mahfûzdadır (ez-Zuhruf 43/4; el-Vâkıa 56/77-78; el-Burûc 85/22). Kur’an Kadir gecesinde nâzil olmuştur (ed-Duhân 44/3; el-Kadr 97/1-3). Allah katında değerli, itibarlı, güçlü, saygın ve güvenilir bir elçi olan Cebrâil’in tebliğ ettiği kelâmdır (et-Tekvîr 81/19-23). Önceki peygamberlerden farklı şekilde Cebrâil, Kur’an âyetlerini Resûlullah’a bir defada değil zihnine ve kalbine yerleşmesi için parça parça apaçık bir şekilde okuyup tebliğ etmiştir (el-Furkān 25/32). Bunun yanında âyetler Cebrâil tarafından Resûl-i Ekrem’e okunduğu sırada o, gelen vahyi tamamen kavrayıp bir daha unutmamak için acele ile tekrara başlamış, bunun üzerine Cebrâil’in okuması bitmeden kendisinin okumaya başlamaması hususunda uyarılmış (el-Kıyâme 75/16-19) ve Kur’an’ın Allah tarafından onun hâfızasına yerleştirileceği bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in bu özel durumu vahiy ürünü diğer ilâhî metinlerin hiçbirine nasip olmamıştır. Ayrıca ramazan aylarında Cebrâil o zamana kadar inen âyetleri Resûlullah’a okur, o da bunları Cebrâil’e tekrarlardı (bk. ARZA). Bütün insanlara, geçmiş peygamberlere indirilen vahiyleri doğrulayan son vahye inanıp bağlanmaları emredilmiştir (el-Bakara 2/136-137; Âl-i İmrân 3/84-85). Kur’an’da peygamberlerin Allah’tan vahiy aldığına dair delillere de temas edilmiştir. Çeşitli dönemlerde yaşayan peygamberlere indirilen vahiylerin birbirini doğrulaması (Âl-i İmrân 3/81; el-En‘âm 6/92; Fâtır 35/31), bunların insanlarca bilinmesi imkânsız gayba dair bilgiler vermesi (Âl-i İmrân 3/44), bireylerin ve toplumların hidayet yolunda ilerlemesini sağlaması, âyetlerin benzerlerinin insanlarca ortaya konulamaması (Hûd 11/13-14; el-İsrâ 17/89-90; el-Kasas 28/49-50), peygamberlerin yalnızca Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşen mûcizeler göstermesi (el-İsrâ 17/101-102; en-Neml 27/12), vahyi inkâr edenlerin helâk edilmesinin ardından onlardan bazı işaretlerin kalması (el-Ankebût 29/14-15, 33-35; el-Kamer 54/12-15) bu deliller arasında zikredilir. Açık delillere rağmen vahyin Allah tarafından gönderildiğini inkâr edenler ve onu alaya alanlar kâfir olarak nitelendirilmiş ve cehenneme atılacakları bildirilmiştir (en-Nisâ 4/140; el-Müddessir 74/24-26).
Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberler dışında bazı insanlara da vahiy gönderildiği belirtilir. Bunlardan biri Hz. Mûsâ’nın annesidir (el-Kasas 28/7). Müfessirlerin çoğunluğu Cenâb-ı Hakk’ın Mûsâ’nın annesine indirildiği vahye ilham anlamı vermekle birlikte bu vahyin Hz. Îsâ’nın annesi Meryem’e olduğu gibi Cebrâil vasıtasıyla gönderilebileceğini düşünenler de vardır. Çünkü Allah’ın melek aracılığıyla kelâmını tebliğ ettiği insanın mutlaka peygamber olması şart değildir (Âlûsî, XVI, 187; Mustafa Abdürrâzık, s. 50). Cenâb-ı Hak Hz. Îsâ’nın havârilerine de vahiy indirmiş ve onlardan kendisine ve peygamberine iman etmelerini vahyetmiş, onlar da iman ettiklerini söylemiştir (el-Mâide 5/111). Havârilere gelen bu vahyi, Cenâb-ı Hakk’ın kalplerine murat ettiği mânaları koyması şeklinde yorumlayan ve bunu ilhamla özdeşleştiren âlimler de vardır. Kādî Beyzâvî ise bu tür vahyi Allah’ın Hz. Îsâ vasıtasıyla onlara iman etmeyi emretmesi şeklinde yorumlar (Fahreddin er-Râzî, XX, 70; Beyzâvî, I, 365; Mustafa Abdürrâzık, s. 51). Kur’an’da meleklere vahyedilmesinden de söz edilir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hakk’ın meleklere müminlere savaşma azmi telkin etmelerini vahyettiği belirtilir (el-Enfâl 8/12).
. Bu vahiy levh-i mahfûzdaki yazıların meleklerce okunması tarzında da yorumlanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vḥy” md.). Arıya, yer küresine ve göklere olan vahiylere ise “ilham ve emir” anlamı verilmiştir (en-Nahl 16/68; Fussılet 41/11-12; ez-Zilzâl 99/1-5; Fahreddin er-Râzî, XX, 69-70; Âlûsî, XIV, 181). Hadis kitaplarında vahiy konusuyla ilgili çok sayıda rivayet yer almıştır. A. J. Wensinck’in el-Muʿcem’inde bu rivayetler beş sütunluk bir hacmi aşar (VII, 162-165). Hadislerde, vahye dair Kur’an’daki beyanlara paralel açıklamaların yanı sıra özellikle Resûlullah’ın Kur’an dışı vahiyleri de yer almaktadır. Bu arada siyer kitaplarında Hz. Peygamber’e vahyin nüzûlü sırasında kendisinde bazı özel hallerin görüldüğü gibi meselelere temas edilir.
İslâm âlimleri vahyin aklen mümkün ve gerekli olduğu hususunda görüş birliği içindedir. Zira Allah’tan vahiy aldıklarını söyleyen peygamberler iddialarını kanıtlamak için sadece O’nun yaratmasıyla gerçekleşebilen mûcizeler göstermiştir. Bunun yanında aklî deliller de ileri sürülmüştür. Vahiy ürünü bilgilerin insan ve evren için gönülleri ve zihinleri tatmin eden bir yorum içermesi, düzenli ve temiz bir yaşayışı amaçlayan hidayet verici nitelikler taşıması, vahiyden yoksun olan toplumların insanları bunalımdan kurtaracak bir sistem ortaya koymaktan âciz kalması bu bilgilerin bir temele dayandığına işaret etmektedir. Farklı kabiliyetlere sahip insanlar arasından bir topluluğun diğerlerinin idrak edemediği gayb âlemiyle irtibat kurması aklen mümkündür, bu durum tarihin şahitliğiyle de sabittir (Fahreddin er-Râzî, XIX, 221; Muhammed Abduh, s. 163-168; Reşîd Rızâ, VII, 612-613; XII, 208-209). Âlimlerin çoğunluğu vahyin sadece peygamberlere verildiğini, diğer insanlarla ilgili vahyin ilham mânasında olduğunu kabul eder. Ancak velîlere de vahiy geldiğini savunan âlimler de vardır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vḥy” md.; Fahreddin er-Râzî, XX, 70; Elmalılı, V, 4259).
Vahiy türleri naslardan hareketle şöyle sıralanmıştır: 1. Sâdık rüya. Allah’ın doğrudan veya melek vasıtasıyla rüyada peygamberlere ve sâlih insanlara bildirdiği vahiy, 2. Allah’ın perde arkasından peygamberlere hitap yoluyla indirdiği vahiy. Bu tür vahiyler kalp ile değil kulakla algılanır. Tûr dağında Hz. Mûsâ’nın yanı sıra mi‘racda Hz. Muhammed’e de bu tür vahiy gelmiştir. 3. Allah’ın peygamberlerin kalbine ilkā ettiği vahiy. Kutsî hadisler bu tür vahiylerdendir. Resûlullah’ın kalbine sözsüz telkin edilen mânalar ise diğer hadisleri teşkil eder (M. Abdülazîm ez-Zürkānî, I, 44). 4. Cebrâil’in aslî sûretinde Peygamber’e görünerek tebliğ ettiği vahiy. Hz. Muhammed’e Hira dağında ve mi‘rac esnasında me’vâ cenneti yanındaki sidretü’l-müntehâda iken gelen vahiy bu türdendir. 5. Cebrâil’in kendisi görünmeden Resûl-i Ekrem’e tebliğ ettiği vahiy. Bu tür vahiy Resûlullah’a çan sesine veya arı vızıltısına benzer sesler aracılığıyla gelmiştir. 6. Cebrâil’in insan şekline girerek tebliğ ettiği vahiy. Cebrâil ashaptan Dihye b. Halîfe el-Kelbî sûretinde Hz. Peygamber’in yanına gelerek ona vahiy tebliğ etmiştir. Bu tür vahiylere açık (zâhir/celî) vahiy denir. Ayrıca âlimlerin yaptığı ictihadlar da ilham mânasında bir tür vahiy kabul edilmiş ve buna gizli (bâtın/hafî) vahiy denilmiştir (Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, I, 58-60; Âlûsî, XVII, 184; Elmalılı, V, 4256-4260).
Vahyin peygamberler tarafından insanlara tebliğ edilmesinin gerekliliği âlimler arasında tartışma konusu olmuştur. Kelâmcılar özellikle Resûl-i Ekrem’e tebliğ edilen vahyin bütün insanları kapsadığını, belli bir kişiye veya zümreye tahsis edilen vahyin bulunmadığını kabul eder. Ancak aşırı Şiîler, Hz. Ali ve Ehl-i beyt hakkında Resûlullah aracılığıyla özel vahyin geldiğini iddia etmiş, daha sonra Sûfiyye’ye mensup bazı âlimler de Ebû Hüreyre’den nakledilen bir rivayete dayanarak Hz. Peygamber’den biri açıklanması, diğeri gizlenmesi gereken iki tür vahiy öğrenildiğini ileri sürmüştür. Ancak Ebû Hüreyre’den nakledilen, “Eğer Peygamber’den öğrendiğim bazı bilgileri açıklasaydım boynum vurulurdu” şeklindeki rivayetin bu görüşe ilişkin delil kabul edilmesi isabetsiz bulunmuştur. Çünkü Ebû Hüreyre’nin açıklayamayacağını söylediği bilgiler, dinde fitne ve fesadın ortaya çıkacağı daha sonraki dönemlerde gerçekleşecek zalimane uygulamalara işaret etmektedir, bunların ise Sûfiyye’nin savunduğu ilm-i bâtınla bir ilgisi yoktur (Reşîd Rızâ, VI, 470-472).
Vahyin Niteliği. Âlimler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüştür. 1. Vahiy Allah’a ait kelâmdır, ilâhî zâtta mevcut mânaların lafza dökülmüş şeklidir ve Cebrâil vasıtasıyla peygamberlere indirilmiştir. Peygamberin ruhuyla irtibat kurup ona Allah’tan aldığı lafızları öğreten Cebrâil vahyi doğrudan Allah’tan alabileceği gibi levh-i mahfûzdan da alabilir. Asıl ilâhî kelâm Allah’ın zâtındaki mânalardır, harf ve seslerden meydana gelen lafza mecazen kelâm denilmiştir (Ebû Hanîfe, s. 71). Bazı filozoflarca öne sürülen iddianın aksine vahiy peygamberlerin ruhunda bulunan beşerî bilgiler değildir. Zira peygamberler, zihin harici bir varlığı olduğunu gördükleri Cebrâil’in iradeleri dışında kendileriyle irtibat kurduğunu ve bu şekilde zaruri bilgilere sahip kılındıklarını söylemişlerdir. Cebrâil vahyin öznesi değil sadece ileticisidir. Onun ilâhî vahyi peygamberin kalbine bırakmasının mahiyetini bilmek mümkün değilse de bu durum yazının bir yüzeye yazılmasına benzetilebilir. Peygamberler vahyi beşer üstü bir nitelikle değil beşerî yapılarıyla algılar. İslâm âlimlerinin çoğunluğu bu görüştedir (Mâtürîdî, VIII, 140-143; XVI, 151-152; İbn-i Fûrek, s. 64-67; Şehristânî, s. 454-455). Peygamberlerin melek konumuna çıkarılmak suretiyle Cebrâil’den vahiy aldığını söyleyen İbn Haldûn ve Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî gibi âlimler de vardır (Mustafa Abdürrâzık, s. 64-65).
2. Vahiy, soyut bir cevher olan insandaki nefs-i nâtıkanın faal akılla mânevî ilişki (ittisâl) kurmasıdır. Bu ilişkinin ardından bir aynadaki görüntülerin diğer aynaya yansıması gibi peygamberin ruhuna olayların sûretleri yansır. Peygamberler faal akılla irtibat kurarak akıl yürütmekle üretilemeyen bilgilere ulaşırlar. Ruhlarında maddeyi etkileme gücü bulunduğundan mûcize gösterebilir, melekleri görebilir, sözlerini duyabilir ve bunları lafızlara dökerler. Ancak peygamberlerin meleği görmeleri ve sesini duymaları tamamen psikolojik olup duyularla ilişkili değildir. Vahiy, peygamberlerin muhayyile gücüyle ortaya koydukları sembolik temsillerden meydana gelir. İbn Sînâ bu fikirdedir (a.g.e., s. 72-73). Molla Sadrâ da peygamberlerin, meleği zihinsel formda ve tasavvurî şekilde görmek suretiyle ondan bilgi aldıklarını söyler (Fazlur Rahman, The Philosophy, s. 186). İbn Haldûn, peygamberlerin neredeyse meleklerle aynı tür varlık haline gelmesini sağlayan ruhî bir kabiliyete sahip olduklarını ve bu sayede onlarla irtibat kurduklarını belirterek vahyi “melekten alınmış bilgi” şeklinde açıklar ve bazı yönlerden İbn Sînâ’nın görüşüne yaklaşır (Muḳaddime, III, 980-983). Modern dönemde Muhammed Abduh ile Reşîd Rızâ da İbn Haldûn’a yakın görüşleri benimsemiş (Tefsîrü’l-Menâr, II, 14) Fazlurrahman ise İslâm filozofları ile kelâmcıların vahiy telakkisini uzlaştırmayı amaçlayan bir anlayışı kabul etmiştir.
Ona göre Cebrâil’le ilişkilendirilen ruh peygamberin zihninde (kalbinde) gelişen ve faal konuma yükselen bir melekedir. Bu ruh fiziksel değil zihinseldir, ondan işittiği sesler de yalnızca mânalardan ibaret olup bunları lafza döken peygamberlerdir. Vahyin peygamberin iç dünyasında belirmesi kendi isteği dışında gerçekleşir. Meleğin, vahiyleri peygamberin bilinç altına koyup oradan bilinç üstüne çıkarması mümkündür (Arpaguş, s. 164-179).
3. İnsan, bedenin baskısından kurtularak nefsini günah kirlerinden temizleyip rabbine yönelince ruhunda Allah’ın hükümranlığına ilişkin bir nur ortaya çıkar. Bu mârifet nuru cevher haline gelip kutsal ruh vasfını kazanır. Bu nur sayesinde kişide evrenin sırları tecelli eder ve Allah’tan ona bilgiler gelir. Nurun etkisi arttıkça insan meleği görür ve ondan ilâhî sözler alır. Velîler meleği görmeden, peygamberler onu görerek bilgi alırlar. Vahiy peygamberlere yazılı metinler halinde de gelebilir. Nitekim Hz. Mûsâ’ya yazılı kitap (elvâh) indirilmiş, velîlerden Ahmed b. Hanbel’e, öğrencilerinden Bakī b. Mahled’e, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin bazı öğrencilerine yazılı vahiy gelmiştir. Fakat velîlere gelen vahiy ilham kaynaklı bir vahiy olup dinî hükme dayanak teşkil etmez. Sûfiyye’ye bağlı âlimler bu görüştedir (Şa‘rânî, II, 83-84; Sâlih Uzayme, s. 426-429; Mustafa Abdürrâzık, s. 74-76). Burada Sûfiyye mensuplarıyla İslâm filozoflarının vahiy anlayışları arasında benzerliğin bulunduğu görülmektedir. Şu farkla ki İslâm filozoflarına göre yüce âlem soyut akıllar ve nefislerden oluşmakta ve dokuzuncu feleğin aklı Cebrâil’e tekabül etmektedir; insandaki ruh onunla ilişki kurabilecek kabiliyette olup vahiy bu ilişkinin ürünüdür. Sûfiyye mensuplarına göre ise vahiy yüce âlemden insan ruhuna akan bilgilerdir.
Literatürde yer alan tartışmalı konulardan biri de Kur’an dışındaki vahiy meselesidir (vahy-i gayr-i metlüv). Başta Sünnîler olmak üzere âlimlerin büyük çoğunluğuna göre Hz. Peygamber’e Kur’an dışında da vahiy gelmiştir. İmam Mâtürîdî, Resûlullah’a tebliğ edilen vahyi üç gruba ayırır. 1. Kur’an vahyi. Resûl-i Ekrem’e gelen vahiyden öncelikle bu vahiy anlaşılır. 2. Beyan vahyi. Hz. Peygamber’e Cebrâil vasıtasıyla veya Allah’ın dilediği başka bir şekilde tebliğ edilip Kur’an’daki helâl ve haramları açıklayan vahiydir. 3. İlham ve ifham vahyi. İnsanlar hakkında Allah’ın bildirdiği şekilde hüküm vermenin gerekliliğinden söz eden âyetin (en-Nisâ 4/105) işaret ettiği vahiydir. Resûlullah’ın dinî konularda yaptığı açıklamalara ilişkin olarak Allah’tan gelen ve doğruyu hissettiren ilhamlardan meydana gelir (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, XIII, 251-252; krş. Reşîd Rızâ, V, 279). Hz. Peygamber’e Kur’an dışında vahyin geldiğini gösteren delillerden biri de Kur’an’ın yanı sıra hikmetin de indirildiğini ve kendisine daha önce bilmediği şeylerin öğretildiğini açıklayan âyetlerdir (meselâ bk. en-Nisâ 4/113). Sünnete sımsıkı sarılmayı emreden hadisler de bu konudaki delillerden sayılır. Buna göre hikmet sünnete tekabül eder. Ayrıca bazı ibadetlerin ayrıntıları da sünnetle sabittir (Müsned, I, 51; III, 59; Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6; Müslim, “Mesâcid”, 166; Şâfiî, s. 153-154). Meselâ Kur’an’da kıblenin Mescid-i Harâm’a çevrildiği bildirilmekteyse de (el-Bakara 2/144, 149) bundan önceki kıblenin Mescid-i Aksâ olduğuna dair açıklama yer almaz. Resûl-i Ekrem’e Kur’an dışında vahiy indirilmesi, onun dünyevî konularda vahiyden bağımsız şekilde ictihad yapmadığı ve beşerî söz söylemediği anlamına gelmez. Resûlullah’ın dünya hayatını ilgilendiren hususlarda ictihad yaptığı, savaşa katılmak istemeyen münafıklara izin vermesinin isabetli görülmediğini beyan eden âyetlerden de anlaşılmaktadır (et-Tevbe 9/43; Fahreddin er-Râzî, IV, 651).
Hz. Peygamber’e Kur’an dışında vahyin gelmediğini ileri süren âlimler bazı hadislere ve Hz. Ali ile İbn Abbas’a atfedilen görüşlere dayanır. Buna göre Resûl-i Ekrem ashabına kendisinden sonra, ona bağlı kaldıkları sürece asla sapıklığa düşmeyecekleri bir emaneti, Allah’ın kitabını bıraktığını belirtmiş, Hz. Ali ve İbn Abbas da ellerinde Kur’an’dan başka bir vahiy ürününün bulunmadığını söylemiştir. Bunun yanında kaynaklarda Resûlullah’ın gaybı bilmediğine ilişkin pek çok rivayet mevcuttur. Çağdaş hadisçilerden Mehmed Said Hatiboğlu bu görüştedir (bk. bibl.). Ancak bunun isabetli bir görüş olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamber’in bütün müslümanlar için güzel bir örnek teşkil ettiği bildirilmiş (el-Ahzâb 33/21), ona itaat Allah’ın rızasına ve bağışlamasına kavuşmanın şartı olarak zikredilmiş (Âl-i İmrân 3/31-32), ayrıca kendisine Kur’an’ı açıklayıp öğretme görevi verilmiştir (en-Nahl 16/44, 64). Resûlullah güzel örnek olma, hidayete erdirme (eş-Şûrâ 42/52) ve ilâhî vahyi beyan etme görevlerini yine vahiy ürünü olan sünnet çerçevesinde yerine getirmiştir.
Sonuç olarak vahyin mahiyetinin kavranması ve gerçekleşme şeklinin bilinmesi insan için mümkün değildir. Ancak Resûl-i Ekrem’in sâdık rüyaları vahye benzetmesinden hareketle onu bir tür ruhî-mânevî idrak şeklinde kabul etmek mümkündür. Nitekim Gazzâlî ve İbn Haldûn gibi düşünürler, insanlara ulvî âlemdeki vâkıaların teyit ettiği sâdık rüyalar aracılığıyla bazı bilgilerin geldiğini ve bunların ulvî âlemin varlığına açık kanıtlar teşkil ettiğini söyler. İnsanların elinde bulunan kutsal metinler de vahiy olgusunun somut delilleridir. Dinî açıdan vahyin imkânı ise açıktır ve dinî bilgilere göre vahiy meleği Cebrâil, Allah’ın yarattığı ruhanî bir varlıktır. Bundan dolayı adı Rûhulkudüs ve Rûhulemîn’dir. İnsandaki ruh da kendisine Cebrâil vasıtasıyla üflenmiştir. Dolayısıyla Kur’an’da “Allah’ın ruhu” diye nitelendirilen Cebrâil’in (Meryem 19/17) Allah’ın emriyle insana üflenen ruhla ilişki kurması mümkündür. Önceki ilâhî kitaplar tahrife uğrayıp asıl şekillerini kaybederken Kur’ân-ı Kerîm aslî şekliyle kalmıştır. Çünkü Kur’an, Hz. Peygamber daha hayatta iken yazılı metin haline getirilmiş, ezberlenip okunmuş ve aynı yöntemlerle günümüze kadar gelmiştir. Öte yandan Kur’an, önceki ilâhî kitapların esasları yanında insanlığın yeni ihtiyaçlarını karşılayacak bilgi ve hükümler de içerdiğinden eski kutsal kitaplara olan ihtiyacı ortadan kaldırmıştır.
Vahiy konusu tefsir ve kelâm kitaplarında incelenmiş, ayrıca bu alanda müstakil eserler de yazılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: M. Reşîd Rızâ, el-Vaḥyü’l-Muḥammedî (Kahire 1932); Arthur J. Arberry, Revelation and Reason in Islam (New York 1957); Abdülazîz es-Seâlibî, er-Risâletü’l-Muḥammediyye min nüzûli’l-vaḥy ilâ vefâtihî (Beyrut 1997); Ahmed Abdülvehhâb, el-Vaḥy ve’l-melâʾike fi’l-Yehûdiyye ve’l-Mesîḥiyye ve’l-İslâm (Kahire 1979); Ahmed Abdurrahman Îsâ, Küttâbü’l-Vaḥy (Riyad 1400/1980); Raûf Şiblî, el-Vaḥy fi’l-İslâm (Doha 1982); Hasan Ziyâeddin Itır, Vaḥyullah: Ḥaḳāʾiḳuh ve ḫaṣâʾiṣuh fi’l-Kitâb ve’s-Sünne (Mekke 1404/1984); Abdullah Abdülhay Ebû Bekir, el-Vaḥy fi’l-İslâm ve ibṭâlü’ş-şübühât ḥavleh (Mekke 1406/1986); Muhammed Seyyid Ahmed el-Müseyyir, er-Resûl ve’l-vaḥy (Dımaşk 1407/1987); Safvân Adnân Dâvûdî, Zeyd b. S̱âbit kâtibü’l-vaḥy ve câmiʿu’l-Ḳurʾân (Dımaşk 1990); Ahmed el-Meşrikī, el-Vaḥy ve’n-nübüvve fi’l-edyâni’s-semâviyye (Tunus 1993); Abdülhamîd İbrâhim Sarhan, el-Vaḥy ve’l-Ḳurʾân (Kahire 1993); Abdullah Cevâdî Âmülî, el-Vaḥy ve’n-nübüvve fi’l-Ḳurʾân (Beyrut 1994); W. Montgomery Watt, Modern Dünyada İslam Vahyi (trc. Mehmet S. Aydın, Ankara 1982); Vehbi Toprak, Kur’an-ı Kerim’de Vahiy (yüksek lisans tezi, 1992, SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Ali Toksarı, Delil Olma Yönünden Sünnet: Sünnet-Vahiy İlişkisi (Kayseri 1994); Muhsin Demirci, Kur’an Vahyinin Hz. Peygamber Devrinde Tesbiti (İstanbul 1994); Zülkarneyn Avcı, Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Vahiy (yüksek lisans tezi, 1994, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü);
Ömer Mahir Alper, Akıl-Vahiy Felsefe-Din İlişkisi (İstanbul 2000); Abdülgaffar Aslan, Kur’an’da Vahiy (Ankara 2000); Reşad İlyasov, Kur’an-ı Kerim’e Göre Bilgi Kaynağı Olarak Vahiy (İstanbul 2002); Ahmet Yolcu, Hz. Peygamber’in Vahye Dayanmayan Davranışları (yüksek lisans tezi, 2005, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); Zeliha Bengisu Özarslan, Beşeri İdrak ve Vahyin Buluşma Noktası (yüksek lisans tezi, 2006, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); Aydın Işık, Bir Felsefi Problem Olarak Vahiy ve Mucize (Ankara 2006); Erkan Çakır, Vahye İtirazlar (doktora tezi, 2006, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Hülya Alper, İmam Mâtürîdî’de Akıl-Vahiy İlişkisi (İstanbul 2009); Ömer Kara, Vahiy Vakıa İlişkisi (İstanbul 2009); Mustafa Genç, Sünnet-Vahiy İlişkisi (İstanbul 2009).
BİBLİYOGRAFYA Tehânevî, Keşşâf, II, 1523.
Müsned, I, 51; III, 59.
Ebû Hanîfe, el-Fıḳhü’l-ekber (İmâm-ı Azam’ın Beş Eseri içinde, nşr. M. Zâhid Kevserî, trc. Mustafa Öz), İstanbul 2008, s. 71.
Şâfiî, er-Risâle, s. 153-154.
İbn Hişâm, es-Sîre (Zekkâr), I, 159-166.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Halil İbrahim Kaçar), VIII, 140-143; XI (nşr. Ali Haydar Ulusoy), s. 11-12; XIII (nşr. Murteza Bedir), s. 251-252; XVI (nşr. Abdullah Başak), İstanbul 2006-2010, s. 151-152.
Ne iyi, ne de kötü kimse için ölümü istemek yoktur. İyi ise iyiliğini artırır. Kötü ise tevbe edip kendisini kurtarır. Ravi: Hz Ebu Hureyre (r.a.) Sayfa: 366 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Yolda rastlaşıp musafaha etme ile tanışma olmaz. İsmini, babasının ismini, kabilesini bilmedikçe. Hastalanırsa ziyaret edersin, ölürse cenazesine katılırsın. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 366 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Hiç şüphe yok ki, iman küfür üzerine galip gelecek ve küfrü inine sokacaktır. İslam denizlerde çalkalanacak, insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda Kur'an öğrenecekler, öğretecekler ve okuyacaklar, sonra da şöyle diyecekler: "Biz muhakkak okuduk ve de bildik." Kim hayır sahibi ise o bizdendir. Bunlarda hayır var mıdır? Dediler ki: "Ya Resulallah bunlar kimlerdendir?" Buyurdu ki: "Bunlar sizdendir. Ve onlar Cehennem odunudur." Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 366 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
Mustafa Kemal Atatürk
YANITLAYINSIL
yuksel26 Ekim 2020 07:23 "İnsanlar helâk oldu; âlimler müstesna.Alimlerde helak oldu ; ilmiyle amel edenler müstesna.Amel edenler de helâk oldu; ihlas sahipleri müstesna.İhlas sahiblerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Risale-i Nur'da Geçen Âyet ve Hadis Meâlleri. sy.240.
YANITLAYINSIL
yuksel26 Ekim 2020 07:29 Bir işte İlim, Amel, İhlas, Sünnete Uygunluk olmak lazımdır. Mahmud Esad Coşan Akra fm. Hadisler Deryası. İlim sahibi olmak sonra ilimle amel etmek,amelinde ihlaslı olmak, bu da yetmez Peygamberimiz'in s.a.v. sünnetine uyuyormu ona bakılır...
Rabbimiz! "Bismillahirrahmanirrahim, Ha mim, Tenzilü'l-Kitâbi'nin hakkı için ve onun hürmetine, günümüzde maddi-manevi sıkıntılarla boğuşan ve bir türlü huzur bulamayan insanlık ailesini ıslah eyle! Onlara en kısa zamanda hidayetler nasip eyle. Hem dünyada hem ahirette mutluluğa eriştirecek iz'an ve şuuru nasip et! Kenzü'l Arş Duası Esrarı, Hikmeti, Fazileti.sy.52.
Bozdağa göre vasiyet açıklanabilseydi Türkiye'de her şey değişebilirdi. İsmet Bozdağ Açıklıyor. Atatürk'ün Gizlenen Vasiyeti.sy.26. 1988.ocak .17.sayı.2.yıl.6.Nokta. Dergisi.
İSTİARE الاستعارة İlgisi benzeşme olan en önemli mecaz türü ve edebî sanat. İlişkili Maddeler İlgili ilim dalı BELÂGAT Edebiyat kaideleri ve edebî sanatlarla ilgili meânî, beyân ve bedîi içine alan ilim dalı. Yakından ilgili olduğu edebî sanat TEŞBİH Beyân ilminde iki veya daha fazla şeyin bir vasıfta ortak olduğunu ifade eden terim.
Müellif: İSKENDER PALA, İSMAİL DURMUŞ Sözlükte “ödünç istemek, ödünç almak” anlamına gelen istiâreyi belâgat âlimleri, “bir kelime veya terkibin, teşbihe mübalağa ve yorum gücü sağlamak için benzeşme ilgisiyle ve bir karîneye dayalı olarak gerçek anlamı dışında kullanılması” şeklinde tarif etmişlerdir. Câhiz ve Abdülkāhir el-Cürcânî gibi âlimler benzeşme ilgisi sebebiyle istiareyi bir teşbih türü olarak kabul ederken (Esrârü’l-belâġa, s. 20) Fahreddin er-Râzî, Sekkâkî ve daha sonra gelenler onu bir mecaz türü olarak görmüşlerdir.
İstiare kelimesine terim anlamında ilk defa yer veren Ebû Amr b. Alâ (ö. 154/771), İmruülkays’ın avcı atının yabani hayvanları yakalamadaki hızını tasvir ederken kullandığı “kaydü’l-evâbid” (yabani hayvanların kemendi) ifadesini örnek göstermiştir. İbn Alâ’yı Hammâd er-Râviye, Ebû Ubeyde Ma‘mer b. Müsennâ ve Asmaî takip etmiştir. Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ bazı âyetleri tefsir ederken istiare üslûbuna işaret etmiş (Meʿâni’l-Ḳurʾân, II, 91, 156, 263 vd.), Ma‘mer b. Müsennâ da önceki belâgatçılara göre istiareyi daha geniş biçimde incelemiştir (Neḳāʾiż, I, 275; II, 589). İstiarenin bir edebiyat terimi olarak ilk tanımını, “bir şeyi yerine geçebilecek bir başka şeyin adıyla adlandırmak” şeklinde Câhiz yapmış ve “bedel, mesel, bedî‘” terimlerini istiare anlamında kullanmıştır (el-Beyân, I, 153, 284; IV, 55; Kitâbü’l-Ḥayevân, II, 280-283; IV, 273-278). Bu tanımı daha belirgin duruma getiren Ebü’l-Hasan el-Cürcânî istiareyi “asıl anlam yerine ödünç alınan (müstear) anlamla yetinilen, ibarenin nakledilenden başka bir ibare yerine kullanıldığı tür” olarak tanımlamış, iki taraf arasındaki ilginin benzeşme ilgisi, amacının da bu benzeşmede yakınlık sağlamak olduğunu belirtmiştir (el-Vesâṭa, s. 41). Fahreddin er-Râzî, İbn Ebü’l-İsba‘, Şehâbeddin Mahmûd el-Halebî gibi belâgat âlimleri, Cürcânî’nin tanımladığı bu amacı “teşbihte mübalağa sağlamak” şeklinde ifade etmişlerdir.
İbn Sinân el-Hafâcî, Rummânî’nin “izah için ibarenin sözlük anlamından başka anlama aktarılması” biçimindeki tanımını naklettikten sonra “izah için” ifadesini, müşebbehin (müstear leh) durumunun benzetme yoluyla açıklığa kavuşturulması şeklinde yorumlamıştır (Sırrü’l-feṣâḥa, s. 118-120). Ebû Hilâl el-Askerî ise Rummânî’nin “izah için” ifadesini “bir amaç için” şeklinde değiştirmiş, istiarede kelimenin gerçek anlamından mecazi anlama nakledilmesindeki amacın açık olmayan anlamın açık hale getirilmesi olduğunu söylemiştir (Kitâbü’ṣ-Ṣınâʿateyn, s. 295).
İstiareyi, “bir şeyi diğer bir şeye benzetmek isterken açık bir şekilde teşbih etmek yerine kapalı bir biçimde teşbih yapmak” olarak tanımlayan Abdülkāhir el-Cürcânî (Delâʾilü’l-iʿcâz, s. 67), diğer bir yerde asıl anlamından başka anlama nakledilen her ibarenin istiare olamayacağını, mecaz ve istiarenin gerçekleşmesi için naklin beraberinde iki anlam arasında uygun ilginin de bulunmasının şart olduğunu, bu sebeple anlam nakliyle teşekkül etmekle birlikte benzeşme ilgisi bulunmadığı için özel isimlerin istiare sayılmasının yanlış olduğunu ileri sürmüş (Esrârü’l-belâġa, s. 374-375) ve örnek olarak “hasan” (güzel) kelimesinin sıfatlıktan özel isimliğe naklinin istiare sayılmadığını söylemiştir. Mürsel mecazları istiare ile karıştıran İbn Düreyd gibi lugat ve dil âlimlerini eleştiren Cürcânî, benzetmenin iki temel öğesi de ibarede geçen örnekleri istiare olarak kabul etmez. Ona göre benzetmeyi oluşturan öğeler gerçek anlamlarını korur, istiarede ise müstear lafız mecazi anlama nakledilir (a.g.e., s. 219-224). Bedreddin İbn Mâlik (İbnü’n-Nâzım), istiarede gerçek anlamın kastedilmediğini belirleyen bir karînenin bulunması gerektiğini söyleyen ilk belâgat âlimidir (el-Miṣbâḥ, s. 61).
İstiare, kendisinden mâna eğretilenen (müstear minh / müşebbeh bih), kendisine mâna eğretilenen (müstear leh / müşebbeh), eğreti lafız veya terkip (müstear, istiare), iki anlam arasındaki ilgi (câmi‘, müşâbehet alâkası), gerçek anlamı kasta engel olan karîne (karîne-i mânia) şeklinde beş unsurdan teşekkül eder. Müstear minh ile müstear leh istiarenin taraflarını (temel unsurları) oluşturur.
Fiillerin alâkasız fâilleri veya mef‘ulleri onların gerçek anlamda kullanılmadığını belirleyen karînelerdir. Meselâ ”اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى“ (Münafıklar hidayet karşılığında dalâleti satın aldılar) âyetinde ”اشْتَرَوُا“ (satın aldılar) fiili ”استبدلوا“ (değiştiler) anlamında olup istiaredir. Çünkü “dalâlet” ile “hidayet”in “satın almak” fiiline mef‘ul düşmesi bu fiili gerçek mânasıyla anlamamıza engel (karîne-i mânia) teşkil eder. Mâna harfleri (edatlar) ve zarfların soyut kavramlarla kullanılması onların gerçek anlamda olmadığını belirleyen karînedir. Dalâlete batmayı ve dalâletin kişiyi her yandan sardığını anlatan ”أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ“ (Onlar apaçık bir dalâlet içindedir) âyetindeki ”فِي“ harf-i cerri, tam hidayet halinde olmayı ifade eden ”أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ“ (Onlar rablerinden bir hidayet üzerindedir) âyetindeki ”عَلَى“ harf-i cerri istiaredir. Çünkü dalâletle hidayet soyut kavramlardır. Gerçekte dalâletin içi, hidayetin üzeri yoktur. İstiarenin güzelliği teşbihin hissettirilmemesi ölçüsünde artar. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm en güzel istiare örnekleriyle doludur. Onun îcâz ve i‘câz cihetlerinden biri de engin tasvir ve mâna yüklü bu istiarî mecazlarıdır.
Arap edebiyatında klasik dönemden itibaren en yaygın kullanılan sanatlardan biri olan istiare konusuna belâgat kitaplarında geniş yer verilmiş, ayrıca yalnız bu konuyu ele alan eserler yazılmıştır. Ebü’l-Kāsım es-Semerkandî’nin çok sayıda şerh ve hâşiyesi de bulunan (Brockelmann, GAL, II, 247-248; Suppl., II, 259-260) er-Risâletü’s-Semerḳandiyye’si (Ferâʾidü’l-fevâʾid, Kahire 1276), Ali Kuşçu, Sabbân ve Ahmed Dahlân’ın el-İstiʿârât adlı risâleleri (yazma nüshaları için bk. Brockelmann, GAL, II, 235; Suppl., II, 259, 399, 571, 810), Yûsuf Müsellem’in en-Naẓariyyetü’l-istibdâliyye li’l-istiʿâre’si (Yermük 1410/1989), Arapzâde Mehmed Emin Efendi’nin er-Risâletü’l-Emîniyye fi’l-istiʿâre’si (Çorum İl Halk Ktp., nr. 2368/1), Ebülmeyâmin Mustafa Efendi’nin Risâle fi’l-istiʿâre’si (Süleymaniye Ktp., Kasîdecizâde Mustafa Sırrı, nr. 675/29, vr. 119-129), Ahmed b. Muhammed el-Hamevî’nin Dürerü’l-ʿibârât ve ġurerü’l-işârât fî taḥḳīḳi meʿâni’l-istiʿârât’ı (Kahire 1407/1987) bunlar arasında sayılabilir.
İstiare, Arap belâgatındaki özellikleriyle Fars ve Türk edebiyatlarına da geçmiş, her iki edebiyattaki istiare tasnifleri Arap belâgatındaki örneklerinden hareketle şekillendirilmiştir. İstiare Türk dilinin tabii bünyesinde ve özellikle deyimlerde mevcut olup konuşma dili içindeki istiareli kullanımlarla da anlatım güzelleştirilmektedir. Bir kelimeyi asıl anlamını akla getirmeden kullanmanın mânayı güzel ifade etmede etkili bir yol olarak görülmesi istiarenin önemini arttırmıştır. Arap, Fars ve Türk edebiyatlarındaki istiare tasnifleri özü etkilemeyen bazı farklılıklar göstermekte olup bu farklılıkların kaynağı eski Arap belâgatçılarının görüş ayrılıklarına dayanmaktadır.
Belâgat kitaplarında istiare üç ana başlık altında incelenmiştir. 1. İstiâre-i Musarraha. Yalnızca benzetilenle yapılan, benzetilen unsurun açık olarak zikredildiği istiare olup zayıf bir varlığın daha güçlü bir varlıkla ifadesidir. “Devletinde her ne la‘l ü dür ki cem‘ etti gözüm / Yüz suyuyla hâk-i pâyine nisâr etsem gerek” (Şeyhî) beytinde sevgilinin dudağının veya âşığın ağlamaktan kanlanan gözünün la‘l (pembe yakut), sevgilinin dişlerinin veya âşığın göz yaşlarının da dürle (inci) karşılanması gibi. Yalnızca benzetilenin zikredildiği bu şekle “istiâre-i musarraha-i mutlaka” denilmektedir.
Benzetilenle birlikte bir özelliği de söylenmişse ona da istiâre-i musarraha-i müreşşaha adı verilir. Bu pekiştirmeli ve güçlü bir istiare türüdür. “Kadem kadem gece teşrîfi Nâilî o mehin / Cihan cihan elem-i intizâra değmez mi” beytinde sevgilinin “meh” (ay) olarak tanımlanması yanında ayın geceleyin görünme özelliğinin de zikredilmiş olması bu tür bir istiaredir. İstiarede benzetilenle birlikte benzeyenin bir özelliği de söylenmişse istiâre-i musarraha-i mücerrede yapılmış olur. Fuzûlî’nin, “Âşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perîşânındadır / Kanda olsam ey perî gönlüm senin yanındadır” beytinin ikinci mısraında sevgili yerine benzetilen olarak “perî” kelimesi kullanılmış, fakat ilk mısradaki “zülf-i perîşân” ile de bizzat sevgilinin (benzeyen) bir özelliği belirtilmiştir.
2. İstiâre-i Mekniyye. Yalnızca benzeyenle yapılan istiaredir. Bu durumda benzetilen öğe zikredilmeyip okuyucunun onu tayin etmesini sağlayacak bir ipucu verilir. Bâkî’nin, “Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler / Bâd-ı hazan çemende el aldı çenârdan” beytinde bahçedeki ağaçların dervişlere benzetilmesi kapalı istiâredir. Burada ağaçlar (benzeyen) söylenmiş, fakat derviş (benzetilen) söylenmemiş, onun yerine “tecrid hırkasına girmek” ve “el almak” gibi dervişlere ait iki özellik ipucu olarak zikredilmiştir. Her kapalı istiarede, ona bağlı biçimde hayal gücüne dayanan “istiâre-i tahyîliyye” adı verilen bir istiare türü daha teşekkül eder. Bu istiare kapalı istiarenin ipucu (karîne) durumunda bulunur. Şu âyet istiâre-i mekniyye ve istiâre-i tahyîliyyenin güzel örneklerindendir: ”وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ“ (Anne ve babana merhametle tevazu kanadını ger). Tevazu (züll), tehlikelere karşı yavrularına kanat geren kuşa benzetilmiş, kuşun lâzımı olan kanat (cenah) ve germek (hafd) fiili, tevazua izâfe edilmek suretiyle tevazu kanat geren hayalî bir kuş suretinde tasvir edilmiştir. Bâkî’nin yukarıda zikredilen beytinde hayal gücünün benzetilenin özelliklerini benzeyene (ağaçlar) isnat etmesi de aynı zamanda istiâre-i tahyîliyye olur. Bu suretle hayal gücü hırka giyen, el alan bir ağaç türü üretmiş olmaktadır.
3. İstiâre-i Temsîliyye (mürekkep istiare, alegori). Bir öğenin değişik yönleri ve özelliklerinin benzetme konusu yapılarak istiare edilmesidir. Bu durumda benzeyen söylenmeyip benzetilenin birden fazla özelliği zikredilir. “Seni bir adım ileri, bir adım geri atıyor görüyorum” cümlesinde bu tür bir istiare mevcuttur. Çünkü fikirden fikire geçen tereddüt içindeki kimsenin soyut hali bir adım ileri, bir adım geri atan kimsenin somut haline teşbih edilmiştir. Gizli iş yapan bir kimse hakkında, “Saman altından su yürütüyor” denmesi de bu tür bir istiaredir. Sembolik anlatımlar ihtiva eden manzumelerin çoğu temsilî istiare üzerine kurulmuştur. Yahya Kemal’in, “Artık demir almak günü gelmişse zamandan / Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan” mısralarıyla başlayıp ruhun ölüm yolculuğunu temsil eden “Sessiz Gemi”, Faruk Nafiz’in, “Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor / Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor” mısralarıyla başlayıp Kurtuluş Savaşı’ndaki Türk milletini temsil eden “At” şiiri, temsilî istiare üzerine kurulmuş ve her beyitte benzetmenin farklı yönleri sıralanmıştır. Mücerredin yerine müşahhasın konulması demek olan temsilî istiareye mesel de denir. Bunların halk arasında yaygın olarak kullanılanları ise atasözü haline gelmiştir. “Ayağını yorganına göre uzat” (yapabileceğin işe giriş) sözü buna bir örnektir.
Arap edebiyatında istiare, taraflarının duyularla algılanır (hissî/mahsûs) veya akılla bilinir (aklî/ma‘kūl) olmasına göre tarafları ve ilgisi hissî, tarafları hissî, ilgisi aklî; tarafları aklî; müsteâr minh hissî, müsteâr leh ve ilgi aklî; müsteâr leh hissî, müsteâr minh aklî; taraflar hissî, ilgisi mürekkep (kısmen hissî, kısmen aklî) olan istiareler olmak üzere altı kısma ayrılır. ”اشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا“ (Baş ak pak saç olup parladı [Meryem 19/4])
âyetinde tutuşma ve parlama (iştiâl), ağarma (ibyidâd) anlamı için ödünçlenmiş olup aralarında renk itibariyle benzerlik bulunan bu iki taraf ve vech-i şebeh (câmi’) gözle görülür olduklarından hissîdirler. Yine ”مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا“ (Bizi uykumuzdan kim uyardı? [Yâsîn 36/52]) âyetinde uyumak, uyku (merkad) ölüm (mevt) anlamı için istiare edilmiş olup her iki taraf da akılla bilinir keyfiyetlerdir. “Bir güneş gördüm” örneğinde güneş, “yüzü güzel kimse” anlamı için ödünçlenmişse istiarenin tarafları ve benzerlik yönü görülür keyfiyet olduğundan hissî ilgiyle hissînin hissiye istiaresi kabilinden olur; güneş kelimesi “şanı yüce kimse” anlamı için istiare olursa taraflar görülür (hissî) olmasına rağmen şan yüceliği akılla bilinir bir keyfiyet olur. Dolayısıyla bu altıncı tür istiareye örnek teşkil eder.
Türk edebiyatında ilm-i beyân konusunu ele alan eski belâgat kitaplarında istiare farklı biçimlerde sınıflandırılmış, Cumhuriyet döneminde yazılan edebî sanatlarla ilgili eserlerde de genellikle bunlardan biri tekrar edilmiştir. Bu adlandırma ve tasnifler içerisinde en çok kullanılan istiare çeşitleri yukarıda tanıtılmıştır. İstiarenin en tutarlı tasnifini ve alt başlıklarını M. Kaya Bilgegil vermiştir (bk. bibl.). Buna göre Türk edebiyatında kullanılan istiare çeşitleri şöyle sıralanabilir: 1. Lafzın tek veya birden çok oluşuna göre: a) Müfred istiare. Tek kelime veya tamlamadan oluşan istiaredir. Asker için “arslan”, namaz için “dinin direği” denilmesi gibi. Buna yalın istiare veya “istiâre-i sâzice” adı da verilir. b) Mürekkep istiare. Bir cümlenin veya sözün istiare olmasıdır. Buna temsilî istiare veya sadece temsil de denir. “Bir menfaat elde etmek uğruna zarar ve sıkıntılara katlanmak” anlamında, “Gülü seven dikenine katlanır” denilmesi gibi. 2. Tarafların bir şeyde birleşip birleşmemesine göre: a) Vifâkî istiare. Tarafları bir şeyde birleşen istiaredir. Servetini kaybedip sonra durumunu düzelten bir tâcir için kullanılan, “Batmış iken dirildi” ifadesi buna bir örnektir. b) İnadî istiare. Tarafları bir şeyde birleşmeyen istiaredir. Cephanesini tüketmiş bir asker için asker mevcut olduğu halde yoklamada “yok” denilmesi gibi. Zira “mevcut” ile “yok” hiçbir nesnede birleşmez. 3. Taraflara ait özelliklerin söylenip söylenmemesine göre: a) Mutlak istiare. Benzeyen veya benzetilenin uygun bir özelliğinin söylenmemiş olmasıdır. Bayram çocukları için, “Şu çiçeklere bak!” denilmesi gibi. b) Muraşşah istiare. Benzetilenin uygun bir özelliğinin söylenmesidir. “Türk kuşu kuvvetli kanatlarıyla havayı yarıyordu” örneğinde uçak kuşa benzetilmiş, benzetilen unsur olan kuşla ilgili “kanat” zikredilmiştir. c) Mücerred istiare. Benzeyenin uygun bir özelliğinin söylenmesidir. Çocuklar için, “Çiçekler el ele yürüyor” denilmesi gibi. El ele yürümek çiçeğin (benzetilen) değil çiçeğe benzetilen insanların (benzeyen) bu benzetmeye uygun özelliğidir. 4. İstiare öğesinin yaygın veya nâdir olarak kullanılmasına göre: a) Alışılmış istiare. İstiareyi teşkil eden özelliğin herkes tarafından hemen anlaşıldığı istiaredir. Birisi için “tilki” denildiği vakit onun kurnaz olduğunun anlaşılması gibi. Buna “istiâre-i mübtezele” veya “istiâre-i âmiye” de denilir. b) Alışılmamış istiare. İstiareyi oluşturan özelliğin düşünmeyi gerektirecek derecede kapalı olması sebebiyle herkes tarafından kolayca anlaşılamayan istiaredir. “Tabiatın sessiz çığlığı” veya “ışığın suskun kucağında” denilmesi gibi. Buna “istiâre-i hâssiyye” veya “istiâre-i garîbe” adı da verilir.
İstiarenin bunların dışında da bazı sınıflamaları yapılmıştır. Kullanılan kelimenin çeşidine göre isim ve masdarlarla yapılanlara “istiâre-i asliyye”, fiil ve türevleriyle yapılanlara “istiâre-i tebeiyye” denilmiş, kelimeler istihza ve latîfe amacıyla kullanılıp zıddı kastedildiği zaman “istiâre-i temlîhiyye” veya “istiâre-i tehekkümiyye” adı verilmiştir (cimri kimse için “Hâtem”, şiir diye saçma sapan şeyler söyleyen biri için “Fuzûlî” denilmesi gibi).
İstiare, akılla duygular arasında bağlantı kurarak fikir ve hayalleri kuvvetlendirip anlatımı daha etkili hale getirir ve bu yönüyle düz ifadeye tercih edilir. Ayrıca okuyucu veya dinleyicinin tasavvur ve tahayyül imkânını zenginleştirip mânaya parlaklık katar. Alegori ve sembolleri kullanarak zihindeki bir şeyi benzer başka bir şeyle, özellikle soyut varlıkları somutlarla değiştirmek suretiyle daha etkili bir anlatım gücü sağlar. Adı konulmamış ruh hallerine, dış âlemden ödünç alınan bir benzerlik vesilesiyle ad verme imkânı verdiği için istiarenin güçlü bir yapısı ve yaygın bir kullanımı vardır. Bu yönüyle ifadeye ait bir süsten ziyade dilin tabii bir parçası olarak günlük dilde de yer alır. Dilde başlı başına bir istiare oluşturan kelimeler yanında (meselâ sersem yerine “kaz”, ahmak yerine “angut”, inatçı yerine “keçi” veya “katır”, asık suratlı veya zalim yerine “Nemrut”, âşık veya şaşkın yerine “Leylâ” vb.) bazı deyimler de (meselâ ağır söz, baştan çıkmak, kulak kabartmak, sözünde durmak, yufka yürekli) önemli bir yekün teşkil eder.
Bir edebî sanat olarak istiare teşbih ve mecazla yakından ilgilidir. Ancak teşbihte benzeyen ve benzetilen birlikte kullanılırken istiarede bunlardan yalnızca biri yer alır. Mecazda ise (mürsel mecazda) istiarenin aksine benzetme amacı bulunmaz. İyi söylenmiş bir istiarede hayal ve fikirler açık, benzetmeler aklın ve mantığın kabul edeceği derecede doğru ve tabii, ifadeler orijinal ve samimi olmalıdır. Ziyâ Paşa’nın Harâbât Mukaddimesi’nde eski şairleri anlatırken, “Yanıktır o âşıkın kitâbı / Nazmında kokar ciğer kebâbı” beytindeki hayalin ve mâna münasebetinin (âşığın kalbiyle ciğer kebabı) bayağılığı gibi münasebetsiz mânalar üzerine benzerlik kurulmamalıdır.
İstiare sanatına Türk edebiyatında en çok klasik şairler ilgi duymuştur. Bunun sebebi, Osmanlı şiirinin klasik üslûbu ve mazmun denilen klişeleşmiş mecazlar yaratma gayretidir. Hemen her şair bir yığın harcıâlem istiareyi bilmek ve yeri geldikçe kullanmak durumundaydı. Sevgili yerine nigâr, büt, âfet vb.; boy yerine nihâl, servi, ar‘ar, şimşâd; dudak ve ağız yerine la‘l, kadeh, hokka, nokta, gonca, gül gibi klişeler hep istiare esasına dayanmaktaydı. Klasik şiir geleneğinin terkedilmesiyle birlikte istiare yavaş yavaş sanatçıların ilgisini kaybetmiş, modern Türk şiirinde edebî sanatlara özenilmediği için yalnızca dilin tabii bir unsuru olarak daha dar bir kullanım alanıyla sınırlı kalmıştır. Bugün şiirlerde özel bir amaca yönelik olmadan sadece dilin tabii zenginliğiyle kullanılmakta ve adına da eğretileme denilmektedir.
BİBLİYOGRAFYA Sîbeveyhi, Kitâbü Sîbeveyhi (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1985, I, 316; Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ, Meʿâni’l-Ḳurʾân (nşr. Ahmed Yûsuf Necâtî – M. Ali en-Neccâr), Kahire 1374/1955, II, 91, 156, 263 vd.; Ma‘mer b. Müsennâ, Neḳāʾiż, Leiden 1905-1908, I, 275; II, 589; Câhiz, el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 153, 284; IV, 55; a.mlf., Kitâbü’l-Ḥayevân, II, 280-283; IV, 273-278; İbnü’l-Mu‘tez, el-Bedîʿ (nşr. I. Y. Krachkovsky), London 1935, s. 2, 11, 16, 17, 26, 30, 33, 44, 53, 56; İbn Abdürabbih, el-ʿİḳdü’l-ferîd (nşr. M. Saîd Aryân), Kahire 1359/1940, V, 338-340; Kudâme b. Ca‘fer, Cevâhirü’l-elfâẓ (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1350/1932, s. 5, 7-8; Rummânî, en-Nüket fî iʿcâzi’l-Ḳurʾân (S̱elâs̱ü resâʾil fî iʿcâzi’l-Ḳurʾân içinde, nşr. Muhammed Halefullah – M. Zağlûl Sellâm), Kahire, ts. (Dârü’l-maârif), s. 79-87; Hâtimî, er-Risâletü’l-mûḍıḥa (nşr. M. Yûsuf Necm), Beyrut 1385/1965, s. 40-44, 69-73; Ebû Hilâl el-Askerî, Kitâbü’ṣ-Ṣınâʿateyn (nşr. Müfîd M. Kumeyha), Beyrut 1404/1984, s. 295; Ebü’l-Hasan el-Cürcânî, el-Vesâṭa beyne’l-Mütenebbî ve ḫuṣûmih (nşr. M. Ebü’l-Fazl İbrâhim – Ali M. el-Bicâvî), Kahire 1370/1951, s. 41; Bâkıllânî, İʿcâzü’l-Ḳurʾân, Kahire 1304/1886, s. 107-108; İbn Reşîḳ el-Kayrevânî, el-ʿUmde, Kahire 1353/1934, I, 239-250; İbn Sinân el-Hafâcî, Sırrü’l-feṣâḥa, Beyrut 1402/1982, s. 118-120; Abdülkāhir el-Cürcânî, Esrârü’l-belâġa (nşr. H. Ritter), Beyrut 1403/1983, s. 20, 26-63, 219-241, 278-282, 296-312, 368-375; a.mlf., Delâʾilü’l-iʿcâz (nşr. Mahmûd M. Şâkir), Kahire 1404/1984, s. 66-80, 98, 262, 391-393, 430-439, 462; Fahreddin er-Râzî, Nihâyetü’l-îcâz fî dirâyeti’l-iʿcâz, Kahire 1317/1894, s. 81, 89, 90, 91-94, 215; Ebû Ya‘kūb es-Sekkâkî, Miftâḥu’l-ʿulûm, Kahire 1356/1937, s. 174; Ziyâeddin İbnü’l-Esîr, el-Mes̱elü’s-sâʾir (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1411/1990, I, 342-354; İbn Ebü’l-İsba‘, Bedîʿu’l-Ḳurʾân (nşr. Hifnî M. Şeref), Kahire 1377/1957, s. 17-27; a.mlf., Taḥrîrü’t-Taḥbîr (nşr. Hifnî M. Şeref), Kahire 1383, s. 97-101; İbnü’n-Nâzım, el-Misbâḥ fî ʿilmi’l-meʿânî ve’l-beyân ve’l-bedîʿ, Kahire 1341, s. 61; Hatîb el-Kazvînî, el-Îżâḥ fî ʿulûmi’l-belâġa, Kahire 1368/1949, V, 43-183; Yahyâ b. Hamza el-Alevî, et-Tırâẓü’l-müteżammin li-esrâri’l-belâġa, Kahire 1332/1914, I, 197-260; Teftâzânî, el-Muṭavvel, İstanbul 1330, s. 354-405; Zerkeşî, el-Burhân, III, 419-432; Nâbî, Hayriye (haz. İskender Pala), İstanbul 1989, s. 153; Süleyman Paşa, Mebâni’l-inşâ, İstanbul 1294, I, 85-89; Diyarbekirli Said Paşa, Mîzânü’l-edeb, İstanbul 1305, s. 335-347; Menemenlizâde Tâhir, Osmanlı Edebiyatı, İstanbul 1314, s. 194-206; Manastırlı Mehmed Rifat, Mecâmiu’l-edeb, İstanbul 1315, I/3, s. 256-261; Ali Nihad [Tarlan], Edebî Sanatlara Dair, İstanbul 1933, s. 42-44; İsmail Habip [Sevük], Edebiyat Bilgileri, İstanbul 1942, s. 356-362; Brockelmann, GAL, II, 235, 247-248; Suppl., II, 259-260, 399, 571, 810; Mustafa Nihat Özön, Edebiyat ve Tenkid Sözlüğü, İstanbul 1954, s. 140-141; Zehrâ-yi Hânlerî [Kiyâ], Ferheng-i Edebiyyât-ı Fârsî-yi Derî, Tahran 1348 hş., s. 49; Tâhirülmevlevî, Edebiyat Lügatı, İstanbul 1973, s. 71-73; M. Kaya Bilgegil, Edebiyat Bilgi ve Teorileri, Ankara 1980, s. 154-169; Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara 1983, s. 412-415; İskender Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Ankara 1995, s. 290-291; Muhammed el-Velî, “el-İstiʿâre ʿinde’s-Sekkâkî”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb ve’l-ʿulûmi’l-insâniyye, sy. 6, Dârülbeyzâ 1982-83, s. 179-191; S. A. Bonebakker, “Istiʿāra”, EI2 (İng.), IV, 248-252; Rekin Ertem, “İstiâre”, TDEA, V, 26-27; “Temsilî İstiâre”, a.e., VIII, 306.
MUĞNÎ المغني Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri. İlişkili Maddeler ESMÂ-i HÜSNÂ Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir. GANÎ Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif: BEKİR TOPALOĞLU Sözlükte “zengin olmak, ihtiyacı bulunmayıp müstağni kalmak” anlamındaki gınâ (ganâ’) kökünden türemiş bir sıfat olan muğnî “zenginlik verip tatmin eden” demektir. İbnü’l-Esîr, Allah’a nisbet edilen muğnî ismine “dilediği kulu her türlü ihtiyaçtan kurtaran” mânasını vermiştir (en-Nihâye, “ġny” md.).
Kur’ân-ı Kerîm’de on sekiz âyette Allah’a izâfe edilen ganî isminden başka (bk. GANÎ) yedi âyette “iğnâ” masdarından türemiş kelimeler, bir yerde de “isteğnâ” fiili (hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi) zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ġny” md.). Bu âyetlerde geçen muğnî sıfatının tecellisinin daha çok maddî alanda zengin kılma şeklinde olduğu görülür. Hz. Peygamber’e hitap eden, “Allah seni ihtiyaç içinde bulup zengin etmedi mi?” meâlindeki âyette (ed-Duhâ 93/8) yer alan iğnâ kavramı Taberî tarafından maddî mânaya alınırken (Câmiʿu’l-beyân, XXX, 293) Mâtürîdî mânevî-uhrevî zenginliğe ve gönül zenginliğine dayanan görüşe öncelik vermiş, Resûlullah’ın, ilk eşi Hatice’ye ait servetle ulaştığı tasavvur edilen zenginliği ise bazılarına ait bir görüş olarak zikretmiştir (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, vr. 892b). Hz. Peygamber’in sonraları fetihlerle elde edilen ganimetlere iltifat etmeyip vefatında çok az bir mal bırakması Mâtürîdî’nin tercihinin isabetli olduğunu ortaya koymaktadır (krş. Fahreddin er-Râzî, XXXI, 218-220).
Muğnî ismi sadece Tirmizî’nin doksan dokuz esmâ-i hüsnâ rivayetinde yer almıştır (“Daʿavât”, 82). Bundan başka iğnâ kavramı çeşitli fiil kalıplarıyla Allah’a nisbet edilmiştir (Wensinck, el-Muʿcem, “ġny” md.). “Ey insanlar! Hepiniz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise ganî ve övülmeye lâyık olan yegâne varlıktır” meâlindeki âyetin (Fâtır 35/15) tefsiri niteliğinde olan kutsî bir hadisin sonu şöyledir: “Ey kullarım! Hepiniz yolunuzu şaşıracak bir konumdasınız, ancak benim yol gösterdiğim hariç. Şu halde benden hidayet isteyin ki bana varan yolu göstereyim. Hepiniz fakirsiniz, sadece benim zenginlik verdiğim müstesna. Benden isteyin ki sizi rızıklandırayım” (Müsned, V, 154, 177; İbn Mâce, “Zühd”, 30; Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 48).
Anlam bakımından muğnî ismine çok yakın olan, “lutfedip veren” mânasındaki “mu‘tî” ismi İbn Mâce’nin esmâ-i hüsnâ listesinde yer almıştır (“Duʿâʾ”, 10). Ayrıca “i‘tâ’” ile aynı mânada kullanılan “îtâ’” kavramları çeşitli âyet ve hadis metinlerinde zât-ı ilâhiyyeye izâfe edilmiştir (Wensinck, el-Muʿcem, “ʿaṭv”, “îtâʾ” md.leri; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ʿaṭv”, “îtâʾ” md.leri). Yine muğnî ile yakın anlamlı olup “lutuf ve ihsanda bulunma” mânasına gelen “in‘âm”, ayrıca “insanın bedenî ihtiyaçlarını karşılama” anlamındaki rızık kavramı da muhtelif âyet ve hadislerde Allah’a nisbet edilmiştir (bk. İN‘ÂM; REZZÂK).
Esmâ-i hüsnâ şârihleri, muğnî isminin tecellisi olarak Allah’ın insanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşıladığına vurgu yaparlar. Maddî açıdan tatmin, yoksulluğunu giderecek kadar servet sahibi yaparak onu başkasına yardım edebilir hale getirmek suretiyle olabileceği gibi kanaat duygusu lutfetmesi sayesinde gönül zenginliğiyle de gerçekleşebilir. Mânevî tatmin ise kişiyi güzel davranışlara sevkedip onu rızâ-i Hakk’a yöneltmekle olur; Kuşeyrî de asıl zenginliğin bundan ibaret olduğunu söyler. Zira insanların hal sahibinin himmetine olan ihtiyacı mal sahibinin lokmasına olan ihtiyacından fazladır (et-Taḥbîr, s. 89). Râgıb el-İsfahânî’nin Hz. Peygamber’e nisbet ettiği, fakat Ca‘fer es-Sâdık’a veya daha kuvvetli bir ihtimalle Mu‘tezilî zâhidi Amr b. Ubeyd’e ait olduğu anlaşılan şu dua da aynı düşüncenin bir ürünü olmalıdır: “Allahım! Sadece sana muhtaç olmak suretiyle beni zengin et, senden müstağni kalma vehmine düşürerek beni fakir bırakma!” (Râgıb el-İsfahânî, “fḳr” md.; Abdülkāhir el-Bağdâdî, vr. 202a).
Muğnî Allah’ın fiilî sıfatları ve isimleri grubu içinde mütalaa edilir. Bu isim yukarıda geçenlerden başka “rızkı genişleten” mânasındaki bâsıt, “yaratılmışların ihtiyacını en ince noktasına kadar karşılayan” anlamındaki latîf ve “bedenlerle ruhların gıdasını veren” mânasındaki mukīt ismiyle anlam yakınlığı içinde bulunur.
181. “Allah fakirdir, biz zenginiz.” diyen (yahudi)lerin sözünü Allah elbette işitmiştir. Onların söylediklerini ve haksız yere peygamberlerini[44] öldürmelerini yazacağız ve (onlara): “Tadın o yakıcı azabı!” diyeceğiz.
182. İşte bu (azap) kendi yaptığınız (günahlar)ın karşılığıdır. Şüphesiz ki Allah, kullarına asla zulmedici değildir.
61. Hani siz (yine): “Ey Musa! (Biz artık) bir tek (kudret helvasıyla bıldırcın etinden) yemeye asla tahammül edemeyeceğiz; Rabbine bizim için dua et de, bize yerin bitirdiği; sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğandan çıkarsın.” demiştiniz. (Hz. Musa da:) “Daha iyi olanla, daha aşağı olanı değiştirmek mi istiyorsunuz? (Öyleyse) bir şehre/kasabaya[29] inin, şüphesiz (orada) sizin için istediğiniz (sebzeler) vardır.” dedi. Onlar (bu sabırsızlıklarından dolayı) yine yoksulluğa/düşkünlüğe, aşağılığa mâruz kaldılar, Allah’ın gazabına da uğradılar.[30] Bu (musibetlerin sebebi), hem Allah’ın âyet (mucize ve açık belge)lerini inkâr etmeleri ve (kimseye peygamberleri öldürme) hakları olmadığı halde peygamberleri(nden Zekeriya, Yahya ve Şa’yâ’yı)[31] haksızlık yaparak öldürmelerinden hem de (Allah’a) isyan edip aşırı gitmelerindendir. [krş. 3/21]
[29] Âyetteki Mısır iki anlam ifade etmektedir. Biri özel isim olan Mısır şehri, diğeri de herhangi bir şehir veya kasabadır. Fakat burada “dönün” kelimesi kullanılmadığı için bu, Firavun’un şehri olan Mısır’ın olmayışına herhangi bir kasaba olmasına daha uygundur. Ama bu cevap, bir müsaadeden ziyade onları bir azarlamayı içermektedir.
[30] Devletleri yıkıldı, cemiyetleri perişan oldu. Fâtiha sûresinde geçtiği üzere, gazaba uğrayanlardan oldular.
Demokrat Anayasa Arayışları Kış 2009 [ 105. Sayı ] Bediüzzaman’a Göre İslam Devleti ve Anayasasının Yeri-Zamanı - Modern Zamanlarda Devletin Dinle İlişkisi The Time and Place of the Islamic State and Constitution According to Bediuzzaman-The Relation of State with the Religion in the Modern Times Nuri ÇAKIR Prof. Dr. 1. Makalenin Anafikri
1. Bediüzzaman’a göre, Halık-ı Hakimî olan yaratıcı, hikmetini yarattıklarında da tezahür ettirdiğinden, “hikmet” ve “hikmetin müessesesi” olan “hükümet”, kainatta, insan yok iken de vardı. İnsanların hükümetine, insanî düzenin kendisi ve kurucusu anlamında “devlet” denilmiştir. İrade ve teklif sebebiyle bir insanın bütün faaliyetlerinin fıtrata ve İslam’a uygun olması mümkün olmadığı gibi, bu, bir devlet için de mümkün değildir.
2. Devlet ve iktidar, salt kuvvete dayanırsa maddi varlığa hükmeder; vahye istinad ederse vicdana ve kalbe de tesir eder. Makbul devlet vahye istinat edendir.
Hazret-i Muhammed’in kurduğu devlet vahye istinat etti ve adaletle hükmederek genişlemeye muvaffak oldu. Genişleme için kılıcı; yani fethi de bir yöntem olarak kullandı. Ancak bu fetihlerin amacı insanları zorla Müslüman yapmak değil, İslam’ı yaşamak ve yaymak isteyenlere zemin hazırlamaktı.
Hazret-i Muhammed’in Asr-ı Saadetteki devleti, en büyük mu'cize olan Kur’an’ın toplum hayatına yansıması niteliğinde idi. Bu devlet sonraki tüm asırlar ve toplumlar için bir ideal-model devlet niteliğindedir.
3. Hilafet devletleri -ve Osmanlı devleti- de mükemmel toplum ve devlet idealine ulaşmayı hedefleyen bir devlet idi ve bu anlamda İslam devleti idi. Osmanlı Devleti meşrutiyetin ilanı ile birlikte anayasalı sisteme geçti ve vatandaşların ve bilhassa azınlıkların haklarını devlete karşı teminat altına aldı. Bu değişim bazı çevrelerde tereddütle karşılandı.
İslam devletinin bir anayasasının bulunması İslam’a aykırı değildir. Yanlış olan, Batı’dan “hüküm” alırken dinî hükümleri bir kenara bırakmaktır. Anayasanın ruhu İslamiyet’in esaslarına dayanıyorsa, bu yasanın şeklinin ve ifadelerinin Batı tarzı bir kanun biçiminde olmasının mahzuru yoktur.
4. 1876 Anayasasına göre devletin dini İslam’dı. Ancak bu hükmün sebebi sadece devleti yönetenlerin tercihinin İslam’dan yana olması değildi. Aynı zamanda halkın çoğunluğunun Müslüman olması da devleti bir anlamda “İslam devleti” haline getiriyordu.
Müslüman olmayanlara; kamu hizmetine girmekte, devlet hizmetinden yararlanmakta ve genel olarak hukuk önünde eşitlik tanınması İslam’a aykırı değildir.
5. Kurtuluş savaşından sonra bir intikal ve dönüşüm yoluyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti de önceleri Anayasasına devletin dininin İslam olduğunu yazmış ve böylece devleti bir İslam devleti olarak tarif etmiştir. Ancak daha sonra devletin dini Anayasadan çıkarılmış ve ardından devlet laik devlete dönüştürülmüştür.
Tek parti döneminde devrimci ve bid’acı (müptedi) CHP hükümetleri, laikliği din karşıtlığı biçiminde algılamışlar, maddi gelişmeye ve Batılılaşmaya mani gördükleri dini toplumsal hayattan dışlamaya çalışmışlar, özellikle şeair denilen toplumsal dini motifleri kaldırmaya ya da değiştirmeye yönelmişlerdir.
6. Bu dönemde Bediüzzaman devlet “adına” sergilenen dindışı hatta din karşıtı icraatlara rağmen “devlet düşmanı” olmamış, devleti ve hükümeti birbirinden ayırmıştır. Toplumun, şeairi muhafaza eden ve bid’alara direnme istidadına sahip olan bir “İslam toplumu” olmasından dolayı devlete yine “devlet-i İslamiye” demiştir.
Bediüzzaman bu dönemde hükümetlerin, şeaire, dindarlara ve kendisine yaptığı zulme direnmiş, bunu geçici bir durum olarak görmüş ve hataları CHP’ye maletmek gerektiğini ifade etmiştir. CHP’nin de ancak çok küçük bir kısmının bilerek din düşmanlığı yapan zındıka komitesi üyelerinden oluştuğunu teşhis etmiştir.
Bediüzzaman devletin dine karşı tutumunun olumlu yönde değişmesi için demokrasinin doğru bir araç olduğunu tesbit etmiş, müspet hareket kavramını öne çıkarmış, ihtilalci yöntemlerden uzak durmuştur. Asıl problemin toplumun içinde bulunduğu iman zaafı olduğunu teşhis etmiş, imanı takviye etmenin asıl önemli hizmet olduğunu ifade etmiş ve bu yolda çalışmıştır.
7. Bediüzzaman, laiklik nedeniyle, iman hizmeti ve dinî nasihat için devleti bir araç olarak kullanmanın zamanının geçtiğini tesbit etmiş, bu hizmeti, devletten ve hiyerarşiden bağımsız kalarak tebliğ, irşat ve nasihat edecek olan ve sivil ilişkilere dayanan cemaatlerin göreceğini bildirmiştir.
Devletten de; dinsizlere ilişmediği gibi dindarlara da ilişmemesini ve fakat halkın din ihtiyacı ve dinî hassasiyeti nedeniyle dindarların önünü açacak ve onları destekleyecek icraatlar yapmasını istemiştir.
8. Bediüzzaman çok partili siyasi hayata geçildiğinde de iktidardaki Demokrat Parti’yi din lehinde icraat yapmaya teşvik etmiş ve desteklemiştir. Din lehine bazı icraatları özellikle ısrarla teklif ve takip etmiştir. Ancak bu tür icraatların bir gereği ya da parçası olarak anayasanın da yeniden yazılmasını veya devletin İslam devleti olduğunun anayasaya dahil edilmesini istemiş değildir.
Bediüzzaman, iman takviye edilip ahlakî zaaf bitirilmedikçe, yani halkın yüzde altmış yetmişi tam dindar hale gelmedikçe hukuk düzenine ve kanunlara ilişkin tartışmaların zamanının gelmemiş olacağını beyan etmiştir. Diğer deyişle Hazret-i Peygamber’in önce bireyi ihya ve sonra toplumu biçimlendirme ve ondan sonra da devleti inşa biçiminde basamaklandırdığı tedricilik kaidesine ve sünnetine de uymuştur. Bu kapsamda, bir alt yapı kurumu olarak gördüğü vicdanı imanla ve ahlakı da sünnet-i seniyye ile takviye etmeye yönelmiş; topluma ilişkin bir üstyapı kurumu olan devlet ve hukuku ıslah etmeyi sonraya bırakarak buna göre bir hizmet tarzı geliştirmiştir. Bu sebeple İslam devleti ya da dâr-ul İslam gibi kavramlara öncelik vermemiştir.
Bu makalede, bu tesbitler, Risale-i Nur Külliyatı’ndaki delillerinin de yardımıyla ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
2. Giriş
Bediüzzaman’ın “hükümet-devlet” ve “toplumun dini-devletin dini” kavramlarının somut uygulamalarına yönelik değerlendirmesi, üç hayat devresi itibariyle farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Bu üç hayat devresi aynı zamanda devletin üç farklı biçimine de karşılık gelmektedir.
Eski Said olarak da bilinen birinci devresinde Bediüzzaman, meşrutiyet dönemi, öncesi ve sonrasına ilişkin değerlendirmeler ortaya koymuştur. Zayıf ve eksik de olsa İslam dinini temel referans olarak alan bir devlet olarak Osmanlı Devleti’nin, meşrutiyetin ve hürriyetin nimetlerinden halkı ve İslam dünyasını yararlandırması ve ila-yı kelimetullah ve terakki için gayret göstermesi gerektiğini ifade etmiştir
Bediüzzaman’ın Yeni Said olarak adlandırdığı ikinci hayat devresinde (1926-1950) devlet de değişmiş, dinî referansları anayasasından çıkararak laiklik ilkesini benimsemiş, ancak katı bir laiklik anlayışı içinde sekülerizm ideolojisini uygulamaya yönelmiştir. Devletin dine ve dindarlara baskı uyguladığı bu dönemde devletin dinî hizmetler karşısındaki olumsuz tavrına karşılık Bediüzzaman devlet rejimiyle ilgilenmemiş, şefkatli ikazla yetinen özgün bir muhalefet tarzını benimsemiş, siyaset dışı kalarak ve müspet hareket prensiplerine sadık kalarak devletten temel hak ve hürriyetleri talep etmekle yetinmiş, asıl ilgi alanı olan iman hizmeti ile meşgul olmuştur.
Üçüncü Said dönemine karşılık gelen Demokrat Parti iktidarı (1950-1960) döneminde ise Bedüzzaman, bir yandan müspet iman hizmetini sürdürürken, diğer taraftan da devletin dinî alandaki görevlerine ilişkin açıklamalar ve yönlendirmeler yapmıştır. Bu kapsamda, devletin, temel hak ve hürriyetleri teminat altına alması yanında, sekülerleştirme uygulamalarından vazgeçmesini ve toplumsal dinî motifler denilebilecek olan şeairi muhafazaya yönelmesini de teşvik etmiş, ancak dinî hukukun ihyası ve devletin dininin anayasaya yazılması gibi konularda herhangi bir teklifi olmamıştır (“Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyenin kanunlarını da ihata eden dinin geniş dairesinden bahsetmez. Belki asıl mevzuu ve hedefi; dinin en has ve en yüksek kısmı olan imanın erkân-ı azîmesinden bahseder”)1.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere Bediüzzaman, hayatının ve devletin her üç döneminde de, anayasanın devletin dini hakkında nasıl bir tutum takındığı hususunu öncelikli bir mesele olarak görmemiş, bireylerin imanlarını kurtarıp korumalarını ve imanı hayata yansıtmalarını hedeflemiş, bunların bir ön şartı ve vasıtası olarak da şeairi muhafazayı ön plana almıştır. Devletin de, şeairi muhafazaya yönelik tedbirler almasını, dinî konuda daha aktif olmasını, dindarlar ve dinsizler arasında tarafsız kalmakla yetinmemesini ve asayişi koruma görevinin bir gereği olarak din lehinde icraatlar yapmasını ve bir de kaderin sevkiyle gelen tarihi-coğrafi konumunun bir gereği olarak ittihad-ı İslam’ı gerçekleştirmesini ısrarla tavsiye etmiştir.
Aşağıda, Bediüzzaman’ın bu yaklaşımlarının Risale-i Nur Külliyatından karşılıklarını, “makalenin ana fikri” başlığında yer alan sıraya uygun olarak ve bazı ilave bilgileri de vererek aktaracak ve yeri geldikçe görüşlerimizi açıklayacağız. (Risale-i Nur Külliyatına yapılan atıflarda metinler ve sayfa numaralarında Yeni Asya Neşriyat tarafından 1994’den sonra yayınlanmış olan baskılar nazara alınmıştır. Bu metinlere elektronik ortamda http://www.risaleinurenstitusu.org adresinden de ulaşılabilir. Bu sebeple aşağıda atıflarda sadece kitap adı ve sayfa numaraları verilecektir.)
3. Bazı Temel Kavramlar Hakkında Ön Bilgi
Bediüzzaman Risale-i Nur’da, devlet kavramını kullanmayı, muhtemelen soyut ve kapsayıcı bir kavram durumunda olduğundan, gerekmedikçe tercih etmemektedir. “Hükümet” kavramını, yerine göre, bazen “devlet” anlamında bazen de “kabine” veya “iktidar” anlamında kullanmaktadır. Mesela “Isparta Hükümeti” derken, günlük dildeki “Hükümet konağı” kavramlaştırmasında olduğu gibi, Isparta’da tecelli eden devlet gücünü kastetmektedir. “Demokratların hükümeti” derken, Başbakan Menderes’in kurduğu kabineyi ve Demokrat Parti iktidarını kastetmektedir.
Bediüzzaman, kanun-u esasi kavramını, ikinci meşrutiyet döneminde yazdığı eserlerde, genellikle, bu gün bilinen anlamıyla teknik bir kavram olan “anayasa” anlamında kullanmaktadır. Tek parti döneminde ve özellikle Demokrat Parti iktidarında ise bu kavramı çoğunlukla “hukukun bir temel prensibi” anlamında kullanmaktadır. Mesela “Kur’an’ın bir kanun-u esasisi”; “Kur’an’daki temel hukuk prensiplerinden biri” demektir.
Bediüzzaman “İslâmî devlet” anlamına gelecek biçimde “devlet-i İslamî” kavramını kullanmamaktadır. Buna karşılık “devlet-i İslamiyye” kavramını sıklıkla kullanmaktadır. Bu kavrama bazen “Kur’an’ın tarif ettiği devlet” ya da “İslam’ı yayan devlet” anlamını yüklemektedir. Mesela “hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiye” cümlesinde bu anlamdadır. Yine bu kavrama, bazen, belli bir coğrafyada çoğunluk halde bulunan “Müslüman halkın devleti” anlamını yüklemektedir. Mesela “Endülüs devlet-i İslamiyesi” bu anlamdadır. Türkiye Cumhuriyeti için devlet-i İslamiye demesinin anlamı da budur.
Bediüzzaman ittihad-ı İslam kavramını da, bazen İslam devletlerinin ittihadı veya ittifakı anlamında, bazen de Müslümanların kardeşliği (uhuvvet-i İslamiye) anlamında kullanmaktadır.
4. Bediüzzaman’ın Devlet ve Hükümet Teorisi
a) İki hükümet: Hilkat hükümeti ve ben-î adem hükümeti
Bediüzzaman, “Allah’ın Hakîm isminin tecellisi” ya da “vahye istinat eden bilgi” anlamındaki “hikmet” ile devlet kuvveti anlamındaki “hükümet” arasında bir ilişki kurmaktadır: “… belki hikmetle iş görmek mânâsiyle hükûmet namı verilen …”2
Nitekim birinci dünya savaşı yıllarında yazmaya başladığı ilk Kur’an tefsirinin ilk sayfalarında hükümet kavramı ile ilgili ilginç bir benzetme yaparak dersine başlamaktadır: Buna göre devlet iktidarı da bir “hükümet”tir. Ancak kainatta tek hükümet devlet hükümeti değildir. İnsanların dünyadaki varlığından sonra ortaya çıkmış olan “devlet” ve “dünyevi iktidar” manasındaki hükümetten başka, bir de “yaradılışın hükmü ve anlamı-hikmeti” anlamında bir hükümet daha vardır: “Hilkat hükümeti”. (Özgün deyim ve yaklaşım, anlayabildiğimiz kadarıyla, münhasıran Bediüzzaman’a aittir).
“Evet benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mâzinin derelerinden gelip, vücut ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti: ‘Şu garib ve acip mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?’ diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:3 …”
Bu metnin devamında kainat bir tarafta ve insanlık diğer tarafta olarak yaradılışın amacına dair soru cevap faslı açılmaktadır. Kainatta cereyan eden düzen ve kurallar (Allah’ın irade sıfatından gelen şeriat-ı fıtriye) bir hükümet olarak tarif edilmekte ve insanların iradelerinin de rol oynadığı sosyal düzen anlamındaki hükümetin (Allah’ın kelam sıfatından gelen şeriat) karşısına çıkarılmaktadır. Bu hükümet, Bediüzzaman’ın İşaratü’l İcaz’dan talebelerine verdiği derslerden kaleme alınmış olan diğer bir metinde, günümüzde bilinen hükümete oldukça benzeyen (zabıta gibi) kavramlarla tarif edilmektedir. Bu da göstermektedir ki tabiat için “hükümet” deyimi bilinçli ve özel bir tercihtir.
“Benî Âdem bir tek taife iken yüz binler taifelere karışmasında kâinat zemin gibi onlara netice-i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güya hilkat-i kâinat hükûmeti; o hükûmetin zabıta memuru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misafir kafileye gönderip ondan sual edip …”4
Devlet ve kanun kavramına Bediüzzaman’ın yüklediği felsefî anlama göre, insanların iktidarı ve hükümeti anlamındaki devlet, insanların varlığından bu yana -ilkel biçimde de olsa- vardır. Devlet de diğer tabii varlıklar gibi fıtridir. Devletsizlik ve hükümetsizlik aynı zamanda intizamsızlık ve düzensizlik demektir. (… intizâmsız, hükümetsiz olan sol yolun yolcusu…5) Bu ise hikmete aykırıdır.
Ancak yine devlet de, devlet ile elde edilecek neticeler -mesela adalet- yönünden aynen diğer tabii sebepler gibi -mesela elma için ağacın sadece sebep olması gibi- sadece bir sebeptir. Neticeyi yaratan kuvvet de, aynen sebepleri yaratan gibi, ancak kudret-i ilahidir. Diğer deyişle devletle elde edilen hayırlı neticeler ve bilhassa kamu düzeni ve sulh, devlet ya da yöneticilerinin hesabına geçmez, onlar tarafından temellük edilemez. Neticeyi doğuran fiil kainatın Hâlıkına aittir. Aksi düşünce bir tür şirktir.
Bu derinlikli felsefî bakış açısı, devleti de doğru yerine oturtmaktadır:
“…Nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudûr eden ef’al-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudûr eden ef’al arasında bir nizam ve bir intizamı îka’ eden İlahî bir şeriat-ı fıtriyedir. Binaenaleyh şeriat ile devlet nizamı, makul ve itibarî emirlerden oldukları gibi; tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta câri olan âdetullahtan ibarettir.”6
Bilinen anlamıyla devlet ve hükümet de insan ve insanlık gibi gelişen bir varlıktır. Devletlerin değişmesi ve dönüşmesi de ancak zamana ve diğer şartlara bağlıdır:
“Yine âlemce malûmdur ki, devlet bir şahs-ı manevîdir. -Çocuk gibi- teşekkülü, büyümesi tedricîdir. Ve keza yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricîdir, zamana mütevakkıftır.”7
b) Devlet kudretinin dayanağı (kalem ve kılıç)
Devlet ve iktidar, ya güce ya da ilm-i ezeliye yani vahye istinat ettirilerek kurulabilir.
Salt güce istinat eden devlet de istisnaen kısa bir zamanda kurulup tekamül ettirilebilir, ancak vicdana hitap edemez.
Asıl devlet, akıl, kalp ve vicdana da hükmeden devlettir ve böyle bir devlet ancak vahye istinat ile kurulabilir.
“Evet, kahr ve cebr ile zâhirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat; bütün kalblere, fikirlere, ruhlara icra-yı tesir ederek, zâhiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek, -en büyük harika olmakla- ancak nübüvvetin hassalarından olabilir.
“… Evet tehdidlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir. Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikatı teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şua-i hakikattan muktebes harikûlâde bir mu’cizedir.”8
Nitekim bazı peygamberlerin kurup yönettiği devletler ve bilhassa Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Asr-ı Saadet devleti, vahye istinat ettiğinden ve vahyin doğrudan muhatabı olan peygamber eliyle tesis edildiğinden, bir mucize biçiminde, ani ve def’i olarak muvaffakiyet elde etmiştir:
“Acaba Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün esasat-ı âliyeyi hâvi olan ve maddî manevî bütün terakkiyat ve medeniyet-i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def’aten teşkil ettiği bir devletle, dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî mânevî hâkimiyetini muhafaza ve ibka ettiren, hârikulâdeliği değil midir?”9
“Evet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği şeriatın hakaikı, fıtratın kanunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. ...O zât, … öyle bir devlet teşkil etti ki, sâhirlerin sihirlerini yutan Asâ-yı Mûsa gibi, başka zâlim devletleri yuttu ve nev’-i beşeri istilâ eden zulüm, fesad, ihtilâl, şekavet rabıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsi’ ettirdi. Acaba o Zât’ın şu macerası, O’nun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?”10
c) Devlet ve mükemmellik
Devlet ve hükümet bir varlık olarak, “iyi”, gerekli ve faydalıdır. Ancak uygulamaları itibariyle yanlışları olabilir. Görevlileri itibariyle içlerinde kötüler de bulunabilir. Önemli olan oluşma biçimi ve sağduyunun tecelli edip etmediğidir. Bediüzzaman Osmanlı devletinde (Meşrutiyet döneminde) hükümete bu prensiple bakmıştır. (Bu yaklaşımın Cumhuriyet döneminde de sürdüğü anlaşılmaktadır).
“… Muhali talep etmek, kendine fenalık etmektir. Zerrâtı günahkârlardan mürekkep bir hükümet tamamıyla mâsum olamaz. Demek, nokta-i nazar, hükümetin hasenâtı, seyyiâtına tereccuhudur. Yoksa, seyyiesiz hükümet muhal-i âdidir. Ben öyle adamlara anarşist nazarıyla bakıyorum. Zira onlardan birisi -Allah etmesin- bin sene yaşayacak olsa, âdetâ mümkün hükümetin hangi suretini görse, hülya ile yine razı olmayacak. Şu hülyanın neticesi olan meylü’t-tahrip ile, o sureti bozmaya çalışacak.”11
Devlet görevlilerinin bazılarının ya da bir kısmının bozuk olmasının çözümü de yine tedricilik kanununa uygun biçimde ve toplumun ıslahının tabii bir sonucu olarak onların da ıslahıdır. İhtilalci bir yöntemle tüm devlet görevlilerinin bir elden değiştirilmesi zaten mümkün de değildir. Bu açıdan “neye layıksanız öyle yönetilirsiniz” kuralı da geçerlidir.
“Bir cisim birden zerrattan tahallül ve yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurîni ref ve yenilerini ikame eylemesi, muhal olmasa da, müteazzirdir. Binaenaleyh, istidad-ı habis ve kabil-i ıslah olmayan adamları zaten cism-i devlet def-i tabiî ile ifraz edecektir. Amma kabil-i ıslah olanlar, zaten güneş garptan tulû etmediğinden, tevbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli.”12
d) Devlet ve din
Risalelerde Hazret-i Peygamberin kurduğu düzen ve devlet, başından itibaren “İslam devleti” (Müslümanların devleti) olarak anılmaktadır.
Ancak devletin dönüşmeye başladığı ve zaafiyetlerin görüldüğü dönemde de devlet için aynı ifade kullanılmaktadır. Hatta yöneticilerin bütün bütün çığırdan çıkmaya meylettiği durumlarda dahi devlet-i İslamiye kavramı kullanılmaktadır:
“Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler.13 … İster istemez Emeviye devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvibleriyle etbâları ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi ve hakaik-i îmaniyeyi ve ahkâm-ı Kur’aniyeyi muhafazaya ve neşre çalıştılar. … Eğer karşılarında Âl-i Beyt’in gayet kuvvetli velayet ve diyanet ve kemalâtı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyyen muhtemeldi.”14
Bediüzzaman İslam coğrafyasında sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadelesi yapan milletlerin kurduğu veya kuracağı devletleri de İslam devleti olarak adlandırmıştır:
“… Şimdilik Asya ve Afrika’da inkişafa başlayan ve dört yüz milyon Müslüman’ı birbirine kardeş ve maddî ve manevî yardımcı yapan İttihad-ı İslâm’ın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde tesise başlamasının ve Kur’an-ı Hakîm’in kudsî kanunlarının o yeni İslâmî devletlerin kanun-u esasîsi olmasından dolayı büyük bayram-ı İslâmiyeyi tebrik …”15
İslam devleti bu gün bilinen sınırlarıyla İslam dünyasına özgü bir kavram değildir. Gelecekte yeni İslam toplumları ve dolayısıyla yeni İslam devletleri ortaya çıkacaktır. Bu da İslam devleti ile İslam toplumunun bağlantılı iki kavram olduğunu göstermektedir.
“Avrupa ve Amerika, İslâmiyet’le hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.”16
Adına İslam devleti de denilse, devlet, farklı dinden olan insanlara da hizmet vereceğinden, hakimiyet alanı ve kapsamı itibariyle, dinî ve uhrevi değil dünyevi bir kavramdır. Nitekim Bediüzzaman Uhuvvet Risalesinde birlik unsurlarından biri olan devleti dinî unsurlar arasında değil coğrafi unsurlar arasında saymaktadır:
“Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. Bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. Bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. Ona kadar bir bir.”17
Devlet, üzerinde hükmettiği ülkeden ve bu ülkede yerleşik insanlardan bağımsız bir varlık değildir. İnsanların çoğunluğunun dini, toplumun dinidir. Toplumun dini dolaylı olarak devletin de dinidir. (Bu sebepledir ki kendileri gizli dinsiz olup başkalarının da dinsiz olması için çalışanlar, gücü ellerine geçirdiklerinde, devleti dinsizleştirmekle yetinmeyip, devlet gücünü kullanarak toplumu da dinsizleştirmeye çalışmaktadırlar).
Toplumun dini -aynı zamanda- dolayısıyla devletin de dinidir. Temel hak ve hürriyetleri ve din hürriyetini kabul eden her devlet, bu dini resmen tanıyıp kabul etmese de bilhassa demokratik etkileşim vasıtasıyla tabii seyri içinde nazara alacak ve dolaylı biçimde de olsa dinin etkisi altında kalacaktır. Yine bu sebeple toplumun çoğunluğunun mensup olduğu dine mensup olanlar genellikle dinlerini serbestçe icra edebilirler. Zira devletler bu hakkı kolaylıkla teminat altına alır. Bir devlet aynı zamanda dinî azınlığın da haklarını koruyorsa din hürriyeti tamam demektir.
5. İslam Ülkesi – Harb Ülkesi
İslam dini açısından, bir ülkede dini motifler yeterince baskınsa ve özgürce kullanılabiliyorsa o ülke İslam ülkesidir. Bu tür ülkelere daru’l İslam da denir. Alternatifi olan daru’l harb ise, toplumun ve devletin, Müslümanların dinlerini serbestçe yaşamalarına izin vermediği ve dolayısıyla Müslümanların haklarını elde etmek için harb halinde bulundukları/bulunacakları ülkedir. Müslümanların azınlıkta olduğu her ülke bu şekilde değildir. (Günümüzde birçok İslam ülkesinde birçok konuda dindarlara baskı vardır. Buna karşılık birçok gayr-i Müslim ülkesinde Müslümanlar daha rahat ve daha özgürdür).
“Daru’l harp ve daru’l İslam kavramları, siyasal İslamcıların aksine, Bedüzzaman’ın sık kullandığı kavramlar değildir. Risalelerde bu kavramlar tek bir yerde ve dolaylı bir sebeple (Arapça dışındaki dillerle ezan okuma fetvasının sınırları belirlenirken) kullanılmıştır: …Ecnebî diyarına, lisan-ı şeriatta “dâr-ı harp” denilir. Dâr-ı harpte çok şeylere cevaz olabilir ki, diyar-ı İslâmda mesağ olamaz.”18
Ayrıca Bediüzzaman daru’l harbi devletle değil toplumla ilişkilendirmekte ve başka dinlerin egemenlik alanı durumundaki yerler olduğunu ifade etmektedir: “Hem Frengistan diyarı, Hıristiyan şevketi dairesidir. Istılahât-ı şer’iyenin maânîsini ve kelimât-ı mukaddesenin mefâhimini lisan-ı hal ile telkin edecek ve ihsas edecek bir muhit olmadığından…”19
Aynı şekilde devletin durumundan ve din karşısındaki konumundan bağımsız olarak, şeairin tatbik edildiği yerlerin de daru’l İslam olduğunu belirtmektedir: “Diyar-ı İslâmda ise, muhit, o kelimât-ı mukaddesenin meâl-i icmâlîsini ehl-i İslâma lisan-ı hal ile ders veriyor. An’ane-i İslâmiye ve İslâmî tarih ve umum şeâir-i İslâmiye ve umum erkân-ı İslâmiyete ait muhaverât-ı ehl-i İslâm, o kelimât-ı mukaddesenin mücmel meallerini, mütemadiyen ehl-i imana telkin ediyorlar. Hattâ, şu memleketin maâbid ve medâris-i diniyesinden başka, makberistanın mezar taşları dahi birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki, o maânî-i mukaddeseyi ehl-i imana ihtar ediyorlar.”20
Bu durumda daru’l harb ile daru’l İslam arasında, sulhün hakim olduğu ve adına dar-ı sulh denilebilecek olan üçüncü bir ülke grubu daha vardır denilebilir. Her dar-ı sulh potansiyel olarak daru’l İslam’dır. Zira sulh, selam ve İslam’dır. İslamın yaşanması da İla-yı kelimetullah yani tebliğ ve irşad vazifesi de ancak sulh içinde iken yapılabilir.
Nitekim Bediüzzaman’a göre sulh-u umumi hem İslam devletinin hem de bütün insanlığın huzuru için esaslı bir hedeftir: “İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.”21
6. Devlet ve Cihad
İslam’ın ilk devirlerinde sadece İslam dini değil diğer dinler de devletlere istinat etmekte idi. Aynı şekilde devletler de genellikle dinlere istinat etmekte idi. Bu nedenle, o dönemde dini yaymak, aynı zamanda devleti zaptetmek ve ülkesini fethetmek anlamına geliyordu. Bu sebeple İslam devleti maddi cihadı da yerine getiren bir devlet biçimi olarak anlaşılıyordu. İslam dini de bir yandan dinleri diğer taraftan da o dinlerin devletlerini karşısına almış bir hareket idi.
“Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere galib ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor.22 ... Yani, Hazret-i İsâ (a.s.) gibi kılıçsız değil, belki sahibü’s-seyf bir Peygamber gelecek, cihada memur olacak ve onun Sahabeleri dahi kılıçlı ve cihada memur olacaklardır."23
“Osmanlı devleti de dini yaymak adına maddi cihadı bir vazife olarak kabul etmişti. Bediüzzaman da Osmanlı devletini özellikle bu sebeple bir İslam devleti olarak anmıştır: Eskiden beri i’la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile, kendini yek-vücud olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiye…"24
Elbette maddi cihadın amacı ganimet ya da toprak elde etmek değildi. Aynı şekilde amaç başka dinlere mensup olanları zorla Müslüman yapmak da değildi. Amaç, fethedilen ülkelerde İslam’ı yaşamak ve yaymak isteyenlere uygun bir toplumsal düzen kurmaktı.
Bu durum Osmanlı anayasasının yazılmasında da etkisini göstermiş ve 1876 Anayasasının 11. maddesine “Devleti Osmaniyenin dini İslâm’dır” hükmü konmuştur.
Bununla birlikte Anayasa aynı hükmün devamında dinî azınlıkların (o günkü adıyla cemaatlerin) din hürriyetini de teminat altına almıştır: “Bu esası vikaye ile beraber asayiş-i halkı ve âdâb-ı umumiyeyi ihlâl etmemek şartile memalik-i Osmaniyede maruf olan bilcümle edyanın serbesti-i icrası ve cemaat-ı muhtelifeye verilmiş olan imtiyazat-ı mezhebiyenin kemakân cereyanı Devletin taht-ı himayetindedir.”25
7. Devlet ve Anayasa
İslam devletinin de adalet ve hukuk devleti olması için kanun yapmaya ihtiyacı vardır. Kanun yazıcılar bunu yaparken örnekleme ve kıyas da yapabilirler. Ancak kaynak doğru ve niyet iyi olmalıdır. Avrupa’dan “kanun” iktibas etmekle “hukuk” ve “hüküm” almak arasında fark vardır. Şeriatın hüküm koymadığı hususlar hakkında kanun yaparken Avrupa kanunlarını iktibas etmek ya da kanun yapma tekniği itibariyle taklit etmek, gerekli ise mahzurlu değildir. Buna karşılık, şeriatın hükümleri dururken, Avrupa’nın felsefeye, nefse ve akla istinat eden kanunlarını almak fıtrata ve İslam’a zıttır: “On üç asır evvel Şeriat-ı Garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir.”26
Anayasa da bir kanun olarak bu kapsamdadır.27 Bediüzzaman ikinci meşrutiyetin ilanı ve anayasanın yeniden uygulanmaya başlaması üzerine yazdığı makalelerinde ve diğer eserlerinde bu yeni düzenin din dışı olmadığını beyan etmiş, anayasalı sisteme din adına sahip çıkmıştır: “Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mes’ele ise; hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir. Hüsn-ü telakki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira, dünyevî saadetimiz meşrutiyettedir. Ve istibdaddan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.”28
8. Devlet ve Resmi Din
a) Genel olarak resmi din ve anlamı
Öncelikle belirtelim ki Bediüzzaman “devlet dini” ya da “resmi din” kavramını henüz anayasaların yazılmadığı eski tarihlerdeki devletler için de kullanmaktadır. (Zira bir devletin anayasasının olup olmadığı ve anayasasında ne yazdığından çok fiilen nasıl davrandığı önem taşır.) O zamanda yüzer milyon tebaası bulunan Nasârâ ve Yahudi ve Mecusî dinleri ve Roma, Çin ve İran hükümeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan cihangir devletlerin edyân-ı resmîleri iken…29
Modern anayasaların yazılmaya başlandığı tarihlerden bu yana, çeşitli sebeplerle birçok ülkede anayasalara devletin dini hakkında hükümler konulmuştur.30 Bazı anayasalarda (Yunanistan, İzlanda vd.) resmi din ya da en azından “tanınmış din” (established religion) vardır. Anayasa, bu dine mensup olanlara, bilhassa kamu hizmeti hususunda bazı avantajlar sağlamakta, devlete de dinî bazı görevler yüklemektedir. Buna karşılık bazı anayasalarda (Fransa, Almanya, İtalya, Belçika) belli bir din öne çıkarılmamış, din ile devletin ayrılığı öngörülmüştür. İkinci grup içinde doğrudan doğruya devletin “laik” olduğunu belirten tek devlet Fransa’dır.
Almanya’da din-devlet ayrılığı esas olmakla beraber, bu model hem dine sempatiktir hem de çoğulcudur. Federal Almanya Anayasasına göre Almanya’da devlet kilisesi yoktur ve dinî kurumların herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın örgütlenmeleri serbesttir. Her dinî cemaat kendi işlerini harici bir müdahale olmaksızın özerk bir şekilde düzenleme hakkına eşit olarak sahiptir. Şimdiye kadar var olanlar yanında, başvurmaları halinde başka dinî cemaatler de kurulabilir. Bir felsefi doktrini yaymak amacıyla oluşturulan dernekler de dinî cemaatlerle aynı statüye sahiptirler. Bu cemaatler ve bunların oluşturabilecekleri birlikler bir tür kamu kurumu olarak muamele görürler. Bu kurumlar kendi üyelerine vergi koymaya yetkilidirler. Devlet, kuralları yasayla belirtilen şekilde dinî cemaatlere yardım eder. Ayrıca, dinî cemaat veya derneklerin mal-mülk sahibi olmaları ve ibadet, eğitim veya hayır amacına tahsisli kurumlarına, vakıflarına veya diğer varlıklarına ilişkin hakları devletin güvencesi altındadır.31
b) Osmanlı Devleti ve resmi din
Osmanlı Devleti 1876 Anayasasının 11. maddesi ile İslam’ı devletin dini olarak benimsemişti. Bediüzzaman, Anayasada yer alan bu hükmü, bir yandan devletin şahs-ı manevisini Müslüman gösteren bir hüküm olarak görmüş ve diğer taraftan da demokrasi ve cumhuriyetin gerçek mânâsına ulaşması açısından önemli saymıştır.
“(İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Osmanlı Meclis-i Mebusanına hitaben yazdığı makalede:) Cumhuriyet ve demokrat mânasındaki (bu iki kelimeyi müellifi sonraki baskılarda eklemiştir) meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adâlet ve meşveret ve kanunda cem-i kuvvet; bu ünvan ile beraber ve şahs-ı mânevî-i hükümeti Müslüman gösteren.. ve kanun-u esasînin ruhunu ve on birinci maddeyi muhafaza ile sizi hıns-ı yeminden (yemini bozmaktan) kurtaran…”32
Ancak belirtelim ki bu düzenleme din hürriyetine engel olmamıştır. Zira vatandaşlar arasında din hürriyeti yönünden eşitlik prensibi getirilmiştir. Ayrıca azınlıkların kendi iç işlerinde kendi hukukuna tabi olacakları kabul edilmiştir.
Bu durum bazı çevrelerce bir çelişki ya da devletin İslam’dan vazgeçmeye başladığını gösteren deliller biçiminde algılanmıştır. Bediüzzaman konu ile ilgili sorulara karşı, anayasada bir çelişki bulunmadığını ve eşitlik hükmünün kanun önünde eşitlik mânâsına geldiğini bildirmektedir. Ancak aşağıdaki metnin haşiyesinden de anlaşılacağı üzere devlet üzerinden lâdinî bir istibdat uygulamasının hazırlıklarının başlaması da aynı döneme denk gelmektedir.
“Sual: “Gayr-i müslimlerle nasıl müsavi olacağız?”
“Cevap: Müsavat ise, fazîlet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat, “Karıncaya bilerek ayak basmayınız” dese, tazibinden menetse, nasıl benîademin hukûkunu ihmal eder? Kella! Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) adi bir Yahudî ile muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salahaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim. [Haşiye: Eski Said, Nur’un parlak hasiyetinden gelen kuvvetli bir ümit ve tam tesellî ile, siyaseti İslamiyete alet yaparak, hararetle hürriyete çalışırken, diğer bir hiss-i kable’l-vukû ile dehşetli ve ladînî bir istibdad-ı mutlakın geleceğini bir hadîs-i şerîfin manasından anlayıp, elli sene evvel haber vermiş. Said’in tesellî haberlerini o istibdad-ı mutlak, yirmi beş sene bilfiil tekzib edeceğini hissetmiş ve otuz seneden beri (Şeytan ve siyasetten Allah’a sığınırım.) deyip, siyaseti bırakmış, Yeni Said olmuştur.]
“Zîra, meşrûtiyet, hakimiyet-i millettir; hükümet hizmetkardır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vali reis değiller, belki ücretli hizmetkarlardır. Gayr-i müslim, reis olamaz, fakat hizmetkar olur.33
Bediüzzaman ikinci meşrutiyet döneminde “din elden gidiyor, devlet dinden uzaklaştı” diyenlere cevap olarak, milletin ve insanlığın fıtrî ihtiyacı olarak dinin ve dolayısıyla dine hizmetin gerekli olduğunu, bu gereklilik mevcut iken, her hükümetin açık ya da örtülü hedef olarak dine hizmet amacını da taşıyacağını bildirmektedir.
S - Demek hükümet bundan sonra da İslâmiyet ve din için hizmet edecek midir?
C - Hayhay! Bazı akılsız dinsizler müstesna olmak şartıyla, hükümetin hedef-i maksadıvelev gizli ve uzak olsa bile uhuvvet-i imaniye sırrıyla üç yüz milyonu bir vücut eden ve nurânî olan İslâmiyetin silsilesini takviye ve muhafaza etmektir. Zira, nokta-i istinad ve nokta-i istimdad yalnız odur. … Zira, kemâlin cemâli dindir. Hem, din saadetin ziyasıdır, hissin ulviyetidir, vicdanın selâmetidir.”34
Ayrıca dinî nasihatin devlet görevlilerince değil Kur’an’ın tebliği ile ve bizzat ilim ehli tarafından yapılması halinde daha verimli ve faydalı olacağını bildirmektedir. Her şeyin ve dinî hizmetin hükümetten beklenmesinin de aslında bir nemelazımcılık ve korkaklık biçimi olduğunu ifade etmektedir.
“… O sadâ-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nispeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir? Elhasıl: İnkılab-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adamın dinde hissesi, beytü’l-ankebut gibi zayıf düşmüş Cehalettir, onu korkutur; taklittir, onu telâşa düşürttürür. Zira itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükümetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükümetin kesesinden tahayyül eder, korkar.”35
Devlet ve hükümetin varlık sebebi insana hizmettir, devlet görevlilerinin bazılarının gayr-ı müslim olması bu amacı değiştirmez: “Zira meşrutiyet hâkimiyet-i millettir; hükümet, hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vali, reis değiller; belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim, reis olamaz, fakat hizmetkâr olur.”36
Aynı şekilde, devletin İslam devleti olması bütün icraatlarının adilane olacağı ve muhalefetin meşru olmadığı anlamına gelmez.
“Suâl: Bâzı adam, ’Şeriata muhâliftir’ diyor?”
Cevap: Rûh-u meşrûtiyet, şeriattandır; hayatı da ondandır. Fakat ilcâ-i zarûretle teferruat olabilir, muvakkaten muhâlif düşsün. Hem de, her ne hâl ki, meşrûtiyet zamanında vücuda gelir! Meşrûtiyetten neş’et etmesi lâzım gelmez. Hem de hangi şey vardır ki, her cihetle şeriata muvâfık olsun; hangi adam var ki, bütün ahvâli şeriata mutâbık olsun? Öyle ise şahs-ı mânevî olan hükümet dahi mâsum olamaz; ancak Eflâtûn-i İlâhînin medîne-i fâzıla-i hayaliyesinde mâsum olabilir. Lâkin, meşrûtiyet ile sû-i istimâlâtın ekser yolları münsed olur; istibdatta ise açıktır.”37
Nitekim Bediüzzaman meşrutiyet döneminde hükümeti oluşturan partinin bazı icraatlarına muhalefet etmiş, zulmüne karşı çıkmış ve bilhassa dindarlara dini sebeple yapılmaya başlanan zulmün gerçek kaynağını deşifre etmiştir: (Otuz Bir Mart isyanından sonra Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki savunmasında:) “… Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatını setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla itham ederler.”38
Osmanlının son döneminde Batılılaşma akımından en çok ve en önce, batı kaynaklı askeri eğitimin de etkisiyle ordu etkilenmiş, ordunun yapısı değişmeye başlamış ve Bediüzzaman da bu değişim nedeniyle orduya karşı tavrını değiştirmiştir.
“Eski Said’in İttihad Terakki komitesine şiddet-i muhalefetiyle beraber, onların hükümetine ve bilhassa orduya karşı tarafgirâne yüksek takdiratı ve iltizamları ise, bir hiss-i kablelvuku’ ile yağı içinde bulunan o cemâat-ı askeriyede ve o cem’iyet-i milliyede bir milyona yakın evliya mertebesinde olan şühedayı, altı-yedi sene sonra tezahür edeceğini hissetmiş. İhtiyarsız olarak, meşrebine muhalif onlara dört sene tarafgir bulunmuş. Sâbık Harb-i Umumî çalkamasıyla o mübarek yağı alındı, yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Said dahi Eski Said’e muhalefet edip mücahedesine döndü.”39
c) Demokrasisiz cumhuriyet ve din devleti
Kurtuluş Savaşını yapan ve kazanan milletin cephedeki önderleri Osmanlının son döneminde önemli bir değişim geçirmiş olan ordu mensupları idi. Bunların önderliğinde Ankara’da kurulan yeni devlet değişimi hızlandırarak sürdürmüştür.
Yeni devlet, gerek din karşısındaki ve gerekse dini azınlıklar karşısındaki tutumu itibariyle, Osmanlı Devleti’nden farklı bir yapıya sahip olmuştur.
Bu yeni devlet inkılapçı bir devlettir. Bediüzzaman cumhuriyetin başlangıcındaki yenileşme ve inkılap hareketlerinin bir ihtiyaçtan kaynaklandığını ve prensipte doğru ve gerekli olduğunu kabul etmektedir: Koca ordunun ve hükûmetin teceddüd ve inkılab ve harb-i umumî inkılabından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyat…”40
Fakat ilkelerinin doğru tesbit edilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. (Birinci Meclis’teki konuşmasında:) Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek.41
İnkılap özellikle Kur’an’ın temel hükümlerine uygun olmalıydı: “Bir gün riyaset odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşmanlarının arasında nam kazanmak emeliyle, şeair-i İslâmiyeyi tahrib etmenin, bu millet ve vatan ve âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlid edeceğini; eğer bir inkılab yapmak îcab ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyet’e müteveccihen Kur’an’ın kudsî kanun-u esasîsi noktasından yapmak lâzım geldiği mealinde ihtarlarda bulunur …”42
Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında temel fikriyatta bir problem vardır: Toplumun dini inançlarının zayıflığından da yararlanan bir dinsizlik komitesi iktidara kendi rengini vermeye çalışmış ve önemli ölçüde muvaffak olmuştur. Bediüzzaman bu gidişi durdurmak üzere -davet üzerine- geldiği Ankara’da bulunmayı sürdürmeyi düşünmüş ve denemiş, ancak özellikle dinsizlik fikri ile mücadelenin doğru yönteminin bu yol olmadığını anlayarak ve başka maslahatlarla bundan vazgeçmiştir:
“Bediüzzaman, İlahî kudretin tecellisiyle ve ihsanıyla, böyle en elzem bir vakitte, dine revaç verebilecek bir teşekkülün zuhuru dolayısıyla ve kendisi de beraber çalışmak ümidiyle Ankara’ya gelmişti. Avn-i İlahî ve mu’cize-i Peygamberî ile düşman taarruzlarını def’eden ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet-i Cumhuriyede, doğrudan doğruya Kur’an’a istinad eden ve âlem-i İslâm’ın vahdetini nokta-i istinad yapacak ve İslâmiyet’in hakikatında mevcud kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydana getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aşılamak üzere mecliste çalışıyordu. Fakat pek kuvvetli maniler karşısına çıktı.”43
“Bin üç yüz otuz sekizde Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah! Dedim, bu ejderha imanın erkânına ilişecek.”44
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
YanıtlaSilBismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah
Allahuekber
Subhanallah
Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
Sallaahualeyhivesellem
Estagfirullah
Parmak izlerini inceleyen ilim dalı (Daktiloskopi), parmak uçlarının ömür boyunca hiç değişmeden aynı kaldığını; hiçbir insanın parmak ucunun bir başkasındakine benzemediğine ortaya koymuştur.
YanıtlaSilKitabımız Kur'an Muhtevası Ve Faziletleri.sy.132,133.
Nice sevinçli ve neşeli insanlar vardır ki, aslında sevinçleri kendileri için bir belâdır.Nice üzüntülü ve mahzun kimseler vardır ki, aslında çektiği üzüntü onun için bir kurtuluştur.
YanıtlaSilEbu Bekir Muhammed b. Davud-i Dineveri(r.a.h.) Dükki
Kuşeyri Risalesi.
Sufilerin İnanç Ve Ahlakları.sy.163.
Onların deveyi boğazlamaları ise; Yahya (aleyhisselâm) ın kıyâmet günü koç suretinde görünecek olan ölümü kesmesi kabilindendir.
YanıtlaSilRuhu'l Furkan Tefsiri. Cilt.13. sy.877.
Komutanı koyun olan aslan ordusundan asla korkmam;
YanıtlaSilben asıl komutanı aslan olan koyun ordusundan korkarım.
Büyük İskender.
Hayatta güvenebileceğimiz dostlardan biri de iyi kitabtır.
YanıtlaSilNaci Kasım.
Keşfu'l-mahcub kitabında der ki: "Marifet-i Hudâ, ilmi ve hâli olmak üzere iki kısımdır.Mârifet-i ilmi, yani Allah c.c. ı ilmen bilmek bütün dünya ve âhiret hayırlarını kaidesidir.Bütün vakitlerde ve hâllerde her işin en hayırlısını tercih etmek Hudâ'yı tanımanın yoludur.
YanıtlaSilTevhide Giriş.
Hâce Muhammed Parsa.sy.125.
Büyükler demişlerdir ki:
YanıtlaSil"Eğer onun hakkında,
"Ne zaman?" dersen,
Zaman O'dan sonradır, derim. Eğer,
"Önceden söz edersen,
"Önce" O'ndan sonradır,derim..Eğer,
"Hüve" dersen,
Hâ ve vav (bu harfler) O'nun halkettiğidir,derim.
Nasıl? dersen,
Zatı vasıftan gizlenmiştir, derim.
Nerede ?dersen,
Vücudu mekândan öncedir derim.
Tevhide Giriş
Hâce Muhammed Parsa.sy.141.
Bazı âlimler der ki: Özellikle ihtiyaç ve sıkıntı zamanında başkalarını yediripdoyurmak iffet çeşitlerinin en üstünüdür.İman ise hikmet çeşitlerinin en yücesidir.Bu iman ilmi ve yakini olan imandır.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan
Kur'an Meâli ve Tefsiri.cilt 23.sy.385.
Zorluklara/sıkıntılara sabretmek ise cesaret çeşitlerinin içinde en büyüğüdür. Allah c.c.ın bu ayette sabrı imanda sonra getirmesi, şecaat/cesaret faziletinin yakini iman olmadıkça elde edilemeyeceğine, karşılıklı şefkât ve sevginin ise adâlet çeşitleri içinde en üstün olduğuna işâret etmek içindir.
YanıtlaSilRuhu' Beyân
Kur'an Meâli Ve Tefsiri.cilt.23.sy.385.
90. Beled Sûresi
YanıtlaSilMekke döneminde nâzil olmuştur. 20 âyettir. Beled, “belde” anlamında olup burada Mekke kastolunmuştur. Adını ilk âyetindeki aynı ifadeden almıştır.
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1. Elbet[1] bu şehre (Kutsal Mekke’ye) yemin ederim ki!
2. Sen bu şehirde oturacaksın.[2]
3. Babaya ve oğluna yemin ederim ki![3]
4. Gerçekten biz (her) insanı (hayatında karşılaşacağı) birtakım zorluklar içinde yarattık.
5. (İnsan), hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi zannediyor?
6. (Gösteriş için övünerek:)“Ben birçok mal tükettim.” diyor.
7. (O) hiç kimsenin (yani Allah’ın da) kendisini, görmediğini (ondan haberi olmadığını) mı zannediyor?
8-9-10. Biz (hikmetimiz üzere) ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? Ona iki yol (iki hedef olan hayır ve şerri) göstermedik mi? [krş. 76/2-3]
11-12-13-14-15-16. Fakat o, (âhiret mutluluğunu engelleyen) sarp yokuş(u aşmay)a girişmedi.[4] O sarp yokuşun ne olduğunu sana ne bildirdi? (O ilk adım olarak) bir köle (ve esir) azat etmektir. Yahut (salgın) bir açlık gününde, akraba olan yetimi, yahut yere serilmiş (aç) bir yoksulu doyurmaktır.
17. Sonra (bu sarp yokuşu aşmak) iman edip de, birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır.
18. İşte bunlar, bahtiyar olan (amel defteri sağından verilen) kimselerdir.
19. Âyetlerimizi inkâr edenler ise, sol ehli olan (amel defterleri solundan verilmiş olan)ların ta kendileridir.
20. Onların üzerlerine (kapakları) kapatılacak bir ateş vardır.
[1] bk. 75/1 ve dipnotu.
[2] Bu âyetle Mekke’nin ileride İslâm şehri olacağının müjdesi verilmektedir (Beydâvî; Celâleyn; Elmalılı, VII, 5825-5827).
[3] Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’e (Elmalılı, VIII, 5830). Bazı müfessirler ise bundan Hz. Âdem ve onun sâlih neslinin kastedildiğini söylemektedirler.
[4] O insan, basit olanı, nefsin arzu ve isteklerine göre tanzim edilen (şerli) yaşam biçimini seçti.
etni
YanıtlaSilCevşen-i Kebir'in Türkçe Anlamı
1- Allah'ım! Ben, ismin hakkına sana el açıyorum; (hacetlerimi) senden diliyorum; ey Allah, ey dünyada hem mümine hem kâfire merhamet eden (Rahman), ey ahirette sadece müminlere merhamet edecek (Rahîm), ey iyilik ve ikramı bol olan (Kerîm), ey her şeyi ayakta tutan (Mukîm), ey azamet ve yücelik sahibi (Azîm), ey varlığının evveli olmayan (Kadîm), ey her şeyi bilen (Alîm), ey kullarını cezalandırmada acele etmeyen hilim sahibi (Halîm), ey hikmet sahibi (Hekîm)!
Münezzehsin sen, ey kendisinden başka ilâh olmayan! İmdat! İmdat! Kurtar bizi ateşten ey Rabbim!
2- Ey efendilerin efendisi olan, ey duaları kabul eden, ey dereceleri yücelten, ey iyiliklerin sahibi olan, ey hataları bağışlayan, ey bütün istekleri veren, ey tövbeleri kabul eden, ey bütün sesleri işiten, ey bütün gizlilikleri / sırları bilen, ey belâları/felâketleri def eden!
Münezzehsin sen, ey kendisinden başka ilâh olmayan! İmdat! İmdat! Kurtar bizi ateşten ey Rabbim!
YanıtlaSil2- Ey efendilerin efendisi olan, ey duaları kabul eden, ey dereceleri yücelten, ey iyiliklerin sahibi olan, ey hataları bağışlayan, ey bütün istekleri veren, ey tövbeleri kabul eden, ey bütün sesleri işiten, ey bütün gizlilikleri / sırları bilen, ey belâları/felâketleri def eden!
1- FÂTİHA SÛRESİ(1)
YanıtlaSil[Mekke devrinde nâzil olmuştur, 7 âyettir.]
Kovulmuş şeytadan Allah'a sığınırım!
1-Rahmân, Rahîm olan Allah’ın ismiyle.(2)
2-Hamd, âlemlerin Rabbi(3) olan Allah’a mahsustur.(4)
3-(O,) Rahmândır, Rahîmdir.(5)
4-Dîn(6) (hesab) gününün mâlikidir.
5-(Rabbimiz!) Ancak sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.(7)
6-Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle!(8)
7-Kendilerine ni‘met verdiğin kimselerin yoluna; gazab edilmiş olanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) değil!(9) (Âmîn!)(10)
(1)Bu sûreye, Kur’ân-ı Hakîm’in başlangıç sûresi olması cihetiyle, açan veya açıcı ma‘nâsında “Fâtiha” ismi verilmiştir. Ayrıca, namazın her rek‘atında tekrarlanan yedi âyet olması cihetiyle سَبْعَ الْمَثاَن۪ي denir. Ve Kur’ân’ın bir nevi‘ fihristi, özü, esâsı ve bütün ma‘nâ ve hükümlerine şâmil olması cihetiyle de اُمُّ الْكِتاَبِ [Kitâbın anası] gibi ünvanları olan bu sûrenin daha başka isimleri de vardır. (İbn-i Kesîr, c. 1, 15; Nesefî, c. 1, 29)
“Kur’ân Fâtiha’da, Fâtiha dahi Besmele’de münderic (içinde) olduğuna ehl-i keşif müttefiktirler (ma‘neviyât ehli olan evliyâlar ittifâk etmiştir).” (Zülfikār, 25. Söz, 30)
(2)“*بِسْمِ اللّٰهِ her hayrın başıdır.” (Sözler, 1. Söz, 3)
“بِسْمِ اللّٰهِ kudret-i ezeliyenin (Allah’ın ezelî kudretinin) tealluk (alâka) ve te’sîrini celb eder (çeker). Ve o tealluk, abdin kesbine (kulun fiiline) ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyle ise hiçkimse, hiçbir işini Besmele’siz bırakmasın!” (İşârâtü’l-İ‘câz, 11)
“Her bir ni‘metin bidâyetinde (başında) mü’min olan kimse Besmele’yi unutmasın, okusun! Ve o ni‘metin Allah’dan olduğunu bilmekle, kendisi ancak Allah’ın ismiyle, Allah’ın hesâbına aldığını bilsin; Allah’a minnet ve şükranla mukābelede bulunsun.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 81)
Besmele hakkında daha geniş ma‘lûmât için, bakınız; (Sözler, 1. Söz, 3; Lem‘alar, 14. Lem‘a, 97; İşârâtü’l-İ‘câz, 11-12)
(3) Kur’ân-ı Kerîm’in her cüz’ü dört hizbe bölünmüştür. Bir tilâvet âdâbı olarak, Kur’ân okuyan kişi, kırâetini mevzûnun tamamlandığı yerlerde bitirmelidir. Bu hususta bir kolaylık olmak üzere, âyet sonlarındaki ( ع ) secâvendleri gibi, sahîfe kenarlarındaki bu hizb işâretleri de ekseriyet i‘tibâriyle böyle yerleri göstermekte olup, bu işâretlerdeki حزب [Hizb] kelimesinin tam karşısında bulunan âyetle, kırâet ma‘nâ cihetiyle tamamlanmaktadır. (Karaçam, 502)
(4)“Semâvâtta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı, her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlûkāt birer âlemdir. Hattâ her bir insan dahi küçük bir âlemdir. رَبُّ الْعاَلَم۪ينَ [Âlemlerin Rabbi] ta‘bîri ise, doğrudan doğruya her âlem, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetiyle idâre ve terbiye ve tedbîr edilir, demektir.” (Mektûbât, 26. Mektûb, 127)
YanıtlaSil(5)“Ezelden ebede kadar, her kimden her kime karşı gelen ve gelecek medh ü senâ (övgü) O’na âiddir. Çünki sebeb-i medih (övgü sebebi) olan ni‘met ve ihsan ve kemâl ve cemâl ve medâr-ı hamd (övgüye sebeb) olan herşey O’nundur, O’na âiddir.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 66-67)
(6)Rahmân ve Rahîm, eşsiz rahmet ve merhamet sâhibi ma‘nâsında iki sıfat ismidir. Rahmân, bu dünyada mü’min veya kâfir, iyi veya kötü bütün mahlûkāta; Rahîm, âhirette sâdece mü’minlere ni‘met veren ma‘nâsındadır. (Kurtubî, c. 1/1, 104-105)
(7)“ ‘Dîn’ kelimesinden maksad, ya cezâdır (karşılıktır); çünki o gün, hayır ve şerlere cezâ verilecek bir gündür veya hakāik-ı dîniyedir (dînî hakīkatlerdir). Çünki hakāik-ı dîniye o gün tam ma‘nâsıyla meydana çıkar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 16)
(8)Burada, “(Ben) ibâdet ederim” değil de “(Biz) ibâdet ederiz” denmesinin hikmeti için, bakınız; (Mektûbât, 29. Mektûb, 243; Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 574-576; İşârâtü’l-İ‘câz, 17)
(9)“Bir mü’min hidâyeti isterse;* اِهْدِناَ[Bize hidâyet eyle!] sebat ve devam ma‘nâsını ifâde eder. Zengin olan isterse ziyâde ma‘nâsını, fakir olan isterse i‘tâ (ihsân etmek) ma‘nâsını, zayıf olan isterse iâne (imdad) ve tevfik (muvaffak kılma) ma‘nâsını ifâde eder. (...) En büyük hidâyet, hicâbın (perdenin) kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 19)
(10)“Âdem (as) zamânından beri, beşeriyette iki cereyân-ı azîm (iki büyük hareket) birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikāmet yolunu (doğru yolu) ta‘kīb ile ni‘met ve saâdet-i dâreyne (dünya ve âhiret saâdetine) mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salâhat ve îmandır (peygamberler, sâlihler ve mü’minlerdir). Bunlar kâinâttaki, kâinâtın hakīkī güzelliğine ve intizam ve kemâline (mükemmelliğine) mutâbık (uygun) olarak istikāmette hareket ettiklerinden, hem kâinât sâhibinin lütuflarına, hem iki cihânın saâdetine mazhar olup, beşeri (insanı) melekler derecelerine, belki fevkine (daha yukarısına) terakkī ettirmeğe (yükseltmeye) vesîle olarak, dünyada îman hakīkatleriyle ma‘nevî bir Cennet, âhirette bir saâdet kazanmışlar ve kazandırmışlar.
ikinci cereyan, istikāmeti bırakıp ifrât ve tefrît ile (aşırı giderek veya çok geri kalarak) aklı, bir vesîle-i azaba ve elemler toplayıcı bir âlete çevirdiklerinden, insâniyeti en bedbaht bir hayvâniyetten aşağı düşürüp, dünyada zulümlerine mukābil (karşılık) gazab-ı İlâhîyi (Allah’ın gazabını) ve musîbet tokatlarını yemekle berâber, dalâletleri cihetinde, akıl alâkadarlığıyla kâinâtı bir hüzüngâh ve mâtemhâne-i umûmiye (umûmî bir hüzün ve mâtem yeri) ve zevâlde yuvarlanan (yok olup giden) zîhayatlar (canlılar) için bir mezbaha ve bir selhhâne (kesim yeri) ve gāyet çirkin ve karışık görür, rûhu ve vicdânı dünyada bir ma‘nevî Cehennemde olur, âhirette dâimî bir azab çekmeğe kendini müstehak eder. İşte Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde (sonunda) اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ [Kendilerine ni‘met verdiğin kimselerin yoluna; gazab edilmiş olanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) değil!] âyeti, bu iki cereyân-ı azîmi ders veriyor.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 579)
Gazab edilmiş olanların yahudiler; dalâlete düşenlerin hristiyanlar olduğu da rivâyet edilmiştir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 24)
(11)Âmîn: “Kabûl et!” ma‘nâsında olup Kur’ân’dan değildir; sünnet ile sâbittir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 25)
YanıtlaSil2- BAKARA SÛRESİ
[Medîne devrinde nâzil olmuştur, 286 âyettir.]
Rahmân, Rahîm olan Allah'ın ismiyle
1-Elif, Lâm, Mîm.(1)
2-İşte bu, o Kitab’dır ki, onda şübhe yoktur.(2) Takvâ sâhibleri için bir hidâyettir.
3-Onlar ki, gayba inanırlar, namazı hakkıyla edâ ederler(3) ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.(4)
4-Yine onlar ki, sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat‘î olarak îmân ederler.(5)
5-İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler, kurtuluşa erenler de işte ancak onlardır.(6)
(1)“Sûrelerin başlarındaki hurûf-ı mukatta‘a (Elif, Lâm, Mîm gibi tek tek yazılan harfler) İlâhî bir şifredir. Hâs abdine (husûsî kulu Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a) onlarla bazı işâret-i gaybiye (gizli işâretler) veriyor. O şifrenin miftâhı (anahtarı) o abd-i hâs’dadır (asm). Hem onun veresesindedir (vârisi olan âlimlerdedir). Kur’ân-ı Hakîm, mâdem her zaman ve her tâifeye (topluluğa) hitâb ediyor. Her asrın her tabakasının hissesini câmi‘ (içine alan) çok mütenevvi‘ vücuhları (çeşitli yönleri), ma‘nâları olabilir. Selef-i Sâlihîn (Sahâbe, Tâbiîn ve Tebe‘-i Tâbiîn) ise, en hâlis parça onlarındır ki, beyân etmişler.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 241)
“الٓمٓ *: Üç harfiyle üç hükme işârettir. Şöyle ki: Elif, *هٰذَا كَلاَمُ اللّٰهِ الْأَزَلِيُّ*[Bu, Allah’ın ezelî kelâmıdır] hükmüne ve kazıyesine; Lâm, نَزَلَ بِه۪ جِبْر۪يلُ [Onu Cibrîl indirdi] hükmüne ve kazıyesine; Mîm,*عَلٰي مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ السَّلاَمُ [Muhammed (asm)’a] hükmüne ve kazıyesine remzen ve îmâen (remiz ve îmâ ile) işârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 29)
(2)“Kur’ân, şek ve şübhelere mahal değildir (yer vermez). Sizin şübheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve mizâcınızın sekāmetinden (bozukluğundan) ileri geliyor. Evet, gözleri hasta olanlar, güneşin ziyâsını inkâr ederler; ağızları acı olanlar, tatlı suya acıdır derler.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 178)
(3)“*يُصَلُّونَ [Namaz kılarlar] kelimesine bedel, ıtnablı (daha uzun olan) يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ*[Namazı hakkıyla edâ ederler]’in zikrinde ne hikmet vardır? El-cevab: Namazda lâzım olan ta‘dîl-i erkân (rükünlerin hakkını vermek), müdâvemet (devamlılık), muhâfaza (vakti kaçırmamak) gibi ikāmenin (hakkıyla edâ etmenin) ma‘nâlarını mürâat etmeye (gözetmeye) işârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 38)
(4)“Hey’et-i ictimâiyenin (tüm cem‘iyetin) hayâtını koruyan intizâmın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamalıdır. Havas kısmı avamdan (üst tabaka alt tabakadan), zengin kısmı fukarâdan hatt-ı muvâsalayı (irtibâtı) kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvâsalayı te’mîn eden, zekât ve muâvenettir (yardımlaşmadır). Hâlbuki vücûb-ı zekât (zekâtın farz oluşu) ile hurmet-i ribâya (fâizin haram oluşuna) mürâat (riâyet) etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvâsala kesilir, sıla-i rahim (akrabâlık bağı) kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram (hürmet), itâat, muhabbet yerine; ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vâveylâları (feryadları) yükselir. Kezâlik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine, zulüm ateşleri, tahakkümler (baskılar), şimşek gibi tahkīrler (hakāretler) yağıyor. (...)
Hulâsa, tabaka-i insâniye arasında musâlahanın (barışın) te’mîni ve münâsebetin te’sîsi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiye’den (İslâmiyet’in şartlarından) olan ‘zekât’ ve zekâtın yavruları olan ‘sadaka’ ve ‘teberruât’ın (bağışların) hey’et-i ictimâiyece yüksek bir düstur ittihâz edilmesiyle (kabûl edilmesiyle) olur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 41)
“Evet görüyoruz ki, ale’l-ekser (çoğunlukla) gaddar, fâcir (günahkâr) zâlimler, lezzetler, ni‘metler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, ma‘sum, mütedeyyin (dindar), fakir mazlûmlar, zahmetler, zilletler, tahkīrler, tahakkümler (baskılar) altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Hâlbuki kâinâtın şehâdetiyle, adâlet ve hikmet-i İlâhiye zulümden pâk ve münezzehtirler (temizdirler). Öyle ise, adâlet-i İlâhiyenin tam ma‘nâsıyla tecellî etmesi (görünmesi) için, haşre (yeniden diriltilmeye) ve mahkeme-i kübrâya (âhiretteki büyük mahkemeye) lüzum vardır ki; biri cezâsını, diğeri mükâfâtını görsün!” (İşârâtü’l-İ‘câz, 53)
YanıtlaSilÂhiret’in kat‘î olarak isbâtı için bakınız; (Zülfikār, 10. Söz, 1-69; Sözler, 29. Söz, 190-211)
(6)“*اُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحوُنَ [Kurtuluşa erenler işte ancak onlardır]’da bir sükût var, bir ıtlak (belirsizlik) var. Neye zafer bulacaklarını ta‘yîn etmemiş (belirlememiş). Tâ, herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünki bir kısım muhâtabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cenneti düşünür. Bir kısım, saâdet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım yalnız rızâ-yı İlâhîyi (Allah’ın râzı olmasını) ricâ (ümîd) eder. Bir kısım, rü’yet-i İlâhiyeyi (Allah’ı görmeyi) gāye-i emel bilir (arzu eder). Ve hâkezâ, bunun gibi pek çok yerlerde Kur’ân, sözü mutlak bırakır (sınırlamaz), tâ âmm (umûmî) olsun. Hazf eder (kısaltır), tâ çok ma‘nâları ifâde etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte اَلْمُفْلِحوُنَ [Felâha erenler] der. Neye felâh bulacaklarını ta‘yîn etmiyor. Güyâ o sükûtla der: ‘Ey Müslümanlar, müjde size! Ey müttakī (günahtan sakınan)! Sen Cehennemden felâh bulursun. Ey sâlih! Sen Cennete felâh bulursun. Ey ârif! Sen rızâ-yı İlâhîye nâil olursun. Ey âşık! Sen rü’yete mazhar olursun.’ Ve hâkezâ.” (Zülfikār, 25. Söz, 26)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<2>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 6-16)
6-Şübhesiz ki inkâr edenler yok mu, onları korkutsan da korkutmasan da kendileri için birdir; îmân etmezler.(1)
7-Allah, onların kalblerine ve kulaklarına (küfürlerindeki inadları yüzünden) mühür vurmuştur.(2) Gözlerinin üzerinde ise bir perde bulunur. Ve onlar için (pek) büyük bir azab vardır.
8-İnsanlardan öyleleri de vardır ki, kendileri inanan kimseler olmadıkları hâlde: “Allah’a ve âhiret gününe îmân ettik” derler.
9-Allah’ı ve îmân edenleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sâdece kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.
10-Kalblerinde bir hastalık (nifak) vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Ve (îmanları hakkında) yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için (pek) elemli bir azab vardır.(3)
11-Onlara: “Yeryüzünde fesad çıkarmayın!” denildiği zaman ise: “Biz ancak ıslâh edici kimseleriz” derler.
12-Dikkat edin! Şübhesiz ki onlar, müfsidlerin (bozguncuların) ta kendileridir, fakat idrâk etmezler.
13-Onlara: “İnsanların (mü’minlerin) îmân ettiği gibi îmân edin!” denildiği zaman ise: “Biz, sefihlerin (beyinsizlerin) îmân ettiği gibi mi inanıyoruz?”(4) derler. Dikkat edin! Muhakkak ki sefih olanlar ancak onlardır, fakat bilmiyorlar.
14-Ve îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: “(Biz de) îmân ettik!” derler. Şeytanlarıyla (reisleriyle) baş başa kaldıkları zaman ise: “Gerçekten biz sizinle berâberiz; biz (onlarla) ancak alay edicileriz!” derler.
15-(Bil‘akis) Allah onlarla alay eder ve onlara mühlet verir (de), azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.
16-İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Fakat ticâretleri (onlara) kâr getirmemiştir. (Onlar, o zarardan kurtulmak için) doğru yolu bulmuş kimseler de değillerdir.
)“Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenâhî (sonsuz) ömrünü behemehâl (her hâl ü kârda) küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i rûhu bozulmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 74)
YanıtlaSil(2)“Kalb ile vicdan, nûr-ı îman sâyesinde hakāik-ı İlâhiyenin tecellîsine mazhar (ilâhî hakīkatlerin göründüğü bir mahal) olmakla, menba‘-ı kemâlât (fazîletler kaynağı), hayatdar ve ziyâdar (canlı ve nûrlu) oldukları hâlde, küfrün ihtiyâr (tercîh) edilmesiyle zulmetli (karanlıklı), ıssız, haşerât-ı muzırra (zararlı haşereler) yuvasına inkılâb ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki; o korkunç yuvadaki akreblerden ve yılanlardan ictinâb edilmesine (sakınılmasına) işâret edilmiştir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 64)
(3)“Münâfıkların azablarının mezkûr cinâyetleri arasında yalnız kizb (yalan) ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işârettir. Bu işâret dahi kizbin ne kadar te’sirli bir zehir olduğuna bir şâhid-i sâdıktır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 85)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 550, hâşiye 1)
(4)“Nifaklarının (iki yüzlülüklerinin) îcâbıyla bu sözlerinde de münâfıklık yapıyorlar. Zîrâ bu sözlerinin zâhirinden (dışından): ‘Biz dîvâneler değiliz, nasıl sefihler (akılsızlar) gibi olacağız?’ diye bir ma‘nâ çıkar. Bâtınından (iç yüzünden) ise: ‘Nasıl ekserîsi fukarâ ve nazarımızda sefih olan mü’minler gibi olacağız?’ diye diğer bir ma‘nâ çıkıyor.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 91)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<3>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 17-24)
17-Onların (o münâfıkların) misâli, (karanlıkta) ateş yakan kimsenin hâli gibidir. Derken (o ateş) etrâfını aydınlatınca, Allah onların nûrunu giderdi ve onları karanlıklar içinde görmez bir hâlde bıraktı.
18-(Onlar) sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler (hakikati görmezler). Bu yüzden onlar (hakka) dönemezler.
19-Veya (onların misâli) gökten boşanan, (ve) kendisinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan bir yağmur(a tutulan kimselerin hâli) gibidir. Yıldırımlardan dolayı, ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri (ilim ve kudretiyle) çepeçevre kuşatıcıdır.
20-O şimşek, nerede ise gözlerini(n nûrunu) kapıp alıverecek! Ne zaman onlara aydınlık verse, onda (onun ışığında) yürürler; onlara karanlık çöktüğü zaman ise (oldukları yerde) dikilip kalırlar. Hâlbuki Allah dileseydi, elbette onların işitmelerini ve görmelerini giderirdi. Şübhesiz ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.(1)
21-Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin ki takvâ sâhibi olasınız!(2)
22-(O,) sizin (ikamet ve istirâhatiniz) için yeri bir döşek, göğü ise (üstünüze) bir tavan yapandır. Ve gökten bir su indirip, onunla size rızık olmak üzere mahsûller çıkarandır. Öyle ise siz (bu hakikati) biliyor olduğunuz hâlde Allah’a ortaklar koşmayın!
23-Ve eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân)dan şübhe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah’dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!
24-Buna rağmen yapamazsanız, ki aslâ yapamayacaksınız,(3) öyle ise o ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır; (ve) kâfirler için hazırlanmıştır!
“Düşman mechûl olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs (fenâ) olur. Aldatıcı olursa fesâdı daha şedîd (şiddetli) olur. Dâhilî olursa zararı daha azîm olur. Çünki dâhilî düşman kuvveti dağıtır, cesâreti azaltır. Hâricî düşman ise bil‘akis asabiyeti şiddetlendirir, salâbeti (dayanıklılığı) artırır. Nifâkın (münâfıklığın) cinâyeti İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâm’ı zelzeleye ma‘ruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, ehl-i nifâka fazlaca teşnîât ve takbîhâtta bulunmuştur (fenâlık ve kötülüklerini i‘lân etmiştir).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 76)
YanıtlaSilAyrıca münâfıklar hakkında tafsîlât için, bakınız; (İşârâtü’l-İ‘câz, 76-130)
(2)“Akāidî ve îmânî (i‘tikad ve îmâna dâir) hükümleri kavî (kuvvetli) ve sâbit kılmakla meleke hâline getiren ancak ibâdettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden (yasaklarından) sakınmaktan ibâret olan ibâdetle, vicdânî ve aklî olan îmânî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te’sirleri zayıf kalır. Bu hâle, âlem-i İslâm’ın hâl-i hazırdaki (şimdiki) vaziyeti şâhiddir. Ve kezâ ibâdet, dünya ve âhiret saâdetlerine vesîle olduğu gibi, maaş ve maâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzîme sebebdir ve şahsî ve nev‘î kemâlâta (ferdin ve insanlığın olgunlaşmasına) vâsıtadır ve Hâlık ile abd (yaratıcı ile kul) arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir râbıtadır (bağdır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 131)
(3)“Kur’ân-ı Hakîm yirmi üç senede değil, belki bin üç yüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydanı okumuş ve okuyor! Hâlbuki evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve ıyâlini (âilelerini) tehlikeye atıp, en dehşetli yol olan harb yolunu ihtiyâr ederek (seçerek), en kolay ve en kısa olan muâraza (sözle karşılık verme) yolunu terk ettiler. Demek muâraza yolu mümkün değildi.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 85)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 212, hâşiye 1; sahîfe 222, hâşiye 1)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<4>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 25-29)
25-(Habîbim, yâ Muhammed!) Îmân edip sâlih ameller işleyenlere, şübhesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele! (Onlar) ne zaman rızık olarak oradan, herhangi bir meyveden rızıklandırılsalar: “Bu, daha önce rızıklandırıldığımız şeydir” derler. Çünki bu (Cennet ni‘metleri), kendilerine (dünyadaki rızıklarıyla) birbirine benzer şekilde verilir. Onlar için orada tertemiz zevceler de vardır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
26-Şübhesiz ki Allah, (kullarına doğru yolu göstermek için) bir sivrisineği, (hattâ küçüklük ve kıymetsizlikte) ondan da öte (daha aşağı) bir şeyi misâl getirmekten çekinmez. Ama îmân edenler, bunun Rablerinden (gelen) hak olduğunu hemen bilirler. İnkâr edenlere gelince: “Şimdi Allah, misâl olarak bununla neyi murâd etti?” derler.(1) (Allah,) onunla birçok kimseyi dalâlete atar, birçok kimseyi de hidâyete erdirir. Fakat onunla ancak fâsıkları dalâlete düşürür.
27-O kimseler (o fâsıklardır) ki, Allah’ın ahdini (O’na verdikleri sözü) kat‘iyen kabûlünden sonra bozarlar,(2) Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi(3) (akrabâlar ve mü’minler arasındaki irtibâtı) keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.
28-(Ey kâfirler!) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz ki, (siz) ölüler idiniz de, size (O) hayat verdi. Sonra sizi öldürecek, sonra sizi (tekrar) diriltecek, sonra da ancak O’na döndürüleceksiniz.
29-Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğü (yaratmayı) kasdedip onları yedi (kat) semâ olarak tanzîm eden O’dur.(4) Ve O, herşeyi hakkıyla bilendir.
(1)“Temsîlât-ı Kur’âniyedeki (Kur’ân’da verilen misâllerdeki) hikmeti fehmetmek (anlamak) için Allah cânibinden (tarafından) nûr-ı îmanla bakmak lâzım(dır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 214)
YanıtlaSil(2)“Cenâb-ı Hakk’ın ahdi (aldığı söz), meşîet (dileme), hikmet, inâyetin (ihsânın) ipleriyle örülmüş nûrânî bir şerittir ki, ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nûrânî şerit, kâinâtta nizâm-ı umûmî (umûmî düzen) şeklinde tecellî ederek (görünerek) silsilelerini kâinâtın envâına (her çeşidine) dağıtmış. Ve en acîb silsilesini nev‘-i beşere (insan nev‘ine) uzatmıştır. Ve rûh-ı beşerde pek çok isti‘dad ve kābiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o isti‘dadların terbiyesini ve netîcesini cüz’-i ihtiyârînin (insanın cüz’î irâdesinin) eline vermiştir. O cüz’-i ihtiyârînin yularını da şeriatın ve delâil-i nakliyenin (naklî delillerin) eline vermiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk’ın ahdini bozmamak ve îfâ etmek, ancak o isti‘dadların lâyık ve münâsib oldukları yerlerine sarf etmekle olur. Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 224)
(3)“Bu cümledeki emir iki kısımdır. Birisi, teşrîî (dînî bir hüküm koymaya dâir)dir ki, sıla-i rahim ile ta‘bîr edilen akrabâ ve mü’minler arasında şer‘an (dînen) emredilen muvâsala (irtibat) hattıdır. Diğeri, emr-i tekvînîdir (yaratılışa âid emirdir) ki, fıtrî kānunlar ile âdetullâhın tazammun ettiği (Allah’ın yaratılışa âid kānunlarının içinde olan) emirlerdir. Meselâ ilmin i‘tâsı (verilmesi), ma‘nen ameli emrediyor; zekânın i‘tâsı, ilmi emrediyor; isti‘dâdın bulunması, zekâyı emrediyor; ve hâkezâ (bunun gibi) aklın verilmesi, ma‘rifetullâhı (Allah’ı tanımayı); kudretin verilmesi, çalışmayı; cesâretin verilmesi, cihâdı ma‘nen ve tekvînen (yaratılış gereği olarak) emrediyor. İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer‘an ve tekvînen te’sîs edilen muvâsala hattını kesiyorlar. Meselâ onların akılları ma‘rifetullâha, zekâları ilme küs olduğu gibi; akrabâlara ve mü’minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 225)
(4)Yedi kat semâ için, bakınız; (Lem‘alar, 12. Lem‘a, 67; İşârâtü’l-İ‘câz, 239)
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 30-37)
YanıtlaSil30-(Ey Habîbim!) Bir zaman Rabbin, meleklere: “Şübhesiz ki ben, yeryüzünde (insanı) bir halîfe kılacak olanım” buyurmuştu; (melekler:) “Orada fesad çıkaracak ve orada kanlar dökecek bir kimse mi kılacaksın? Hâlbuki biz, hamdin ile (seni) tesbîh ediyoruz ve seni takdîs ediyoruz” dediler. (Rabbin de onlara:) “Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri, şübhesiz ki ben bilirim!” buyurdu.
31-Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti,(1) sonra onları meleklere arzederek: “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi şunların isimlerini bana bildirin!” buyurdu.
32-(Melekler) dediler ki: “Seni (her türlü noksanlıktan) tenzîh ederiz; senin bize öğrettiklerinden başka bizim için bir ilim yoktur. Şübhe yok ki Alîm (herşeyi bilen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!”
33-(Allah:) “Ey Âdem! Onların isimlerini kendilerine (meleklere) bildir!” buyurdu. Bunun üzerine (Âdem) onların isimlerini kendilerine bildirince (Allah): “Size demedim mi? Göklerin ve yerin gaybını (size gizli olan sırlarını) şübhesiz ben bilirim! Ve (siz) neyi açıklarsanız ve (içinizde) neyi gizlerseniz, (ben) bilirim!” buyurdu.
34-O vakit meleklere: “Âdem’e secde edin!”(2) demiştik; (cinlerden olan) İblis hâriç, hemen secde ettiler. (O) dayattı ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
35-Hem demiştik: “Ey Âdem! Sen zevcen (Havvâ) ile Cennete yerleş; dilediğiniz yerde ondan bol bol yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden olursunuz!”
36-Derken şeytan onları(n ayaklarını) oradan kaydırdı da içinde bulundukları şeyden (o ni‘metten) onları çıkardı. Bunun üzerine (biz onlara) şöyle dedik: “(Ey Âdem, Havvâ ve Şeytan!) Birbirinize düşman olarak inin!(3) Artık sizin için yeryüzünde bir zamâna kadar bir yerleşme ve bir faydalanma vardır.”
37-Nihâyet Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler(4) aldı (ve onlarla yalvardı, tevbe etti), bunun üzerine (Rabbi) tevbesini kabûl etti. Çünki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak O’dur.
(1)“Şahs-ı Âdem’e ta‘lîm-i esmâ (isimlerin öğretilmesi) ünvânıyla nev‘-i benî Âdem’e (Âdemoğullarına) ilhâm olunan bütün ulûm ve fünûnun (ilimlerin ve fenlerin) ta‘lîmini ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 32)
(2)Buradaki secde emri, Allah’a itâat, Âdem (as)’a selâm ve hürmet içindir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 53)
“Âdem’e melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle nev‘-i insana, semekten (balıktan) meleğe kadar ekser mevcûdât (varlıklar) musahhar (itâatkâr) olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır (zararlı) mahlûkātın dahi ona itâat etmeyip düşmanlık ettiğini ifâde ediyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 32)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 141, hâşiye 1; sahîfe 145, hâşiye 2; sahîfe 151, hâşiye 2; sahîfe 165, hâşiye 2; sahîfe 257, hâşiye 1; sahîfe 429, hâşiye 1)
(3)Âdem (as)’ın Cennetten çıkarılmasındaki hikmetler için bakınız; (sahîfe 319, hâşiye 2)
(4)Buradaki “birtakım kelimeler” ta‘bîri, A‘râf Sûresinin 23. âyetinde îzâh edilmektedir. (Nesefî, c. 1, 84)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<6>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 38-48)
38-(Onlara şöyle) dedik: “Hep birlikte oradan inin!” Artık benden size bir hidâyet gelir de kim hidâyetime tâbi‘ olursa, o takdirde onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
39-O inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
40-Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni‘met(ler)imi hatırlayın; (îmân edeceğinize dâir) bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, (ben de Cennete girmeniz husûsunda) size verdiğim sözü yerine getireyim ve artık yalnızca benden korkun!
41-Berâberinizde olanı (Tevrât’ı) tasdîk edici olarak indirdiğime (Kur’ân’a) da îmân edin ve onu inkâr eden(ler)in ilki siz olmayın! Ve âyetlerimi, (karşılığında ne alsanız) az (düşecek) bir fiyata satmayın ve artık yalnızca benden sakının!
42-Hem siz (doğru olanı) bile bile hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin!
43-Hem namazı hakkıyla edâ edin, zekâtı verin ve rükû‘ edenlerle berâber rükû‘ edin!
44-Siz Kitâbı okuyor olduğunuz hâlde, insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?
45-O halde sabır ve namaz ile (Allah’dan) yardım isteyin!(1) Hâlbuki şübhesiz o, (Allah’a) gönülden bağlı olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
46-Onlar ki, gerçekten kendilerinin Rablerine kavuşacak kimseler olduklarını ve gerçekten kendilerinin ancak O’na dönecek kimseler olduklarını sezerler (kat‘î olarak îmân ederler).
47-Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni‘met(ler)imi ve gerçekten benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
48-Ve öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan (Allah’ın izni olmadıkça) bir şefâat de kabûl edilmez, ondan bir fidye de alınmaz ve onlar yardım (da) olunmazlar!
(1)“Cenâb-ı Hakk, Hakîm ismi muktezâsı (gereği) olarak, vücûd-ı eşyâda (varlıkların yaratılmasında) bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz‘ etmiş (sıra koymuş). Sabırsız adam teennî (ihtiyat) ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrûmiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır (zorluklardan kurtuluşa vesîledir) ki, اَلْحَر۪يصُ خَٓائِبٌ خاَسِرٌ [Hırs gösteren mahrumdur, zarardadır] اَلصَّبْرُ مِفْتاَحُ الْفَرَجِ [Sabır, ferahlığın anahtarıdır] durûb-ı emsâl (atasözü) hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve tevfîki (yardımı ve muvaffakıyeti), sabırlı adamlar ile berâberdir.” (Mektûbât, 23. Mektûb, 106)
“Âbid (ibâdet eden), namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ [Şehâdet ederim ki Allah’dan başka ilâh yoktur!] Yani: ‘Hâlık ve Rezzâk (yaratan ve rızık veren), O’ndan başka yoktur. Zarar ve menfaat, O’nun elindedir. O, hem Hakîmdir, abes (lüzumsuz) iş yapmaz. Hem Rahîmdir, ihsânı, merhameti çoktur’ diye i‘tikād ettiğinden (inandığından), herşeyde bir hazîne-i rahmet kapısını bulur, duâ ile çalar. Hem herşeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar (itâatkâr) görür, Rabbisine ilticâ eder (sığınır). Tevekkül ile istinâd edip her musîbete karşı tahassun eder (sığınır). Îmânı, ona bir emniyet-i tâmme (tam bir güven) verir.” (Sözler, 3. Söz, 8)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<7>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 49-57)
49-Hem bir zaman sizi Fir‘avun ehlinden kurtarmıştık; (onlar) sizi azâbın en kötüsüne (evlâd acısına) ma‘ruz bırakıyorlar, (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (kız çocuklarınızı) ise hayatta bırakıyorlardı.(1) İşte bunda (size revâ görülen bu zulümlerde), Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
50-Hani sizin için denizi yarıp da sizi kurtarmış ve siz (hayretle) bakıp dururken Fir‘avun ehlini suda boğmuştuk.
51-Yine bir vakit Mûsâ ile kırk gece(2) için sözleşmiştik; sonra onun (Tûr’a gitmesinin) ardından siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.
52-Sonra bunun arkasından sizi affettik, tâ ki şükredesiniz.
53-Hani Mûsâ’ya Kitâb’ı ve (hak ile bâtılı ayıran) Furkan’ı vermiştik, tâ ki hidâyete eresiniz.
54-O vakit Mûsâ, kavmine: “Ey kavmim! Şübhe yok ki siz, buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz; öyle ise yaratanınıza tevbe edip, nefislerinizi öldürün!(3) Bu (hâliniz), yaratanınızın katında sizin için daha hayırlıdır” dedi. Bunun üzerine (Allah) tevbenizi kabûl etti. Şübhesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (çok merhametli olan) ancak O’dur.
55-Bir zaman da: “Ey Mûsâ! (Biz) Allah’ı açıkça görmedikçe aslâ sana îmân etmeyeceğiz!” demiştiniz de, siz (olup bitene hayretle) bakadururken sizi yıldırım yakalayıvermişti.
56-Sonra şükredesiniz diye, ölümünüzün ardından sizi dirilttik.
57-Hem (Tih çölünde) üzerinizi bulutlarla gölgeledik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik. (Ve:) “Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin!” (dedik). Artık (onlar) bize zulmetmediler; fakat (aslında) kendilerine zulmediyorlardı.
(1)Fir‘avun’un bu katliâma girişmesinin sebebi, kâhinlerin kendisine: “İsrâiloğullarından yeni dünyaya gelen bir çocuk senin saltanatına son verecek” diye haber vermeleri idi. (Nesefî, c. 1, 77)
“Benî İsrâil’in, oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Fir‘avun zamânında yapılan bir hâdise ünvânıyla, yahudi milletinin ekser (pek çok) memleketlerde, her asırda ma‘ruz olduğu müteaddid (çok sayıda) katliâmları, kadın ve kızları, hayât-ı beşeriye-i sefîhânede (insanların gayr-i meşrû‘ hayâtında) oynadıkları rolü ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)
(2)Burada geçen “kırk gece”, Hz. Mûsâ (as)’ın Zilka‘de ayının başından Zilhıcce’nin onuna kadar, Tûr dağında oruçlu olarak geçirdiği kırk gündür. Bu sürenin sonunda Mûsâ (as) bizzat kelâm-ı İlâhîye mazhar olmuş ve kendisine Tevrât verilmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 77)
(3)Pek çok tefsirlerde, “Nefislerinizi öldürün!” emriyle kasdedilen kimselerin, buzağıya taparak dinden çıkanlar olduğu beyân edilmektedir. Bu emir gereği o günahkârlardan öncelikle tevbe etmeleri istendi ve kabûl etmeyenlerle harb edildi. Öyle ki bu savaşta öldürülenlerin sayısının yetmiş bini bulduğu rivâyet edilmektedir. Diğer bir ma‘nâ ise bu emrin mecâzî oluşudur ki, bu durumda onlardan nefislerini terbiye etmeleri, bir daha böyle hâllere girmemeleri istenmiştir. (Elmalılı, c. 1, 355)
58-
YanıtlaSilYine bir zaman (size) şöyle demiştik: “Şu şehre (Kudüs’e) girin de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin; (ama) kapıdan secde eden kimseler olarak girin ve ‘حِطَّةٌ (Yâ Rab! Bizi affet!)’ deyin ki, size hatâlarınızı bağışlayalım!” Çünki (biz,) iyilik edenlere (mükâfâtlarını daha da) artıracağız.
59-Fakat o zulmedenler, (alay ederek o sözü) kendilerine söylenenden başka bir sözle (buğday ma‘nâsındaki ‘hınta’ ile) değiştirdiler (biz) de isyân etmekte olduklarından dolayı zulmedenlerin üzerine gökten kötü bir azab indirdik.
60-
Ve bir zaman Mûsâ (Tih çölünde) kavmi için su istemişti de (ona): “Asânla taşa vur!” dedik. Bunun üzerine (taşa vurunca) ondan on iki pınar fışkırdı.(1) Doğrusu her kabîle (su) içeceği yeri bildi.
(Onlara şöyle dedik:) “Allah’ın (size lûtfettiği) rızkından yiyin, için; fakat fesad çıkarıcılar olarak yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!”
61-
Yine bir vakit şöyle demiştiniz: “Ey Mûsâ! (Biz) tek bir yemeğe (kudret helvası ile bıldırcına) aslâ sabredemeyeceğiz; bizim için Rabbine duâ et de, bize yerin bitirdiği şeylerden, sebzesinden, hıyarından, buğdayından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın!” (Mûsâ da onlara:) “O hayırlı olanı, bu daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? (Öyle ise) bir şehre inin, (çünki kendiniz için) istediğiniz şeyler (orada) elbette vardır” dedi. Böylece üzerlerine zillet ve meskenet (yoksulluk damgası) vuruldu(2) ve Allah’dan (gelen) bir gazaba uğradılar.(3)
Bu, şübhesiz onların, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve haksız yere (haksızlıklarını bile bile) peygamberleri öldürüyor olmaları sebebiyledir. (Bütün) bu(nlar), isyân etmeleri ve haddi aşmakta olduklarından dolayıdır.
(1)“Cenâb-ı Hakk, şu âyetin lisân-ı remziyle (işâretiyle) ma‘nen diyor ki: ‘Ey insan! Mâdem bana i‘timâd eden bir abdimin (kulumun) eline öyle bir asâ veriyorum ki, her istediği yerde âb-ı hayâtı (suyu) onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime istinâd etsen (rahmetimin kānunlarına dayansan), şöyle ona benzer veyâhut ona yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!’ İşte beşer terakkıyâtının (insanlığın ilerlemelerinin) mühimlerinden birisi, bir âletin îcâdıdır ki, ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet ondan daha ileri, nihâyât ve gāyât-ı hudûdunu (en son ve en yüksek sınırlarını) çizmiştir.” (Zülfikār, 25. Söz, 80)
(2)Yahûdi milleti hubb-ı hayat (hayat sevgisi) ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için her asırda zillet ve meskenet (aşağılanma) tokadını yemeğe müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin mes’elesinde hubb-ı hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki Enbiyâ-i Benî İsrâiliyenin (Benî İsrâil peygamberlerinin) mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunmaları cihetiyle bir cihette bir ehemmiyeti hiss-i millî ve dînî olmasından çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete gireceklerdi. (Şuâ‘lar, 533)
(3)“Hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeyi (insanlığın ictimâî hayâtını) sarsan ve sa‘y-i ameli, sermâye ile (işçiyi işverenle) mübâreze (mücâdele) ettirip fukarâyı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf ribâ (kat kat fâiz) yapıp bankaları te’sîse sebebiyet veren ve hîle ve hud‘a (aldatma) ile cem‘-i mâl eden (mal toplayan) o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâimâ zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve gāliblerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi‘ ihtilâle parmak karıştıran yine o millet(tir). (...) İşte şu milletin seciyelerinde (huylarında) ve mukadderâtında münderic (yerleşmiş) olan şöyle müdhiş desâtir (düsturlar) içindir ki, Kur’ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille-i te’dib (hadlerini bildiren tokat) vuruyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<10>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 70-76)
70-(Onlar tekrar şöyle) dediler: “Bizim için Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize iyice açıklasın! Çünki bize göre sığırlar birbirine benzer geldi. Bununla berâber eğer Allah dilerse, şübhesiz biz elbette doğruyu bulan kimseler (olur)uz.”
71-(Mûsâ şöyle) dedi: “Şübhesiz O (Rabbim) buyuruyor ki: Doğrusu o, ne yeri sürmek üzere boyunduruğa vurulan, ne de (su taşıyarak) ekin sular bir sığırdır. Kusursuzdur, onda bir alaca yoktur.” (Onlar:) “İşte şimdi gerçeği getirdin!” dediler. Bunun üzerine onu (bulup) kestiler, fakat nerede ise (bunu) yapmayacaklardı.
72-Hem hani bir zaman siz, bir kimseyi öldürmüştünüz de, onun (katili) hakkında birbirinizle münâkaşa etmiştiniz. Hâlbuki Allah, gizlemekte olduğunuzu hakkıyla ortaya çıkarıcıdır.
73-Bunun üzerine: “(Boğazladığınız sığırın) bir parçasıyla ona (o ölüye) vurun!”(1) demiştik. Allah, ölüleri işte böyle diriltir ve akıl erdiresiniz diye size âyetlerini gösterir!
74-Sonra bunun ardından kalbleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi veya daha katıdırlar. Hâlbuki doğrusu o taşlardan öylesi vardır ki, ondan nehirler fışkırır; elbette onlardan öylesi de vardır ki, yarılır da ondan su çıkar. Hem onlardan şübhesiz öylesi de vardır ki, Allah korkusundan düşüp yuvarlanır! Allah ise, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.(2)
75-(Ey mü’minler! Onların) size inanacaklarını mı ümîd ediyorsunuz? Hâlbuki gerçekten onlardan bir fırka vardı ki, Allah’ın kelâmını işitirler, sonra onu anlamalarının ardından, kendileri bile bile onu tahrîf eder (değiştirir)lerdi.
76-Îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: “(Biz de) îmân ettik!” derler. Birbirleriyle baş başa kalınca da (reisleri onlara): “Allah’ın size (Tevrât’ta) açıkladığı (Muhammed’in sıfatları)nı, Rabbinizin huzûrunda size karşı onunla delil getirsinler diye mi onlara (o mü’minlere) anlatıyorsunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?” dediler.(3)
(1)Rivâyete göre İsrâiloğulları, ineğini çok seven bir şahıstan, böyle bir ineği buldular ve derisi dolusunca altın karşılığında satın alıp kestiler. Bir uzvunu, kātilinin kim olduğu husûsunda münâkaşa ettikleri ölüye vurdular. Bunun üzerine ölü, damarlarından kanlar akar bir hâlde doğruldu. Ona: “Seni kim öldürdü?” dediler. O da: “Beni filanca öldürdü” dedi. (Nesefî, c. 1, 99)
“Ey Benî İsrâil ve ey Benî Âdem! Kalb katılığı ve kasâvetinizle öyle bir Zât-ı zü’l-Celâl’in evâmirine (emirlerine) karşı itâatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedî’nin ziyâ-yı ma‘rifetine (O’nu ta‘rîf eden nûrlu delillere) gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır’ınızı Cennet sûretine çeviren Nîl-i Mübârek gibi koca nehirleri, âdî (basit), câmid (ruhsuz) taşların ağızlarından akıtıp mu‘cizât-ı kudretini (kudretinin mu‘cizelerini), şevâhid-i vahdâniyetini (birliğinin şâhidlerini) o koca nehirlerin kuvvet ve zuhûr (çıkış) ve ifâzaları (akmaları) derecesinde, kâinâtın kalbine ve zemînin (yeryüzünün) dimâğına vererek, cin ve insin kulûb ve ukūlüne (kalblerine ve akıllarına) isâle ediyor (akıtıyor). Hem hissiz, câmid bazı taşları böyle acîb bir tarzda mu‘cizât-ı kudretine mazhar etmesi; güneşin ziyâsı (ışığı) güneşi gösterdiği gibi, o Fâtır-ı zü’l-Celâl’i (celâl sâhibi yaratıcıyı) gösterdiği hâlde, nasıl O’nun o nûr-ı ma‘rifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?” (Zülfikār, 25. Söz, 77)
Münâfıklar hakkında, bakınız; (sahîfe 3, hâşiye 1)
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 77-83)
YanıtlaSil77-Hem (onlar) bilmiyorlar mı ki, şübhesiz Allah, neyi gizlerler ve neyi açıklarlarsa bilir.(1)
78-Onlardan ümmî olanlar da vardır ki, Kitâb’ı (Tevrât’ı) bilmezler; ancak (reislerinden duydukları) boş temennîler(i bilirler) ve onlar ancak zanda bulunurlar.
79-Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için: “Bu, Allah tarafındandır!” derler.(2) İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!
80-Hem: “Sayılı birkaç günden başka bize ateş aslâ dokunmayacaktır!” dediler. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “(Buna dâir) Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah sözünden aslâ dönmez, yoksa Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
81-Hayır! Kim bir kötülük yapar ve günâhı kendisini kuşatır (da kâfir olarak ölür)se, işte onlar Cehennem ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.(3)
82-Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, işte onlar Cennet ehlidirler. Onlar (da) orada ebedî olarak kalıcıdırlar.(4)
83-Yine bir vakit İsrâiloğullarından: “Allah’dan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, akrabâya, yetimlere ve yoksullara iyilik (edeceksiniz), insanlara da güzellikle söyleyin, namazı hakkıyla edâ edin ve zekâtı verin!” diye sağlam söz almıştık. Sonra sizden pek azı müstesnâ, (hepiniz o sözünüzden) döndünüz, zâten siz yüz çevirici kimselersiniz.
(1)“Perdesiz güneşe karşı zemin yüzündeki eşyâ (herşey) güneşi görmemesi kābil (mümkün) olmadığı gibi, o Alîm-i zü’l-Celâl’in nûr-ı ilmine karşı eşyânın (varlıkların) gizlenmesi bin derece daha gayr-i kābildir, muhâldir (imkânsızdır). Çünki huzur var. Yani herşey dâire-i nazarındadır ve mukābildir ve dâire-i şühûdundadır ve herşeye nüfûzu var (Herşeye bakar ve görür ve ilmi herşeyin derinliklerine işler).” (Mektûbât, 20. Mektûb, 73)
(2)Rivâyete göre yahudiler Hz. Muhammed (asm)’ı Tevrât’ta; gözbebekleri siyah ve iri, orta boylu, dalgalı saçlı, güzel yüzlü biri olarak vasfedilmiş buldukları hâlde, hasedlerinden kendi kitablarındaki bu sıfatları değiştirerek, o haber verilen Peygamberi; uzun boylu, mâvi gözlü, düz saçlı bir kimse gibi göstermişlerdi. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 104)
(3)“Kâfir, az bir ömürde bir günah işlemiş; fakat o günah içinde nihâyetsiz bir cinâyet var. Çünki küfür, bütün kâinâtı tahkīrdir (aşağılamaktır), kıymetlerini tenzîl etmektir (düşürmektir) ve bütün masnûâtın vahdâniyete şehâdetlerini (san‘atlı varlıkların Allah’ın birliğine şâhidlik etmelerini) tekzibdir (yalanlamadır) ve mevcûdât âyinelerinde cilveleri (varlıklar üzerinde parıltıları) görünen esmâ-i İlâhiyeyi tezyiftir (hafife almaktır). Onun için, mevcûdâtın hakkını kâfirden almak üzere, mevcûdâtın sultânı olan Kahhâr-ı zü’l-Celâl’in (celâl sâhibi ve kahredici olan Allah’ın) kâfirleri ebedî Cehenneme atması, ayn-ı hak ve adâlettir. Çünki nihâyetsiz cinâyet, nihâyetsiz azâbı ister.” (Mektûbât, 12. Mektûb, 31)
(4)“İnsan bir ni‘mete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan ve insana vesvese veren, o ni‘metin veya o lezzetin devâm edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal (yer) kalmamak üzere, Kur’ân-ı Kerîm bu cümle ile onların ezvâcıyla (eşleriyle), lezâiziyle (lezzetleriyle) berâber Cennette ale’d-devam (devamlı) kalacaklarını tebşîr etmekle (müjdelemekle), o kederli düşünceden kurtarmıştır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 200)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<12>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 84-88)
84-Bir zaman da: “Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız!” diye sağlam sözünüzü almıştık, sonra (bunu açıkça) kabûl ettiniz. Ve siz (buna) şâhidlik etmektesiniz.
85-(Bütün bunlardan) sonra, siz öyle kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyor ve içinizden bir kısmını yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı kötülükte ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidyelerini veri(p onları kurtarı)yorsunuz; hâlbuki o, (onların, yurtlarından) çıkarılmaları size haram kılınmıştı.
Yoksa Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık içinizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayâtında rezîl olmaktan başka bir şey değildir! Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine uğratılırlar! Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.(1)
86-İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayâtını satın alanlardır.(2) Bu yüzden onlardan azab hafifletilmez ve onlar (o gün) yardım olunmazlar.
87-And olsun ki, Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik ve ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryemoğlu Îsâ’ya da mu‘cizeler verdik ve Rûhü’l-Kudüs (Cebrâîl) ile ona kuvvet verdik. Buna rağmen, ne zaman bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şeyi size getirdi ise, büyüklük taslamadınız mı? Bu yüzden bir kısmını yalanladınız, (Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya yaptığınız gibi) bir kısmını da öldürüyordunuz.
88-Hem (Peygambere:) “Kalblerimiz perdelidir! (Dediklerini anlamıyoruz)” dediler. Hayır! İnkâr etmeleri sebebiyle Allah onlara lâ‘net etmiştir (rahmetinden uzaklaştırmıştır); bu yüzden pek az inanırlar.
(1)Bu sûredeki 83. ve 84. âyetler, Benî İsrâîl şeriatindeki meşhur evâmir-i aşere (on emir) hakkındadır. Allah’ın onlardan aldığı dört ahid; birbirlerini öldürmeme, yurtlarından çıkarmama, birbirlerine karşı düşmanlıkta yardımlaşmama ve içlerinden esir düşenleri kurtarmadır. Hâlbuki yahudiler, bu emirlerden sâdece sonuncusunu yapar, omuz omuza harb ettikleri kendi müttefiklerinin elinde bile olsa, esir düşen yahudileri kurtarmak için fidye verirlerdi. Kendilerine neden böyle yaptıkları sorulduğunda da bu ahdi i‘tirâf ederlerdi. (Elmalılı, c. 1, 397; Kurtubî, c. 2, 22)
(2)“Dünya mâdem fânîdir! Hem mâdem ömür kısadır! Hem mâdem gāyet lüzumlu vazîfeler çoktur! Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır! Hem mâdem dünya sâhibsiz değil! Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyanın gāyet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri (idârecisi) var! Hem mâdem ne iyilik ne fenâlık, cezâsız (karşılıksız) kalmayacaktır! Hem mâdem لَايُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهاَ [Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz] sırrınca teklîf-i mâlâyutâk (gücün yetmediği teklif) yoktur! Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercîh edilir)! Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır!
Elbette en bahtiyâr odur ki; dünya için âhiretini unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin, hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni (faydasız) şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telakkī edip (kabûl edip) misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açsın saâdet-i ebediyeye (Cennete) girsin!” (Mektûbât, 16. Mektûb)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<13>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 89-93)
89-Hem onlara Allah tarafından, yanlarında bulunanı (Tevrât’ı) tasdîk edici bir Kitab (Kur’ân)(1) gelince, ki daha önce (o gönderilecek peygamberi vesîle yaparak) inkâr edenlere karşı zafer istiyorlardı; işte (bu kadar iyi) tanıdıkları (o peygamber) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler.(2) Bu yüzden, Allah’ın lâ‘neti o kâfirler üzerinedir!
90-Allah’ın, kullarından dilediğine ihsânından (Kitab) indirmesine (hasedle) isyân ederek, Allah’ın indirdiğini (Kur’ân’ı) inkâr etmekle, mukabilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Bu yüzden gazab üstüne gazaba uğradılar. İşte kâfirler için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır.
91-Hem onlara: “Allah’ın indirdiğine îmân edin!” denildiği zaman: “(Biz sâdece) bize indirilene (Tevrât’a) îmân ederiz!” deyip, onun arkasındakini (Kur’ân’ı) inkâr ederler; hâlbuki o, yanlarında olanı tasdîk edici hak (bir Kitab)dır. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Eğer mü’min kimseler idiyseniz, o hâlde daha önce Allah’ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?”
92-And olsun ki, Mûsâ size apaçık mu‘cizelerle gelmişti; sonra onun (Tûr dağına gitmesinin) ardından, siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.
93-Hani sizin sağlam sözünüzü almış, Tûr’u da üzerinize kaldırmıştık. (Şöyle demiştik:) “Size verdiğimizi (Tevrât’ı) kuvvetle tutun ve (emrettiklerimizi) dinleyin!” (Onlar ise:) “İşittik ve isyân ettik!” dediler de inkârları sebebiyle kalblerine buzağı (sevgisi) içirildi, (o muhabbet, âdetâ iliklerine işledi). (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Eğer mü’min kimseler iseniz, inancınızın size kendisiyle emretmekte olduğu şey ne kötüdür!”
(1)“Ey ehl-i kitab! (Hristiyanlar ve yahudiler!) İslâmiyet’i kabûl etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zîrâ size bütün bütün dîninizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak i‘tikādâtınızı ikmâl (inançlarınızdaki eksikliklerinizi tamamlayınız) ve yanınızda bulunan esâsât-ı dîniye (dînin temelleri) üzerine binâ ediniz diye, teklifte bulunuyor. Zîrâ Kur’ân, bütün kütüb-i sâlifenin (geçmiş kitabların) güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavâid-i esâsiyelerini (temel kāidelerini) cem‘ etmiş (toplamış) olduğundan, usûlde (asıl mes’elelerde) muaddil ve mükemmildir (düzeltici ve tamamlayıcıdır). Yani ta‘dîl ve tekmîl edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın teğayyür etmesi (değişmesi) te’sîriyle tahavvül ve tebeddüle (değişikliğe) ma‘rûz olan fürûât kısmında (esâsa âid olmayan mes’elelerde) müessistir (yeni hükümler getirir). Bunda aklî ve mantıkī olmayan bir cihet yoktur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 44)
(2)“Pek çok yahudi ulemâsı (âlimleri) ve nasârâ (hristiyan) ulemâsı, ikrâr (kabûl) ve i‘tirâf etmişler ki: ‘Kitablarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfı (vasıfları) yazılıdır.’ (...) Ulemâ-i yehûdun en meşhurlarından İbn-i Sûriyâ ve İbn-i Ahtâb ve onun kardeşi Kâ‘b ibn-i Üseyd ve Zübeyr ibn-i Bâtıyâ gibi meşhur ulemâ ve reisler, gayr-ı müslim kaldıkları hâlde ikrâr etmişler ki: ‘Evet, kitablarımızda onun evsâfı vardır, ondan bahsediyorlar!’ ” (Zülfikār, 19. Mektûb, 67)
Ayrıca Tevrât, İncîl ve Zebûr’da Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bahseden yerler için, bakınız; (Zülfikār, 19. Mektûb, 66-73)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<14>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 94-101)
94-De ki: “Eğer âhiret yurdu (Cennet) Allah katında başka insanlara değil de, sâdece size âid ise, (ve bu iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi ölümü temennî edin!”(1)
95-Hâlbuki ellerinin işlediği (günahlar) yüzünden, onu ebedî olarak aslâ temennî etmeyeceklerdir. Allah ise, zâlimleri hakkıyla bilendir.
96-And olsun ki, onları hayâta karşı insanların, hattâ şirk koşanların en hırslısı bulursun! Her biri bin sene yaşatılmayı arzu eder. Hâlbuki (çok) yaşatılması, onu azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, ne yaparlarsa hakkıyla görendir.
97-(Ey Resûlüm!) De ki: “Kim Cebrâîl’e düşman ise,(2) artık şübhesiz (bilsin) ki onu (o Kur’ân’ı) senin kalbine, Allah’ın izniyle, kendinden önceki (kitab)ları tasdîk edici ve mü’minler için bir hidâyet ve müjde olmak üzere o (Cebrâîl) indirmiştir.”
98-Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl’e ve Mîkâîl’e düşman ise, şübhesiz Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.(3)
99-Celâlim hakkı için, sana apaçık âyetler indirdik! Hâlbuki onları fâsıklardan başkası inkâr etmez.
100-,Nitekim ne zaman söz vererek bir andlaşma yapsalar, içlerinden bir kısmı onu bozmadı mı? Hayır! Onların çoğu îmân etmezler.
101-Hem onlara, Allah tarafından yanlarında olanı (Tevrât’ı) tasdîk edici bir peygamber gelince, kendilerine kitab verilenlerden bir tâife, sanki kendileri bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın kitâbını sırtlarının gerisine attılar.
(1)“ ‘Eğer doğru iseniz mevti (ölümü) isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.’ İşte meclis-i Nebevîde (Peygamber meclisinde) küçük bir cemâatin cüz’î bir hâdise ünvânıyla milel-i insâniye (milletler) içinde hırs-ı hayat ve havf-ı memâtla (ölüm korkusuyla) en meşhur olan millet-i yehûdun (yahudi milletinin), tâ kıyâmete kadar lisân-ı hâlleri mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)
(2)Yahudiler Resûl-i Ekrem (asm)’a: “Sana gökten hangi melek geliyor?” diye sordular. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz: “Cebrâîl (as) geliyor. Çünki O, Allah’ın gönderdiği peygamberlerin hepsinin dostudur” buyurdu. Bunun üzerine yahudiler: “O bizim düşmanımızdır. Çünki O, bize azab, savaş ve şiddet getirir. Eğer rahmet, yağmur ve nebâtları getiren Mîkâîl (as) olsaydı sana îmân ederdik!” demeleri üzerine bu âyet nâzil olmuştur. (Nesefî, c. 1, 111)
(3)“Hılkat-i kâinâtın (kâinâtın yaratılışının) en ehemmiyetli netîcesi olan insanlarla münâsebât-ı Rabbâniyeyi (insanlar ile Allah arasındaki münâsebetleri) tebliğ ve izhâr eden (bildiren ve açıklayan) Cebrâîl Aleyhisselâm ve zîhayat (canlılar) âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhîs etmekteki Hâlık’a (yaratıcıya) mahsûs olan icrâat-ı İlâhiyeyi yalnız temsîl edip ubûdiyetkârâne (kulluk yaparak) nezâret eden İsrâfîl Aleyhisselâm ve Azrâîl Aleyhisselâm; ve hayat dâiresinde rahmetin en cem‘iyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânât-ı Rahmâniyeye nezâretle (Rahmân olan Allah’ın ihsanlarına bakmakla) berâber, şuûrsuz şükürleri şuûr ile temsîl eden Mîkâîl Aleyhisselâm gibi meleklerin pek acîb mâhiyette olarak bulunmaları ve vücûdları ve ruhların bekāları (ölümsüzlüğü), saltanat ve haşmet-i rubûbiyetin muktezâsıdır (Allah’ın kâinâtı idâresinde görünen saltanat ve haşmetinin gereğidir).” (Asâ-yı Mûsâ, 11. Mes’ele, 69)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<15>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 102-105)
102-Ve şeytanların, Süleymân’ın saltanatı aleyhinde söylemekte oldukları (sihir yaptığına dâiruydurdukları) şeylere tâbi‘ oldular. Hâlbuki Süleymân kâfir olmadı (sihir yapmadı); fakat şeytanlar insanlara sihri (ta‘lîm ederek) ve Bâbil’deki iki meleğe, (yani) Hârût ve Mârût’a indirilen şeyleri öğreterek kâfir oldular.(1)
Hâlbuki (o iki melek): “Biz ancak bir imtihan (için gönderilmiş)iz, sakın (sihri câiz görerek yapıp da) kâfir olma!” demedikçe hiçbir kimseye öğretmezlerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı.
Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı.
Şânım hakkı için, (yahudiler) onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Mukābilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi! Hâlbuki (o iki melek): “Biz ancak bir imtihan (için gönderilmiş)iz, sakın (sihri câiz görerek yapıp da) kâfir olma!” demedikçe hiçbir kimseye öğretmezlerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı.
Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı.
Şânım hakkı için, (yahudiler) onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Mukābilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!
103-Hem gerçekten onlar îmân edip (günahlardan) sakınmış olsalardı, Allah tarafından (verilecek) bir sevab elbette daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!
104-Ey îmân edenler! (Peygambere) رَاعِناَ demeyin,*اُنْظُرْناَ deyin(2) ve onu iyi) dinleyin! Kâfir¬ler için ise (pek) elemli bir azab vardır.
105-Ne ehl-i kitabdan inkâr edenler, ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsîs eder.(3) Ve Allah, pek büyük ihsan sâhibidir.
(1)Âyette bahsi geçen “Hârût ve Mârût’a indirilen şeyler” kolayca kötüye kullanılabilen ince ilmî hakīkatler olup, Allah tarafından bir imtihan olarak indirilmiştir. Zîrâ sihrin insanlara te’sîri vardır. Sihir yapmak ise haram ve küfürdür. Fakat şerrinden korunmak için sihir ilmini öğrenmek haram değildir. (Nesefî, c. 1, 114)
(2)Resûllullah (asm) bir mevzû‘ hakkında konuşurken, Ashâb-ı Kirâm’dan (radıyallâhü anhüm ecmaîn) bazısı: “Bizi gözetip bekle (acele etme) ki, sözünü anlayalım!” ma‘nâsında رَاعِناَ (Râinâ) derlerdi. Yahudiler bu sözü, İbrânîce veya Süryânîce birbirlerine küfrederken kullandıkları “Râînâ” sözüyle değiştirip, Hz. Peygamber (asm)’a onunla hitâb etmeye başlamaları üzerine bu âyet nâzil olmuştur. Böylece mü’minlere, رَاعِنَا yerine, aynı ma‘nâya gelen اُنْظُرْنَا(Ünzurnâ) demeleri emredilmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 135)
(3)“İnâyât-ı hâssa (husûsî yardımlar) ve imdâd-ı husûsiye ile ve ihsânât-ı mahsûsa (husûsî ihsanlar) ile Rahmânü’r-Rahîm, her bir bîçârenin (çâresiz kalmışın) imdâdına yetişebilir. Dertlerine derman yetiştirir. Fakat o ferdin hevesiyle değil, hakīkī menfaatiyle yardım eder.” (Kastamonu Lâhikası, 465)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<16>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 106-112)
106-(Biz) bir âyetin hükmünü kaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.(1) Bilmez misin ki şübhesiz Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir!
107-(Hem) bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü şübhesiz ki ancak Allah’ındır! Ve sizin için Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
108-Yoksa (siz de) daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi, (itâat etmek yerine) peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim îmânı küfürle değiştirirse, o takdirde gerçekten (dosdoğru) yol ortasında sapıtmış olur.
109-Ehl-i kitabdan birçoğu, îmân etmenizden sonra sizi kâfirler olarak geri döndürmeyi istediler. (Bu, senin peygamberliğin olan) hakikat kendilerine belli olduktan sonra, sırf nefislerinden gelen bir kıskançlıktan dolayıdır. Artık Allah (onlar hakkında cihad) emrini getirinceye kadar affedin, aldırmayın! Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
110-Namazı hakkıyla edâ edin(2) ve zekâtı verin!(3) Hem kendiniz için hayır (ve hasenât) dan ne takdîm eder (hazırlar)sanız, Allah katında onu bulursunuz. Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir.
111-(Ehl-i kitab:) “Yahudi veya hristiyan olandan başkası aslâ Cennete giremeyecek!” dediler. Bu onların boş temennîleridir. De ki: “Eğer (iddiâ nızda) doğru kimseler iseniz, delîlinizi getirin!”
112-Hayır! Kim (güzel bir niyet ve ihlâsla) iyilik eden bir kimse olarak kendini Allah’a teslîm ederse, artık onun, Rabbi katında mükâfâtı vardır; hem onlara bir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
(1)Şer‘î ıstılahta nesh, herhangi bir hükmün yerine, sonradan başka bir şer‘î hükmün beyân edilmesi ve böylelikle, evvelki hükmün vaktinin sona ermesidir. Nesh, ebediyetine hükmedilmemiş emir ve yasaklara mahsustur. (Kurtubî, c. 1/2, 62-65)
“Evet mevâsim-i erbaada (dört mevsimde) giyecek, yiyecek ve sâir ilaçların tebeddülüne (değişmesine) lüzum ve ihtiyaç hâsıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, ta‘lim ve terbiye keyfiyeti (şekli) tebeddül eder (değişir). Kezâlik (bunun gibi), hikmet ve maslahatın iktizâsı (gereği) üzerine, ömr-i beşerin (insan ömrünün) mertebelerine göre ahkâm-ı fer‘iyede (esâsa âid olmayan hükümlerde) tebeddül (değişme) vardır. Çünki fer‘î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat (faydalı) iken, diğer bir zamâna göre mazarrat (zararlı) olur. Veya bir ilâç, bir şahsa devâ iken, şahs-ı âhara (başka şahsa) dâ’ (hastalık) olur. Bu sırdandır ki Kur’ân, fer‘î hükümlerden bir kısmını neshetmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 44)
(2)“Ey nefis! Bil ki: Dünkü gün senin elinden çıktı, yarın ise senin elinde sened yok ki ona mâliksin! Öyle ise hakīkī ömrünü bulunduğun gün bil! Lâekal (en az) günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi hakīkī istikbâl için teşkîl olunan bir sandukça-i uhreviye (âhiret sandığı) olan bir mescide veya bir seccâdeye at!” (Sözler, 21. Söz, 95)
Ayrıca, namazın ehemmiyeti, beş vakte tahsîsi ve usanç vermemesi hakkında, bakınız; (Sözler, 4. Söz, 9-11; 9. Söz, 26-32; 21. Söz, 91-95)
(3)Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 4)
113-Ve yahudiler: “Hristiyanlar (hak) bir şey (bir esas) üzerinde değildir” dediler. Hristiyanlar da: “Yahudiler (hak) bir şey (bir esas) üzerinde değildir” dediler. Hâlbuki onlar (kendilerine indirilen) kitâbı okuyorlar. (Kitab ehli olmayan ve bir şey) bilmeyenler de böyle onların sözlerinin benzerini söylediler. Artık hakkında ihtilâf etmekte oldukları şeyler husûsunda, kıyâmet günü aralarında Allah hüküm verecektir.
YanıtlaSil114-Hem Allah’ın mescidlerini ki, içlerinde O’nun isminin zikredilmesini men‘ eden ve oraların harâb olması için çalışandan daha zâlim kim olabilir? İşte onlar ki, kendilerinin oralara, ancak korkan kimseler olarak girmeleri gerekirdi. Onlar için dünyada bir rezillik, yine onlar için âhirette (de pek) büyük bir azab vardır.
115-Doğu da, batı da (her yer) Allah’ındır; o hâlde nerede (yüzünüzü kıbleye) dönerseniz, artık orada Allah’ın râzı olduğu cihet vardır. Şübhesiz ki Allah, Vâsi‘ (rahmeti geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
116-Hem, “Allah çocuk edindi” dediler.(1) (Hâşâ!) O, (bundan) münezzehtir. Bil‘akis, göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Herşey O’na itâat edicidir.
117-(O,) göklerin ve yerin benzersiz yaratıcısıdır. Ve bir işe hükmettiğinde, artık ona sâdece “Ol!” der, (o da) hemen oluverir.
118-Bilmeyenler ise: “Allah bizimle (de) konuşmalı veya bize bir mu‘cize gelmeli değil miydi?” dediler.(2) Kendilerinden öncekiler de böyle onların sözlerinin benzerini söylemişlerdi. Kalbleri (ne kadar da) birbirine benzedi! Doğrusu (biz) kat‘î olarak îmân edecek bir kavim için âyetleri iyice açıkladık.
119-(Habîbim, yâ Muhammed!) Şübhe yok ki biz seni, hak (dîn) ile, bir müjdeleyici ve (aynı zamanda) bir korkutucu olarak gönderdik; ve (sen) Cehennem ehlinden suâl olunmayacaksın!
(1)Hristiyanlar Îsâ (as)’a, yahudiler ise Uzeyr (as)’a “Allah’ın oğlu”, Arab müşrikleri de meleklere “Allah’ın kızları” diyorlardı. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 147)
(2)“Şu kâinâtın sâhib ve mutasarrıfı (idârecisi) elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvîr (idâre) ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gāyeleri, fâideleri irâde ederek tedvîr ediyor. Mâdem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Mâdem konuşacak, elbette zîşuûr ve zîfikir (şuûr ve fikir sâhibi) ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Mâdem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuûrun içinde en cem‘iyetli (kābiliyetli) ve şuûru küllî (geniş) olan insan nev‘i ile konuşacaktır. Mâdem insan nev‘i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kābil-i hitab (muhâtab kabûl edilebilecek) ve mükemmel insan olanlarla konuşacak.
Mâdem en mükemmel ve ist‘idâdı (kābiliyeti) en yüksek ve ahlâkı ulvî (yüce) ve nev‘-i beşere muktedâ (insanlığa rehber) olacak olanlar ile konuşacaktır; elbette dost ve düşmanın ittifâkıyla, en yüksek isti‘dadda ve en âlî (yüce) ahlâkta ve nev‘-i beşerin humsu (insanlığın beşte biri) ona iktidâ etmiş (tâbi‘ olmuş) ve nısf-ı arz (dünyanın yarısı) onun hükm-i ma‘nevîsi (ma‘nevî hâkimiyeti) altına girmiş ve istikbâl onun getirdiği nûrun ziyâsıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nûrânî kısmı ve ehl-i îmânı, mütemâdiyen (devamlı olarak) günde beş def‘a onunla tecdîd-i bîat edip (bağlılıklarını yenileyip), ona duâ-yı rahmet ve saâdet edip, ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve resûl yapacak ve yapmış ve sâir nev‘-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 2-3)
Muhtasar Meâl'i kitap olarak edinmek için bu
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<18>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 120-126)
120-Ama dinlerine tâbi‘ olmadıkça, ne yahudiler ne de hristiyanlar senden aslâ hoşnûd olmayacaklardır. (Onlara) de ki: “Şübhesiz ki Allah’ın hidâyeti (olan İslâm), hidâyetin ta kendisidir!” Celâlim hakkı için, eğer sana (vahiyle) gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Allah’(dan gelecek azâb)a karşı sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!(1)
121-Kendilerine Kitab verdiğimiz kimseler(den bazısı) onu, tilâvetinin (okunmasının) hakkını vererek okurlar. İşte bunlar, ona (Kitâb’a) îmân ederler.(2) Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.
122-Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni‘met(ler)imi ve şübhesiz benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
123-Hem öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan bir kurtuluş bedeli kabûl edilmez, hem ona (Allah izin vermedikçe) şefâat fayda vermez, onlara yardım da edilmez!
124-Ve bir zaman Rabbi, İbrâhîm’i birtakım kelimelerle (emir ve yasaklarla) imtihân etmiş, bunun üzerine (o) onları tamâmen yerine getirmişti. (Rabbi de ona:) “Doğrusu ben seni insanlara imam (her hususta kendisine tâbi‘ olunan rehber) yapıcıyım” buyurdu. (İbrâhîm ise:) “Neslimden de (imamlar yap)!” dedi. (Rabbi de:) “Verdiğim söz (senin neslinden de olsa, aslâ) zâlimlere ulaşmaz!” buyurdu.
125-O vakit Kâ‘be’yi de insanlar için bir sevab (kazanma) yeri ve emniyetli bir mahal kıldık. Öyle ise (siz de) İbrâhîm’in makamından(3) bir namazgâh edinin. İbrâhîm ve İsmâîl’e de: “Tavâf edenler, i‘tikâfta olanlar,(4) rükû‘ (ve) secde edenler (namaz kılanlar) için beytimi temiz tutun!” diye emrettik.
126-O vakit İbrâhîm de: “Rabbim! Burasını emniyetli bir belde kıl ve halkını, içlerinden Allah’a ve âhiret gününe îmân edenleri mahsûllerle rızıklandır!” demişti. (Rabbi de ona) şöyle buyurdu: “İnkâr edene de (ni‘met veririm); fakat onu kısa bir müddet (dünya hayâtında) faydalandırır, sonra da onu ateş azâbına (girmeye) mahkûm ederim! O varılacak yer ise, ne kötüdür!”
(1)“Umûr-ı dîniyede (dînî mes’elelerde) müsâmaha ile ve teşebbühle (hoşgörü ve benzemeye çalışmakla) medenîlere yanaşmayın! Çünki aramızdaki dere pek derindir. O dereyi doldurup, hatt-ı muvâsalayı (kavuşma hattını) te’mîn edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihâk edersiniz (katılırsınız) veya dalâlete (sapıklığa) düşer boğulursunuz!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 111)
(2)Bu âyet-i kerîme, Ca‘fer bin Ebî Tâlib (ra) ile birlikte Habeşistan’dan gelen kırk râhib hakkında nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 152)
(3)Makām-ı İbrâhîm, Hz. İbrâhîm (as)’ın Kâ‘be’yi inşâ ederken veya insanları hacca da‘vet ederken üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 155)
(4)İ‘tikâf, mescid veya benzeri yerlerde, ibâdet maksadıyla, husûsan Ramazan’ın son on gününde, hiç dışarı çıkmamak ve mecbur kalmadıkça dünya kelâmı etmemek şartıyla kalmaktır. (Kurtubî, c. 1/2, 332-333)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<19>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 1, Sûre: 2(Bakara 127-134)
127-Ve bir zaman İbrâhîm, İsmâîl ile berâber Beyt’in (Kâ‘be’nin) temellerini yükseltiyordu. (Ve şöyle duâ ediyorlardı:) “Rabbimiz! (Yaptığımızı) bizden kabûl buyur! Şübhe yok ki Semî‘ (her duâyı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!”
128-“Rabbimiz! Bizi, sana teslîm olan kimseler eyle ve neslimizden sana teslîm olan bir ümmet (çıkar)! Bize, (râzı olacağın hac, kurban gibi) kulluk usûllerimizi göster ve tevbelerimizi kabûl buyur! Şübhesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak sensin!”
129-“Rabbimiz! Onlara (neslimize) de içlerinden bir peygamber gönder ki, kendilerine senin âyetlerini okusun ve kendilerine Kitâb’ı ve hikmeti (Kitabdaki hükümleri) öğretsin ve onları (günahlardan) temizlesin! Muhakkak ki Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!”(1)
130-O hâlde kendini bilmeyenden başka, kim İbrâhîm’in dîninden yüz çevirir? And olsun ki (biz,) onu dünyada (peygamber olarak) seçtik. Doğrusu o, elbet âhirette de sâlih kimselerdendir.
131-Bir zaman Rabbi ona: “(İhlâs ve îmân ile emirlerime) teslîm ol!” buyurduğunda, (o da:) “Âlemlerin Rabbine teslîm oldum” demişti.(2)
132-Ve İbrâhîm bunu oğullarına vasiyet etti, Ya‘kub da. (O böylece dedi ki:) “Ey oğullarım! Şübhesiz ki Allah, sizin için bu dîni seçti; öyleyse siz ancak (Allah’a) teslîm olmuş kimseler olarak can verin!”
133-Yoksa siz Ya‘kub’a ölüm geldiği zaman yanında mı idiniz? O zaman oğullarına: “Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz?” demişti. (Oğulları da:) “Senin İlâhın ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk’ın İlâhı olan tek bir İlâha (Allah’a) ibâdet edeceğiz. Zaten biz, O’na teslîm olan kimseleriz!” dediler.
134-Bunlar gerçekten gelip geçmiş bir ümmettir. (Onların) kazandıkları kendilerine, (sizin) kazandıklarınız da sizedir. Ve (siz) onların yapmakta olduklarından suâl olunmayacaksınız!
(1)Allah-ü Teâlâ, yaptıkları bu duâyı kabûl ederek Hz. İsmâîl (as)’ın neslinden Peygamber Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ı göndermiştir. Bu hususta Resûl-i Ekrem Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) da bir hadîs-i şerîflerinde meâlen: “Ben, babam İbrâhîm’in duâsı, kardeşim Îsâ’nın müjdesi ve annemin rüyâsıyım” buyurmuşlardır. (Nesefî, c. 1, 126)
(2)“Evet herkesin bütün saâdetleri, bir Rabb-ı Rahîm’e (merhamet edici bir Rabbe) olan teslîmiyete bağlıdır. Aksi takdirde pek çok rablere muhtaç olur. Çünki insanın, câmiiyeti (kābiliyetlerinin toplayıcılığı) i‘tibâriyle bütün eşyâya (herşeye) ihtiyâcı ve alâkası vardır. Herşeye karşı, gerek hissederek gerekse hissetmeyerek teessürü (üzüntüleri) ve elemleri (acıları) vardır. Bu hâl ise, tam Cehennem gibi bir hâlettir (vaziyettir). Fakat erbâb tevehhüm edilen esbâb (rab zannedilen sebebler), yed-i kudretine perde olan Rabb-ı Vâhid’e (bir tek Rabbe) teslîmiyet, Firdevsî (Cennet saâdeti gibi) bir vaziyettir.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 44)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<20>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 135-141)
135-(Onlar:) “Yahudi veya hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız!” dediler. (Ey Resûlüm!) De ki: “Hayır! (Biz) Hanîf(1) (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm’in dînine (tâbi‘ oluruz). Çünki (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.”
136-“(Biz) Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya‘kub’a ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya verilenlere ve Rableri tarafından (diğer) peygamberlere verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirinin arasında (Allah’ın birer peygamberi olmaları cihetiyle) ayırım yapmayız. Çünki biz, O’na teslîm olan kimseleriz” deyin!
137-İşte (onlar da) böyle sizin kendisine îmân ettiğiniz gibi îmân ederlerse, o takdirde gerçekten hidâyete ermiş olurlar.(2) Eğer yüz çevirirlerse, o takdirde onlar, sırf (size karşı bir düşmanlık ve) bir muhâlefet içindedirler. Artık onlara karşı Allah sana yeter! Çünki O, Semî‘ (herşeyi hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir.
138-(Ve deyin ki:) “Allah’ın boyası (ki biz onunla boyandık, dînine girdik).(3) (Böyle) boya cihetiyle Allah’dan daha güzel kim olabilir? Biz ise, ancak O’na kulluk eden kimseleriz!”
139-De ki: “O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu hâlde, Allah(’ın bizden bir peygamber göndermesi) hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Hâlbuki bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Çünki biz, O’na karşı samîmî olan kimseleriz.”
140-Yoksa (siz) gerçekten İbrâhîm’in, İsmâîl’in, İshâk’ın, Ya‘kub’un ve (onun) torunlar(ın)ın yahudi veya hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilensiniz, yoksa Allah mı?” Hâlbuki kendi yanındaki, Allah’dan (gelen) şâhidliği (bildiği bir şeyi) gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allah ise, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
141-Bunlar gerçekten gelip geçmiş bir ümmettir. (Onların) kazandıkları kendilerine, (sizin) kazandıklarınız da sizedir. Ve (siz) onların yapmakta olduklarından suâl olunmayacaksınız!
(1)Hanîf, İslâmiyet’ten evvel, Allah’ın bir olduğuna îmân edip İbrâhîm (as)’ın dînine tâbi‘ olanlara verilen bir isim ve sıfattır. Eğriliği bırakıp doğrusuna giden demektir. Örfte, İbrâhîm (as) milletine isim olmuştur ki, bâtıl ma‘budlardan çekinip, yalnız Allah’a ibâdet eden muvahhid demektir. İlmiyle amel edip İslâmî hükümlere sımsıkı bağlanan kişiler hakkında da kullanılır. (Râzî, c. 2/4, 90-91)
(2)“Îman, yalnız icmâlî ve taklîdî bir tasdîka münhasır (taklîde dayalı bir tasdikle sınırlı) değildir. Bir çekirdekten tut, tâ büyük bir hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misâlî güneşten tut, tâ deniz yüzündeki aksine kadar, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları (açılmaları) olduğu gibi, îmânın o derece kesretli (pek çok) hakīkatleri var ki, binbir esmâ-i İlâhiyenin (Allah’ın isimlerinin) ve sâir erkân-ı îmâniyenin (îman esaslarının) kâinât hakīkatleriyle alâkadar çok hakīkatleri var ki: ‘Bütün ilimlerin ve ma‘rifetlerin ve kemâlât-ı insâniyenin (insana âid fazîletlerin) en büyüğü îmandır ve îmân-ı tahkīkīden (delillere dayalı kuvvetli îmandan) gelen tafsilli (teferruâtlı) ve bürhanlı (delilli) ma‘rifet-i kudsiyedir (Allah’ı tanımaktır)’ diye ehl-i hakīkat (hakīkat âlimleri) ittifâk etmişler.” (Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 213)
(3)Allah’ın boyası, Allah’ın dîni, yani O’nun temizlemesi demektir. Çünki îman, nefisleri temizler. Hristiyanlar ise, vaftiz adını verdikleri muâmeleyi çocuklarını sarı boyalı bir suya daldırarak yaparlardı. (Nesefî, c. 1, 130)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<21>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 142-145)
142-İnsanlardan bir kısım sefihler:(1) “Onları (o Müslümanları) üzerinde bulundukları (yöneldikleri) kıblelerinden çeviren nedir?” diyecekler.(2) (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Doğu da batı da (her yer) Allah’ındır.” (O,) dilediği kimseyi (hikmetine binâen, kendi lütfundan) dosdoğru bir yola hidâyet eder.
143-
İşte böylece sizi mu‘tedil (adâletli ve dengeli) bir ümmet kıldık ki, insanların üzerine (hesab gününde umum peygamberler lehine) şâhidler olasınız, peygamber de sizin üzerinize şâhid olsun!
Hem daha önce üzerinde bulunduğunu (kendisine yöneldiğin Kâ‘be’yi) ancak, peygambere tâbi‘ olanları, ökçeleri üzerinde geriye (küfre) dönecek olanlardan ayıralım diye kıble yaptık. Çünki şübhesiz (bu,) Allah’ın hidâyet ettiği kimselerden başkasına elbette ağırdır.
Allah, îmânınızı (Mescid-i Aksâ’ya doğru kıldığınız namazları) zâyi‘ edecek değildir. Şübhesiz ki Allah, insanlara karşı elbette Raûf (çok şefkatli olan)dır, Rahîm (çok merhametli olan)dır.
144-(Ey habîbim!) Yüzünün göğe çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni, hoşnûd olacağın bir kıbleye elbette döndüreceğiz; bundan sonra yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâ‘be’ye) çevir! (Ey mü’minler!) O hâlde (siz de) nerede olsanız, artık (namazda) yüzünüzü onun tarafına çevirin!(3) Hem doğrusu o kendilerine kitab verilenler, şübhesiz bunun Rablerinden (gelen) hak olduğunu gerçekten biliyorlar. Allah ise, (onların) yapmakta olduklarından gafil değildir.
145-And olsun ki, eğer (sen) kendilerine kitab verilmiş olanlara her ne delil getirsen, (yine de) senin kıblene tâbi‘ olmazlar. Sen de onların kıblesine tâbi‘ (olacak) değilsin. Onların bazısı da (diğer) bazıların kıblesine tâbi‘ değildir(ler). Celâlim hakkı için, eğer sana (vahiyle) gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, şübhesiz sen o takdirde, mutlaka zâlimlerden olursun!
(1)Sefih, aklı veya dîni eksik olan, lehinde ve aleyhinde olanı ayırd edemeyen ve menfaatli yolu bırakıp zararlı yolda giden, dînî cihetteki noksanlığıyla Allah’a isyân eden kimse demektir. (Râzî, c. 2/4, 102)
(2)Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlar, Mekke’de iken, namazlarında Kâ‘be’ye yöneliyorlardı. Medîne’ye hicretten sonra Mescid-i Aksâ’ya yönelmeleri emrolundu. Sonra bu âyetin nâzil olmasıyla tekrar Kâ‘be’ye yöneldiler. (Nesefî, c. 1, 133)
(3)“Vaktin evvelinde, Kâ‘be’yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren dâireler gibi Beyt’in (Kâ‘be’nin) etrâfında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyt’i ihâta ettikleri (kuşattıkları) gibi, en uzak safların da âlem-i İslâm’ı ihâta etmiş olduğunu hayâl ile görsün. Ve o musallî de (namazı kılan da) o saflara girmekle, o cemâat-ı uzmâya (büyük cemâate) dâhil olsun ki, o cemâatın icmâ‘ ve tevâtürü (aynı fikirde ittifâk etmeleri), onun namazda söylediği her da‘vâya ve her sözüne bir hüccet ve bir bürhân (delîl) olsun.
Meselâ, namaz kılan: اَلْحَمْدُلِلّٰهِ dediği zaman, sanki o zamanda o cemâat-ı uzmâyı teşkîl eden bütün mü’minler: ‘Evet, doğru söyledin!’ diye onun o sözünü tasdîk ediyorlar (doğruluyorlar). Ve bu tasdikler, hücûm eden evhâm (vehimlere) ve vesveselere karşı ma‘nevî bir kalkan vazîfesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hâsseleri (hisleri) ve latîfeleri ve duyguları o namazdan zevklerini ve hisselerini alırlar. Yalnız, musallînin Kâ‘be’ye olan şu hayâlî nazarı kasdî olmamalıdır. Tebaî (kasdî olmayan) bir şuûrdan ibâret bulunmalıdır.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 63)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<22>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 146-153)
146-Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu (o peygamberi) kendi oğullarını tanımakta oldukları gibi tanırlar.(1) Buna rağmen şübhesiz onlardan bir fırka, kendileri bile bile gerçekten hakkı gizlerler.
147-Hak, Rabbinden (gelen)dir; öyle ise sakın şübhe edenlerden olma!
148-Hem herkes için (her ümmetin) kendisinin ona yönelici olduğu bir yön (bir kıble) vardır. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Nerede olursanız olun, Allah sizi hep birlikte (huzûruna) getirir. Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
149-Ve nereden (yolculuğa) çıksan, artık (namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâ‘beye) çevir! Hiç şübhesiz ki bu, Rabbinden (gelen) haktır. Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
150-Evet, nereden (yolculuğa) çıksan, bundan sonra (namaz kılarken) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Ve (Ey mü’minler! Siz de) nerede olsanız, artık (namazda) yüzlerinizi onun tarafına çevirin ki, içlerinden zulmedenlerin dışında, insanlar (bilhassa yahudi ve müşrikler) için aleyhinize bir delîl olmasın! Artık onlardan korkmayın; öyleyse (ancak) benden korkun ki üzerinize olan ni‘metimi tamamlayayım! Hem tâ ki doğru yolu bulasınız.
151-Nitekim içinizde sizden bir peygamber gönderdik; size âyetlerimizi okuyor, sizi (günahlardan) temizliyor, size Kitâb’ı ve hikmeti (Kitabdaki hükümleri) öğretiyor ve size bilmiyor olduğunuz şeyleri öğretiyor.
152-Öyle ise beni (ibâdetle) zikredin ki, (ben de) sizi (rahmetimle) yâd edeyim; ve bana şükredin fakat bana nankörlük etmeyin!(2)
153-Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile (Allah’dan) yardım isteyin! Muhakkak ki Allah, sabredenlerle berâberdir.(3)
(1)Hz. Ömer (ra), yahudi âlimlerinden iken İslâm’la şereflenen Abdullah bin Selâm Hazretlerine bu âyet-i kerîme hakkında suâl ettiğinde o, cevâben şöyle dedi: “Yâ Ömer! Ben Hz. Peygamber (asm)’ı gördüğüm zaman, oğlumu tanıdığımdan ziyâde tanımıştım. Zîrâ oğlum hakkında, belki anası hıyânet etmiştir diye şübhelenebilirim. Ama Resûlullah (asm) için zerre kadar bile şübhem olamaz. Çünki onun vasıfları Tevrât’ta yazılı olanların aynısı ve tamâmıdır.” (İbn-i Kesîr, c. 1, 140)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 13, hâşiye 2)
(2)“Hâlık-ı Rahmân (rahmeti bol olan yaratıcı) ibâdından (kullarından) istediği en mühim iş şükürdür. Furkān-ı Hakîm’de (Kur’ân’da) gāyet ehemmiyetle şükre da‘vet eder. (...) Hem şükrün envâı (çeşitleri) var. O nev‘lerin en câmi‘i (genişi) ve fihriste-i umûmiyesi, namazdır. Hem şükür içinde sâfî bir îman var, hâlis bir tevhid bulunur. Çünki bir elmayı yiyen ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ diyen adam, o şükür ile i‘lân eder ki: ‘O elma, doğrudan doğruya dest-i kudretin yâdigârı ve doğrudan doğruya hazîne-i rahmetin hediyesidir’ demesiyle ve i‘tikād etmesiyle (inanmasıyla), herşeyi cüz’î (küçük) olsun, küllî (büyük) olsun O’nun dest-i kudretine teslîm ediyor. Ve herşeyde rahmetin cilvesini (bir parıltısını) bilir. Hakīkī bir îmânı ve hâlis bir tevhîdi, şükür ile beyân ediyor.” (Asâ-yı Mûsâ, 28. Mektûb, Şükür Risâlesi, 237-239)
(3)Bakınız; (sahîfe 6, hâşiye 1)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<23>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 154-163)
154-Ve Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin! Bil‘akis (onlar) hayatdârdırlar, fakat (siz) anlayamazsınız.(1)
155-Sizi mutlaka biraz korku ve açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden bir noksanlık ile imtihân edeceğiz. (Ey Resûlüm!) O hâlde sabredenleri (Cennetle) müjdele!
156-Onlar ki, kendilerine bir musîbet geldiği zaman: “Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!” derler. (2)
157-İşte onlara Rablerinden mağfiretler ve bir rahmet vardır. Hidâyete erenler de işte ancak onlardır.
158-Muhakkak ki Safâ ile Merve, Allah’ın (hac ve umre ibâdeti için ta‘yîn ettiği) şeâirinden (alâmetlerinden)dir. Bu yüzden Kâ‘be’yi hacceden veya umre yapan kimsenin, artık o ikisini tavâf etmesinde (ikisi arasında sa‘y ederek, yürümesinde) üzerine bir günah yoktur. Kim de gönlünden koparak (fazladan) bir hayır işlerse, o takdirde şübhesiz ki Allah, Şâkir (bütün iyiliklerinize fazlasıyla mükâfât veren)dir, Alîm (yaptığınız herşeyi bilen)dir.
159-Şübhe yok ki onu insanlara Kitab’da (Tevrât’da) beyân etmemizden sonra, (Muhammed’in sıfatları ve recm âyeti gibi) indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti gizleyenler yok mu, işte onlar ki Allah kendilerine lâ‘net eder, (bütün) lâ‘net edenler de onlara lâ‘net okur!
160-Ancak tevbe edip (hâllerini) düzeltenler ve (gizlediklerini) açıklayanlar müstesnâ; işte onlar var ya, onların tevbelerini kabûl ederim. Çünki ben, Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden)im, Rahîm (merhameti bol olan)ım.
161-Şübhesiz inkâr edip kendileri kâfir kimseler olarak ölenler(e gelince), işte onlar yok mu, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ‘neti ancak onların üzerinedir.
162-Orada (Cehennemde) ebedî olarak kalıcıdırlar! Onlardan ne azab hafifletilir, ne de onlara (özür dilemeleri üzere) mühlet verilir!
163-İlâhınız (olan Allah) ise, tek bir İlâhdır. O’ndan başka ilâh yoktur; (O,) Rahmân (bütün mahlûkata rahmet eden)dir, Rahîm (mü’minlere çok merhamet eden)dir.
(1)“Evet şühedâ (şehîdler), hayât-ı dünyevîyelerini tarîk-ı hakta (hak yolunda) fedâ ettikleri için, Cenâb-ı Hakk kemâl-i kereminden (ikrâmının bolluğundan) onlara hayât-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayâtı, âlem-i berzahta (kabir âleminde) onlara ihsân eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerini daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar. Kemâl-i saâdetle (tam bir saâdetle) mütelezziz oluyorlar (lezzet alıyorlar). Ölümdeki firak (ayrılık) acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kubûrun (kabir ehlinin) çendan (gerçi) ruhları bâkīdir (ölümsüzdür), fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta (kabir âleminde) aldıkları lezzet ve saâdet, şühedânın lezzetine yetişmez.” (Mektûbât, 1. Mektûb, 3)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 69, hâşiye 2)
(2)“Mer‘ayı tecâvüz eden (sınırı aşan) koyun sürüsünü çevirmek için çobanın attığı taşlarla musâb olan (isâbet alan) bir koyun, lisân-ı hâliyle der ki: ‘Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyâde fâidemizi düşünür. Mâdem onun rızâsı yoktur, dönelim’ der. Kendisi döner, sürü de döner. Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsî değilsin! Dâll (haktan sapmış) değilsin! Kaderden sana atılan bir musîbet taşına ma‘ruz kaldığın zaman, اِناَّ لِلّٰهِ وَ اِناَّ اِلَيْهِ راَجِعُونَ [Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!] de! Ve merci‘-i hakīkī’ye (hakīkī dönülmesi gereken Zât’a) dön, îmâna gel, mükedder olma (kederlenme)! Allah da, çoban gibi seni senden daha ziyâde düşünür.” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 105)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<24>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 164-169)
164-Şübhesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ihtilâfında (ard arda gelmesinde), insanlara fayda veren şeylerle (yüklü olarak) denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten bir su indirip de, onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi ve orada her hareketli canlıyı yaymasında, rüzgârların yönlendirilmesinde ve gökle yer arasında (emre) boyun eğdirilmiş bulutlarda akıl erdirecek bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine) kat‘î deliller vardır.(1)
165-İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ı bırakıp birtakım putları ilâh edinir, onları Allah’ı sever gibi severler. Fakat îmân edenler, Allah’a olan sevgi(leri) cihetiyle daha kuvvetlidir. Eğer zulmedenler, (kıyâmette) azâbı görecekleri zaman (anlayacakları gibi), şübhesiz kuvvetin tamâmen Allah’a âid olduğunu ve gerçekten Allah’ın, pek şiddetli azab sâhibi olduğunu (dünyada da) gör(üp bil)selerdi (putları ilâh edinmezlerdi).
166-O zaman o tâbi‘ olunanlar, azâbı görerek (kendilerine) tâbi‘ olanlardan uzaklaşmışlar ve aralarındaki bağlar kopmuştur.
167-(O zaman) tâbi‘ olanlar şöyle derler: “Keşke gerçekten bizim için (dünyaya) bir daha (dönüş) olsaydı da, onların (bugün) bizden uzaklaştıkları gibi (biz de) onlardan uzaklaşsaydık!” Böylece Allah, onlara bütün amellerini, kendi üzerlerinde (yığılmış) acı pişmanlıklar hâlinde gösterecektir! Onlar, o ateşten çıkacak kimseler de değildirler!
168-Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanlardan helâl ve temiz olanları(nı) yiyin ve şeytanın adımlarına tâbi‘ olmayın!(2) Çünki o, size apaçık bir düşmandır.
169-(O şeytan) size ancak kötülüğü, çirkin işleri ve Allah’a karşı, bilemeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
(1)Resûl-i Ekrem (asm) Medîne’yi teşrif buyurduklarında, “İlâhınız (olan Allah) bir tek İlâhdır” meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olmuştu. Mekke müşriklerinin: “Bu kadar insana tek bir ilâh nasıl yetişir?” demeleri üzerine ise bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 147)
“Şu âyet vücûb ve vahdeti (Allah’ın mutlak varlığını ve birliğini) gösterdiği gibi, bir İsm-i A‘zam’ı gösteren gāyet büyük bir penceredir. İşte şu âyetin hulâsatü’l-hulâsası (kısacık bir özeti) şudur ki, kâinâtın ulvî ve süflî tabakātındaki (yukarı ve aşağı tabakalarındaki) bütün âlemler, ayrı ayrı lisân ile bir tek netîceyi, yani bir tek Sâni‘-i Hakîm’in rubûbiyetini (hikmetle iş gören bir san‘atkârın terbiye ve idâresini) gösteriyorlar.
Şöyle ki: Nasıl göklerde, hattâ kozmoğrafyanın i‘tirâfıyla dahi, gāyet büyük netîceler için, gāyet muntazam hareketler, bir Kadîr-i zü’l-Celâl’in vücûd (varlık) ve vahdetini (birliğini) ve kemâl-i rubûbiyetini (mükemmel terbiye ediciliğini) gösterir. Öyle de; zeminde bilmüşâhede, hattâ coğrafyanın şehâdetiyle ve ikrârıyla (görüp doğrulamasıyla), gāyet büyük maslahatlar (faydalar) için mevsimlerdeki gibi gāyet muntazam tahavvülâtlar (değişiklikler) dahi aynı O Kadîr-i zü’l-Celâl’in vücûb ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.” (Mektûbât, 33. Mektûb, 313-314)
(2)“İnsanın nefsi, yemek içmek husûsunda keyfe mâyeşâ (dilediğince) hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayâtına tıbben zarar verdiği gibi, hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdetâ ma‘nevî hayâtını da zehirler. Daha kalbe ve rûha, itâat etmek o nefse güç gelir. Serkeşâne (baş kaldırarak) dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 253)
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<25>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 170-176)
170-Hâlbuki onlara (o müşriklere): “Allah’ın indirdiğine tâbi‘ olun!” denildiği zaman: “Hayır! (Biz) atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey(ler)e tâbi‘ oluruz!” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdirmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler idiyseler! (Yine de onlara mı tâbi‘ olacaklar?)(1)
171-İnkâr edenler (ile onları îmâna da‘vet eden)in misâli, çağırma ve bağırmadan başka bir şey duymayan (ve anlamayan hayvanlarla, on)lara haykıran (çoban)ın hâli gibidir. (Onlar) sağırdır (hakkı işitmezler), dilsizdir (hakkı söylemezler), kördür (hakikati görmezler), bu yüzden onlar akıl erdiremezler.(2)
172-Ey îmân edenler! Sizi rızıklandırdığımız şeylerin temiz olanlarından yiyin ve eğer sâdece O’na kulluk ediyorsanız, Allah’a şükredin!(3)
173-(O,) size ancak ölüyü (usûlünce kesilmeden veya avlanmadan ölen hayvanı), (akan) kanı, domuz etini ve kendisi Allah’dan başkası için kesilen (hayvanın etin)i haram kılmıştır. Fakat (başkasının hakkına) tecavüz edici olmadan ve haddi (zarûret mikdârını) aşıcı olmadan kim (bunlardan ölmeyecek kadar yemeye) mecbur kalırsa, artık ona bir günah yoktur.(4) Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
174-Muhakkak ki Allah’ın indirdiği (ve içinde Muhammed’in sıfatları bulunan) Kitab’ı gizleyip de onu (karşılığında ne alsalar) az (düşecek) bir fiyata satanlar yok mu; işte onlar, karınları dolusu ateşten başka bir şey yemiyorlar! Allah da kıyâmet günü onlarla ne konuşur, ne de onları (günahlardan) temizler! Ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır.
175-İşte onlar, hidâyete mukabil dalâleti, bağışlanmaya karşılık azâbı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!
176-Bu (azab), doğrusu Allah’ın Kitâb’ı hak ile indirmesi (onların da bunu inkâr etmeleri) sebebiyledir. Artık şübhesiz ki Kitab hakkında ihtilâfa düşenler, elbette (haktan) uzak bir ayrılık içindedirler.
(1)“Biz Kur’ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna (delîle) tâbi‘ oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakāik-ı îmâniyeye (îman hakīkatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları (ferdleri) gibi, ruhbanları (hristiyan din adamlarını) taklîd için bürhânı (delîli) bırakmıyoruz.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 404)
(2)“Başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur’ân’ın irşâdına (doğru yolu gösteren çağrılarına) kulak vermek ile necatları (kurtuluşları) mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytânî olan hevâsı, -Kur’ân’ın sadâsını (sesini) kulaklarına işittirecek havayı karıştırdığı için- Kur’ân’ın kendilerini irşâd etmesine mâni‘ olmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 110)
(3)Bakınız; (sahîfe 22, hâşiye 2)
(4)“*اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kāidesi, yani: Zarûret, haramı helâl derecesine getirir. İşte şu kāide ise küllî (umûmî) değil. Zarûret eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû’-i ihtiyârı ile (irâdesini kötüye kullanmasıyla), gayr-ı meşrû‘ (helâl olmayan) sebebler ile zarûret olmuş ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara (müsâadeli hükümlere) medâr olamaz, özür teşkîl edemez. Meselâ, bir adam sû’-i ihtiyârıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı (yaptığı
YanıtlaSilSûreye Git
Ayete Git
<<26>>Sayfaya Git
Cûze Git
Cüz: 2, Sûre: 2(Bakara 177-181)
177-(Ey ehl-i kitab!) Yüzlerinizi (ibâdet maksadıyla) doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik (için yeterli) değildir;(1) fakat iyilik o kimsenin (iyiliği)dir ki, (o kişi) Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitab(lar)a ve peygamberlere îmân eder; ona (o elindeki mala) olan sevgisine rağmen malı akrabâlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve köleler uğrunda verir; namazı hakkıyla edâ eder ve zekâtı verir. Çünki (onlar) söz verdikleri zaman sözlerini yerine getirenler ve sıkıntı (fakirlik), hastalık ve savaşın şiddetli ânında sabredenlerdir. İşte onlar, doğru olan kimselerdir. Takvâ sâhibi olanlar da işte ancak onlardır.
178-Ey îmân edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı!(2) Hür olana hür, köleye köle, kadına kadın (kısâs edilir, öldürülür)! Fakat (öldüren) o kimse lehinde, kardeşi tarafından (cüz’î) bir şey affedilirse, o takdirde (affedene düşen,) örfe tâbi‘ olmak (diyetini aşırıya kaçmadan almak)tır ve (öldürene düşen de, diyeti) ona güzellikle ödemektir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Buna rağmen kim bundan sonra haddi aşarsa, artık ona (pek) acıklı bir azab vardır!
179-O hâlde ey akıl sâhibleri, (bilin ki) sizin için kısasta hayat vardır.(3) Tâ ki siz (bu sâyede bir başkasını haksız yere öldürmekten) sakınasınız.
180-Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (bir mal) bırakacaksa, ana-babaya ve akrabâlara meşrû‘ bir sûrette vasiyet etmek, takvâ sâhiblerine bir borç olarak üzerinize farz kılındı!(4)
181-Şimdi kim bunu (bu yapılan vasiyeti) işittikten sonra onu değiştirirse, artık günâhı ancak onu değiştirenler üzerinedir. Şübhesiz ki Allah, Semî‘ (vasiyetlerinizi işiten)dir, Alîm (yaptığınız herşeyi hakkıyla bilen)dir.
(1)Bu âyet-i kerîme ehl-i kitab hakkında nâzil olmuştur. Çünki hristiyanların kıblesi (Kudüs’teki) Beyt-i Makdis’in (Mescid-i Aksâ’nın) doğusu, yahudilerin kıblesi ise batısıdır. Bunlardan her biri kendi kıblelerine dönmenin daha hayırlı olacağını iddiâ ederler. (Nesefî, c. 1, 147)
(2)“İnsanın fiilleri, kalbin ve hissin temâyülâtından (meyillerinden) çıkar. O temâyülât, rûhun ihtisâsâtından (hislerinden) ve ihtiyâcâtından gelir. Ruh ise îman nûruyla harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûb etmez. Elhâsıl, had ve cezâ, emr-i İlâhî ve adâlet-i Rabbâniye (Allah’ın emri ve adâleti) nâmına icrâ edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insâniyetin mâhiyetindeki latîfeler (rûhundaki hisler) müteessir ve alâkadar olurlar. (...) Hakīkī adâlet ve te’sirli cezâ odur ki, Allah’ın emri nâmıyla olsun, yoksa te’sîri yüzden bire iner. (...) Saâdet-i beşeriye (insanlığın saâdeti) dünyada adâlet ile olabilir. Adâlet ise doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile olabilir.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 431)
(3)Kısasta, meselâ kātilin öldürülmesinde hayat vardır. Çünki bir kimse, birisini öldürmeye niyetlendiğinde, kısâs edileceğini düşünerek korkar ve vazgeçer. Böylece hem kendisi, hem de öldüreceği kimse hayatta kalmış olur. (Râzî, c. 3/5, 61)
(4)Bu âyet-i kerîme, (Nisâ Sûresinin 11, 12 ve 176. âyetleri olan) mîras âyetleri ve “Vârise vasiyet yoktur” hadîs-i şerîfi ile mensuhtur (farz olma hükmü kalkmıştır). Böyle olmakla berâber, vasiyette bulunmak pek makbûl bir sünnettir. (Kurtubî, c. 1/2, 263)
182-Kim de vasiyet edenin bir hatâ etmesinden veya bir günâha girmesinden endîşe edip de (vasiyetle alâkası olanların) aralarını düzeltirse, artık ona bir günah yoktur. Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
YanıtlaSil183-Ey îmân edenler! Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi, oruç tutmak (sizin de) üzerinize farz kılındı; tâ ki (günahlardan) sakınasınız.(1)
184-Sayılı günler olarak (oruç size farz kılındı)! Fakat içinizden kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (tutamadığı günler) sayısınca başka günler(de oruç tutsun)! Ona gücü yetmeyenlerin üzerine ise, (tutamadıkları her gün için) bir fakirin (bir günlük) yiyeceği kadar fidye (verme borcu) vardır. Buna rağmen kim gönlünden koparak bir hayır işlerse (daha fazla verirse), o takdirde bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla berâber bilirseniz, (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
185-(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, insanlara doğru yolu göstermek ve hidâyet ile furkandan (hak ile bâtılı ayıran hükümlerden) apaçık deliller olmak üzere, Kur’ân onda indirilmiştir. Öyle ise içinizden kim o aya erişirse, artık onda oruç tutsun!(2) Kim de hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (onun üzerine, tutamadığı günler) sayısınca başka günler(de oruç tutma borcu) vardır. Allah size kolaylık ister ve size zorluk istemez. İşte (bütün bunlar) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidâyete erdirmesine mukabil (tekbir getirerek) Allah’ı büyük tanımanız içindir; hem tâ ki şükredesiniz.
186-(Habîbim, yâ Muhammed!) Kullarım sana benden sorarsa, şübhe yok ki ben (onlara) pek yakınım.(3) Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevab veririm;(4) öyle ise (onlar da) benim (rızâm) için (da‘vetime) icâbet etsinler ve bana îmân etsinler; tâ ki hak yolu bulsunlar.
(1)“Orucun ekmeli (en mükemmeli) ise, mi‘de gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayâli, fikri gibi cihâzât-ı insâniyeye dahi bir nevi‘ oruç tutturmaktır. Yani muharremâttan (haram şeylerden), mâlâyâniyâttan (lüzumsuz şeylerden) çekmek ve her birisine mahsus ubûdiyete (kulluğa) sevk etmektir. Meselâ, dilini yalandan, gıybetten ve galiz (kaba) ta‘birlerden ayırmakla ona oruç tutturmak ve o lisânı, tilâvet-i Kur’ân (Kur’ân okuma) ve zikir ve tesbih ve salavât ve istiğfar gibi şeylerle meşgûl etmek (...) gibi sâir cihâzâta da bir nevi‘ oruç tutturmaktır.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 252)
(2)“Kur’ân-ı Hakîm, mâdem Şehr-i Ramazan’da nüzûl etmiş (inmiş); o Kur’ân’ın zamân-ı nüzûlünü istihzâr (hatırlamak) ile o semâvî hitâbı hüsn-i istikbâl etmek (güzel karşılamak) için Ramazân-ı Şerîf’te nefsin hâcât-ı süfliyesinden (âdî ihtiyaçlarından) ve mâlâyâniyât-ı hâlâttan tecerrüd (lüzumsuz hâllerden sıyrılmak) ve ekl ü şürbün (yeme içmenin) terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir sûrette o Kur’ân’ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitâbât-ı İlâhiyeyi, güyâ geldiği ân-ı nüzûlünde (iniş ânında) dinlemek ve o hitâbı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrâîl’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den (Cenâb-ı Hakk’tan) dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 251)
(3)Herşey kendisinden son derece uzak olduğu hâlde Cenâb-ı Hakk’ın herşeye herşeyden daha yakın olduğu hakkında bakınız; (sahîfe 518, hâşiye 1)
(4)“Eğer desen: ‘Birçok def‘a duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki âyet umûmîdir, her duâya cevab var, ifâde ediyor?’ El-cevab: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Her duâ için cevab vermek var; fakat kabûl etmek, hem aynı matlûbu (istenileni) vermek, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbi‘dir.” (Sözler, 23. Söz, 106)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 156, hâşiye 3; sahîfe 365, hâşiye 2; sahîfe 387, hâşiye 2)
Allâhümme innî es’elüke biesmâike
YanıtlaSil1 Yâ Allah
2 Yâ Rahman
3 YâRahîm
4 Yâ’Alîm
5 Yâ Halîm
6 Yâ Azîm
7 Yâ Hakîm
8 Yâ Kadîm
9 Yâ Mukîm
10 Yâ Kerîm
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“2
1 Yâ Seyyide’s-sâdât
2 Yâ Mucîbe’d-de’avât
3 Yâ Veliyye’l-hasenât
4 Yâ Refıa’d-deracât
5 Yâ Azîme’l-berakât
6 Yâ Ğafıra’l-hatîât
7 Yâ Dâfî’a’l-beliyyât
8 Yâ Sâmi’a’l-esvât
9 Yâ Mu’tıye’l-mesûlât
10 Yâ ‘Alime’s-sirri ve’l-hafiyyât
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nar.”
“3
1 Ya Hayra’l-ğâfirîn
2 Ya Hayra’n-nâsırîn
3 Ya Hayra’l-hâkimîn
4 Ya Hayra’l-fatihîn
5 Yâ Hayra’z-zâkirîn
6 Yâ Hayra’l-vârişîn
7 Yâ Hayra’l-hâmidîn
8 Yâ Hayra’r-râzikîn
9 Yâ Hayra’l-fâsilîn
10 Yâ Hayra’l-muhsinîn
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“4
1 Yâ Men lehü’l-‘izzü ve’l-cemâl
2 Yâ Men lehü’l-mülkü ve’l-celâl
3 Yâ Men lehü’l-kudretü ve’l-kemâl
4 Yâ Men hüve’l-kebîru’l-müte’âl
5 Yâ Men hüve şedîdü’l-mihâl
6 Yâ Men hüve şedîdü’l-‘ikâb
7 Yâ Men hüve serî’u’l-hisâb
8 Yâ Men hüve ‘indehû hüsnü’s-şevâb
9 Yâ Men hüve ‘indehû ümmü’l-kitâb
10 Yâ Men hüve yünşiü’s-sehâbe’s-sikâl
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
YanıtlaSil“5
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Hannân
2 Yâ Mennân
3 Yâ Deyyân
4 Yâ Gufran
5 Yâ Burhan
6 Yâ Sultân
7 Yâ Sübhân
8 Yâ Müste’ân
9 Yâ Ze’l-menni ve’l-beyân
10 Yâ Ze’l-emân
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“6
1 Yâ Men tevâda’a küllü şey’in li’azametih
2 Yâ Meni’stesleme küllü şey’in likudratih
3 Yâ Men zelle küllü şey’in li’izzetih
4 Yâ Men hada’a küllü şey’in liheybetih
5 Yâ Meni’nkâde küllü şey’in limülketih
6 Yâ Men dâne küllü şey’in min mehâfetih
7 Yâ Meni’nşakkati’l-cibâlü min haşyetin
8 Yâ Men kâmeti’s-semâvâtü bi emrih
9 Yâ Meni’stekarrati’l-ardu bi iznih
10 Yâ Men lâ yâ’tedî ‘alâ ehli memleketih
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“7
1 Yâ Ğâfıra’l-hatâyâ
2 Yâ Kâşife’l-belâyâ
3 Yâ Müntehe’r-racâyâ
4 Yâ Müczile’l-‘atâyâ
5 Yâ Vâsi’a’l-hedâyâ
6 Yâ Râzika’l-berâyâ
7 Yâ Kâdiya’l-münâyâ
8 Yâ Sâmi’a’ş-şekâyâ
9 Yâ Bâ’ise’s-serâyâ
10 Yâ Mutlika’l-üsârâ
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
YanıtlaSil“8
1 Yâ Ze’l-hamdi ve’s-senâ
2 Yâ Ze’l-mecdi ve’s-senâ
3 Yâ Ze’l-fahri ve’l-behâ
4 Yâ Ze’l-‘ahdi ve’l-vefâ
5 Yâ Ze’l-‘afvi ve’r-ridâ
6 Yâ Ze’l-menni ve’l-‘atâ
7 Yâ Ze’l-fasli ve’l-kadâ
8 Yâ Ze’l-‘izzeti ve’l-bekâ
9 Yâ Ze’l-cûdi ve’n-na’mâ
10 Yâ Ze’l-fadli ve’l-‘âlâ
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“9
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Mâni’
2 Yâ Dâfi’
3 Yâ Nâfi’
4 Yâ Sami’
5 Yâ Râfi’
6 Yâ Sâni’
7 Yâ Şâfi’
8 Yâ Cami’
9 Yâ Vâsi’
10 Yâ Mûsi’
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“10
1 Yâ Sâni’a külli masnû’
2 Yâ Halika külli mahlûk
3 Yâ Râzika külli merzûk
4 Yâ Mâlike külli memlûk
5 Yâ Kâşife külli mekrûb
6 Yâ Fârice külli mağmum
7 Yâ Râhime külli merhum
8 Yâ Nasıra külli mahzûl
9 Yâ Sâtira külli mâ’yûb
10 Yâ Melcee külli mazlum
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
YanıtlaSil“11
1 Yâ ‘Uddetî ‘inde şiddeti
2 Yâ Recâî ‘inde müsîbeti
3 Yâ Mûnisî ‘inde vahşeti
4 Yâ Sâhibî ‘inde gurbeti
5 Yâ Veliyyî ‘inde ni’metî
6 Yâ Kâşifi ‘inde kürbetî
7 Yâ Ğıyâşî ‘inde’f-tikârî
8 Yâ Melceî ‘inde’d-dırârî
9 Yâ Mu’înî ‘inde feze’î
10 Yâ Delîlî ‘inde hayrati
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“12
1 Yâ ‘Allâme’l-ğuyûb
2 Yâ Ğaffara’z-zünûb
3 Yâ Settâra’l-‘uyûb
4 Yâ Keşşâfe’l-kürûb
5 Yâ Mukallibe’l-kulûb
6 Yâ Müzeyyine’l-kulûb
7 Yâ Münevvira’l-kulûb
8 Yâ Tabîbe’l-kulûb
9 Yâ Habîbe’l-kulûb
10 Yâ Enîse’l-kulûb
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“13
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Celîl
2 Yâ Cemîl
3 Yâ Vekîl
4 Yâ Kefil
5 Yâ Delîl
6 Yâ Mükîl
7 Yâ Habîr
8 Yâ Latîf
9 Yâ ‘Azîz
10 Yâ Melîk
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“14
1 Yâ Delîle’l-mütehayyirîn
2 Yâ Gıyâşe’l-müsteğîşîn
3 Yâ Sarîha’l-müstesrihîn
4 Yâ Câra’l-müstecîrîn
5 Yâ Melcee’l-‘âsîn
6 Yâ Ğâfıra’l-müznibîn
7 Yâ Emâne’l-hâifîn
8 Yâ Râhime’l-mesâkîn
9 Yâ Enîse’l-müstevhişîn
10 Yâ Mücîbe da’veti’l-müdtarrîn
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“15
1 Yâ Ze’l-cûdi ve’l-ihsân
2 Yâ Ze’l-fadli ve’l-imtinân
3 Yâ Ze’l-emni ve’l-emân
4 Yâ Ze’l-kudsi ve’s-sübhân
5 Yâ Ze’l-hikmeti ve’l-beyân
6 Yâ Ze’r-rahmeti ve’r-rıdvân
7 Yâ Ze’l-hucceti ve’l-bürhân
8 Yâ Ze’l-‘azameti ve’s-sultân
9 Yâ Ze’l-‘afvi ve’l-ğvıfrân
10 Yâ Ze’r-ra’feti ve’l-müste’ân
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
YanıtlaSil“16
1 Yâ Men hüve Rabbü külli şey’
2 Yâ Men hüve ilâhü külli şey’
3 Yâ Men hüve Hâliku külli şey’
4 Yâ Men hüve fevka külli şey’
5 Yâ Men hüve kable külli şey’
6 Yâ Men hüve ba’de külli şey’
7 Yâ Men hüve ‘Alimü külli şey’
8 Yâ Men hüve Kâdiru külli şey’
9 Yâ Men hüve Sâni’u külli şey’
10 Yâ Men hüve yebkâ veyefnâ küllü şey’
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“17
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Mü’min
2 Yâ Müheymin
3 Yâ Mükevvin
4 Yâ Mülakkin
5 Yâ Mübeyyin
6 Yâ Mühevvin
7 Yâ Müzeyyin
8 Yâ Mu’azzim
9 Yâ Mu’avvin
10 Yâ Mülevvin
Sübhâneke lâ ilahe illâ ente’l-emâ ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“18
1 Yâ men hüve fî mülkihî mükîm
2 Yâ men hüve fî celâlihî ‘azîm
3 Yâ men hüve fî sültânihî kadîm
4 Yâ men hüve ‘alâ ‘abdihî rahîm
5 Yâ men hüve bikülli şey’in ‘alîm
6 Yâ men hüve limen cefâhu halîm
7 Yâ men hüve limen teraccâhü kerîm
8 Yâ men hüve fî mekâdîrihî hakim
9 Yâ men hüve fi hükmihî latîf
10 Yâ men hüve fı lütfihî kadîr
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“19
1 Yâ men la yürcâ illâ fadlüh
2 Yâ men lâ yühâfü illâ ‘adlüh
3 Yâ men lâ yüntezaru illa birruh
4 Yâ men lâ yüs’elü illâ ‘afvüh
5 Yâ men lâ yedûmü illâ mülküh
6 Yâ men lâ sültâne illâ sültânüh
7 Yâ men lâ bürhâne illâ bürhânüh
8 Yâ men vesiat külle şey’in rahmetüh
9 Yâ men sebekat rahmetühû ‘alâ ğadabih
10 Yâ men ehâta bi külli şey’in ‘ilmüh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
20
YanıtlaSil1 Yâ Fârice’l-hemm
2 Yâ Kâşife’l-ğamm
3 Yâ Gâfire’z-zenb
4 Yâ Kâbile’t-tevb
5 Yâ Hâlika’l-halk
6 Yâ Sâdika’l-va’d
7 Yâ Râzika’t-tıfl
8 Yâ Mûfiye’l-‘ahd
9 Yâ ‘Alime’s-sirr
10 Yâ Fâlika’l-habb
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“21
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ ‘Aliyy
2 Yâ Vefiyy
3 Yâ Veliyy
4 Yâ Ganiyy
5 Yâ Meliyy
6 Yâ Zekiyy
7 Yâ Radiyy
8 Yâ Bediyy
9 Yâ HafIyy
10 Yâ Kaviyy
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“22
1 Yâ Men azhera’l-cemîl
2 Yâ Men setera ‘ale’l-kabîh
3 Yâ Men lâ yüâhizü bi’l-cerîmeh
4 Yâ Men lâ yehtikü’s-sitr
5 Yâ ‘Azîme’l-‘afv
6 Yâ Hasene’t-tecâvüz
7 Yâ Vâsi’a’l-mağfireh
8 Yâ Bâsita’l-yedeyni bi’r-rahmeh
9 Yâ Sahibe külli necvâ
10 Yâ Müntehâ külli şekva
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“23
1 Yâ Ze’n-ni’meti’s-sâbiğah
2 Yâ Ze’r-rahmeti’l-vâsi’ah
3 Yâ Ze’l-hikmeti’l-bâliğah
4 Yâ Ze’l-kudreti’l-kâmileh
5 Yâ Ze’l-hucceti’l-kâtı’ah
6 Yâ Ze’l-kerâmeti’z-zâhirah
7 YâZe’s-sıfati’l-‘âliyeh
8 YâZe’l-‘izzeti’d-dâimeh
9 Yâ Ze’l-kuvveti’l-metîneh
10 Yâ Ze’l-minneti’s-sâbikah
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ entei-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
24
YanıtlaSil1 Yâ Ahkeme’l-hâkimîn
2 Yâ ‘Adele’l-‘âdilîn
3 Yâ Asdeka’s-sâdikîn
4 Yâ Azhera’z-zâhirîn
5 Yâ Athera’t-tâhirîn
6 Yâ Ahsene’l-hâlikîn
7 Yâ Esra’a’l-hâsibîn
8 Yâ Esme’a’s-sâmi’în
9 Yâ Ekrame’l-ekramîn
10 Yâ Erhame’r-râhimîn
11 Yâ Eşfe’a’ş-şâfi’în
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“25
1 Yâ Bedi’a’s-semâvât
2 Yâ Câ’ile’z-zulümât
3 Yâ ‘A’lime’l-hafıyyât
4 Yâ Râhîme’l-‘aberât
5 Yâ Sâtira’l-‘averât
6 Yâ Kâşife’l-beliyyât
7 Yâ Muhyiye’l-emvât
8 Yâ Dâ’ife’l-hasenât
9 Yâ Münzile’l-berakât
10 Yâ Şedîde’n-nekamât
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“26
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Müsavvir
2 YâMükaddir
3 Yâ Mütahhir
4 Yâ Münevvir
5 Yâ Mükaddim
6 Yâ Müahhir
7 Yâ Müyessir
8 Yâ Münzir
9 Yâ Mübeşşir
10 Yâ Müdebbir
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“27
1 Yâ Rabbe’l-beyti’l-harâm
2 Yâ Rabbe’ş-şehri’l-harâm
3 Yâ Rabbe’l-mescidi’l-harâm
4 Yâ Rabbe’l-beledi’l-harâm
5 Yâ Rabbe’r-rukni ve’l-mekâm
6 Yâ Rabbe’l-meş’ari’l-harâm
7 Yâ Rabbe’l-hılli ve’l-haram
8 Yâ Rabbe’n-nûri.ve’z-zalâm
9 Yâ Rabbe’t-tahiyyeti ve’s-selâm
10 Yâ Rabbe’l-celâli ve’l-ikrâm
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“28
1 Yâ ‘İmâde men lâ ‘imâde leh
2 Yâ Senede men lâ senede leh
3 Yâ Zühra men lâ zühra leh
4 Yâ Giyâşe men lâ ğiyâşe leh
5 Yâ Hırze men lâ hırze leh
6 Yâ Fahra men lâ fahra leh
7 Yâ ‘İzze men lâ ‘izze leh
8 Yâ Mu’îne men lâ mu’îne leh
9 Yâ Enîse men lâ enîse leh
10 Yâ Gunyete men lâ gunyete leh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“29
YanıtlaSilVe es’elüke biesmâike
1 Yâ Kâim
2 Yâ Dâim
3 Yâ Rahim
4 Yâ Hâkim
5 Yâ ‘Âlim
6 Yâ ‘Âsim
7 Yâ Kâsim
8 Yâ Salim
9 Yâ Kâbid
10 Yâ Basit
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“30
1 Yâ ‘Âsıme-meni’sta’sameh
2 Yâ Râhime meni’sterhameh
3 Yâ Nasıra meni’stensarah
4 Yâ Hafıza meni’stahfezah
5 Yâ Mükrime meni’stekrameh
6 Yâ Mürşide meni’sterşedeh
7 Yâ Mu’îne meni’ste’âneh
8 Yâ Muğîşe meni’steğâşeh
9 Yâ Sarîha meni’stesrahah
10 Yâ Ğâfıra meni’stağferah
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’rı-nâr.”
“31
1 Yâ Kerîme’s-saftı
2 Yâ ‘Azîme’l-menn
3 Yâ Keşîra’l-hayr
4 Yâ Kadîme’l-fadl
5 Yâ Latîfe’s-sun’
6 Yâ Dâime’l-lütf
7 Yâ Nâfise’l-kerb
8 Yâ Kâşife’d-durr
9 Yâ Mâlike’l-mülk
10 Yâ Kâdiyen bi’l-hakk
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“32
1 Yâ ‘Azîzen lâ yüdâm
2 Yâ Latîfen lâ yürâm
3 Yâ Rakîben lâ yenâm
4 Yâ Kaimen lâ yefût
5 Yâ Hayyen lâ yemût
6 Yâ Meliken lâyezûl
7 Yâ Bakiyen lâ yefnâ
8 Yâ ‘Alimen lâ yechel
9 Yâ Sameden lâ yüt’âm
10 Yâ Kaviyyen lâ yüd’af
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“33
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Vâhid
2 Yâ Vâcid
3 Yâ Şâhid
4 Yâ Mâcid
5 Yâ Râşid
6 Yâ Bâis
7 Yâ Vâris
8 Yâ Dârr
9 Yâ Nâfi’
10 Yâ Hâdî
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“34
YanıtlaSil1 Yâ A’zamü min külli ‘azîm
2 Yâ Ekramü min külli kerîm
3 Yâ Erhamü min külli rahîm
4 Yâ Ahkemü min külli hakîm
5 Yâ Aİemü min külli ‘alîm
6 Yâ Akdemü min külli kadîm
7 Yâ Ekberu min külli kebîr
8 Yâ Ecellü min külli celîl
9 Yâ E’azzü min külli ‘azîz
10 Yâ Eltafü min külli latîf
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“35
1 Yâ Men hüve fî ‘ahdihî vefiyy
2 Yâ Men hüve fî vefaihî kaviyy
3 Yâ Men hüve fî kuvvetihi ‘aliyy
4 Yâ Men hüve fî ‘ulüvvihî karîb
5 Yâ Men hüve fî kurbihî latîf
6 Yâ Men hüve fî lütfıhî şerîf
7 Yâ Men hüve fî şerefîhî ‘azîz
8 Yâ Men hüve fî ‘izzetihî ‘azîm
9 Yâ Men hüve fî ‘azametihî mecîd
10 Yâ Men hüve fî mecdihî hamîd
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“36
1 Yâ Men hüve küllü şey’in hâdiun leh
2 Yâ Men hüve küllü şey’in kâinün leh
3 Yâ Men hüve küllü şey’in mevcudun leh
4 Yâ Men hüve küllü şey’in münîbün leh
5 Yâ Men hüve küllü şey’in hâifün minh
6 Yâ Men hüve küllü şey’in müsebbihun leh
7 Yâ Men hüve küllü şey’in kâimün bih
8 Yâ Men hüve küllü şey’in hâşiün leh
9 Yâ Men hüve küllü şey’in sâirun ileyh
10 Yâ men hüve küllü şey’in hâlikün illâ vecheh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“37
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Kâfi
2 Yâ Şâfî
3 Yâ Vâfî
4 Yâ Mu’âfî
5 Yâ ‘Âlî
6 Yâ Dâ’î
7 Yâ Râdî
8 Yâ Kâdî
9 Yâ Bakî
10 Yâ Hâdî
Sübhâneke yâ îâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’I-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“38
1 Yâ Men lâ meferra illâ ileyh
2 Yâ Men lâ mefze’a illâ ileyh
3 Yâ Men lâ melcee illâ ileyh
4 Yâ Men lâ yütevekkelü illâ ‘aleyh
5 Yâ Men lâ maksade illâ ileyh
6 Yâ Men lâ mencee illâ ileyh
7 Yâ Men lâ yürğabü illâ ileyh
8 Yâ Men lâ yü’bedü illâ iyyâh
9 Yâ Men lâ yüste’ânü illâ minh
10 Yâ Men lâ havle velâ kuvvete illâ bih
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“39
1 Yâ Hayra’l-merhûbîn
2 Yâ Hayra’l-matlûbîn
3 Yâ Hayra’l-merğûbîn
4 Yâ Hayra’l-mes’ûlîn
5 Yâ Hayra’l-maksûdîn
6 Yâ Hayra’l-mezkûrîn
7 Yâ Hayra’l-meşkûrîn
8 Yâ Hayra’l-mahbûbîn
9 Yâ Hayra’l-münzilîn
10 Yâ Hayra’l-müste’nisîn
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
40
YanıtlaSil1 Yâ Men hüve halaka fesevvâ
2 Yâ Men hüve kaddera fehedâ
3 Yâ Men hüve yekşifü’l-belvâ
4 Yâ Men hüve yesme’u’n-necvâ
5 Yâ Men hüve yünkizü’l-garkâ
6 Yâ Men hüve yünci’l-helkâ
7 Yâ Men hüve yeşfi’l-merdâ
8 Yâ Men hüve emâte ve ahyâ
9 Yâ Men hüve edhake ve ebkâ
10 Yâ Men hüve edalle ve ehdâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“41
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Ğâfır
2 Yâ Sâtir
3 Yâ Kahir
4 Yâ Kadir
5 Yâ Nazır
6 Yâ Fâtır
7 Yâ Şâkir
8 Yâ Zâkir
9 Yâ Nâsır
10 Yâ Câbir
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne`l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“42
1 Yâ Men hüve fi’l-berri ve’l-bahri sebîlüh
2 Yâ Men hüve fi’l-âfaki âyâtüh
3 Yâ Men hüve fi’l-âyâti bürhânüh
4 Yâ Men hüve fı’l-memâti kudratüh
5 Yâ Men hüve fı’l-kubûri ‘izzetüh
6 Yâ Men hüve fı’l-kıyâmeti milketüh
7 Yâ Men hüve fı’l-hisâbi heybetüh
8 Yâ Men hüve fı’l-mîzâni kadâüh
9 Yâ Men hüve fi’l-cenneti rahmetüh
10 Yâ Men hüve fı’n-nâri ‘azâbüh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“43
1 Yâ Men hüve ileyhi yehrabü’l-hâifûn
2 Yâ Men hüve ileyhi yefze’u’l-müznibûn
3 Yâ Men hüve ileyhi yaksıdü’l-münîbûn
4 Yâ Men hüve ileyhi yelceü’l-‘âsûn
5 Yâ Men hüve ileyhi yerğabü’z-zâhidûn
6 Yâ Men hüve fîhi yatme’u’l-hâtıûn
7 Yâ Men hüve yeste’nisü bihi’l-mürîdûn
8 Yâ Men hüve yeftehiru bihi’l-muhsinûn
9 Yâ men hüve ‘aleyhi yetevekkelü’l-mütevekkilun
10 Yâ men hüve yeskünü bihi’l-mûkınûn
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“44
1 Yâ Ekrabe min külli karîb
2 Yâ Ehabbe miri külli habîb
3 Yâ A’zame min külli ‘azîm
4 Yâ E’azze min külli ‘azîz
5 Yâ Ekvâ min külli kaviyy
6 Yâ Ağnâ min külli ğaniyy
7 Yâ Ecvede min külli cevâd
8 Yâ Er’efe min külli raûf
9 Yâ Erhame min külli rahîm
10 Yâ Ecelle min külli celîl
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“45
Ve es’elüke biesmâike
1 Karîb
2 Yâ Rakîb
3 Yâ Habîb
4 Yâ Mücîb
5 Yâ Hasîb
6 Yâ Tabîb
7 Yâ Basîr
8 Yâ Habîr
9 Yâ Münîr
10 Yâ Mübîn
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
47
YanıtlaSil1 Yâ Nûra’n-nûr
2 Yâ Münevvira’n-nûr
3 Yâ Müsavvira’n-nûr
4 Yâ Hâlika’n-nûr
5 Yâ Mükaddira’n-nûr
6 Yâ Müdebbira’n-nûr
7 Yâ Nûran kable külli nûr
8 Yâ Nûran ba’de külli nûr
9 Yâ Nûran fevka külli nûr
10 Yâ Nûran leyse mişlehû nûr
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“48
1 Yâ Men ‘atâuhû şerîf
2 Yâ Men fı’lühû latîf
3 Yâ Men lütfühû mükim
4 Yâ Men ihsânühû kadîm
5 Yâ Men kavlühü hakk
6 Yâ Men va’dühû sıdk
7 Yâ Men ‘afVühû fadl
8 Yâ Men ‘azabühû ‘adl
9 Yâ Men zikrühû hulv
10 Yâ men ünsühû leziz
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“49
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Münevvil
2 Yâ Müfassü
3 YâMübeddil
4 Yâ Müsehhil
5 Yâ Müzellil
6 Yâ Münezzil
7 Yâ Muhavvil
8 Yâ Mücemmil
9 Yâ Mükemmil
10 Yâ Müfaddil
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“50
1 Yâ Men yerâ velâ yürâ
2 Yâ Men yahlüku velâ yühlâk
3 Yâ Men yehdî velâ yühda
4 Yâ Men yühyî velâ yühyâ
5 Yâ Men yüt’imü velâ yüt’am
6 Yâ Men yücîru velâ yücâr
7 Yâ Men yakdî velâ yükdâ ‘aleyh
8 Yâ Men yahkümü velâ yuhkemü ‘aleyh
9 Yâ Men lem yelid velem yûled
10 Ve lem yekûn lehû küfüven ehad
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“51
1 Yâ Ni’me’l-habîb
2 Yâ Ni’me’t-tabîb
3 Yâ Ni’me’l-hasîb
4 Yâ Ni’me’l-karîb
5 Yâ Ni’me’r-rakîb
6 Yâ Ni’me’l-mucîb
7 Yâ Ni’me’l-enîs
8 Yâ Ni’me’l-vekîl
9 Yâ Ni’me’l-mevlâ
10 Yâ Ni’me’n-nasîr
52
YanıtlaSil1 Yâ Sürûra’l-‘ârifîn
2 Yâ Enîse’l-mürîdîn
3 Yâ Muğîşe’l-müştâkîn
4 Yâ Habîbe’t-tevvâbîn
5 Yâ Râzika’l-mükillîn
6 Yâ Recâe’l-müznibîn
7 Yâ Kâşife’l-mekrûbîn
8 Yâ Müneffisen ‘ani’l-mağmûmîn
9 Yâ Müferricen ‘ani’l-mahzûnîn
10 Yâ İlâhe’l-evvelîne ve’l-âhirîn
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“53
1 Yâ Rabbe’l-cenneti ve’n-nâr
2 Yâ Rabbe’n-nebiyyîne ve’l-ahyâr
3 Yâ Rabbe’s-sıddîkîne ve’l-ebrâr
4 Yâ Rabbe’s-siğâri ve’l-kibâr
5 Yâ Rabbe’l-hubûbi ve’l-eşmâr
6 Yâ Rabbe’l-enhâri ve’l-eşcâr
7 Yâ Rabbe’s-sahârâ ve’l-kıfâr
8 Yâ Rabbe’l-‘abîdi ve’l-ahrâr
9 Yâ Rabbe’l-i’lâni ve’l-isrâr
10 Yâ Rabbe’l-leyli ve’n-nehâr
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“54
1 Yâ Men lahika fî külli şey’in ‘ilmüh
2 Yâ Men nefeze bi külli şey’in besaruh
3 Yâ Men beleğat ilâ külli şey’in kudratüh
4 Yâ Men lâ yuhsı’l-‘ibâdü na’mâeh
5 Yâ Men lâ teblüğu’l-halâiku şükrah
6 Yâ Men lâ tüdrikü’l-efhâmü celâleh
7 Yâ Men lâ tenâlü’l-evhâmü künheh
8 Yâ Meni’l-‘azâmetü ve’l-kibriyâü ridâüh
9 Yâ Meni’l-heybetü ve’s-sültânü behâüh
10 Yâ Men te’azzeze bi’l-‘izzi bekâüh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“55
1 Yâ Men lehü’l-meşelü’l-a’lâ
2 Yâ Men lehü’l-sıfâtü’l-‘ulâ
3 Yâ Men lehü’l-âhiratü ve’l-ûlâ
4 Yâ Men lehü’l-cennetü’l-me’vâ
5 Yâ Men lehü’n-nâru ve’l-lezâ
6 Yâ Men lehü’l-âyâtü’l-kübrâ
7 Yâ Men lehü’l-esmâü’l-hüsnâ
8 Yâ Men lehü’l-hükmü ve’l-kadâ
9 Yâ Men lehü’s-semâvâtü’l-‘ulâ
10 Yâ Men lehü’l-‘arşü ve’s-serâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“56
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ’Afüvv
2 Yâ Ğafûr
3 Yâ Vedûd
4 Yâ Şekûr
5 Yâ Sabûr
6 Yâ Rauf
7 Yâ’Atûf
8 Yâ Kuddûs
9 Yâ Hayy
10 Yâ Kayyûm
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“57
1 Yâ Men hüve fı’s-semâi ‘azametüh
2 Yâ Men hüve fi’l-ardi âyâtüh
3 Yâ Men hüve fî külli şey’in delâilüh
4 Yâ Men hüve fi’l-bihâri ‘acâibüh
5 Yâ Men yebdeü’l-halka şürame yü’îdüh
6 Yâ Men hüve fi’l-cibâli hazâinüh
7 Yâ Men ahsene külle şey’in halekah
8 Yâ Men ileyhi yürce’u’l-emrü küllüh
9 Yâ Men zahera fî külli şey’in lütfülı
10 Yâ Men yü’arrifü’l-halâika kudrateh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
59
YanıtlaSil1 Yâ Kâfiye meni’stekfâh
2 Yâ Hâdiye meni’stehdâh
3 Yâ Kâliye meni’steklâh
4 Yâ Dâ’iye meni’sted’âh
5 Yâ Şâfıye meni’steşfâh
6 Yâ Kâdiye meni’stakdâh
7 Yâ Muğniye meni’steğnâh
8 Yâ Mûfîye meni’stevfâh
9 Yâ Mükavviye meni’stakvâh
10 Yâ Veliyye meni’stevlâh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“60
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Evvel
2 Yâ Âhir
3 Yâ Zahir
4 Yâ Bâtın
5 Yâ Halik
6 Yâ Râzik
7 Yâ Sâdık
8 Yâ Sabık
9 Yâ Saik
10 Yâ Fâlik
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.”
“61
1 Yâ Men yükallibü’l-leyle ve’n-nehâr
2 Yâ Men Halaka’z-zulümâti ve’n-nûr
3 Yâ Men ce’ale’z-zılle ve’l-harur
4 Yâ Men sehhara’s-semse ve’l-kamer
5 Yâ Men haleka’l-mevte ve’l-hayah
6 Yâ Men lehü’l-halku ve’l-emr
7 Yâ Men lem yettehiz sâhibeten velâ veledâ
8 Yâ Men lem yekûn lehû şerikim fi’l-mülk
9 Yâ Men lem yekûn lehû veliyyün mine’z-züll
10 Yâ men lehü’l-havlü ve’l-kuvveh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ enteİ-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“62
1 Yâ Men ya’lemü mürâde’l-mürîdîn
2 Yâ Men yemlikü havaice’s-sâilîn
3 Yâ Men yesme’u enîne’l-valihîn
4 Yâ Men yerâ bükâe’l-hâifîn
5 Yâ Men ya’lemu damîra’s-sâmitîn
6 Yâ Men yerâ nedeme’n-nâdimîn
7 Yâ Men yakbelü ‘uzre’t-tâibîn
8 Yâ Men lâ yüslihu ‘amele’l-müfsidîn
9 Yâ Men lâ yüdî’u ecra’l-muhsinîn
10 Yâ Men lâ yeb’udü an kulûbi’l-‘arifîn
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“63
1 Yâ Dâime’l-bekâ
2 Yâ Ğafira’l-hatâ
3 Yâ Sâmi’e’d-düâ
4 Yâ Vâsi’a’l-‘atâ
5 Yâ Râfı’a’s-semâ
6 Yâ Kâşife’l-belâ
7 Yâ ‘Azîme’s-senâ
8 Yâ Kadîme’s-senâ
9 Yâ Keşira’l-vefa
10 Yâ Şerîfe’l-cezâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“64
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Ğaffâr
2 Yâ Settâr
3 Yâ Kahhâr
4 Yâ Cebbar
5 Yâ Sabbâr
6 Yâ Razzâk
7 Yâ Fettâh
8 Yâ ‘Allâm
9 Yâ Vehhâb
10 Yâ Tevvâb
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
66
YanıtlaSil1 Yâ Men yühikku’l-hakka bikelimâtih
2 Yâ Men lâ mü’akkibe lihukmih
3 Yâ Men lâ radde likadâih
4 Yâ Men yehûlü beyne’l-mer’i ve kalbih
5 Yâ Men yakbelü’t-tevbete an ‘ibâdih
6 Yâ Men lâ tenfe’u’ş-şefa’atü illâ biiznih
7 Yâ Meni’s-semâvâtü matviyyâtün biyemînih
8 Yâ Men hüve a’lemü bi men dalle ‘an sebîlih
9 Yâ Men yüsebbihu’r-ra’dü bihâmdi-hi ve’l-melâiketü min hîfetih
10 Yâ Men yürsilü’r-riyâha büşran beyne yedey rahmetih
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“67
1 Yâ Men ce’ale’l-arda mihâdâ
2 Yâ Men ce’ale’l-cibâle evtâdâ
3 Yâ Men ce’ale’l-şemse sirâcâ
4 Yâ Men ce’ale’l-kamera nûrâ
5 Yâ Men ce’ale’l-leyle libâsa
6 Yâ Men ce’ale’n-nehâra me’âşâ
7 Yâ Men ce’ale’n-nevme sübâtâ
8 Yâ Men ce’ale’s-semâe binâa
9 Yâ Men ce’ale’l-eşyâe ezvâcâ
10 Yâ Men ce’ale’n-nâra mirsâdâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“68
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Şefî’
2 Yâ Semî’
3 Yâ Rafı’
4 Yâ Meni`
5 Yâ Bedi`
6 Yâ Serî’
7 Yâ Beşîr
8 Yâ Nezîr
9 Yâ Kadîr
10 Yâ Muktedir
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-em ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“69
1 Yâ Hayyü kable külli hayy
2 Yâ Hayyü ba’de külli hayy
3 Yâ Hayyü’llezî lâ yüşbihühû şey’
4 Yâ Hayyü’llezî leyse kemişlihî hayy ‘ Yâ Hayyü’llezî lâ yüşârikühû hayy
6 Yâ Hayyü’llezî lâ yahtâcü ilâ hayy
7 Yâ Hayyü’llezî yümîtü külle hayy
8 Yâ Hayyü’llezî yerzüku külle hayy
9 Yâ Hayyü’llezî yühyi’l-mevtâ
10 Yâ Hayyü’llezî lâ yemût
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“70
1 Yâ Men lehû zikrun lâ yünsâ
2 Yâ Men lehû nurun lâ yutfâ
3 Yâ Men lehû şenâün lâ yuhsâ
4 Yâ Men lehû nü’ûtün lâ tüğayyer
5 Yâ Men lehû ni’amün lâ tü’add
6 Yâ Men lehû mülkün lâ yezûl
7 Yâ Men lehû celâlün lâ yükeyyef
8 Yâ Men lehû kadâün lâ yüradd
9 Yâ Men lehû sıfâtün lâ tübeddel
10 Yâ Men lehû kemâlün lâ yüdrak
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“71
YanıtlaSil1 YâRabbe’I-‘âlemîn
2 Yâ Mâlike yevmi’d-dîn
3 Yâ Men yühibbü’s-sâbirîn
4 Yâ Men yuhibbü’t-tevvâbîn
5 Yâ Men yuhibbü’l-mütetahhirîn
6 Yâ Men yuhibbü’l-muhsinîn
7 Yâ Men hüve hayru’n-nâsirîn
8 Yâ Men hüve hayru’l-fasilîn
9 Yâ Men hüve hayru’ş-şâkirîn
10 Yâ men hüve a’lemü bi’l-müfsidîn
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“72
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Mübdi
2 Yâ Mu’îd
3 Yâ Hafız
4 Yâ Mühît
5 Yâ Hamîd
6 Yâ Mecîd
7 Yâ Mükît
8 Yâ Müğîs
9 Yâ Mü’îzz
10 Yâ Müzill
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-e: ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“73
1Yâ Men hüve Ehadün bilâ didd
2 Yâ Men hüve Ferdün bilâ nidd
3 Yâ Men hüve Samedün bilâ ‘ayb
4 Yâ Men hüve Vitrun bilâ şef
5 Yâ Men hüve Rabbün bilâ vezîr
6 Yâ Men hüve Ğaniyyün bilâ fakr
7 Yâ Men hüve Sültânün bilâ ‘azl
8 Yâ Men hüve Melîkün bilâ ‘acz
9 Yâ Men hüve Mevcudun bilâ mişl
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“74
1 Yâ Men hüve zikruhû şerafün li’z-zâkirîn
2 Yâ Men hüve şükruhû fevzün li’ş-şâkirîn
3 Yâ Men hüve hamdühû fahrun li’l-hâmidîn
4 Yâ Men hüve tâ’atühû necâtün li’l-mütî’în
5 Yâ Men hüve bâbühü meftûhun li’t-tâlibîn
6 Yâ Men hüve sebilühû vâdihun li’l-mü’minîn
7 Yâ men hüve âyâtühû bürhânün Ii’n-nâzirîn
8 Yâ men hüve kitâbühû tezkiratün li’l-mûkınîn
9 Yâ men hüve ‘afvühü melceün li’l-müznibîn
10 Yâ men hüve rahmetühû karîbûn li’l-muhsinîn
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“75
1 Yâ Men tebâreke’smüh
2 Yâ Men te’âlâ ceddüh
3 Yâ Men celle şenâüh
4 Yâ Men lâ ilahe ğayruh
3 Yâ Men tekaddeset esmâüh
6 Yâ Men yedûmü bekâüh
7 Yâ Meni’l-‘azametü behâüh
8 Yâ Meni’l-kibriyâü ndâüh
9 Yâ Men lâ yühsâ âlâüh
10 Yâ Men lâ yü’addü na’mâüh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
75
YanıtlaSil1 Yâ Men tebâreke’smüh
2 Yâ Men te’âlâ ceddüh
3 Yâ Men celle şenâüh
4 Yâ Men lâ ilahe ğayruh
3 Yâ Men tekaddeset esmâüh
6 Yâ Men yedûmü bekâüh
7 Yâ Meni’l-‘azametü behâüh
8 Yâ Meni’l-kibriyâü ndâüh
9 Yâ Men lâ yühsâ âlâüh
10 Yâ Men lâ yü’addü na’mâüh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“76
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Mü’în
2 Yâ Mübîn
3 Yâ Emîn
4 Yâ Mekîn
5 Yâ Metîn
6 Yâ Şedîd
7 Yâ Şehîd
8 Yâ Raşîd
9 Yâ Hamîd
10 Yâ Mecîd
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-neİ-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“77
1 Yâ Ze’l-arşi’l-mecîd
2 Yâ Ze’l-kavli’s-sedîd
3 Yâ Ze’l-fadli’r-raşîd
4 Yâ Ze’l-batşi’ş-şedîd
5 Yâ Ze’l-va’di ve’l-va’îd
6 Yâ Karîben gayra ba’îd
7 Yâ Men hüve’l-veliyyü’l-hamîd
8 Yâ Men hüve ‘alâ külli şey’in şehîd
9 Yâ Men hüve leyse bizallâmîn li’l-‘abîd
10 Yâ men hüve akrabü ileyhi min habli’l-verîd
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“78
1 Yâ Men lâ şerîke lehû velâ vezîr
2 Yâ Men lâ şebîhe lehû velâ nezîr
3 Yâ Hâlika’ş-şemsi ve’l-kameri’l-münîr
4 Yâ Müğniye’l-bâisi’l-fakîr 3 Yâ Râzika’t-tıfli’s-sağîr
6 Yâ Râhime’ş-şeyhi’l-kebir
7 Yâ ‘Ismete’l-hâifi’l-müstecîr
8 Yâ Men hüve bi’ibâdihî basîr
9 Yâ Men hüve bihavâyici’l-‘ibâdi habîr
10 Yâ Men hüve ‘alâ külli şey’in kadîr
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“79
1 Yâ Ze’l-cûdi ve’n-ni’âm
2 Yâ Ze’l-fadli ve’l-keram
3 Yâ Ze’l-be’si ve’n-nikam
4 Yâ Hâlika’l-levhi ve’l-kalem ‘ Yâ Bârie’z-zerri ve’n-nesem
6 Yâ Mülhime’l-‘arabi ve’l-‘acem 1 Yâ Kâşife’drdurri ve’l-elem
8 Yâ ‘Alime’s-sirri ve’l-himem
9 Yâ Men lehü’l-beytü ve’l-haram
10 Yâ Men yahlüku’l-eşyâe mine’l-‘adem
80
YanıtlaSilVe es’elüke biesmâike
1 Yâ ‘Adil
2 Yâ Kabil
3 Yâ Fâdil
4 YâFâ’il
5 Yâ Kâfıl
6 Yâ Câ’il
7 Yâ Kâmil
8 Yâ Fâtır
9 Yâ Tâlib
10 Yâ Matlûb
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“81
1 Yâ Men en’ame bihavlih
2 Yâ Men ekrame bitavlih
3 Yâ Men ‘âde bilütfıh
4 Yâ Men te’azzeze bikudratih 3 Yâ Men kaddera bihikmetih
6 Yâ Men hakeme bitedbîrih
7 Yâ Men debbera bi’ilmih
8 Yâ Men tecâveze bihılmih
9 Yâ Men denâ fî ‘ulüvvih
10 Yâ Men ‘alâ fî dünüvvih
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“82
1 Yâ Men yahlüku ma yeşâ 2Yâ Men yef’alü ma yeşâ
3 Yâ Men yehdi men yeşâ
4 Yâ Men yudillü men yeşâ
5 Yâ Men yağfiru limen yeşâ
6 Yâ Men yü’azzibü men yeşâ
7 Ya Men yetûbü alâ men yeşâ
8 Yâ Men yüsavviru fı’l-erhâmi keyfe yeşâ
9 Yâ Men yezîdü fi’l-halki mâ yeşâ
10 Yâ Men yahtassu bi rahmetihî men yeşâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“83
1 Yâ Men lem yettehiz sahibeten velâ veledâ
2 Yâ Men la yüşrikü fî hukmihî ehadâ
3 Yâ Men ce’ale li külli şey’in kadrâ
4 Yâ Men lem yezel rahîmâ
5 Yâ Câ’ile’l-melâiketi rusülâ
6 Yâ Men ce’ale fı’s-semâi bürûcâ
7 Yâ Men ce’ale’l-arda karâra
8 Yâ Men ce’ale mine’l-mâi beşerâ
9 Yâ Men ahsa külle şey’in ‘adedâ
10 Yâ Men ehâta bi külli şey’in ‘ilmâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
84
YanıtlaSilVe es’elüke biesmâike
1 Yâ Ferd
2 Yâ Vitr
3 Yâ Ehad
4 Yâ Samed
5 Yâ Emced
6 Yâ E’azz 7 Yâ Eceli
8 Yâ Ehakk
9 Yâ Eberr
10 Yâ Ebed
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-nel-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“85
1 Yâ Ma’rûfe men ‘arafeh
2 Yâ Ma’bûde men ‘abedeh
3 Yâ Meşkûre men şekerah
4 Yâ Mezkûre men zekerah
5Yâ Mahmude men hamideh
6 Yâ Mevcûde men talebeh
7 Yâ Mevsûfe men vahhadeh
8Yâ Mahbûbe men ehabbeh
9 Yâ Merğûbe men erâdeh
10 Yâ Maksûde men enâbe ileyh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“86
1 Yâ Men lâ mülke illâ mülküh
2 Yâ Men lâ yuhsi’l-‘ibadü şenaeh
3 Yâ Men lâ tesıfü’l-halâiku celâleh
4 Yâ Men lâ yüdrikü’l-ebsâru kemâleh
5 Yâ Men lâ yeblüğu’l-efhâmü sıfâtih
6 Yâ Men lâ yenâlü’l-efkâru kibriyâeh
7 Yâ Men lâ yuhsinü’l-insânü nü’ûteh
8 Yâ Men lâ yeruddü’l-‘ibâdü kadâeh
9 Yâ Men zahera fî külli şey’in âyâtüh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“87
1 Yâ Habîbe’l-bekkâîn
2 Yâ Senede’l-mütevekkilîn
3 Yâ Hâdiye’l-mudillîn
4 Yâ Veliyye’l-mü’minîn
5 Yâ Enîse’s-zâkirîn
6 Yâ Akdera’l-kâdirîn
7 Yâ Ebsara’n-nâzırîn
8 Yâ Aleme’l-‘âlimîn
9 Yâ Mefze’a’l-melhûfîn
10 Yâ Ensara’n-nâsirîn
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr”
“88
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Mükrim
2 Yâ Mü’azzim
3 Yâ Müna’im
4Ya Mü’tî
5 Yâ Müğnî
6 Yâ Mühyî
7 Yâ Mübdî
8 Yâ Mürdî
9 YâMüncî
10 Yâ Muhsin
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr”
89
YanıtlaSil1 Yâ Kâfiye külli şey
2 Yâ Kaimen ‘alâ külli şey
3 Yâ Men lâ yüşbihühû şey
4 Yâ Men lâ yezîdü fî mülkihî şey
3 Yâ Men lâ yenkusu min hazainihî şey
6 Yâ Men lâ yahfâ ‘aleyhi şey
7 Yâ Men leyse kemişlihî şey
8 Yâ Men biyedihî mekâlîdü külli şey
9 Yâ Men vesi’at rahmetühû külle şey
10 Yâ Men yebkâ ve yefnâ küllü şey
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“90
1 Yâ Men lâ ya’lemü’l-ğaybe illâ hû
2 Yâ Men lâ yasrifü’s-sûe illâ hû
3 Yâ Men lâ yüdebbiru’l-emra illâ hû
4 Yâ Men lâ yağfiru’z-zünûbe illâ hû
5 Yâ Men lâ yükallibü’l-kalbe illâ hû
6 Yâ Men lâ yahlüku’l-halka illâ hû
7 Yâ Men lâ yütimmü’n-ni’mete illâ hû
8 Yâ Men lâ yünezzilü’l-ğayşe illâ hû
9 Yâ Men lâ yuhyi’l-mevtâ illâ hû
10 Yâ Men lâ yuğni ‘ale’t-tahkîki illâ hû
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne neccinâ mine’n-nâr.”
“91
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Kâşif
2 Yâ Fâric
3 Yâ Fâtih
4 Yâ Nâsir
5 Yâ Dâmin
6 Yâ Âmir
7 Yâ Nâhi
8 Yâ Raca
9 Yâ Mürtecâ
10 Yâ ‘Azîme’r-racâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“92
1 Yâ Mü’îne’d-du’afâ
2 Yâ Kenze’l-fükarâ
3 Yâ Sâhibe’l-ğurabâ
4 Yâ Nâsira’l-evliyâ
5 Yâ Kâhira’l-a’dâ
6 Yâ Râfia’s-semâ
7 Yâ Kâşife’l-belâ
8 Yâ Enîse’l-evliyâ
9 Yâ Habîbe’l-etkıyâ
10 Yâ İlâhe’l-ağniyâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“93
1 Yâ Evvele külli şey’in ve âhirah
2 Yâ İlahe külli şey’in ve sâni’ah
3 Yâ Râzika külli şey’in ve hâlikah
4 Yâ Fâtira külli şey’in ve melîkeh
5 Yâ Kâbida külli şey’in ve bâsiteh
6 Yâ Mübdie külli şey’in ve nıü’îdeh
7 Yâ Müsebbibe külli şey’in ve mükaddirah s Yâ Mürabbiye külli şey’in ve müdebbirah
9 Yâ Mükevvira külli şey’in ve muhavvileh
10 Yâ Muhyiye külli şey’in ve mümîteh
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
94
YanıtlaSil1 Yâ Hayra zâkirîn ve mezkûr
2 Yâ Hayra şâkirîn ve meşkûr
3 Yâ Hayra hâmidin ve mahmûd
4 Yâ Hayra şahidin ve meşhûd
5 Yâ Hayra dâ’in ve med’uvv
6 Yâ Hayra mücîbin ve mücâb
7 Yâ Hayra munisin ve enîs
8 Yâ Hayra sahibin ve celîs
9 Yâ Hayra maksûdin ve matlûb
10 Yâ Hayra habîbin ve mahbûb
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“95
1 Yâ Men hüve limen de’âhü mücîb
2 Yâ Men hüve limen etâ’ahû habîb
3 Yâ Men hüve limen ehabbehû karîb
4 Yâ Men hüve bimen erâdehû ‘alîm
5 Yâ Men hüve limen recâhü kerîm
6 Yâ Men hüve bimen ‘asâhü halîm
7 Yâ Men hüve fî hilmihî hakîm
8 Yâ Men hüve fî hükmihî ‘azîm
9 Yâ Men hüve fî ‘azametihî rahîm
10 Yâ Men hüve fî ihsânihî kadîm
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“96
Ve es’elüke biesmâike
1 Yâ Müsebbib
2 Yâ Mukarrib
3 Yâ Mü’akkib
4 Yâ Mukallib
5 Yâ Mukaddir
6 Yâ Mürattib
7 Yâ Mürağğib
8 Yâ Müzekkir
9 Yâ Mükevvîn
10 Yâ Mütekebbir
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“97
1 Yâ Men lâ yüşğilühû sem’un an sem’
2 Yâ Men lâ yemne’uhû fı’lün an fi’l
5 Yâ Men lâ yülhîhi kavlün an kavi
4 Yâ Men lâ yüğallituhû süâlün ‘an suâl
3 Yâ Men lâ yübrimühû ilhâhu’Umulihhîn
6 Yâ Men şeraha bi’l-islâmi sudûra’l-mü’minîn
7 Yâ Men etâbe bi zikrihî kulûbe’l-muhbitîn
8 Yâ Men la yeğibü ‘an kulûbi’l-müştâkın
9 Yâ Men hüve gâyetü mürâdi’l-mürîdîn
10 Yâ Men la yahfâ ‘aleyhi şey’ün fı’l-‘âlemîn
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“98
1 Yâ Men hüve ‘ilmühû sabık
2 Yâ Men hüve va’dühû sâdık
3 Yâ Men hüve lütfühû zahir
4 Yâ Men hüve emruhû ğâlib
5 Yâ Men hüve kitâbühû muhkem
6 Yâ Men hüve kadâühû kâin
7 Yâ Men hüve kur’anühû mecîd
8 Yâ Men hüve mülkühû kadîm
9 Yâ Men hüve fadlühû mukîm
10 Yâ Men hüve ‘arşühû ‘azîm
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
“99
1Yâ Rabbe’l-erbâb
2 Yâ Müfettiha’l-ebvâb
3 Yâ Müsebbibe’l-esbâb
4 Yâ Mu’tiye’s sevâb
5 Yâ Mülhime’s-savâb
6 Yâ Münşie’s-sehâb
7 Yâ Şedîde’l-‘ikâb
8 Yâ Seri’a’l-hisâb
9 Yâ Men lehü’l-iyâb
10 Yâ Gafuru yâ Tevvâb
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.
100
YanıtlaSilVe es’elüke biesmâike
1 Yâ Rabbena
2 Yâ İlâhenâ
3 Yâ Seyyidenâ
4 Yâ Mevlânâ
5 Yâ Nâsıranâ
6 Yâ Hafızana
7 Yâ Kâdiranâ
8 Yâ Râzikanâ
9 Yâ Delîlenâ
10 Yâ Muğisenâ
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.”
Allâhümme Rabbena * hallisnâ * ve ecirnâ * ve neccinâ mine’n-nar * ve ‘â-finâ va’fü ‘annâ ve edhilne’l-cennete dara kudsike me’a’l-ebrâr *
bi ‘afvike Yâ Mücîr * bi fadlike Yâ Gaffar * ve es-elüke bihakki hâzihi’l-esmâi’l-kerîme-ti’ş-şerîfeti ve’s-sıfâti’l-celîleti’l-latîfeti en tüsalliye ‘alâ seyyidinâ Muhamme-din ve ‘alâ âlihî ve sahbihî bi’adedi ha-senâti Muhammedin bismillah *
has-biyallah * lâ ilahe illallah * şehidallâh * kulhüvallâh * mâşâallâh * rabbiyallah * tebârekallâh * te’âlallâh * tevekkeltü ‘alallâh * feseyekfîke hümüllâh * ve hüve’s-semî’u’l-‘alîm *
Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâne’l-emâne lâ uhsî şenâen ‘aleyke ente kemâ eşneyte ‘alâ nefsik * Yâ Allah * Yâ Rahman * Yâ Rahîm * Yâ Gafur * Yâ Şekûr *
Es-elüke bimâ ahseytehû ‘aleyke min es-mâike’l-hüsnâ ve sıfâtike’l-‘ulyâ ve ke-limâtike’t-tâmmeti en tağfiralî velivâli-deyye veliüstâzî Sâidi’n-Nursîyyi veli-talebeti rasâili’n-nûri velicemî’i’l-mü’-minîne ve’l-mü’minâti ve’l-müslimîne ve’l-müslimâti’l-ahyâi minhüm ve’l-emvâti ve terhamenâ rahmeten tüğnî-nâ bihâ ‘an rahmeti men sivâke min halkıke ve en takdiye havâicenâ ve tû’-tiyenâ süâlenâ fi’d-dünyâ ve’l-âhirati ve tahtime lenâ bi’s-se’âdeti ve’ş-şe-hâdeti ve’l-kerâmeti ve’l-büşrâ ‘inde fîraki’d-dünyâ ve tecziye Muhamme-den sallallâhü ‘aleyhi vesellem ‘annâ mâ hüve ehlühû ve müstehakkuh * Ve en lâ tekilenâ ilâ enfüsinâ tarfete ‘aynin velâ ilâ ehadin min halkik * Ve tus-liha lenâ şe’nenâ ve en tahrusenâ bi-‘aynikelletî lâ tenânıü ve tahfezanâ bi-ruknike’llezî lâ yürâmü Ya Ze’l-celâli ve’l-ikrâm ve en tasrife ‘annâ ve ‘ammen ‘ullika ‘aleyhi hâzihi’l-esmâü âfe-te’l-cinni ve’l-insi ve’§-§eyâtîn * Ve zelzelete’l-ardi ve dekdekete’l-cibâli min haşyetih * Ve âfete’t-tâ’uni ve’l-vebâi ve ‘ayne’s-sûi ve vece’a’l-cevârihi ve sâira’l-afât * Ve tahfezanâ min külli şerrin ve su’ * Ve terzükana’s-selâmete ve’l-‘âfıyete ve’l-hayra fi’d-dünyâ ve’l-âbirati bi rahmetike yâ erhâme’r-râhi-mîn ve sallallâhü ‘alâ seyyidinâ Mu-hammedin ve âlihî ve sahbihî ecma’în. Ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-‘âlemîn.
Ihve-i Müteferrikin:
YanıtlaSilana baba bir veya yalnız ana bir yahut da yalnız baba bir erkek kardeşler. Müennesi: Ahavat-ı muteferrikat'dır
osmanlica- türkce ansiklopedik büyük lûgat sayfa 407
YanıtlaSilLafzının neshedilip, hükmünün baki kalması.Buna örnek: "Evli bir erkek ve kadın, zina ettiklerinde onları mutlaka recmediniz " şeklindeki recm âyetidir..Bu gibi yerlerde neshin anlamı,bu âyetin sâdece kırâatiyle mükellefiyetin sona erdiğini beyândır.
YanıtlaSilRuhu'l Beyân .
Kur'an Meâli Ve Tefsiri.cilt.1.sy.547.
Yaratılmıştan emin olmak (:korkmamak) hürriyettir; ondan korkmak ise köleliktir dedi.
YanıtlaSilMünebbihat.
Uyarılar.
İbn Hacer El-Askalani.
sy.72.
Ayetteki "esir" kelimesine gelirsek ; bu kelimenin kökü olarak "esr" herhangi bir kimseyi iple bağlamak demektir.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan.
Kur'an Meâli Ve Tefsiri. Cilt.22.sy.561.
14 Haziran 2010 13:55
YanıtlaSilyüksel dedi ki...
dost istersen allah yeter.evet odost ise,herşey dosttur.yaran istersen kuran yeter.evet,ondaki enbiya ve melaike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder.mal istersen kanaat yeterevet,kanaat eden iktisat eder.iktisat eden bereket bulur.düşman istersennefis yeter.evet kendini beğenenbelayı bulur,zahmete düşer.kendini beğenmeyen safayı bulur,rahmete gider.nasihat istersen ölüm yeter.evet ölümü düşünen,hubb u dünyadan kurtulur ve ahiretine ciddi çalışır.r.nur.mektubat.sy.273.
16 Haziran 2010 09:24
yüksel dedi ki...
sayın prof.yazamadığı sayamadığı bu kadar çok atomun nasıl olupta çarpışmadan ahenkli bir şekilde sadece zamansız bir yerde kaderlerin çizildiğiyazıldığı levhi mahfuzda binlerce varlığın ne yapacağının bilinmesi ancak bir tek eşsiz doğmayan doğurulmayan ezeli ebedi bütün yüce sıfatların hepsi onda olan allah c.c.lütuflarının ve azametinin sınırının bulunmaması sayısından değil sonsuzluğun sayılamamasındandır.d.t.24 3 1974
23 Haziran 2010 04:45
yüksel dedi ki...
dünya sonsuzluğun zamanında bir an,bir an faniliğin zamanında bir ömür,bir ömür bir kere ele geçen bir fırsat,işte bu fırsat tek,sonsuz olanı görmek isteyenlerin imtihanıdır.y.ç
23 Haziran 2010 05:04
yüksel dedi ki...
insanlar üzerine bir zaman gelecek ki kaygıları kursakları şerefleri malları,kıbleleri kadınları olacak.dinleride altın ve gümüşleri olacaktır.bunlar halkın şerlileridir ve allah c. c. yanında onların nasibleri yoktur.
30 Haziran 2010 19:40
yüksel dedi ki...
unutulmayacak şeyler ikidir.birincisi allah cc.ikincisi olumdür.unutulacak şeyler yaptığın iyilikleri unutmak.sana yapılan kötülükleri unutmaktır.
28 Eylül 2010 05:31
yüksel dedi ki...
hadisişerif.benim sevgim bir kulun kalbine girerse,aziz ve celil olan allah,onun cesedini ateşe haram kılar.ramuz el ehadis 2.cilt.370.sy.2.sıra
14 Ekim 2010 03:36
yüksel dedi ki...
bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad ı islamdır.yalanlarla ittihad yalandır.risale i nur külliyatı fihrist ve indeksi sayfa.357.360.
14 Ekim 2010 04:10
Nasıl helak olur bir ümmet ki, evvelinde Ben, sonunda Meryem oğlu İsa (a.s.) ve ortasında da Ehli beytimden Mehdi (a.s.) vardır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 344 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Ashabım için bir hatadır vaki olur. Allah (z.c.hz)'leri onların Benimle olan alakasından dolayı kendilerini mağfiret eder.
YanıtlaSilRavi: Hz. Muhammed İbni Hanefiyye (r.a.)
Sayfa: 258 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
Kıyametin önü sıra öyle günler olur ki, ilim kaldırılır. Cehil iner ve hercümerç ve ölüm çoğalır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
Sayfa: 258 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
İlimde, birbirinize nâsih olun ve birbirinizden bir şey gizlemeyin. Zira, ilimde hiyanet, malda hiyanetten eşeddir.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 258 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Dört fitne olacak: Kan mübah kılınacak, Kan ve mal mübah olacak, Kan, mal ve ırz mübah kılınacak ve dördüncüsü ise deccal fitnesi olacaktır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İmran İbni Husayn (r.a.)
Sayfa: 258 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Herşeyin kendisini bozan bir afeti vardır. Ümmetime isabet eden en büyük afet ise onların dünyaya, altına ve gümüşe olacak muhabbetleridir. Ya Eba Hureyre! Mal toplayanın çoğunda hayır yoktur. Meğer ki Aziz ve Celil olan Allah onu hakkına sarfettire.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 349 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Sen olmasaydın, sen olmasaydın : kainatı yaratmazdım! Yaratılışin bağlı olduğu Varlık Nuruna , düşünen (aksiyon) ne kadar bağlıdır.
YanıtlaSilAllah c.c. ın "Sen olmasaydın, sen olmasaydın ;kâinatı yaratmazdım!" dediği ve bütün varlık hikmetini O'na bağladığı Peygamberlik tacı..
İman Ve Aksiyon.sy.29.
Necip Fazıl Kısakürek.
İşlerinin başına kadın geçiren kavim asla iflah olmaz.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Bekre (r.a.)
Sayfa: 354 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Kendisinden çocuk peydah olacak meniyi, kayanın üstüne döksen, Allah (z.c.hz.) yaratacağını yaratır ve hiç şüphe yok ki Allah yaratacağı canı yaratır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Sumame (r.a.)
Sayfa: 354 / No: 14
Ramuz El-Ehadis
Üç şey bir adamda olursa, imanını kamilleştirmiş olur: Allah uğrunda yapacağı bir işte kınanmaktan korkmamak . Amelinden hiç bir şeyde gösteriş yapmamak. Kendisine iki iş arzedildiğinde ki birisi dünya, diğeri ahiret içindir; ahirete yarıyan işi, dünyaya yarıyana tercih etmek.
YanıtlaSilRavi: Hz Ebu Hureyre (r.a.)
Sayfa: 265 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
"Bir şey tamamıyla elde edilemediği taktirde, o şeyi tamamıyla terk etmek caiz değildir"kâidesine binaen....
YanıtlaSilİşârâtü'l-İcaz
Fi
Mezânni'l-İcâz.
Bediüzzaman Said Nursi.
sy.6.
"Ey işiten! Sâdece işitmek faydalı değildir,
YanıtlaSilEğer amel etmezsen sen işitici değilsin!
Sen dünyâda hayırdan âciz kaldıysan,
Ya peki kıyâmet gününde ne yapacaksın?"
Ruhu'l Furkân Tefsiri.
Hazret-ü Mevlânâ eş-şeyh Mahmud en- Nakşibendi el- Müceddidi el-Hâlidi el-Ufi.
(Kuddise Sirruhu).
Cilt.14.sy.71.
Üç kişiye dünya ve ahiret fitnesi dokunmaz: Kaderi teslim edene, yıldıza itibar etmiyene, sünnetimi iz be iz takip edene.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 267 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) sevmek sünnettir, buğz etmek küfürdür. Ensarı sevmek imandandır, buğz küfürdür. Arabı sevmek te imandandır, onlara buğz etmek te küfürdür. (Neyin ki Resulallah ile münasebeti var, ona muhabbet imandandır.)
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 273 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
Hz. Ali (r.a)'ı sevmek günahları yer, ateşin odunu yemesi gibi.
YanıtlaSilRavi: Hz İbni Abbas (r.a.)
Sayfa: 273 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
Bana dünyanızdan, kadınlar ve güzel koku sevdirildi. Ve gözümün nuru da namazda kılındı.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes ra
Sayfa: 273 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
Kur'an okumakla Kur'an olmaz. Nakletmekle de ilim olmaz. Kur'an hidayetle, ilim de anlayışla olur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 362 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Osman (r.a.)'nın şefaatiyle, hepsi Cehennemi hak etmiş yetmiş bin kişi hesapsız Cennete girecektir.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni abbas ra
Sayfa: 361 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Sekiz sınıf, Allah'ın mahlukatı içinde, kıyamette en çok buğz ettiği kimselerdir: "Sakkârûn" ki, onlar yalancılardır. "Hayyâbûn" ki, onlar kibir izhar edenlerdir. Din kardeşlerine karşı içlerinde buğz taşıyıp, yüz yüze güleryüz gösterenler. Allah ve Resulüne davet edildiklerinde ağır ve fakat şeytana ve emrine çağırıldıklarında ise çabuk uyanlar. Dünyaya ait tamahı, hakları olmasa da yeminle ne pahasına olsa hak etmiye çalışanlar. Nemîme ile gezenler (söz taşıyanlar). Berâ (temiz) kimselerin hatasını kollayanlar. İşte bunlardan Allah (z.c.hz)'leri ikrah eder.
YanıtlaSilRavi: Hz. El Vadîn ve Ata (r.a.)
Sayfa: 269 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Köpek parası habistir. Fahişenin parası habistir. Hacamatçının kazancı habistir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Râfi (r.a.)
Sayfa: 269 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Üç kimsenin hakkını, nifakı açık olan münafıktan başkası inkar edemez: İslamiyette kocayan kimse, adaletli hükümdar, hayır öğreten muallim.
YanıtlaSilRavi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 268 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Bir de sözcüklerin ne amaçla kullanıldıklarını çevirmenin doğru saptaması gerekir.
YanıtlaSilshakespeare sözlüğü
sy .9.
sunuş.
prof.Dr.Özdemir Nutku.
Rabbimden, Benden sonra, ashabımın ihtilaf edecekleri meseleler hakkında sual ettim. Bana vahyetti ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Senin eshabın Benim yanımda gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı diğerinden daha parlaktır. Kim ki, onlardan birisini (içtihadlarında )takip etse, o kimse Benim nazarımda hidayet üzerindedir."
YanıtlaSilRavi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 293 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Aziz ve Celil olan Allah'dan seni takdim etmesini (önce hilafete geçmeni) üç kere istedim, kabul etmedi. Ancak Ebu Bekir'i kabul etti. (Bu sözü Hz. Ali (r.a)'a buyurdu.)
YanıtlaSilRavi: Hz Ali (r.a.)
Sayfa: 293 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
Kim kötü birşey yapar da kalbinin temiz olduğunu iddia ederse inanmayınız.
YanıtlaSilKim de başkalarına karşı iyi davranırsa biz de onun iyi olduğuna hükmederiz.
Hadislerle
Hz. Peygamber Ve Ashabının Yaşadığı Müslümanlık.cilt. 5.sy.1817.
Aile olmak- olmamak
YanıtlaSil+
-
İnsan neslinin kadın ve erkek olarak var kılınması, birlikte bir hayat oluşturmak ve onun üzerinden neslin devam etmesi içindir.
Kadına (yumurta) doğurganlık erkeğe sperm imkanı verilmiş, neslin bu iki yeteneğin buluşması ile hayat bulması öngörülmüştür. Bu iki insanın kuracağı yapı ailedir. Aile olmak, insanın kaderinde vardır. Bu kader planlamasına kimi doğa kanunu der, inananlar “Allah yapısı” der.
Kadın ve erkek farklılaşması bir cinsellik ilişkisini de beraberinde getirir. İki cins arasında bir çekim ilişkisinin varlığı kabul edilen gerçeklerdendir. Bunun insan neslinin akış sürecinde belli bir düzene kavuşması istenmiş, herhangi bir kural tanımayan cinsel birlikteliklerin sonuçta insani bir kaos oluşturacağı var sayılmıştır. İnsan buna ister Yaratan ile bağlantılı kuralların yönlendirmesi ile isterse kendi tecrübesi ile ulaşmıştır. Bu ortam ailedir.
Dolayısıyla, aileyi doğru kurmak, orada insanın mutluluğunu sağlayacak bir ortam oluşturmak, insani yürüyüşün ana hedeflerindendir.
Aileyi ıskalayarak, yok farz ederek, tek tek kadın ve erkek idealizasyonu üzerinden ve bir tür “haklar savaşı” zemininde tartışma yürütmek ana çerçeveyi kaybetmekten başka anlam taşımaz.
Aile olmadan, mesela, doğumu dahil, dünyaya geldikten sonraki yılları dahil tamamen ilgiye, hizmete, yardıma muhtaç olan çocuğun sorumluluğunu taşımak hiç kimse için mümkün olmazdı. “Annelik” toplumsal cinsiyetin öğrettiği bir şey midir, yoksa varlığının özüne yerleştirilmiş bir gen, duygu, öz veya her ne ise o mudur? Neden taşır anne 9 ay on gün bir yükü rahminde?
Kim ne derse desin “aile gerçeği” insan neslinin olmazsa olmazıdır.
İnsan neslinin devamı bağlamında, başka “insan üretimleri”nden söz edilecekse, o ortamın hangi bedelleri beraberinde getireceği o zamanın konusudur, derim.
Ya da kadın ve erkeğin aile olmadan gerçekleştirecekleri sınırsız cinsel ilişkilerin nasıl bir bedele tekabül ettiğinin faturasını da insan nesli er geç görecektir.
Tekrar edeyim: Aile insan neslinin olmazsa olmazıdır.
Burada olması gereken, aile ortamının hem kadın hem erkek hem de çocuklar için huzur ortamı haline getirilebilmesidir.
Kamu yönetimleri, başarabiliyorlarsa, eğitim, kültür tüm iletişim zeminlerinde iyi aile – huzurlu aile kurabilecek bir insani performansın oluşmasına imkan hazırlamalıdır.
Belli ki sonunda her insanın yolu, mesleki binlerce farklı mecranın yanında bir aile ortamına uğrayacaktır. Ve belli ki aile ortamları, onun içinde yer alan her bireyin kalp huzuru yanında, hayatının diğer boyutlarında da (iş vs.) yansımalar oluşturacaktır. Ayrıca, çocuklar üzerinden toplumun geleceğinin yapı taşları da aile bünyesinde belirlenecektir.
YanıtlaSilBenim burada aile üzerine yazdıklarımın, “Ne olacak canım, muhafazakâr bakış açısı işte!” diye dudak bükerek karşılanacağını tahmin edebiliyorum. Varsın olsun, böyle yapanların bile mutlu bir aile özlemi içinde olduklarını düşünüyorum.
Yıllarca “Ailede sancı ve mutluluk arayışı” başlıklı konferanslar verdim. Bu konferanslarda Peygamberimizin “Ailede eşler birbirine sevgi ile bakarlarsa Allah da onlara rahmet nazarıyla bakar, eşler birbirinin ellerini sevgi ile sıkarlarsa elleri ayrıldığında günahları dökülür gider” şeklindeki sözünü anlatmaktan çok mutlu oldum. Sonra da karşımda oturan, kimileri on, yirmi, otuz yıllık evli insanlar birbirine bakıştılar, gülümsediler. “Akşam evlerinizde bakın birbirinizin gözüne, dedim, Allah da evinize rahmet bakışıyla baksın. Ellerinizi sıkın sevgiyle” dedim.
Yine bu konferanslarda Peygamberimizin “Eşlerin birbirinin ağzına verdiği hurma - yiyecek - lokma sadakadır, iyiliktir, güzelliktir” dediğini paylaştım. Peygamberimizin Hazreti Aişe ile kırlarda yarış yaptığını anlattım. Dinleyenlere sordum “Hiç yarış yapıyor musunuz birbirinizle?” diye sordum. Hep gülümseyen yüzler gördüm.
Bu yazıyı okuyanlar da evlerinde baksın birbirinin gözüne sevgiyle, Yaratan’ın rahmet bakışını hissetsinler yuvalarında. Ne diyorum, aileye emek verelim. Eşler birbirine “Allah emaneti” diye baksınlar, çocukları Allah’ın lütfu olarak görelim.
Biliyorum, 40 yıllık, elli yıllık evliliklerde bile problemler var. Bir “muhafazakâr iktidar”ın aileyi çok özel bir gündem olarak görmesini ve ona çok büyük önem vermesini isterdim. Bunun psiko – sosyal çerçevesini ortaya koyacak çok değerli bilim adamları var Türkiye’de. Muhafazakâr dünyada da var. Onlar devreye sokulsaydı. Onlardan yararlanılsaydı. Onlardan devamlı bir takip kadrosu oluşturulsaydı. Türkiye’nin aile yapısı, bütün dünyada yaşanan kaotik ortamın uzantısı olmak yerine, o ortamdan çıkış için bir model oluştursaydı. Bana göre aile ana meseledir.
Umur-i Din : Din İşleri.
YanıtlaSilUmur-i Mühimme: Ehemmiyetli İşler.
Übüvvet : Babalık, atalık.
Vakt-ı Merhun : Beklenen Çağ Ve Zaman.
Vasi: Bir Ölünün Vasiyetini Yerine Getirmeye Memur Olunan Kimse.
Vech-i Meşru' : Kanuna uygun taraf.
Veseyâ : Vasiyetler, bir kimsenin ,öldükten sonra yapılmasını istediği şeyler.
Zuhurat : Hesapta olmayan, Umulmadık Hadiseler.
Büyük Kur'an Tefsiri.
(Hülasatü'l Beyân)
Cilt16.sy.6908,6909
Hazret-i Mevlânâ (rahmetullâhi aleyh) -1-
YanıtlaSil1 Şubat 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Şubat, Sayı: 372, Sayfa: 032 Mevlânâ Hazretleri buyurur: “İnsanların çoğu, bedenlerinin ölümünden korkarlar. Asıl korkulması gereken husus, kalplerin ölümüdür.”...
"Ana Sayfa"altınoluk dergisi
YanıtlaSilaltınoluk dergisi
ALTINOLUK DERGİSİ
Yunus Emre (rahmetullâhi aleyh) -9-
1 Ağustos 2020
Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2020 – Ağustos, Sayı: 414 Yunus Emre Hazretleri buyurur: Bu cân nîmeti kanı,[1] gelin bulalım anı,[2] Âsâyiş kılan cânı, evliyâ...
ALTINOLUK DERGİSİ
Yunus Emre (rahmetullâhi aleyh) -7-
1 Haziran 2020
Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2020 – Haziran, Sayı: 412 Yunus Emre Hazretleri buyurur: Her kim bana agyâr ise Hak Tanrı yâr olsun ona, Her...
ALTINOLUK DERGİSİMÜLAKATLARI
“Ramazân-ı Şerîf’te Kalp Mesafe Alacak” (Mülâkât)
1 Nisan 2020
Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi ile Ramazân-ı Şerîf Üzerine… Altınoluk Dergisi, 2020 – Nisan, Sayı: 410 Altınoluk: Bir Ramazân-ı Şerîf’e daha yaklaşmanın hamd ve şükrü içindeyiz...
ALTINOLUK DERGİSİ
Yunus Emre (rahmetullâhi aleyh) -1-
1 Ekim 2019
Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2019 – Ekim, Sayı: 404, Sayfa: 032 Yunus Emre Hazretleri, takrîben 1240-1320 yılları arasında yaşamış bir Anadolu dervişi, bir gönül...
ALTINOLUK DERGİSİ
Kurban Fedakârlıktır
1 Ağustos 2019
Altınoluk Dergisi, 2019 – Ağustos, Sayı: 402, Sayfa: 032 Îman, en büyük muhabbettir. Muhabbet ise ispat ve bedel ister. Gerçek bir muhabbetin kantarı da, fedakârlıktır....
ALTINOLUK DERGİSİ
Sâhibü’l-Vefâ Mûsâ Efendi’nin Gönül Hassâsiyetleri
1 Temmuz 2019
Altınoluk Dergisi, 2019 – Temmuz, Sayı: 401, Sayfa: 032 Îman, ruhlar âleminde Rabbimiz’le yaptığımız ezelî ahde bu dünyada sadâkat göstermemizdir. Yani özü itibâriyle îman, bir...
ALTINOLUK DERGİSİ
Bir Osmanlı Çınarı idi KADİR MISIROĞLU
1 Haziran 2019
Altınoluk Dergisi, 2019 – Haziran, Sayı: 400, Sayfa: 032 Her medeniyet, kendi insan tipini inşâ eder. O insan tipi de, mensup olduğu medeniyetin sıfat ve...
ALTINOLUK DERGİSİ
Rahmet, Mağfiret ve Tezkiye İklimi RAMAZÂN-I ŞERÎF
1 Mayıs 2019
Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2019 – Mayıs, Sayı: 399, Sayfa: 032 Ramazân-ı Şerîf, ömür takvimi içerisinde müstesnâ bir lûtuf ve rahmet ayı… Cenâb-ı Hakk’ın...
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -13-
1 Nisan 2019
Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2019 – Nisan, Sayı: 398, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Siz, ölmeden önce nefislerinizi, yani hevâî arzularınızı, şeytanlarınızı öldürmelisiniz....
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -11-
1 Şubat 2019
Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2019 – Şubat, Sayı: 396, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Tevbe et, Allah yoluna uymayan fiil ve hareketlerden vazgeç....
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -10-
1 Aralık 2018
Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2018 – Aralık, Sayı: 394, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Ey Allâh’ın nîmetleri içinde yüzüp duranlar! Hani sizin şükrünüz?...
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -9-
1 Kasım 2018
Altınoluk Dergisi, 2018 – Kasım, Sayı: 393, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Yazık sana ki Kur’ân’ı ezberliyorsun da onunla amel etmiyorsun! Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi...
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -7-
1 Eylül 2018
Hak Dostlarından Hikmetler Altınoluk Dergisi, 2018 – Eylül, Sayı: 391, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Ey oğul! İlmin sana her an (lisân-ı hâl ile)...
ALTINOLUK DERGİSİMÜLAKATLARI
Müslüman Şahsiyet ve Karakterinin Fârikaları
1 Ağustos 2018
Altınoluk Dergisi – Osman Nûri Topbaş Hocaefendi ile Müsbet ve Menfî Örneklik Üzerine… -2- Altınoluk Dergisi, 2018 – Ağustos, Sayı: 390, Sayfa: 032 Altınoluk: Bir...
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -5-
1 Mayıs 2018
Hak Dostlarından Hikmetler 2018 – Mayıs, Sayı: 387, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Ramazan ayına tâzîm, onda takvâ sahibi olmakla ve şerîatin bütün esaslarına...
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -4-
1 Nisan 2
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -5-
YanıtlaSil1 Mayıs 2018
Hak Dostlarından Hikmetler 2018 – Mayıs, Sayı: 387, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Ramazan ayına tâzîm, onda takvâ sahibi olmakla ve şerîatin bütün esaslarına...
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -4-
1 Nisan 2018
Hak Dostlarından Hikmetler 2018 – Nisan, Sayı: 386, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Bütün varlığınla Rabbine yönel. Yarın endişesini, dünün yanına terk et. Zira...
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -3-
1 Mart 2018
Hak Dostlarından Hikmetler 2018 – Mart, Sayı: 385, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “Bak evlâdım! Haram yemek, kalbi öldürür. Lokma vardır, kalbini nurlandırır; lokma...
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -2-
1 Şubat 2018
Hak Dostlarından Hikmetler 2018 – Şubat, Sayı: 384, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur: “İnsanları irşâd etmek, lâfla değil, gönülden hâlis bir inanış ve iştiyakla...
ALTINOLUK DERGİSİ
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullâhi aleyh) -1-
1 Ocak 2018
Hak Dostlarından Hikmetler 2018 – Ocak, Sayı: 383, Sayfa: 032 Abdülkâdir Geylânî Hazretleri (d. 1078 – v. 1166) buyurur: “İsyanınız nefsinize, itaatiniz Rabbinize olsun.”...
ALTINOLUK DERGİSİ
Hazret-i Mevlânâ (rahmetullâhi aleyh) -10-
1 Aralık 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Aralık, Sayı: 382, Sayfa: 032 Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Sen hiç buğday ektin de arpa bittiğini gördün mü?”...
ALTINOLUK DERGİSİ
Hazret-i Mevlânâ (rahmetullâhi aleyh) -9-
1 Kasım 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Kasım, Sayı: 381, Sayfa: 032 Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Nîmete şükretmek, nîmetten daha hoştur. Şükrü seven kimse, şükrü bırakır da nîmet...
ALTINOLUK DERGİSİ
Hazret-i Mevlânâ (rahmetullâhi aleyh) -8-
1 Ekim 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Ekim, Sayı: 380, Sayfa: 032 Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Gönül namazı kılmayan, namaz ehli olmayan kimseyi; öfke rüzgârı, şehvet rüzgârı, hırs...
ALTINOLUK DERGİSİ
Hazret-i Mevlânâ (rahmetullâhi aleyh) -7-
1 Eylül 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Eylül, Sayı: 379, Sayfa: 032 Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Hazret-i Ahmed’in, akıl ve irfânın zirvesinde olduğunu herkes biliyordu. Fakat kendisine vahyedilen...
ALTINOLUK DERGİSİMÜLAKATLARI
“Ebediyet Yolculuğu” Kitabı Üzerine Mülâkat
1 Temmuz 2017
2017 – Temmuz, Sayı: 377, Sayfa: 032 “Ebediyet Yolculuğu” Kitabı Üzerine Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi ile Mülâkat Efendim, Altınoluk dergimizin hediye kitap olarak okuyucularıyla buluşturduğu...
ALTINOLUK DERGİSİ
Hazret-i Mevlânâ (rahmetullâhi aleyh) -5-
1 Haziran 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Haziran, Sayı: 376, Sayfa: 032 Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Ramazan geldi, artık maddî yiyeceklerden elini çek ki, sana gökten mânevî rızıklar...
ALTINOLUK DERGİSİ
Hazret-i Mevlânâ (rahmetullâhi aleyh) -4-
1 Mayıs 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Mayıs, Sayı: 375, Sayfa: 032 Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Allah aşkı için çalış, Allah aşkı için hizmette bulun! Halkın kabul etmesi...
ALTINOLUK DERGİSİ
Hazret-i Mevlânâ (rahmetullâhi aleyh) -3-
1 Nisan 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Nisan, Sayı: 374, Sayfa: 032 Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Sen katı bir taş olsan, mermer kesilsen bile; bir gönül sahibine ulaştın...
ALTINOLUK DERGİSİ
Hazret-i Mevlânâ (rahmetullâhi aleyh) -2-
1 Mart 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Mart, Sayı: 373, Sayfa: 032 Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Ey işlerinde Hakk’ın emrine uymamayı kendine huy edinmiş gâfil kişi! Şunu bil...
ALTINOLUK DERGİSİ
Hazret-i Mevlânâ (rahmetullâhi aleyh) -1-
1 Şubat 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Şubat, Sayı: 372, Sayfa: 032 Mevlânâ Hazretleri buyurur: “İnsanların çoğu, bedenlerinin ölümünden korkarlar. Asıl korkulması gereken husus, kalplerin ölümüdür.”...
ALTINOLUK DERGİSİ
Şeyh Sâdî (rahmetullâhi aleyh) -7-
1 Ocak 2017
Hak Dostlarından Hikmetler 2017 – Ocak, Sayı: 371, Sayfa: 032 Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur: “Ey Âdemoğlu! Bazen nîmet içinde mağrur ve gâfil; bazen yoksulluk içinde...
Allah Teala'ya cihadın en sevimli olanı, zalim hükümdara söylenen hak sözdür.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
Sayfa: 16 / No: 17
Ramuz El-Ehadis
Bir kimse nası gücendirmek pahasına, Allah'ı hoşnud ederse, insanların kötülüklerine karşı Allah kafi gelir. Bir kimse de insanları hoşnud etmekle Allah'ı gücendirirse, Allah onu insanlara bırakır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Âişe (r.anha)
Sayfa: 401 / No: 14
Ramuz El-Ehadis
Bir kimse halkı nazarı itibare almadan Allah'ı hoşnud ederse, Allah ona kafi gelir. Allah'ı gücendirerek mahlukatı hoşnud ederse, Allah o mahlukatı kendisine musallat eder.
YanıtlaSilRavi: Hz. Amr İbni Şuayb (r.a.)
Sayfa: 401 / No: 15
Ramuz El-Ehadis
Bir kimse bid'at sahibini korkutursa, Allah onun kalbine iman ve emniyet doldurur ve onu büyük korkudan emin kılar. Kim bid'at sahibini horlarsa, Allah onun Cennette derecesini yükseltir. Bir kimse de bid'at sahibine mülaki olduğunda ona hoş yüz gösterirse, Peygambere ineni istihfaf etmiş olur. (Türkçesi sahibi bid'ata yüz verilmeyecek)
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 401 / No: 16
Ramuz El-Ehadis
Bir kimse ana-babasını hoşnud ederse, Allah'ı hoşnud etmiş ve ana-babasını kızdırırsa, Allah'ı kızdırmış olur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 401 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
Bir adam Sultanı, Allah'ı gücendirecek şekilde hoşnut etse, bu kimse Allah Tebareke ve Tealanın dininden çıkar. (Hatırlayarak ve idrak ederek yaparsa)
YanıtlaSilRavi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 401 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
Bir adam ahireti murad eder ve ona sa'y ederse, Allah (z.c.hz.) zenginliğini kalbine kor, geçimini toparlar ve o zengin olarak sabahlar, zengin olarak akşamlar. Kim de dünyayı taleb eder ve onun için koşarsa, Allah onun geçimini dağıtır, fakrini kalbinde kılar ve o fakir olarak sabahlar, fakir olarak akşamlar.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 401 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Kim kıyamet gününde Allah'ın kendisine şerefli bir makam vermesini ve derecesini yükseltmesini isterse; Kendisine zulm edeni affetsin, kendisine vermeyene versin, kendisini yoklamayanı yoklasın ve kendisine cahilce davranana hilm ile muamele etsin.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 401 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Uluslararası Sistem Neden Çöküyor?
YanıtlaSilAlper TAN
18 Ağustos 2020 14:33
A-
A+
Adı açıklanmamış bir Haçlı saldırısı olan Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı Devleti’nin dağıtılmasının ardından şekillenmeye başlayan, İkinci Dünya Savaşı ertesinde kurgulanan ve kurumsallaşan iki kutuplu dünya düzeni, 80’li yılların sonunda Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla çökmüş ve yeni bir evreye girilmişti.
Sovyetlerin dağılmasıyla, tek kutuplu dünyanın yegâne ve tartışılmaz lideri olma hevesine kapılan ve içine sürüklendiği “güç sarhoşluğu” ile pervasız bir küresel saltanat hayali kuran ABD, kendisi dışındaki bütün devletleri ve halkaları hiçe saymaya, sadece kullanılmaya elverişli aparatlar olarak görmeye başlamıştı. Kurgu 11 Eylül saldırılarını bahane eden ABD ve onun güdümündeki NATO, yeni dönemde Sovyetlerin yerine yeni tehdit olarak İslam’ı koymuştu. Bu vaziyet, Hıristiyan veya İslam karşıtı devletlerin ve toplulukların işine geliyordu. Bu nedenle ABD önderliğinde ve NATO desteğinde yazılan “Büyük Ortadoğu Projesi”ni (BOP) desteklediler.
ABD, son 60 yıldır girdiği hiçbir savaşı kazanamadı
11 Eylül saldırıları sebep gösterilerek yine bir Haçlı motivasyonu ile BOP çerçevesinde 2001’in sonbaharında Afganistan ve 2003’ün ilkbaharında da Irak, tarihin en zalim en vahşi en ahlaksız saldırılarıyla işgal edildi. Milyonlarca Afgan ve Iraklı Müslümanın katledilmesi, bu iki ülkenin harabeye çevrilmesi için, ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı rakamlara göre, 8 trilyon dolar harcandı. Aradan geçen 19 yılın ardından ise 2020 yılı başında ABD, “terör örgütü” sayarak savaştığı Taliban ile masaya oturup barış anlaşması imzalayarak Afganistan’ı onlara resmen teslim etme sürecini tescilledi. 2003’te işgal ettiği Irak’ta da benzer süreçler yaşanıyor. İşgalin güvencesi ve sembolü niteliğinde ülkenin çeşitli yerlerinde kurulmuş ve yıllardır faaliyette olan çok büyük ABD askeri üsleri, yapılan törenlerle art arda Bağdat hükümetine devrediliyor.
ABD, Türkiye ile birlikte hareket ettiği için kızdığı Katarı “terör destekçisi ülke” sayarak cezalandırmak istemişti. Bu hususta çok sayıda güçlü Arap devletlerini de arkasına almıştı. Bu tehditler hiçbir işe yaramadı ve Washington geri adım atmak zorunda kaldı.
Suriye’de IŞİD’e karşı koalisyon kurulmuş ve 60’tan fazla önemli ülke bu koalisyonda yer almıştı. Her ne kadar ABD farklı söylese de aradan geçen 4-5 seneye rağmen sahadan gelen bilgiler hiç de açıklandığı gibi olmadığını yani bu “büyük” koalisyonun başarısız olduğunu gösteriyor.
ABD, ülkedeki iş birlikçi muhalefeti maşa olarak kullanıp, politikalarını beğenmediği Venezuela yönetimini devirmek için 2019 yılı başında harekete geçmişti. Muhalif politikacı Guaido’yu devlet başkanı olarak tanıdı ve etkilediği onlarca devlete de tanıttı. Ama netice yine ABD açısından fiyasko ile sonuçlandı: Guaido ortada sahipsiz kaldı. Meşru yönetim, halkın da desteği ile hala ayakta.
YanıtlaSilABD, kendisinin dünya için en büyük nükleer tehdit olduğuna bakmaksızın yıllardır nükleer silah ürettiği gerekçesiyle Kuzey Kore’yi tehdit ediyordu. Kuzey Kore yönetimi bu tehditleri hiç umursamadı. ABD Başkanı Trump, Kuzey Kore liderinin ayağına kadar gitti. Washington’un tehditleri hiçbir işe yaramadı. Konu unutulmaya bırakıldı.
ABD ve sadık taraftarlarının 1979 Humeyni Devrimi nedeniyle en ağır ambargolara tabi tuttukları İran 40 yılı aşkın direniyor.
ABD, son kullanma tarihi dolan “dostlarını” satıyor
Peki ABD, uluslararası koalisyonlarda ortağı olan sadık müttefiklerine ne kadar değer veriyor? Donald Trump’ın başkan olmasıyla birlikte bunu açık şekilde gördük. Almanya, Fransa gibi Avrupa’nın en önde gelen devletlerini değişik vesilelerle tehdit etti, dışladı, aşağıladı, bazı konularda yalnız bıraktı…
COVİD-19 salgını ABD’nin boyalarını döküyor, çöküş ve dağılma hızlanıyor
Sovyetlerin dağılmasından sonra kendisini küresel gezegenin sorumsuz çobanı, geri kalanları da güdülmesi gereken sürüler sayan, bu kafayla da hayatın gerçeklerinden hızla uzaklaşan ABD, köklü bir tecrübeye ve yol gösteren bir tarihe sahip olmamanın cehaleti, kâinatı yaratan ve değişmez kuralları koyan Allah’ı yok sayarak, sınırlı insan aklı ve zekasıyla üretilen silah ve teknolojilerle her şeyin üstesinden gelebileceğini zannediyordu. Fakat şimdi, o kutsadıkları insan zekasının üretimi her çeşit teknolojik silahlara sahip olmalarına, dünyanın en eğitimli orduları emirleri altında olmasına, merkez bankalarının hiçbir sorumluluk duymadan karşılıksız Dolar basma imkanına rağmen, gözle hiç görünmeyen, ancak mikroskopla görülebilen bir virüse yenik düşmek üzereler.
ABD halkı savaştan çok korkuyor
ABD’nin Chapman Üniversitesi'nin her yıl düzenlediği “Amerikalıların Korkuları” (2018) anketinde ülkede yaşayanların en çok endişe duydukları ve korktukları konular araştırıldı.
Araştırmaya göre, Amerikalılar en çok siber terörizm ve yeni bir dünya savaşının çıkmasından korkuyor. Bu ankette katılımcıların %52,5'i siber terörizmden korktuklarını belirtti. Katılımcıların ikinci korkusu ise %51,6 ile Amerika'nın yeni bir dünya savaşına girme ihtimali oldu.
YanıtlaSil“Aşırı İslamcı” diye gösterdikleri Müslümanlardan ve “beyaz ırkın üstünlüğü”nün ortadan kalkması ihtimalinden korku oranı %49,3 olurken ekonomik ve finansal açıdan zarara uğrama ile kişisel verilerin izlenmesi korkusu da sıralamanın en üstlerinde yer aldı.
ABD’den en çok nefret eden ülkeler
Yapılan başka bir araştırmada ABD’den en çok nefret eden ülkeler belirlendi.
Geniş çaplı çalışmalarıyla tanınan PEW Araştırma Şirketi, 2014’te dünya genelinde bir araştırma yaparak, ABD'nin, diğer ülkeler arasındaki beğeni ve eleştiri oranlarını ortaya çıkardı.
ABD'ye en olumsuz bakan ülkelerin başında %85'lik oranla Mısır var. ABD-İsrail desteği ile General Abdülfettah Sisi vasıtasıyla askeri darbe yapılan Mısır halkı, ABD’ye nefretle bakıyor. Binlerce yıllık Mısır tarihinde ilk defa halkoyu ile seçilen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, 2013’ün Temmuz ayında kanlı bir askeri darbeyle devrilmişti. Ürdün de Mısır gibi ABD’den nefret ediyor. %85′lik oranla Ürdün, Mısır’la beraber birinciliği paylaşıyor.
2014’te yapılan bu araştırmaya göre ABD’ye olumsuz bakan ülkeler arasında Türkiye %78'le üçüncü sırada yer aldı. Bu tarihten iki sene sonra yapılan 15 Temmuz işgal girişimi sonrası bu oranın daha da yükseldiği muhakkaktır.
Bir başka kuruluş Business Insider’ın 2015 yılı araştırmasına göre ise ABD'den en çok nefret eden ülkeler sıralaması şöyle:
Çin %95
Lübnan %79
Türkiye %71
Pakistan %60.
Peki ABD halkının en çok korktuğu “büyük savaş” çıkacak olursa ülkesini savunmak için hangi ülke bu savaşa ne kadar hazır? Bunun cevabını da 2016’da Amerikan araştırma şirketi Gallup yaptığı büyük çaplı bir anketle vermişti. "Ülkesi için savaşma iradesi" anketinin sonuçları çok ilgi çekiciydi.
63 ülkede yapılan “ülkesi için savaşma iradesi” anketine göre “ülkem için savaşırım” diyen halkların başında %94'le, eski Fransız sömürgesi olan Fas bulunuyor.
Avrupa şimdiden teslim olmuş durumda
Siyaseti, ekonomisi, teknolojisi ve ittifaklarıyla çok güçlü zannedilen Avrupa’nın durumu içler acısı. Ülkesini savunma iradesi yönüyle Avrupa halklarının genel olarak en son sıralarda olması dikkat çekiyor.
Vatanları işgal edilecek olursa Avrupa halklarının, ülkelerini savunma hevesi yok. “Ülkem için savaşırım” diyenlerin oranları çok düşük. Birleşik Krallık %27, Avusturya %21, İtalya %20, Almanya %18, Hollanda %15…
YanıtlaSilMüslümanlar savaşa hazır, Hıristiyanlar ise Ateistlerden bile geride
“Savaşma iradesi” araştırma sonuçları, dinlere göre analiz edildiğinde İslam ülkeleri %78'le ilk sırada yer alıyor. Diğer dinler ve inanışlar ise sırayla Hindular, Budistler, Ateistler, Hıristiyanlar ve Yahudiler şeklinde görülüyor.
Hıristiyanlık mezheplerine göre savaşma iradesi ise Ortodokslar, Katolikler, Protestanlar ve diğer Hıristiyanlar şeklinde sıralanıyor.
Savaşma iradesi listesi
Listede “ülkem için savaşırım” sorusuna bazı ülkelerde verilen “evet” cevabı oranları şöyle:
- Fas: %94
- Pakistan: %89
- Afganistan: %76
- Hindistan: %75
- Türkiye: %73
- Çin: %71
- Rusya: %59
- ABD: %44
- Birleşik Krallık: %27
- Avusturya: %21
- İtalya: %20
- Almanya: %18
- Hollanda: %15
- Japonya: %11
İşgalci ve sömürgeci özelliğini devam ettiren ABD, Trump döneminde daha açık hareket etmeye, önüne çıkan herkesi tehdit etmeye veya herkese saldırmaya başladı.
Bu saldırgan siyaset, zaten nefret edilen ABD’yi daha da nefret duyulan bir seviyeye düşürüyor. Dünyanın büyük kısmı intikam almak için fırsat kolluyor. Bu şartlarda ABD’nin, bırakalım orta ve uzun vadede kazançlı çıkmasını, kısa zamanda büyük bir felakete gebe olduğu anlaşılıyor. Birinci Dünya Savaşı’nın galibi Avrupa’nın 100 sene sonra bugünkü hali ise onlar açısından içler acısı…
Türkiye'de ABD'ye güven, tarihin en dip seviyesine indi
2017'de Donald Trump göreve geldikten sonra 65 ülkede beğenilme oranı ortalama %10 oranında azalan ABD politikaları, 2018'de dünyanın gözünde daha da güç kaybetti. ABD merkezli Gallup araştırma şirketinin yaptığı ABD yönetimine küresel güven araştırması, Türkiye'de ABD'ye güvenin 2018’de tarihi dip seviyeye gerilediğini gösterdi.
Kamboçya'dan sonra, 2017’ye göre ABD yönetimine yönelik hoşnutsuzluğu en fazla artan ülke Türkiye oldu. Türkiye'de, araştırmaya katılanların sadece %14'ü ABD yönetiminin 2018 politikalarını beğendiğini söylerken %73'ü onaylamadığını söyledi. Gerisi ise kararsız. Türkiye'de, Washington'un politikaları üzerinden ABD karşıtlığı bir yılda 13 puan artmış durumda.
Türkiye’de ABD politikalarını beğenme oranı %14 iken Avrupa genelinde ABD politikalarının onaylanma oranı %24. Bu oranı yükseltense %80'le Kosova ve %69'la Arnavutluk. Yani sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da ABD’ye nefret hayli yükselmiş vaziyette.
YanıtlaSilABD yönetimi Türkiye’yi nasıl görüyor
ABD'nin 2019 yılı başında yayınlanan İstihbarat Raporu'nda şunlar yazıyor: Türkiye’nin bölgesel emelleri, ABD’nin güvensizliği ve giderek artan otoriterizm, ikili ilişkileri karmaşıklaştırıyor ve ABD'nin bölgesel hedeflerine meydan okuma konusunda Ankara'yı daha istekli hale getiriyor.
ABD 2019 istihbarat raporunda dikkat çeken bir başka nokta, kızamık, kolera, difteri ve ebola gibi bulaşıcı hastalıklar salgını risk haritasında Türkiye'nin yer alması.
İç savaş çıkarma tehdidi
ABD, önümüzdeki on yılda Türkiye'de iç savaş çıkarma senaryosu üzerine çalışıyor. Amerikan Kara Harp Akademisi 10 yıl içinde yaşanmasını beklediği riskleri sıralarken, “Türkiye’de de iç savaş” beklemelerinden iç savaş çıkarmaya çalışacakları anlaşılıyor.
ABD, hedef ülkelerde bozgunculuğu ve sapkınlığı destekliyor
Bir ülke kendisinden nefret edilmesi için ne gerekiyorsa ABD onu yapıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının hazırladığı Gezi Parkı kalkışması iddianamesinde, kuruculuğunu “Kızıl Şeytan” George Soros’un yaptığı Açık Toplum Vakfı’nın, Türkiye’de 2008-2017 yılları arasında fonladığı derneklerin listesi de yayınlandı. MASAK’ın hazırladığı rapora göre Açık Toplum Vakfı’nın, 9 yıllık süre zarfında 2.146 işlemde, aralarında FETÖ’ye ait Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın da bulunduğu 136 derneğe 17 milyon TL havale ve EFT gönderdiği belirlendi. Gönderilen paradan aslan payını ise 1 milyon 879 bin TL’lik meblağ ile Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) aldığı tespit edildi.
Sapkınlık, ABD tarafından fonlanıyor
YanıtlaSilGeorge Soros’un, çok sayıda sapkınlık derneğini açıkça fonladığı ortaya çıktı. ABD fonlamalarında LGBT dernekleri başı çekiyor. Toplumun genetiğiyle oynanmasına yönelik bir proje olarak görülen bu bozguncu derneklere, Soros’un kurduğu Açık Toplum Vakfı tarafından milyonlarca liralık fon akışı sağlandı.
İşte George Soros’un desteklediği sapkın dernekler
Soros’un Türkiye’de fonladığı derneklerden bazılarının adı bile Türk toplumunun genetiğinin bozulması için nasıl bir şeytani planın işlediğini alenen gösteriyor. Soros’un para akıttığı vakıf ve derneklerden bazıları şunlar:
- Türk Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV),
- Kaos Gay ve Lezbiyen Araştırma ve Dayanışma Derneği,
- Hak, Eşitlik Varoluş için Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transeksüel, İnterseksüel Derneği,
- Genç Lezbiyen Gay Biseksüel Trans İnterseks Gençlik Çalışmaları ve Dayanışma Derneği,
- Evrensel Mevlana Aşıkları Vakfı,
- Demokrasi Barış ve Alternatif Politikalar Araştırma Derneği,
- Mavi Umut Derneği,
- Pembe Hayat Lezbiyen Gay Biseksüel Derneği,
- İstanbul Lezbiyen Gay Biseksüel Travestitrans Dayanışma Derneği,
- Ermeni Kültürü ve Dayanışma Derneği.
MİT Başkanı Hakan Fidan Türkiye’nin risklerini anlattı
MİT Başkanı Hakan Fidan, 2019’da Yüksek Öğretim Kurulu’nda (YÖK) akademisyenlere hitap etti. “Bölgesel Güvenlik Değerlendirmesi” başlıklı konuşmasında; küresel gelişmelerin genel değerlendirmesini yapmayı müteakip, bölgesel alandaki güvenlik değerlendirmesine yer vererek, önümüzdeki dönemde bölgemizde yaşanması muhtemel gelişmeler ile ülkemizi bekleyen risklere değindi.
Hakan Fidan, konferansta yaptığı konuşmada Türkiye’nin jeostratejik ve jeopolitik konumundan bahsederek şunları kaydetti:
Bireylerin devletleri tehdit edebildiği yeni bir uluslararası düzen ortaya çıkıyor”
YanıtlaSil“Teknolojik gelişmelerin ve imkânların da etkisiyle, ulus devletlerin çatıştığı klasik rekabet ortamından, bireylerin devletleri tehdit edebildiği, asimetrik çatışmaların yaşanabildiği uluslararası bir düzen ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle farklı coğrafyalardaki gelişmeler ve krizler arası etkileşim, ülkemizin iç ve dış tehditler, algı operasyonları ve siber saldırılar gibi asimetrik tehditlerle aynı anda mücadele etmesini gerekli kılmaktadır.”
“Hareketli bir coğrafyada bulunan Türkiye, iç içe geçen siyasi, güvenlik, ekonomik, siber tehditlere karşı bilinçli ve hazırlıklı olmak durumdadır. Bunun için bölgesel ve küresel denklemin iyi analiz edilmesi ve olayların stratejik düzeyde nasıl şekilleneceğinin öngörülmesi büyük önem arz etmektedir.”
Fidan ayrıca, Milli İstihbarat Teşkilatı olarak, devletimizin dış politikada artan etkinliğiyle uyumlu biçimde yakın ve uzak coğrafyalarda yaşanan gelişmeleri, mevcut ve muhtemel tehdit alanlarını, aktörlerin yaklaşımlarını ve bunların ülkemize yansımalarını yakından takip ettiklerinin, ülkemizin tüm tehditlerle zamanında ve küresel ölçekte mücadelesine katkı sağlamakta olduklarının altını çizdi.
İran da benzer görüşte…
Cevad Zarif: Dünyanın güç dengeleri değişti
Tahran Üniversitesi'nde düzenlenen bir toplantıda konuşan İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ise, "Dünya Batı ekseninde değil. Dünyadaki güç merkezleri ABD ve Avrupa etrafında toplanmıyor. Dünya artık değişti, günümüzde gücün temeli bilim, teknoloji, bağımsızlık, inanç ve toplumsal güvendir" dedi.
Yeni süreci Moskova da itiraf ediyor ama yeni bir sistem yerine mevcut düzenin reformunu tavsiye ediyor.
Sergey Lavrov: Yeni bir dünya oluşuyor
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da Vietnam'da, Valday Uluslararası Tartışma Kulübü toplantısında (2019) küresel siyasi gelişmelere ilişkin açıklamalarda bulundu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK), dünyanın gelişmekte olan bölgelerini temsil etmekte yeterli olmadığını belirten Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, "BMGK'ye yönelik bir reform konusunda geç bile kalındı. Çünkü Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki gelişen bölgeleri temsil etmekte yetersiz kalıyor" diye konuştu.
Avrupa Birliği'nin (AB) ise çok sayıda küresel konuda kabuğuna çekildiğini vurgulayan Lavrov, "Artık çok kutuplu yeni bir dünya düzeninin oluşmasından bahsediyoruz. Uluslararası hukuki zemin bölünüyor, ABD ise her şeyi parçalıyor. Avrasya'nın bazı bölgelerinde yaşanan gelişmeler de kabuğuna çekilme olarak değerlendirilebilir. Biz ise kapsayıcı bir süreci başlatacak adımlar atmak istiyoruz" ifadelerini kullandı.
Türkiye dünyadaki gelişmeleri nasıl yorumluyor ve neleri öngörüyor
YanıtlaSilTürkiye’nin 2006-2007’den itibaren içeride ve dışarıda bir paradigma değişikliğine gittiğini ifade etmek gerekir. Bunu tevsik eden en meşhur metin, 5 Ocak 2007’de yayınlanan MİT deklarasyonuydu. Bu belge her ne kadar MİT üzerinden açıklanmış olsa da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî yönelimini ve yeni dönem stratejisinin temel motivasyonunun nasıl olacağını gösteriyordu. Ankara’nın son 13 yıldaki politikaları ile 2007 MİT açıklaması karşılaştırıldığında paralellikler açıkça görülecektir.
MİT Müsteşarı Emre Taner'den 80. yıl açıklaması
MİT Müsteşarı Emre Taner’in, teşkilatın internet sayfasında yaptığı açıklamadan çok geniş bir özeti hatırlamakta fayda var. “Sistem içi yapılanmalara” ciddi eleştirilerin veya özeleştirilerin de sıralandığı bu önemli açıklamada şu hususlara dikkat çekiliyordu:
“Dünyadaki tüm değerlerin, ilişkilerin, sistemlerin ve düzenlerin, ister sosyal-ekonomik-siyasi, ister ahlaki-dini olsun yeniden şekillendiği ve hatta tanımlandığı bir süreç içinde bulunmaktayız. Yaşadığımız bu süreç, aynı zamanda, parçası olduğumuz uluslararası sistemin de kuralları, başrol oyuncuları ve figüranlarıyla mevcut olandan çok farklı bir boyutta yeniden belirlenmeye ve hatta doğmaya çalıştığı bir döneme kaynaklık etmektedir" dedi. Taner, tarihin yakından incelediğinde uluslararası sistemde istikrarın hiçbir zaman uzun süre mevcudiyetini koruyamadığına dikkat çekerek, "Sistemin bir veya birden çok noktasında mutlaka bir değişim yaşanmıştır. Bunun etkileri geçmişte daha çok bölgesel nitelikte olsa da günümüz şartlarında, özellikle her alanda yaşanan küreselleşmenin sonucu olarak global düzeye taşınmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan iki kutuplu dünya düzeninin uzun süre devam etmeyeceği önceden öngörülebilir bir olgu olmakla birlikte 1990 ve sonrasındaki sürece hazırlıksız yakalanılmıştır. Elbette bunun en önemli nedeni, sistem içindeki yapılanmaların ve analizlerin statükocu yaklaşıma koyu bir muhafazakarlıkla sahip çıkmalarıdır. Bu nedenle de geleceğe yönelik tahminler bu katı/kuralcı yaklaşım içinde başarısız olmuştur."
Dünyadaki istihbarat teşkilatlarının da sistemin birçok aktörü ya da oyuncusu gibi bu yeni "belirsizlikler" dünyasını öngöremediğini vurgulayan Taner, şöyle devam etti:
21. yüzyılın ilk çeyreğinde küresel parametreler değişecek
Ayak sesleri özellikle teknolojik gelişmeler ve bu gelişmelerin öncülük ettiği farklılaşan ekonomik ilişkilerle ortaya çıkan, çoğu kez küreselleşme olarak nitelendirilen ve dünyadaki insan toplulukları arasında siyasi sınırların ortaya çıkardığı iletişim limitlerini belirsizleştirerek bir 'değer devrimi' de yaratan bu radikal değişim süreci, sarsıcı bir hızla her şeyi etkisi altına almış, savunma ya da uyum mekanizmaları geliştirmeye imkân tanımamıştır. Soğuk Savaş döneminin ortaya çıkardığı katı kurallarla işleyen istihbarat teşkilatları da ortaya çıkan bu yeni ve inanılmaz derecede oynak ortam karşısında ister istemez yetersiz kalmışlardır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreği, uluslararası ilişkiler ve güvenlik alanında yüzyıl boyunca önemli değişimlere yol açacak parametrelerin gelişmekte olduğu bir evreyi de işaret etmektedir.”
YanıtlaSilBirçok ulus devlet ve ulus tarihe karışacak
“Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus-devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olamamakla kalmayacak; aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir."
Gerek ulusal güvenliğin sağlanmasında gerekse iç ve dış politikaların yürütülmesinde güvenlik ortamını şekillendiren pek çok yeni yöntem, aktör ve vasıtanın görünür görünmez etkisinin hissedildiğini vurgulayan Taner şöyle devam ediyordu, "Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir.”
Uluslararası sistem değişecek, Türkiye geniş bir alanda merkezi pozisyon kazanıyor
21. yüzyıl güvenlik ortamı, istihbarat fonksiyonlarının önemi ve etkinliğini hiç olmadığı kadar arttırmıştır. Önümüzdeki dönemde de uluslararası sistemin, kuralları belirlenmiş stabil bir yapıya kavuşacağını ummak ve bu yönde tanımlamalar geliştirmek faydasız bir uğraş olacaktır. Son derece kaygan bir zemin üzerine oturmuş uluslararası ortamda Türkiye, bir yandan yakın zamana kadar değişik çap ve karakterde savaşların yer aldığı ve halen potansiyel çatışma tehditlerinin bulunduğu Balkanlar, diğer yandan birçok bakımdan sürtüşmelere sahne olan ve çeşitli istikrarsızlık potansiyelleri taşıyan Kafkaslar ile yaklaşık 40 yıldır fiilî çatışmalar ve terörist faaliyetlerle yoğrulmuş Orta Doğu'nun arasında bir iç hat pozisyonuna sahip halde bulunmaktadır. Ayrıca bu pozisyon kademeli olarak Orta Asya'ya açılan alanlarla da bağlantılıdır. Bu üç bölgenin ve Orta Asya'nın birçok bakımdan küresel politikaların ve ‘rol’ savaşlarının belirli açılardan yoğunlaştığı alanları oluşturduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum Türkiye'nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir.”
YanıtlaSil“Bekle-gör-tavır al” deme lüksümüz yok
“Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da ‘bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlamayla (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye'ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Bu nedenle de Türkiye tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır. Elbette bunu gerçekleştirebilmesi hiç de kolay değildir."
Güçlü bir ekonomi, kusursuz bir dış politika, caydırıcı bir askeri yapılanma
Ulusal gücü sağlamanın ve korumanın en etkili yolunun, istihbarat fonksiyonlarının ulusal güvenlik politikalarını ve ulusal çıkarlarını destekleyecek şekilde geliştirilmesi olduğuna dikkat çeken Emre Taner, söyle devam ediyordu:
"Öte yandan jeopolitik ve stratejik konumu itibariyle oldukça zor bir coğrafya üzerinde bulunan Türkiye için güçlü bir ekonomi, kusursuz bir dış politika ve caydırıcı bir askeri yapılanma şeklinde adlandırabileceğimiz çok sağlam üç ayağa sahip olmak bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üç ayağın ifade edilen özellikleri içinse güçlü, dinamik, etkin, esnek, hareket kabiliyeti yüksek ve yaratıcı bir istihbarat yapılanmasına ihtiyaç vardır.”
COVİD-19 neyi gösterdi?
ABD liderliğindeki uluslararası sistem kâğıt üzerinde durmakla beraber neredeyse bütün kurumları ve aparatlarıyla zaten uzun süreden beri fiilen işlemiyordu. Sistemi eleştirenler ciddiye alınmıyor veya yok sayılıyordu. Çünkü uluslararası medya ve kitle iletişim aygıtları ile yerel sayılan birçok basın-yayın merkezleri zaten sistemin hizmetindeydi. Dünyadaki üstünlük algısını bu yolla pek rahat yönlendirebiliyorlardı. Cephe harplerini, sıcak savaşları kazanamasalar da psikolojik savaş konusunda hala başarılıydılar. Ta ki 2020’ye kadar…
YanıtlaSil2019 yılı sonunda ortaya çıkan Koronavirüs salgını kralın çıplak olduğunu gözler önüne serdi. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi Uluslararası sistemin en güçlü devletleri ve hatta bunlara öykünerek küresel güç olma hevesine kapılan Çin, nükleer silahlarına, en kalabalık ve en teknolojik ordularına, erişilmez zannedilen uydu ve uzay sistemlerine, üretim ve her türlü “satın alma” güçlerine rağmen Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un deyimiyle “görünmeyen bir düşman” karşısında pes ettiler. Sistemin âcizliği bütün çıplaklığı ile gözler önüne serildi. Büyü bozuldu, tabu yıkıldı.
Şeytani sistem hızla çöküyor. Çökmekte olan sistemin sahiplerinin bundan sonra kısa zamanda toparlanıp yeni bir sisteme dünyayı razı etme ihtimali neredeyse sıfır. Çünkü bugüne kadar yeryüzünde kolektif olarak işledikleri toplumsal, siyasi, ekonomik, ekolojik cinayetlerle bütün inandırıcılıklarını kaybettiler.
Beklenen şeyin ortaya çıkma zamanı
Uluslararası şeytani sistemin çökmesiyle bütün dünyanın bir kaosa gireceğini düşünmenin doğru olmadığını düşünüyoruz. Bunu iki ana temele dayandırabiliriz.
Elindeki bu kadar güçlü imkân ve kabiliyete, aşırı derecede kutsanan küresel akla rağmen bu sistem bu kadar zulüm, adaletsizlik, açlık, fakirlik güvensizlik üretti ve bunu bilerek ve isteyerek yaptı ise zaten güvenilmez ve devam ettirilemez, devam etmemelidir. Bu sistemin çökmesinden en çok zarar görecek olanlar, sistemin sahipleri olacaktır. Sistemin köleleri durumunda olanlar ise özgürlüklerine kavuşacaklardır.Eğer bu sistemin sahibi olan ülkelerle, askeri, ekonomik ve teknolojik mücadeleyi kazanamayacağını bilen “farklı bir güç”, sistemin mayasına uygun olarak çeşitli şekillerde devreye girip-sızıp, fark edilmeden sistemi yönetenleri etkileyerek yaptığı/yaptırdığı veya zemin hazırladığı operasyonlarla, bu devletlerin güçlerini ve enerjilerini, tükettirdi ise çökmekte olan uluslararası sistemin yerini o alacak demektir.
Tabi bu takdirde zihinlerde hemen “o güç kim ve nerede” sorusu beliriyor. Galiba pek uzak olmayan bir zamanda bütün dünya görebilecek…
YanıtlaSilYani şimdi insanlığın beklentilerini adil biçimde karşılayacak yeni bir sistemin ortaya çıkma zamanıdır.
Alper TAN
Yazara ait diğer köşe yazıları
Yeni Bir Dünya Kuruluyor29 Ağustos 2020Uluslararası Sistem Güncellenmeli mi Yıkılmalı mı?15 Mayıs 2020O “Ruh” “Beden”ine Kavuşuyor07 Mayıs 2020Belediyeler, Salgın Sebebiyle Ücret Alamayan İşçilere Destek Olmalı23 Mart 2020Kremlin’in Suriye ve Libya Politikası Rusya’ya Ne Kazandırır?
Allah Teala Cennet ehlini Cennette iskan ettiğinde, geriye geniş bir mekan kalır. Allah Teala oraya herbiri, yaratıldığından sona ereceği güne kadar ki dünyadan daha büyük olan, üç yüz altmış alemi iskan eder.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Saidil Hudri (r.a.)
Sayfa: 30 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Bir kul (yeni) müslüman olduğu ve islamı da güzel olduğu zaman, Allah o kimsenin evvelce yapmış olduğu her hasenesini yazar, evvelce yaptığı bütün seyyielerini ise silip atar. Bundan sonra yeni hesap başlar, her hasenesi on mislinden yedi yüz misline kadar yazılır. Günahı (Seyyiesi) ise misliyle kaydolur. Ancak Allah Teala'nın vazgeçtiği seyyie hariç.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said el Hudri (r.a.)
Sayfa: 30 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Müslüman, müslüman kardeşine silahla işaret ederse, her ikisi de Cehennemin kenarında olurlar. Biri diğerini katlederse, her ikisi de ona düşerler.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Bekre (r.a.)
Sayfa: 30 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Mümin kul hasta olduğu zaman, Allah Teala kiramen katibine şöyle buyurur: "Bu kulum için, hastalığını devam ettirdiğim müddetçe, sıhhatte olduğu zaman yapmakta olduğu şeyin mislini yazın. Eğer ruhunu kabzedersem, hayra kabzetmiş olurum. Eğer afiyet verirsem, etini kendi etinden daha hayırlısı ile ve kanını da kendi kanından daha hayırlı bir kanla değiştiririm."
YanıtlaSilRavi: Hz. Ata İbni Yesar (r.a.)
Sayfa: 31 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
Sizden biri bir düşmana mızrağı ile hamle eder de, mızrağın ucu o kimsenin tam gırtlağına geldiği sırada da olsa o adam: "Lâ ilâhe illallah" derse, mızrağı ondan derhal kaldırsın.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 31 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Oy potansiyelinin her siyasi hareket için önemli bir dayanak olduğu tartışılmaz, ama “psikolojik anlamda besleyicilik, tatmin edicilik” belki de siyasetin en insani olan boyutudur. O, insanın siyasete girdiğine değmesi gibi bir duygudur. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” denen şey, “yaratılana hizmeti ibadet telakki ettiren şey”dir.
YanıtlaSilMuhalefet, toplumdaki sancıların daha çok görüldüğü yerdir. İktidar, güçle buluşulan merhaledir. “Güç insanı bozar” diye bir jargon var malum. Acaba niye bozar? Niye bozsun ki, güce ulaştığınızda onu bütün siyasi hayatınızda gerçekleştirmek istediğiniz hedefler için kullanmak varken, neden bozulma olsun ki?
Bu soru sorulabilir ama, güçle ilişki, hükmetme duygusuna da yakındır. Beklentileri karşılama zorunluluğu, sahip olunan imkanları dağıtma psikolojisi, her türlü “Emanet” i mülk gibi algılama riski vardır. Onun için Osmanlı’da “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” diye bir gelenek devreye sokulmuştur. Güç zehirlenmesi bazen böyle uyarıların bile duyulmasını engelleyebilir. Güç, bazen “Kader belirleme” gibi duygulara, yani bir tür “kulluk bekleme” hissine yol açar.
Bu duyguların tehlikesinin farkında olan Hazreti Ömer’in her gün kendisine “Ey Ömer ölüm var” diye hatırlatacak bir kişiyi görevlendirdiği rivayet edilir.
Bunların tamamının Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bilindiğini düşünürüm. 18 yıldan bu yana iktidarda. Toplumun en azından yarısının desteğine sahip. Ama toplumun yarısı da bir sebepten onu istemiyor. Belki ona destek verenler arasında “Her şeye rağmen destek veren” bir kesimden de söz edilebilir. Yani rezervlerini saklı tutup, başkası olmasın diye, daha iyisi yok diye onun yanında duran kesim…
İktidarın bir dili var. Bunun Cumhurbaşkanı Erdoğan’da sembolleştiği, bazı bakanların da onun diline öykündüğü söylenebilir. Bu, “her şeyin iyi gittiği” yaklaşımından yola çıkan bir dil. Dile getirilecek her problemin muhalefetin işine yarayacağı varsayımından hareket eden, onun için de insanların yaşadığı sorunların ıskalandığı izlenimi veren bir dil.
YanıtlaSilDiyelim simit – çay hesabı yapıldığında bile sofra kuramayan insanların varlığı…
Sokağa işsiz çıkıp işsiz dönenler ve evde işsiz kıvrananlar…
Ev kirasını ödeyemeyenler.
Diyelim adalet sisteminden adalet göremeyenler.
Diyelim sosyal medya olmadan çığlıklarını duyuramayanlar…
Diyelim, yanı başında dikilen yolsuzluk anıtlarının iktidar tarafından nasıl görülmediğine, hatta nasıl kollandığına akıl erdiremeyenler…
Say say bitmez bir yanlışlıklar kümesi…
Yazının başlığı neydi?
-Erdoğan muhalefette olsa idi…
Hadi Kasımpaşa, hadi İmam Hatip, hadi Beyoğlu, hadi belediye başkanlığı, Ramazan’da fukara sofraları, hadi çay – simit hesabı, hadi belediye başkanlığından alınıp Pınarhisar’a gönderilme günlerine dönelim. Fukaralığın ve adaletsizliğin (zulmün) yakıcı günlerine ve oradaki duruşa…
Muhalefetin bütün söylemlerini “istismar” gibi görebilirsiniz, samimiyet sorgulaması yapabilirsiniz, inandırıcılığını sorgulayabilirsiniz, başarıları görmeme haline tepki duyabilirsiniz vs…
Onun için diyorum, bir muhalefet gibi bakma pozisyonuna geçilse… “İnsanlar ne halde, bir göreyim bakayım” deyip tebdil-i kıyafetle tebaanın arasına giren eski zaman yöneticileri gibi…. nabzını tutsa halkın… “Aç uyuyanlar” sözü, sadece muhalefet söylemi mi bir baksa…
Muhalefet gibi baksaydı kendi iktidarına neler canını acıtırdı?
(Şu anda İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener tam da bunu yapıyor))
Bu dönemde yanında yöresinde bulunanların iktidar sahiplerine problem niteliğinde hiçbir şeyi gerçek boyutlarıyla söylemeyeceğini dikkate alarak…
en burada muhalefete de “iktidarın başarılarını görme”tavsiyesinde bulunabilirim. Keşke memlekette hep kutlanacak başarılar olsa da “muhalefet neden bunları görmüyor” diye yazabilsek… Ama altta kalanlar varsa, bunların miktarı her geçen gün artıyorsa, yangından, önce onların kurtarılması gibi acil bir görev varsa, iktidara şu acıları görün demek kaçınılmaz hale geliyor
YanıtlaSilTasavvufi Hayatın Temeli ilimdir.
YanıtlaSil.....
İşte ilmin hayata geçirilmesinin adı tasavvuftur.
İhsan ismi de verilen tasavvuf öğrendiklerimizi ihlâs ile yerine getirmekten başka bir şey değildir.
Kapitalizmin krizi dünyayı sararken ...
İSLAM NE DİYOR?
-Faizden
-İsraftan
-Haramdan
KAÇININ!
ALTINOLUK ocak 2009.sayı 275.Muharrem 1430
sayfa.38.
Yine bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
YanıtlaSil-Ebrârın kalpleri, sırların kabirleridir.
Yani iyi insanların kalpleri sırların saklandığı en emin yerdir.
Sır sahibi kimseler, sırlarını mezara götürürler.ifşa etmezler.Sâlih kimselerin kalpleri sırlarla doludur.Allah Teâlâ'nın gazabından, Cehennem azabından kutulmak için sırları saklayıp emânete hiyanet etmekten sakınmalıdır.
Altınoluk Sohbetleri .1.
Hâce Musa Topbaş.sy.413.
Bir çok devlet adamının, başarısının en büyük sebeplerinden birinin sır saklamak olduğunu bildirmişlerdir.
YanıtlaSilFatih Sultan Mehmed Han'ın:
"Yapacağım işleri sakalımın bir kılı bile bilse, onu koparırım "dediği meşhurdur.
Altınoluk Sohbetleri. 1.
Hâce Musa Topbaş.sy.411.
ŞEHÎD
YanıtlaSilالشهيد
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
İlişkili Maddeler
ESMÂ-i HÜSNÂ
Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir.
ALÎM
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif:
BEKİR TOPALOĞLU
Sözlükte “bir şeyin mahiyetine vâkıf olmak, onu bilmek, sözle ifade etmek” anlamındaki şehâdet kökünden türeyen şehîd “kesin olarak bilen, bildiğini haber verme konusunda güvenilen kimse” demektir. Bu kelime Allah’a nisbet edildiğinde “her şeyi gözetlemiş gibi bilen, hiçbir şey ilminden gizli kalmayan” mânasına gelir. Râgıb el-İsfahânî şehâdeti “iç veya dış duyular yoluyla meydana gelen bilginin ifade edilmesi” diye açıklamakta ve zât-ı ilâhiyye için kullanılan “âlimü’l-gaybi ve’ş-şehâde” nitelemesini “insanların duyularına ve sezişlerine gizli kalan hususları bilen” şeklinde yorumlamaktadır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “şhd” md.). Gazzâlî ise asıl anlamı “bilen” olan şehîd ile muhteva yakınlığı içinde bulunan diğer ilâhî isimlerin özelliklerini şöyle belirtmiştir: İlim kavramı kayıtsız olarak düşünüldüğünde alîm ismi, bâtınî hususlara nisbet edildiğinde habîr, zâhirî konulara izâfe edildiğinde ise şehîd isimleri kullanılır (el-Maḳṣadü’l-esnâ, s. 137, 173).
Şehâdet kavramı yedi âyette fiil kalıplarıyla, iki âyette şâhid ve on dokuz âyette şehîd biçiminde Allah’a nisbet edilmiş, bir âyette zât-ı ilâhiyye ism-i tafdîl ile “en büyük şâhid” (ekberu şehâde) diye nitelendirilmiştir. Ayrıca “âlimü’l-gaybi ve’ş-şehâde” ibaresi on âyette geçmekte ve dolaylı şekilde şehîd isminin mânasını pekiştirmektedir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “şhd” md.). Şehîd ismi İbn Mâce ve Tirmizî rivayetlerinde yer almış (“Duʿâʾ”, 10; “Daʿavât”, 82), Hz. Peygamber’in Vedâ haccında irat ettiği hutbenin sonlarında, “Allahım, emirlerini tebliğ ettim, şahit ol, sen şahit ol!” anlamındaki sözleriyle Allah’a nisbet edilmiştir (Müsned, V, 30; Buhârî, “Ḥac”, 132; İbn Mâce, “Menâsik”, 76; Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 56). Şehâdet kavramı Allah’ı niteleme bağlamında başka hadis rivayetlerinde de yer almaktadır (meselâ bk. Müsned, I, 15, 28, 48; V, 172; Müslim, “Mesâcid”, 78
YanıtlaSilÂlimler, şehîd isminin temel mânasının “bilen” olduğu ve şâhidden daha zengin bir muhtevaya sahip bulunduğu hususunda ittifak etmiştir. Şehîd “müşahede yoluyla meydana gelmiş ilme sahip olan varlık” demektir. Buradaki müşahede Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye göre işitme dışındaki duyu vasıtalarıyla elde edilen bilgidir (el-Emedü’l-aḳṣâ, vr. 67a). İnsanlar duyu organları ile bilgi edindikleri halde Allah bu tür vasıtalardan münezzehtir (Halîmî, I, 200). Allah’ın hem gizli hem de âşikâr olanı bildiğini ifade eden âyetler şehîd isminin muhtevasına duyular ötesini de katmakta ve ona “her şeyi aslî hüviyetiyle tam olarak bilen” mânasını kazandırmaktadır. Bazı âlimler şehîd isminin “şahit olmak, tanıklık etmek” anlamına da gelebileceğini belirtmiş ve bu tanıklığın âhiret hayatında sorguya çekilecek insanların dünyadaki davranışlarıyla ilgili olacağını söylemiştir. Bunun yanında şehîdin “kendisine şahitlik edilen” (meşhûd) mânasında kullanılması da muhtemeldir, çünkü müminler Allah’ın birliğine tanıklık etmektedir. Bu görüş zât-ı ilâhiyyeye doğrudan bir nitelik atfetmemekte, “tapınılan” anlamındaki mâbud kelimesinde olduğu gibi yaratılmışlara özgü bir sıfata zât-ı ilâhiyyenin konu teşkil ettiğini belirtmektedir. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî şehîd ismine “mübeyyin” (çeşitli delil ve hüccetleri vazedip açıklayan) anlamının verilmesini doğru bulmamaktadır (el-Emedü’l-aḳṣâ, vr. 67a; krş. Kuşeyrî, s. 67-68; Fahreddin er-Râzî, s. 292). Allah’ın zâtî isim ve sıfatları içinde mütalaa edilen şehîd ismi, O’nun alîm, semî‘, basîr, habîr, muhsî, müheymin ve rakīb isimleriyle anlam yakınlığı içinde bulunur.
BİBLİYOGRAFYA
Müsned, I, 15, 28, 48; V, 30, 172.
Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî, İştiḳāḳu esmâʾillâh (nşr. Abdülhüseyin el-Mübârek), Beyrut 1406/1986, s. 132.
Halîmî, el-Minhâc, I, 200.
Abdülkāhir el-Bağdâdî, el-Esmâʾ ve’ṣ-ṣıfât, Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 497, vr. 126a.
Kuşeyrî, et-Taḥbîr fi’t-teẕkîr (nşr. İbrâhim Besyûnî), Kahire 1968, s. 67-68.
Gazzâlî, el-Maḳṣadü’l-esnâ (Fazluh), s. 137, 173.
Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedü’l-aḳṣâ, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 499, vr. 66b-67b.
Fahreddin er-Râzî, Levâmiʿu’l-beyyinât, s. 291-293
Kıyamet alametlerindendir; çocuğun öfkeli, yağmurun hararetli olması, şerlerin taşması, yalancının tasdiki, doğrunun yalanlanması, haine güvenilmesi, emine ihanet edilmesi, münafıkların kabileye efendi olması, çarşıya münafıkların hakim oluşu, mihrapların süslenmesi, kalblerin harap edilmesi, erkeğin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, dünyanın mamur kısmının harab, harap kısmının mamur olması, şüphenin ve faizin aşikar olması, çalgının ve eğlence aletlerinin alenileşmesi, içkinin içilmesi, zaptiyenin, gammazların ve gıybetçilerin çoğalması.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 448 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Dört şey her kimde bulunursa halis münafık olur. Bir kimsede bunlardan birisi varsa, onda da nifaktan bir huy vardır. Bunu terketmeden mü'mini kamil olamaz: Konuşurken yalan söyler, vadinden hulfeder, ahdinde durmaz, muhasama ettiğinde haktan batıla meyleder.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Amr (r.a.)
Sayfa: 68 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Muhasama : 1.karşılılıklı düşmanlık 2.çekişme, çarpışma,didişme,anlaşmazlık.3.birbirine karşı oluş.
YanıtlaSilTabiratlı, Terkibli,Ansiklopedik.
Risale-i Nur'un Büyük Lügatı.sy.732.
Dört şey sende olursa, dünyadan fevt olan (elde edemediğin, kaçırdığın) şeylerden dolayı üzülme: Doğru sözlü olmak, vaadinde durmak, hüsnü ahlâk (güzel ahlâk) sahibi olmak, yemek içmekte israftan kaçıb, helâl lokma yemek.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 68 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Sultanın aldıkları hediye haram ve hırsızlıktır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Abdullah İbni Saad (r.a.)
Sayfa: 454 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Umeranın aldıkları hediye hırsızlıktır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Humeyd (r.a.)
Sayfa: 454 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Tahsildarların aldığı hediye hırsızlıktır. (Mecbur halde ise hazineye teslim edilecek)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Humeyd Essaldi r.a
Sayfa: 454 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
yuksel17 Ekim 2020 23:48
YanıtlaSilHamid : Isparta vilayetinin Osmanlılar devrindeki adı.
Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat.sy.329.
YANITLAYINSIL
yuksel17 Ekim 2020 23:54
Zekât-ül ömr : Ömrün zekâtı, (mec.) Hayatta özel olarak ahiret için ayrılması gereken zaman süresi, Bediüzzaman Hazretlerinin Abdülhamid Hana hitaben söylediği söz. Yani geriye kalan ömrünü Ömer ibni Abdülaziz gibi yap ve yaşa!
Tabiratlı, Terkibli, Ansiklopedik.
Risale-i Nur'un Büyük Lügatı.sy.1385
Şarkı ruhun gıdasıdır diyorlar.
YanıtlaSilHeyhat şarkı şeytanın gıdasıdır.
Veli Efendi.
Unutulmayan Sohbetler.
Lalegül T.V.
Şarkı nefsin kötü yönlerinin gıdasıdır.
YanıtlaSilYüksel Çelik.
10Fikri iktidarı tesis etmek
YanıtlaSilCumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İbn Haldun Üniversitesi yeni külliyesinin açılışında “fikri iktidarı tesis edemedik” diyerek hayati bir konuya parmak bastı. Bu durum tespitini bir siyasi yaklaşımla değil ülkenin bütünü olarak dile getirdi. Peki, ülke olarak fikri iktidarı ne zaman kaybettik? Bu kayıp meselesi 150-200 yıllık döneme tekabül ediyor. Fikri iktidarı kaybedince daha sonra siyasi iktidarı, kültürel iktidarı ve en sonunda da fiziki iktidarı kaybettik.
Dünyanın en büyük devleti paramparça olunca fikirde sanatta egemen olanların eline geçti. Sömürge zihniyeti sadece bizi değil bütün dünyayı sardı. İşin garip ve acı tarafı ise katilini seven maktul gibi sömürü zihniyetini savunan aydınların çoğalarak baskıcı bir zümreye dönüşmesidir.
Fikir, kültür, sanat hareketleri halk hareketleri olarak ortaya çıkmaz. Bu hareketlerin öncüleri ve sürükleyicileri daima azınlık bir gruptur. Bu hareketlerin fikirleri topluma ne kadar çok yansıma yaparsa o hareket o kadar başarılı ve kalıcı olur. Aksi takdirde bir müddet sonra ölü bir hareket olarak tarih sayfalarında yerini alır.
Sömürgeci batı zihniyetinin taraftarları, emperyalistler ve onların destekçileri tarafından da desteklenince toplum mühendisliğinin temelleri atılmış oldu. Toplum terbiye edilmesi gereken bir kitle olarak görülmeye başlandı. Yukarıdan dayatılan fikir ve kurumlar ile çatışmalar şiddetlendi. Böylece halk, kovduğu emperyalistlerin fikirleri, kültürleri ve sanatlarıyla iktidar olmasını istemedi ve direnmeye başladı. Ancak kendi dünyasını besleyecek aydın zümreyi yetiştiremeyince ya da var olanlar da her türlü şiddetle bastırılınca büyük acılar yaşadı. Ve çok zaman kaybedildi.
Eğitim sistemi tamamen taklide dayanan bir yapılanma ile şekillendirildi. Batı özentisi yaşam ve eğitim biçimleriyle yıllar heba edildi. Tabii ki sömürge zihniyeti bir konuda çok önemli mevziler kazandı. Ancak bundan sonra eğitim sisteminde kökten bir değişim gerçekleştirmek gerekiyor. Kendi değer ve kaynaklarımızdan beslenecek ve de dünyadaki gelişmelere açık yeni bir eğitim modelini hayata geçirmeliyiz.
YanıtlaSilEğitim sisteminin bütünü yeni baştan gözden geçirilmelidir. Fikir üretiminin merkezi olan üniversiteler yeniden düzenlenmelidir. Ülkenin her şehrinde üniversiteler kurulurken bunlar dikkate alınabilirdi. Maalesef birbirini taklit eden ihtiyaç analizi yapılmadan kurulan üniversitelerin büyük çoğunluğu güzel kampüsler inşa etmekten öteye geçemedi.
Muhakkak en zor olan şey zihniyet değişimini sağlamaktır. Bu değişimin sağlanması için öncü fikir hareketlerine ve onları destekleyecek aydınlara ihtiyaç vardır. Ve de en önemlisi de bunların arkasında duracak toplum ve yönetimin olmasıdır. Bu destek noktaları olmaz ise değişimler yarım ve eksik kalacaktır.
Teknolojideki büyük gelişmeler mevcut üniversite sistemini sorgulatır hale getirmiştir. Sorun sadece bizde değil dünyanın bütün ülkeleri için geçerlidir. Teknoloji birçok meseleyi eğitimin gündeminden çıkarmıştır. Bu yönüyle de üniversite fakülte ve programlarının gözden geçirilmesi gerekir.
Fikrin, kültürün, sanatın gelişmesi için ilmî tartışma ortamını kaybetmeden, sevgi ve saygıyı yitirmeden sürekli çalışılmalıdır.
Resulüllah Efendimiz kendine salâtü selam getiren herkesle zaten ilgi-
YanıtlaSillenmekte ve her birine cevap vermektedir. Bu, Allah'ın izni ve kudretiyle
imkánsiz değildir. Bir anda milyon kere milyon müslüman salevat okusa,
Peygamberimiz onlaın hepsini ayrı ayrı duyar, hepsine ayrı ayrı cevap verir
ve hepsiyle rûhen alâkadar olur.
Peygamberimiz'e salátü selam okununca, Allah Celle celālühů Peygam
berimiz'in ruhunu iade ettigine göre, Peygamberimiz kabrinde devantı ola-
rak diridir. Çünkü yeryüzünde Peygamberimiz'e salevât okunmayan hiçbir
vakit yoktur.
El-Asl isimli eserin müetlifi Sihâbüddin Ahmed El Askalâni rahi
mehullah, "Ben bunu imkânsız bir şey olarak görmem" buyuruyor.
lstam bülyüklerinden birine, "Sevgili Peygamberimiz'e dinyanın doğu
sundan batisindan bir anda sayısız salâtü selam okunmaktadıir. Onların hep-
sine nast karşılık verir?" diye sordutar. 0 zat Ebû Tayyib'in şu beytiyie ce-
vap verdi:
salavatta riya yoktur .
YanıtlaSilen sevgili kul
son nebi son rasul
Muhammedi Nurlar
mevahib-i ledunniyye muhtasarı ( el- envarul-Muhamnediyye ) kitabı
syf 1063
Yusuf Nebhani
tercüme Ali eren
***Peygamberimiz (s.a.v.) kabrinde devamlı olarak diridir .
YanıtlaSilYukarıdaki kaynaktan alıntılanmıştır .
O, göğün ortasında duran güneş gibidir.
YanıtlaSilNuru doğu ve batidaki her yeri aydınlatır.
Şunda şüphe yoktur ki, Sevgili Peygamberimiz'in berzah / ruhlar âlemindeki hâli, meleklerin hâlinden daha üstün ve daha mükemmeldir. Öyle olunca, kendisine salâtü selam okuyanların hepsine Allah'in izni ve kudretiyle karşılık vermesinde bir zorluk yoktur.
Meselā Azrâil Aleyhisselam, bir anda yüzbin kişinin ruhunu alır da birinin ruhunu alması diğerinin ruhunu almasına mâni olmaz. Azrail as bu vazifeyi yaparken, ayn zamanda Allahü Teala 'yı tesbih ve takdis ile meşgul olur. Ebu hureyre radiyallâhü anh Peygamberimiz'den rivāyet ediyor:
kim , kabrime gelir de bana salâtü selam okursa, ben onu işitirim.
Kim de bana uzaktan salatuselam okursa, bana o da bildirilir." (lbnü Ebi Şeybe)
en sevgili kul
YanıtlaSilson nebi son rasul
Muhammedi Nurlar
mevahib-i ledunniyye muhtasarı ( el- envarul-Muhamnediyye ) kitabı
syf 1063
Yusuf Nebhani
tercüme Ali eren
YanıtlaSilYeni Akit Logo
Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
yeniakit@yeniakit.com
2020-10-22 01:09:00
Medeniyet Tasavvuru Okulu: Karanlıkta mum ışığı
-
Eğitim meselemiz hiçbir zaman gündemden düşmedi. Münevverimizi (aydınımızı/entelektüelimizi) yetiştirememenin ızdırabını hep çekmişizdir. Zihin işgali/sömürüsü, eğitim sistemimizin bize ait olmayışı, başında ‘millî’ kelimesi olsa da Batı uygarlığı hedefine kilitlenme, aidiyetimizi ‘aşağılık kompleksi’ olarak görme bizi ‘Biz’ yapan değerlerden hep uzaklaştırmıştır. Değişime karşı değiliz. Değişirken biz kalarak değişmek. Mesele bu! Kendi kavramlarını, değerlerini bilmeyen bir nesille devamımız mümkün mü? Batı eksenli zihin yapısı oluşturmaya çalışan üniversitelerden mezun olan gençler aidiyet bilincini yitiriyor. Aidiyet ve mensubiyet şuuru verilmeden yetiştirilen gençler; bizim insanımız olabilir mi? Küreselleşen, dijital uygarlığın hâkim olduğu dünyada ‘biz’ olarak yaşamak ancak kendi medeniyetimizin hayat tarzıyla yaşayarak mümkündür. Gönül dünyamıza bile sınırların masa başında çizildiği bu durumda kök değerlerine bağlı idealist gençliği yetiştirmek şarttır. Medeniyetimiz bilinmeden hiçbir şey yapamayız. Okumayan, düşünmeyen, milletinin derdiyle dertlenmeyen bir eğitim sisteminin sonucu kukla, robot, uşaklık, esaret… vs.
Milletin, ümmetin, insanlığın ümidi biziz. Biz millet olarak insanın haysiyetini, şerefini korumakla mes’ul ve mükellefiz. Batı korkuyor. Tarihin hakiki olarak yazılmasından, medenilik/uygarlık adı altında yaptıkları vahşetin bilinip öğrenilmesinden korkuyor.
Milletleri, toplumları, ümmetleri, insanları ve insanlığı biz yaşatabiliriz insanca.
Entelektüel camianın saygın isimlerinden Yusuf Kaplan Bey’in başlattığı elliden fazla ülkeden binlerce başvurunun olduğu Medeniyet Tasavvuru Okulu (MTO) projesi gençlikte müthiş bir heyecan uyandırdı. Türkiye’nin en iyi okullarından biri olmaya aday.
Yusuf Kaplan Hoca’mız, benlik, şöhret, para, pul derdinde değil. ‘Allah’ın razı olmadığı şeyde hayır yoktur. Müslümanlar, Allah rızasını takip etmeli; her işte O’nun rızasını esas almalı’ düşüncesindedir. Ona bizim cenahtan yapılanları görünce de hep şu söz hatırıma gelir. ‘Dostları ile dalaşanlar, düşmanları ile savaşamaz.’ Katıldığı programlarda, tartışmalarda sesini yükseltip bağırıp çağırmasını yanlışa tahammül edememesini yangını gören insanların feryadına benzetirim. Milletinin, ümmetinin, insanlığın yanan imanını gören dava adamının iç yangınıdır bu!
Kendi medeniyetimizin farkında olalım diye çırpınan Yusuf Kaplan hocamıza sahip çıkalım. Bu MTO’da gençlerin kendi kaynaklarımızdan beslenmesi için çırpınması, mâzi-hâl-istikbâl köprüsünü kurdurtmaya çalışması, millete, ümmete, insanlığa hizmet aşkıyla fedakârca çalışan bir münevverin rehberliğindeki bu projenin hayata geçirilmesi ancak “Allah Rızası” için yapılır. Gönül insanları, gönüllü kuruluşlar da vazife alsınlar. “Allah’ın rızasının her şeyden büyük olduğu” ayetini unutmasınlar. Hak ve hakikatin ikamesinde pay sahibi olsunlar. Gençlerin dertlerine deva olabilmek için gece gündüz demeden mesai harcayıp zihin yoran, her hal ve şartta “emri bil maruf nehyi anil münker”i yapan böyle bir entelektüeli (TV ve sosyal medyada gördüğümüz gibi) ‘şer güçler’ kabullenemez. Yusuf Kaplan’ın imanının gereği olarak yazdığı yazılarda, katıldığı programlarda bunu göstermesi, açık açık bütün samimiyetiyle konuşması, yazması sonucunda maruz kaldığı saldırılar; biz mü’minleri teyakkuza sevk etmelidir. Pasif iyi, iyi değildir. Her pasif iyi, aktif kötünün teşvikçisidir. Aktif (faal) iyi olmak isteyenler, MTO’nun çalışmalarına yardımcı olmalıdır. İştirak, takip, fiili ve kavli dua yardımdır. Nasipsizlikten de kurtulalım. Nasip meselesi değil, talep meselesi! Talep et, nasip olsun.
Doğu’yu ve Batı’yı tanıyan, geçmişi doğru okuduğu için geleceğe esaslı bir miras bırakabilme derdinde olan bir nesil yetiştirme gayreti; bizleri de gafletten uyandırmalı.
YanıtlaSilYusuf Kaplan, çeşitli vesilelerle MTO ile neleri gerçekleştireceğini şöyle beyan eder:
Hedefim; Müslüman zihnini inşa etmek, Müslümanca düşünme melekelerini geliştirmek,
Medeniyet perspektifi kazandırmak. Dili, kelimelerden kavramlara ve kavramlardan ruha dönüştürecek şekilde yaratıcı şekillerde kullanmak ve zenginleştirmek. Medrese ve üniversite karışımı bir şey yapmaya çalışıyorum. Kökeninde medrese var. Bizim iç dünyamız İslam’dır. Dolayısıyla insanın iç dünyasına yolculuk içeride yapılır, dışarıda yapılan yansımalarıdır. Pergelin sabit ayağını İslam’a ve bu coğrafyaya basıyorsun, pergelin hareketli ayağı ile bütün dünyaya, kültürlere, medeniyetlere açılıyorsun. Eğitim sisteminin merkezinde de bu var. Bu, “Ehli Suffe” yöntemidir. Senelerdir buna kafa yoruyorum. Dünyada geliştirilmiş en iyi eğitim modeli budur. Eğitimden maksat, sadece kuru bilgi vermek değildir. Mesele bilmek değil, olmaktır. Bilme, bulma ve olma çabası. Bu; ilim, irfan ve hikmet. Akıl, kalp, ruh. Asıl mesele, o bilgiyi ruha dönüştürebilmek. Karakter, model insan inşa edebilmek. Hazreti peygamber modeli üzerinden bir insan tipi ve dünya inşa etmek. Benim yapmaya çalıştığım budur. Bütün dünyaya açıldık. Amerika’dan Güney Afrika’ya kadar talebemiz var. Biz de diyoruz ki: Direniş, Diriliş ve Yenileniş yolculuğu yapacak, Türkiye’yi yeniden eksen yapacak, Nizamülmülk’lerin izini sürecek hakikat medeniyetinin insanlık çapında yürüyüşünü gerçekleştirecek bir nesil yetişecek inşaallah…
YanıtlaSilORG.HİLMİ ÖZKÖK İLE İLGİLİ HABER7 SİTESİNDE ÇIKAN BİR HABERE YAPILAN YORUM.
ORG.HİLMİ ÖZKÖK İLE İLGİLİ HABER7 SİTESİNDE ÇIKAN BİR HABERE YAPILAN YORUM...
Okunma Say�s�: 411
YÜCE ATATÜRK'E AİT ESKİ TÜRÇE OLARAK KALEME ALDIĞI TÜRK İSLAM ALEMİNİ İLGİLENDİREN EY TÜRK GENÇLİĞİ HİTABESİNİN İÇERİĞİNDEKİ ŞİFRELİ GİZLİ BİLGİLER HAİZ MUCİZE VASİYETNAMESİ.
BELGE . 3..
Okunma Say�s�: 3156
YÜCE ATATÜRK'E AİT ESKİ TÜRÇE OLARAK KALEME ALDIĞI TÜRK İSLAM ALEMİNİ İLGİLENDİREN EY TÜRK GENÇLİĞİ HİTABESİNİN İÇERİĞİNDEKİ ŞİFRELİ GİZLİ BİLGİLER HAİZ MUCİZE VASİYETNAMESİ.
BELGE . 2..
Okunma Say�s�: 1095
YÜCE ATATÜRK'E AİT ESKİ TÜRÇE OLARAK KALEME ALDIĞI TÜRK İSLAM ALEMİNİ İLGİLENDİREN EY TÜRK GENÇLİĞİ HİTABESİNİN İÇERİĞİNDEKİ ŞİFRELİ GİZLİ BİLGİLER HAİZ MUCİZE VASİYETNAMESİ.
BELGE . 1..
Okunma Say�s�:
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi
YanıtlaSilGenel
ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
Mustafa Kemal Atatürk
MECMAU’l-LUGATİ’l-ARABİYYE
YanıtlaSilمجمع اللغة العربيّة
Şam’da Arap dili ve edebiyatına dair ilmî çalışmalar yapan kurum.
Müellif:
MUHAMMED HARB
1919’da el-Mecmau’l-ilmiyyü’l-Arabî adıyla kuruldu. Başlangıçta sekiz olan üye sayısı kısa bir müddet sonra yirmiye, bugün ise altmışa ulaşmıştır; kurumun ayrıca 200 kadar muhabir üyesi vardır. Müessesenin kurucusu ve ilk başkanı Muhammed Kürd Ali, ikinci başkanı Halîl Merdem, üçüncü başkanı Emîr Mustafa eş-Şihâbî’dir. Başlıca amaçları şunlardı: Arap diliyle bu dilin çağımızdaki durumunu incelemek, Arap edebiyatını yaymak ve yazma eserleri neşretmek, Avrupa dillerinde yazılmış ilim, sanat ve bilim kitaplarını Arapça’ya kazandırmak, bir genel kütüphane kurup yazma ve basma eserleri bir araya getirmek, müze tesis ederek Arapça ve diğer dillerle olan tarihî eserleri burada toplamak, bir dergi çıkarmak.
Kurum, Türkçe’nin hâkim olduğu devlet dairelerinin dilini ıslah etme yolunda resmî dildeki birçok kelimeyi değiştirmiş, yenileştirdiği kelime, deyim ve terimlerin yaygınlaşması için hükümetle basından yardım talep etmiştir. Arap dilinin öğretim kurumlarındaki durumuyla ilgilenerek okul kitaplarının dilini kontrol etmiş, sadece onayladığı kitapların okutulmasına izin vermiştir. Bu arada yazı dilini ve Arap edebiyatını yaygın hale getirmek amacıyla bir edebiyat fakültesinin kurulması projesini hazırlamıştır. Ayrıca çeşitli alanlarda yurt dışından davet ettiği uzmanlara yirmi beş yıl boyunca konferanslar verdirmiş, bunların büyük bir kısmını yayımlamıştır.
Daha çok Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye’den esinlenerek Dârü’l-kütübi’l-Arabiyye adıyla bir kütüphane oluşturan kurum, bu iş için tahsis edilen Zâhiriyye binasını düzenleyip yazma ve basma eserleri toplayarak kataloglarını hazırlamış, bir müze kurup Arapça ve diğer dillerle yazılan eski eserleri burada toplamıştır. Ayrıca tarihî eserler için geziler düzenlemiş, kazı çalışmaları yaptırmış, bunun için de bir müze açmış, müze 1937’de Âsârü’l-âmme Müdürlüğü’ne bağlanmıştır.
Kurumun 1921’de Mecelletü’l-mecmaʿi’l-ʿilmiyyi’l-ʿArabî adıyla çıkarmaya başladığı dergi 1931 yılına kadar ayda bir, 1949’a kadar iki ayda bir, bu tarihten sonra üç ayda bir neşredilmiştir. 1966’dan (XLI. cilt) itibaren Mecelletü Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye adıyla yayımına devam eden dergi Ocak 2002’de LXXVII. cildini neşretmiştir.
Mecmau’l-lugati’l-Arabiyye, 1925 yılından itibaren Arap dili ve edebiyatı başta olmak üzere çeşitli dallarda birçok eserin tahkik ve basımını gerçekleştirmiştir. 1947’den sonra Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye ve diğer kütüphanelere ait yazmaların kataloglarını ve indekslerini hazırlayıp bastırmış, uzmanlarına verdirdiği konferansları yayımlamıştır. Kurumun klasik eserle ilgili olarak gerçekleştirdiği neşirlerin bazıları şunlardır: Ebû Ali Muhassin et-Tenûhî, Nişvârü’l-muḥâḍara (nşr. Margoliouth, Dımaşk 1930, VIII. cilt, 1942, II. cilt); Zahîrüddin Ali b. Zeyd el-Beyhakī, Târîḫu ḥukemâʾi’l-İslâm (nşr. M. Kürd Ali, Dımaşk 1946); Dîvânü İbn ʿUneyn (nşr. Halîl Merdem Bek, Dımaşk 1946); Sadreddin el-Kengrâvî el-İstanbûlî, el-Mûfî fi’n-naḥvi’l-Kûfî (nşr. M. Behcet el-Baytâr, Dımaşk 1950); Dîvânü İbn Ḥayyûs (nşr. Halîl Merdem Bek, Dımaşk 1951, I-II); Selâhaddin Halîl b. Aybey es-Safedî, Ümerâʾü Dımaşḳ fi’l-İslâm (nşr. Salâhaddin el-Müneccid, Dımaşk 1955); Risâletü İbn Fażlân (fî vaṣfi’r-riḥleti ilâ bilâdi’t-Türk ve’l-Hażar ve’r-Rûs ve’s-Seḳālibe, nşr. Sâmî ed-Dehhân, Dımaşk 1959); İbn Bâcce el-Endelüsî, Kitâbü’n-Nefs (nşr. M. Sagīr Hasan el-Ma‘sûmî, Dımaşk 1960; kurumun 1921-1993 yılları arasında gerçekleştirdiği yayımların tamamı için bk. M. Mutî‘ el-Hâfız, s. 5-58).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
R. Hamzaoui, L’Académie arabe de Damas et le problème de la modernisation de la langue arabe, Leiden 1965, tür.yer.; İbrâhim Medkûr, Mecmaʿu’l-luġati’l-ʿArabiyye fî ʿîdihi’l-ḫamsîn maʿa’l-ḫâlidîn, Kahire 1401/1981, s. 17-21; a.mlf., “Mecmaʿu Dımaşḳ fî ʿîdihi’ẕ-ẕehebî”, MMLA, XXVI (1390/1970), s. 12-17; Afîf Abdurrahman, el-Cühûdü’l-luġaviyye ḫilâle’l-karni’r-râbiʿ ʿaşer el-hicrî, Riyad 1403/1983, s. 23-32; Şevkī Dayf, Mecmaʿu’l-luġati’l-ʿArabiyye fî ḫamsîne ʿâmen, Kahire 1404/1984, s. 9-12; Adnân el-Hatîb, el-ʿÎdü’ẕ-ẕehebî li-Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye: 1934-1984, Dımaşk 1986, tür.yer.; ed-Delîlü’l-ʿâmm li’l-Mecmaʿi’l-ʿilmiyyi’l-ʿâlî bi-Dımaşḳ, Dımaşk 1990, tür.yer.; M. Mutî‘ el-Hâfız, Maṭbûʿâtü Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye bi-Dımaşḳ: 1921-1983 [1993], Dımaşk, ts. (Matbaatü Hâlid b. Velîd), s. 5-58; H. Laoust – Sami Dahān, “L’oeuvre de l’Académie arabe de Damas: 1921-1950”, BEO, XIII (1949-51), s. 161-215; Mustafa L. Bilge, “Şam İlimler Akademisi”, İTED, VII/2 (1978), s. 289-298; Riyâz Murâd, “Min târîḫi’l-Mecmaʿ”, MMLADm., LXXI (1416/1996), s. 49-63; İhsan en-Nas, “Mecelletü Mecmaʿi’l-luġati’l-ʿArabiyye”, a.e., LXXI (1416/1996), s. 105-116.
YanıtlaSilArama sonuçları: "ismet" deyimiyle ilgili toplam 7 kelime bulundu.
Harîm-i İsmet Namus ocağı, mukaddes ocak. Kudsi âile yuvası.
Hetk-i Hicab-ı İsmet Namus perdesini yırtma.
İsmet
Günahsızlık, mâsumluk. Günahlardan kaçınmak melekesine sâhib olmak. Suçsuzluk.
Peygamberlik vasıflarından birisidir. Peygamberler (A.S.), hiç bir zaman gizli, âşikâr herhangi bir ma'siyete yaklaşmazlar; bütün kusur ve hatâlardan ve şâibelerden müberrâdırlar.
İsmetlü Tar: Derece bakımından yüksek kimselere, sultan ve şehzâdelerin hanımlarıyla kızlarına verilen bir ünvan idi.
İsmetmeâb İsmetlü. Günahsız. Haramdan ve nâmusa dokunur hâllerden çekinen.
İsmetpenah İsmetlü, ismetmeâb.
Pirahen-i İsmet Namus perdesi.
Bacon’un bir sözü var: “Gömlek yanlış düğmelenmeye başladı mı, bütün ilikler yanlış gider.” Eğitim meselesini her dile getirdiğimizde hep bu söz hatırıma gelir. Baştan insan fıtratını kaale almadan bir yapılanmaya giderseniz çözüme ulaşamazsınız. Siz gençlerimize helal-haram, meşru-gayri meşru, günah-sevap ölçüsünü vermezseniz onları neye göre hareket edeceğini bilmeyen, freni tutmayan araba gibi oraya buraya çarpan bir duruma getirirsiniz.
YanıtlaSilDijital ekranında çiçekler açmış bir tablete bakıyor şimdi çocuklar. Hayır, bakmıyor, dokunuyorlar. Ellerinde dünyayı taşıdıkları bir oyuncak ve bir parmak oynatışıyla değişiyor her şey. Onlar, ‘bakma’nın ve ‘dokunma’nın çocukları. Bugün akıllı tahtaların, tabletlerin, cep telefonlarının, müzikçalar aletlerin ekranlarına dokunarak hemen her şeye ışık hızıyla ulaşabilen çocukların bir ‘hız delisi’ olduklarından/olacaklarından şüphe yok. Tabletler, bir bakıma öğretmen çağının bittiğinin ilanıdır ya da artık iyi öğretmen yetiştiremediğimizin itirafı. İyi öğretmen, bakmayı öğretir hale geldi/getirildi. Okullarımızda teknik donanım mükemmel fakat ‘insan’ ve ruh yok. Çocukları, gençleri iyi bir örnek insana temas etmeden hayata nasıl hazırlayacağız, hangi teknoloji harikasıyla? Çocukların her şeyi oluyor, olacak fakat hayalleri eksik! Bizimse hiçbir şeyimiz yoktu belki ama gayemiz, idealimiz ümit ve heyecanını taşıdığımız hayallerimiz vardı.
Eğitim; bir nevi kendi ruh köklerinden gelen kültür mirasının gelecek nesillere intikalini sağlayan süreç değil mi? Eğitim; toplumdaki sosyal veraseti (medeniyet, ahlak vs.) iletmesi gereken bir vasıta değil mi?
Siz Shakespeare’i okumamış bir İngiliz, Konfüçyüs’ü okumamış bir Çinli, Dostoyevski’yi okumamış bir Rus, V. Hugo’yu okumamış bir Fransız, İncil okumamış bir Hıristiyan, Tevrat okumamış bir Yahudi düşünebiliyor musunuz? Kendi ecdadının mezar taşından, girdiği-çıktığı fakültenin kapısındaki tuğra ve yazıdan habersiz, on-on beş yıl önce yazılmış bir makaleyi anlamakta zorluk çeken, kendi kültür kodlarını, kavramlarını dahi bilmeyen bu nesil nerenin eğitim kurumlarından mezun?
İnanan, düşünen, hisseden, kalb-i selim, akl-ı selim, zevk-i selim sahibi, şuurlu, bilgili, dengeli, insan olmak hedefi nerede? Kendi değerlerini verme, kendi kavramlarını bilme, düşünme, aidiyetini unutmama, dinimizi (Kur’an-ı Kerim’i, Peygamberimizi) hayatın dışında göstermeme, vicdanlara hapsetmeme düşüncelerine sahip miyiz? Biraz felsefi söylersek paganizm, nihilizm, oportünizm, seküler, İslâm-dışı, fıtratı hiçe sayan, fıtratı metamorfoza uğratan büyük ontolojik, kültürel ve sosyal yıkımlara yol açacak bir eğitim sisteminin çarkında dönüyor yavrularımız. Bunların farkında mıyız?
Son iki asırdır İslâm’a bile hep Batılı kavramlarla ve bakış açılarıyla baktık. Eğitimimiz, hem fiilen hem de zihnen işgal altında. Başında ‘millî’ kelimesi olsa da. Millet-ümmet-devlet kelimelerini ve ifade ettiği manayı, hilal-haç mücadelesini bilmiyorlar. Tarih öğretimimiz ya ifrat ya tefritle malul. Din/dil/tarih şuurunun (bilinç mi demeliydim?) bu mahalde yeri bile yoktur. Son yaşadığımız virüs salgınında çok kullanılan ‘Tedbir-takdir-tevekkül’ den de habersizdir. Düşünme melekeleri âdeta dumura uğramıştır.
YanıtlaSilBatılı eğitim sistemi, niteliğe değil, niceliğe; anlayabilmeye değil, yalnızca bilmeye dayalı; insanın ruhunu önce yok sayan, sonra da yok eden; varlığa ve hakikate ontolojik saldırı üreten şiddet yüklü bir eğitim sistemidir. Bu eğitim sistemi, anlamsız bilgi yığınlarının çöplüklerin oluşmasına yol açar. İslâm’ı protestanlaştıran, dinimizi hayattan koparan bu eğitim sistemidir. (son yaşadıklarımız da bunun ispatı.)
Bu veri ve enformasyon yığınlarıyla anlam’a, vicdana, erdeme, hikmete değil; anlamsızlığa, vicdansızlığa, erdemsizliğe, en hafif ifadeyle, birbiriyle irtibatsız verilere ve bilgi kırıntılarına ya da kaosuna ulaşılabilir ancak.
Bugün tedbirini almazsak, torunlarımızı gelecekte dijital köleye dönüştürecek bu ışıltılı-pırıltılı âletler. Durum bu kadar vahim. Eğer ahlak, hak ve hakikat, bilgi ve insan değersizleşmişse, ‘Nihilitik Çağ’ (hiçlik/değersizlik) başlamış demektir. Değersizlik fikri, bulaşıcı bir hastalık gibi yaygınlaşır. En dramatiği insanın değersizleşmesidir.
Kendine bile yabancılaşır. Bu sebepledir ki şefkat, merhamet, acıma, sevgi, saygı gibi duyguları yavaş yavaş ölür. Dijital intihar/Dijital yalnızlık…
Siz gençlerimize sorumluluk duygusu vermezseniz ona hiçbir iş yaptıramazsınız. Siz gençlerimize verdiğiniz eğitimde sadece okul bitirip diploma almayı öncelerseniz onları asalak olarak yaşamaktan kurtaramazsınız. Siz gençlerimize şefkat-merhamet-sevgi-saygı gibi manevî duyguları aşılamazsanız büyüklerine hürmeti, küçüklerine sevgiyi veremezsiniz. Siz gençlerimizi tamamen rasyonalist ve pozitivist bir eğitim tezgahına yerleştirirseniz o tezgahtan çıkan mamul anlayışı; annesinin sütünü pastörize sütten, akıtılan terin veya dökülen gözyaşını ‘tuzlu su’dan ibaret görecek, şehit kanını da alyuvar ve akyuvarlardan ibaret bir sıvı kabul edecektir. Razı mısınız buna? Ayrıca misyonerlerin kıskacına alınmaya çalışılan, Hıristiyan olmaları için maddi-mânevi her türlü imkanı hazırlayanların faaliyetleri düşünülürse gençlerimizi ne kadar ihmal ettiğimiz daha iyi anlaşılır. Bugün aile ortamında da din eğitimi yoktur. Okullardaki Din Dersi kitapları da Müslümanları bu kabil saldırgan bir Hıristiyanlık propagandasına karşı uyanık ve temyiz sâhibi kılacak nitelikte değildir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu meseleye ciddiyetle eğilmesi şarttır. Müslümanlık nedir öğretilmemiş. İslâmî bir bilincin kırıntısına sahip değil. Ne okulda, ne evde, ne basın yayında, ne sokakta. Dinin pratiğinden/uygulamasından zaten mahrum. Bu durumda bırakılan genç ne yapsın? Mevcut durumdan memnun olmayanlar? Var mısınız aileden eğitim sistemimize, medyamızdan, teknolojinin oyuncakları olan bilgisayar ve internet ağına kadar buram buram maneviyat, buram buram millî ve manevî değerlerle kurulan mazi-hal-istikbal köprülerine? Siz gençlerimize din-dil-tarih şuuru vermezseniz tarihinden utanan, üç-beş yüz kelimeyle zorla konuşan kekeme, iç güdüsüyle hareket eden, şekli-şemaili bozuk, tanınmaz bir genç güruh elde edersiniz. Eserinizle övünebilirsiniz!
50 / Musâhabe 5
YanıtlaSilŞah Veliyullah Dihlevi der ki: Birr, insanin mele
âlâya boyun eğmesini, Allah'ın ilhamına kavuşmada
kendinden geçmesini Hakk'ın muradi içinde fani olma.
sini gerçekleştirmek (ve kendisini olgunlaştırmak) üze.
inkiyad haletini ifade eden feyze mânî perdeleri gideren
re işlediği her bir ameldir. Cenâb-ı Hakk'a ve Rasul'üne
Âyet-i kerîmedeki "ism" lügatte günah demektir. Bu
günahın cezâsına da "ism" denir. Bir günah işlemek
her bir ameldir.
münasebetle şaraba, kumara, işkenceye, cezâya yan
mânâsına masdar olur. Asim, günahkâr; esîm yalanci
demektir. Cem'i "âsam" gelir.
Râgib el-Isfahânî'ye göre ism, insanı sevaptan
geç bırakan fiillerin adıdır. Yalana da ism denilir, çünkü
o da günah cümlesindendir. İsm, birr'in mukâbilidir
.
"Birr, nefsi emîn ve mutmain kılan, vicdâna zevk veren,
ism de göğsünü vicdânını tırmalayan şeydir." meâlinde-
ki hadis-i şerîf bu iki kelimenin tefsîrini değil, hükmünü
tazammun ediyor.
ism, şer'an ve tab'an kaçınılması vacib olan şeydir.
Seyyid Şerif Cürcânî, ism; ukůbete hakk veren günah-
tır. Onunla ancak haram olan şeyler kasdolunur. Zenb
ile aralarında fark vardır. Zenb bilerek ve bilmeyerek
yapılan günah; ism, bilerek işlenen ve fáili cezâya hakk
kazanan günahtır.
musahabe 5 Mahmud Sami Ramazanoğlu
VAHİY
YanıtlaSilالوحي
Allah’ın dilediği emir, hüküm ve bilgileri peygamberine bildirmesi anlamında terim.
Bölümler İçin Önizleme
BU MADDE
ÜÇ AYLAR ve RAMAZAN
DOSYASINDA YER ALMAKTADIR.
İlişkili Maddeler
NÜZÛL
İlâhî kitapların ve özellikle Kur’ân-ı Kerîm’in Allah katından indirilişini ifade eden terim.
CEBRÂİL
İlâhî emirleri meleklere ve peygamberlere ulaştıran vahiy meleği.
1/2
Müellif:
YUSUF ŞEVKİ YAVUZ
Sözlükte “hızlı bir şekilde ve gizlice söylemek, işaret etmek, ilham etmek” anlamındaki vahiy (vahy) terim olarak “Allah’ın bir emri, bir hükmü veya bilgiyi peygamberine gizli olarak bildirmesi” demektir (Lisânü’l-ʿArab, “vḥy” md.). Vahiy kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de yetmişi aşkın yerde fiil kalıplarıyla, altı yerde de “vahy” şeklinde geçer ve bu âyetlerin çoğunda Allah’a, bunun dışında şeytana ve yardımcılarına nisbet edilir. Allah’a izâfe edilen vahyetme fiili peygamberler yanında Hz. Mûsâ’nın annesinde olduğu gibi insanlara, meleklere, arılara, yer küresine ve göklere yöneliktir. Şeytanlara atfedilen vahiy sözlük anlamındadır ve şeytanın kendi dostları olan insanlara ve cinlere, peygamberlerle müminlere düşmanlık etmeleri için gizlice telkinde bulunmasını ifade eder (el-En‘âm 6/112, 121). Bazı âyetlerde (en-Nahl 16/2; el-Mü’min 40/15) peygamberlere indirilen vahyin “ruh” diye anılmasının sebebi vahyin insanları, mecazi mânada ölüm demek olan bilgisizlik ve imansızlıktan kurtarıp onların gerçeği bulmasına yardım etmesi hikmetine bağlıdır. Özellikle Kur’an vahyine, insanın dünya hayatının kaynağını teşkil eden unsura benzetilerek mecazi anlamda ruh denilmiştir (eş-Şûrâ 42/52; Fahreddin er-Râzî, XXVII, 190). Vahiy meleği Cebrâil için “er-rûhu’l-emîn” isminin kullanılmasını mânevî hayatla ilgili vahiy getirmesiyle açıklamak mümkündür. Hz. Îsâ’nın ruh şeklinde nitelendirilmesi de aynı sebeple izah edilebilir (a.g.e., XIX, 210-220).
Kur’an’da Allah’ın insanlara emirlerini tebliğ etme vasıtaları vahyetme, perde arkasından hitap etme ve elçi gönderip sözlerini bildirme şeklinde üçe ayrılır (eş-Şûrâ 42/51). 1. Vahiy yoluyla konuşma, bir elçi bulunmadan peygamberin kalbine gizli bir işaretle ilâhî kelâmın bırakılıp öğretilmesiyle gerçekleşir. Bu tür vahiyde peygamber ilâhî kelâmı uyanıkken ruhî bir tecrübe yaşayarak alır. Allah’ın bu tarzdaki tebliği peygamberlere has olmayıp dilediği insanın kalbine ilham vermesini ve sâlih kullarına sâdık rüya göstermesini de kapsar (Elmalılı, V, 4255; Mustafa Abdürrâzık, s. 54). 2. Perde arkasından konuşmanın bazı nesnelerde veya insandaki duyma merkezinde söz yaratıp işittirme yoluyla gerçekleşeceği düşünülmüştür. Allah’ın Hz. Mûsâ ile konuşmasının (el-Kasas 28/30) bu şekilde vuku bulduğu kabul edilir. 3. Elçi gönderip tebliğde bulunma yoluyla konuşmada ise Allah melek vasıtasıyla peygamberlerine dilediğini bildirir. Bu tür vahiy aynı zamanda Allah’ın bütün insanlara yönelik hitabı sayılır (Elmalılı, V, 4255-4256).
Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiğine göre Allah Teâlâ’nın peygamberlere vahyetmesi ilk insan Hz. Âdem’le başlamıştır. Âdem’in ardından Nûh’a ve sonraki peygamberlere, nihayet Hz. Muhammed’e vahyetmiş ve onu bütün insanlara son peygamber olarak göndermiştir (en-Nisâ 4/163; el-Ahzâb 33/40). Kur’an’da geçmiş peygamberlere indirilen vahiy konusunda herhangi bir açıklama yer almazken Hz. Muhammed’e gelen vahye dair bazı bilgiler verilmiştir. Buna göre Allah katında “korunmuş bir kitap”tan vahyedilen Kur’an’ın aslı levh-i mahfûzdadır (ez-Zuhruf 43/4; el-Vâkıa 56/77-78; el-Burûc 85/22). Kur’an Kadir gecesinde nâzil olmuştur (ed-Duhân 44/3; el-Kadr 97/1-3). Allah katında değerli, itibarlı, güçlü, saygın ve güvenilir bir elçi olan Cebrâil’in tebliğ ettiği kelâmdır (et-Tekvîr 81/19-23). Önceki peygamberlerden farklı şekilde Cebrâil, Kur’an âyetlerini Resûlullah’a bir defada değil zihnine ve kalbine yerleşmesi için parça parça apaçık bir şekilde okuyup tebliğ etmiştir (el-Furkān 25/32). Bunun yanında âyetler Cebrâil tarafından Resûl-i Ekrem’e okunduğu sırada o, gelen vahyi tamamen kavrayıp bir daha unutmamak için acele ile tekrara başlamış, bunun üzerine Cebrâil’in okuması bitmeden kendisinin okumaya başlamaması hususunda uyarılmış (el-Kıyâme 75/16-19) ve Kur’an’ın Allah tarafından onun hâfızasına yerleştirileceği bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in bu özel durumu vahiy ürünü diğer ilâhî metinlerin hiçbirine nasip olmamıştır. Ayrıca ramazan aylarında Cebrâil o zamana kadar inen âyetleri Resûlullah’a okur, o da bunları Cebrâil’e tekrarlardı (bk. ARZA). Bütün insanlara, geçmiş peygamberlere indirilen vahiyleri doğrulayan son vahye inanıp bağlanmaları emredilmiştir (el-Bakara 2/136-137; Âl-i İmrân 3/84-85). Kur’an’da peygamberlerin Allah’tan vahiy aldığına dair delillere de temas edilmiştir. Çeşitli dönemlerde yaşayan peygamberlere indirilen vahiylerin birbirini doğrulaması (Âl-i İmrân 3/81; el-En‘âm 6/92; Fâtır 35/31), bunların insanlarca bilinmesi imkânsız gayba dair bilgiler vermesi (Âl-i İmrân 3/44), bireylerin ve toplumların hidayet yolunda ilerlemesini sağlaması, âyetlerin benzerlerinin insanlarca ortaya konulamaması (Hûd 11/13-14; el-İsrâ 17/89-90; el-Kasas 28/49-50), peygamberlerin yalnızca Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşen mûcizeler göstermesi (el-İsrâ 17/101-102; en-Neml 27/12), vahyi inkâr edenlerin helâk edilmesinin ardından onlardan bazı işaretlerin kalması (el-Ankebût 29/14-15, 33-35; el-Kamer 54/12-15) bu deliller arasında zikredilir. Açık delillere rağmen vahyin Allah tarafından gönderildiğini inkâr edenler ve onu alaya alanlar kâfir olarak nitelendirilmiş ve cehenneme atılacakları bildirilmiştir (en-Nisâ 4/140; el-Müddessir 74/24-26).
YanıtlaSilKur’ân-ı Kerîm’de peygamberler dışında bazı insanlara da vahiy gönderildiği belirtilir. Bunlardan biri Hz. Mûsâ’nın annesidir (el-Kasas 28/7). Müfessirlerin çoğunluğu Cenâb-ı Hakk’ın Mûsâ’nın annesine indirildiği vahye ilham anlamı vermekle birlikte bu vahyin Hz. Îsâ’nın annesi Meryem’e olduğu gibi Cebrâil vasıtasıyla gönderilebileceğini düşünenler de vardır. Çünkü Allah’ın melek aracılığıyla kelâmını tebliğ ettiği insanın mutlaka peygamber olması şart değildir (Âlûsî, XVI, 187; Mustafa Abdürrâzık, s. 50). Cenâb-ı Hak Hz. Îsâ’nın havârilerine de vahiy indirmiş ve onlardan kendisine ve peygamberine iman etmelerini vahyetmiş, onlar da iman ettiklerini söylemiştir (el-Mâide 5/111). Havârilere gelen bu vahyi, Cenâb-ı Hakk’ın kalplerine murat ettiği mânaları koyması şeklinde yorumlayan ve bunu ilhamla özdeşleştiren âlimler de vardır. Kādî Beyzâvî ise bu tür vahyi Allah’ın Hz. Îsâ vasıtasıyla onlara iman etmeyi emretmesi şeklinde yorumlar (Fahreddin er-Râzî, XX, 70; Beyzâvî, I, 365; Mustafa Abdürrâzık, s. 51). Kur’an’da meleklere vahyedilmesinden de söz edilir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hakk’ın meleklere müminlere savaşma azmi telkin etmelerini vahyettiği belirtilir (el-Enfâl 8/12).
. Bu vahiy levh-i mahfûzdaki yazıların meleklerce okunması tarzında da yorumlanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vḥy” md.). Arıya, yer küresine ve göklere olan vahiylere ise “ilham ve emir” anlamı verilmiştir (en-Nahl 16/68; Fussılet 41/11-12; ez-Zilzâl 99/1-5; Fahreddin er-Râzî, XX, 69-70; Âlûsî, XIV, 181). Hadis kitaplarında vahiy konusuyla ilgili çok sayıda rivayet yer almıştır. A. J. Wensinck’in el-Muʿcem’inde bu rivayetler beş sütunluk bir hacmi aşar (VII, 162-165). Hadislerde, vahye dair Kur’an’daki beyanlara paralel açıklamaların yanı sıra özellikle Resûlullah’ın Kur’an dışı vahiyleri de yer almaktadır. Bu arada siyer kitaplarında Hz. Peygamber’e vahyin nüzûlü sırasında kendisinde bazı özel hallerin görüldüğü gibi meselelere temas edilir.
YanıtlaSilİslâm âlimleri vahyin aklen mümkün ve gerekli olduğu hususunda görüş birliği içindedir. Zira Allah’tan vahiy aldıklarını söyleyen peygamberler iddialarını kanıtlamak için sadece O’nun yaratmasıyla gerçekleşebilen mûcizeler göstermiştir. Bunun yanında aklî deliller de ileri sürülmüştür. Vahiy ürünü bilgilerin insan ve evren için gönülleri ve zihinleri tatmin eden bir yorum içermesi, düzenli ve temiz bir yaşayışı amaçlayan hidayet verici nitelikler taşıması, vahiyden yoksun olan toplumların insanları bunalımdan kurtaracak bir sistem ortaya koymaktan âciz kalması bu bilgilerin bir temele dayandığına işaret etmektedir. Farklı kabiliyetlere sahip insanlar arasından bir topluluğun diğerlerinin idrak edemediği gayb âlemiyle irtibat kurması aklen mümkündür, bu durum tarihin şahitliğiyle de sabittir (Fahreddin er-Râzî, XIX, 221; Muhammed Abduh, s. 163-168; Reşîd Rızâ, VII, 612-613; XII, 208-209). Âlimlerin çoğunluğu vahyin sadece peygamberlere verildiğini, diğer insanlarla ilgili vahyin ilham mânasında olduğunu kabul eder. Ancak velîlere de vahiy geldiğini savunan âlimler de vardır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vḥy” md.; Fahreddin er-Râzî, XX, 70; Elmalılı, V, 4259).
Vahiy türleri naslardan hareketle şöyle sıralanmıştır: 1. Sâdık rüya. Allah’ın doğrudan veya melek vasıtasıyla rüyada peygamberlere ve sâlih insanlara bildirdiği vahiy, 2. Allah’ın perde arkasından peygamberlere hitap yoluyla indirdiği vahiy. Bu tür vahiyler kalp ile değil kulakla algılanır. Tûr dağında Hz. Mûsâ’nın yanı sıra mi‘racda Hz. Muhammed’e de bu tür vahiy gelmiştir. 3. Allah’ın peygamberlerin kalbine ilkā ettiği vahiy. Kutsî hadisler bu tür vahiylerdendir. Resûlullah’ın kalbine sözsüz telkin edilen mânalar ise diğer hadisleri teşkil eder (M. Abdülazîm ez-Zürkānî, I, 44). 4. Cebrâil’in aslî sûretinde Peygamber’e görünerek tebliğ ettiği vahiy. Hz. Muhammed’e Hira dağında ve mi‘rac esnasında me’vâ cenneti yanındaki sidretü’l-müntehâda iken gelen vahiy bu türdendir. 5. Cebrâil’in kendisi görünmeden Resûl-i Ekrem’e tebliğ ettiği vahiy. Bu tür vahiy Resûlullah’a çan sesine veya arı vızıltısına benzer sesler aracılığıyla gelmiştir. 6. Cebrâil’in insan şekline girerek tebliğ ettiği vahiy. Cebrâil ashaptan Dihye b. Halîfe el-Kelbî sûretinde Hz. Peygamber’in yanına gelerek ona vahiy tebliğ etmiştir. Bu tür vahiylere açık (zâhir/celî) vahiy denir. Ayrıca âlimlerin yaptığı ictihadlar da ilham mânasında bir tür vahiy kabul edilmiş ve buna gizli (bâtın/hafî) vahiy denilmiştir (Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, I, 58-60; Âlûsî, XVII, 184; Elmalılı, V, 4256-4260).
Vahyin peygamberler tarafından insanlara tebliğ edilmesinin gerekliliği âlimler arasında tartışma konusu olmuştur. Kelâmcılar özellikle Resûl-i Ekrem’e tebliğ edilen vahyin bütün insanları kapsadığını, belli bir kişiye veya zümreye tahsis edilen vahyin bulunmadığını kabul eder. Ancak aşırı Şiîler, Hz. Ali ve Ehl-i beyt hakkında Resûlullah aracılığıyla özel vahyin geldiğini iddia etmiş, daha sonra Sûfiyye’ye mensup bazı âlimler de Ebû Hüreyre’den nakledilen bir rivayete dayanarak Hz. Peygamber’den biri açıklanması, diğeri gizlenmesi gereken iki tür vahiy öğrenildiğini ileri sürmüştür. Ancak Ebû Hüreyre’den nakledilen, “Eğer Peygamber’den öğrendiğim bazı bilgileri açıklasaydım boynum vurulurdu” şeklindeki rivayetin bu görüşe ilişkin delil kabul edilmesi isabetsiz bulunmuştur. Çünkü Ebû Hüreyre’nin açıklayamayacağını söylediği bilgiler, dinde fitne ve fesadın ortaya çıkacağı daha sonraki dönemlerde gerçekleşecek zalimane uygulamalara işaret etmektedir, bunların ise Sûfiyye’nin savunduğu ilm-i bâtınla bir ilgisi yoktur (Reşîd Rızâ, VI, 470-472).
YanıtlaSilVahyin Niteliği. Âlimler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüştür. 1. Vahiy Allah’a ait kelâmdır, ilâhî zâtta mevcut mânaların lafza dökülmüş şeklidir ve Cebrâil vasıtasıyla peygamberlere indirilmiştir. Peygamberin ruhuyla irtibat kurup ona Allah’tan aldığı lafızları öğreten Cebrâil vahyi doğrudan Allah’tan alabileceği gibi levh-i mahfûzdan da alabilir. Asıl ilâhî kelâm Allah’ın zâtındaki mânalardır, harf ve seslerden meydana gelen lafza mecazen kelâm denilmiştir (Ebû Hanîfe, s. 71). Bazı filozoflarca öne sürülen iddianın aksine vahiy peygamberlerin ruhunda bulunan beşerî bilgiler değildir. Zira peygamberler, zihin harici bir varlığı olduğunu gördükleri Cebrâil’in iradeleri dışında kendileriyle irtibat kurduğunu ve bu şekilde zaruri bilgilere sahip kılındıklarını söylemişlerdir. Cebrâil vahyin öznesi değil sadece ileticisidir. Onun ilâhî vahyi peygamberin kalbine bırakmasının mahiyetini bilmek mümkün değilse de bu durum yazının bir yüzeye yazılmasına benzetilebilir. Peygamberler vahyi beşer üstü bir nitelikle değil beşerî yapılarıyla algılar. İslâm âlimlerinin çoğunluğu bu görüştedir (Mâtürîdî, VIII, 140-143; XVI, 151-152; İbn-i Fûrek, s. 64-67; Şehristânî, s. 454-455). Peygamberlerin melek konumuna çıkarılmak suretiyle Cebrâil’den vahiy aldığını söyleyen İbn Haldûn ve Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî gibi âlimler de vardır (Mustafa Abdürrâzık, s. 64-65).
2. Vahiy, soyut bir cevher olan insandaki nefs-i nâtıkanın faal akılla mânevî ilişki (ittisâl) kurmasıdır. Bu ilişkinin ardından bir aynadaki görüntülerin diğer aynaya yansıması gibi peygamberin ruhuna olayların sûretleri yansır. Peygamberler faal akılla irtibat kurarak akıl yürütmekle üretilemeyen bilgilere ulaşırlar. Ruhlarında maddeyi etkileme gücü bulunduğundan mûcize gösterebilir, melekleri görebilir, sözlerini duyabilir ve bunları lafızlara dökerler. Ancak peygamberlerin meleği görmeleri ve sesini duymaları tamamen psikolojik olup duyularla ilişkili değildir. Vahiy, peygamberlerin muhayyile gücüyle ortaya koydukları sembolik temsillerden meydana gelir. İbn Sînâ bu fikirdedir (a.g.e., s. 72-73). Molla Sadrâ da peygamberlerin, meleği zihinsel formda ve tasavvurî şekilde görmek suretiyle ondan bilgi aldıklarını söyler (Fazlur Rahman, The Philosophy, s. 186). İbn Haldûn, peygamberlerin neredeyse meleklerle aynı tür varlık haline gelmesini sağlayan ruhî bir kabiliyete sahip olduklarını ve bu sayede onlarla irtibat kurduklarını belirterek vahyi “melekten alınmış bilgi” şeklinde açıklar ve bazı yönlerden İbn Sînâ’nın görüşüne yaklaşır (Muḳaddime, III, 980-983). Modern dönemde Muhammed Abduh ile Reşîd Rızâ da İbn Haldûn’a yakın görüşleri benimsemiş (Tefsîrü’l-Menâr, II, 14) Fazlurrahman ise İslâm filozofları ile kelâmcıların vahiy telakkisini uzlaştırmayı amaçlayan bir anlayışı kabul etmiştir.
Ona göre Cebrâil’le ilişkilendirilen ruh peygamberin zihninde (kalbinde) gelişen ve faal konuma yükselen bir melekedir. Bu ruh fiziksel değil zihinseldir, ondan işittiği sesler de yalnızca mânalardan ibaret olup bunları lafza döken peygamberlerdir. Vahyin peygamberin iç dünyasında belirmesi kendi isteği dışında gerçekleşir. Meleğin, vahiyleri peygamberin bilinç altına koyup oradan bilinç üstüne çıkarması mümkündür (Arpaguş, s. 164-179).
YanıtlaSil3. İnsan, bedenin baskısından kurtularak nefsini günah kirlerinden temizleyip rabbine yönelince ruhunda Allah’ın hükümranlığına ilişkin bir nur ortaya çıkar. Bu mârifet nuru cevher haline gelip kutsal ruh vasfını kazanır. Bu nur sayesinde kişide evrenin sırları tecelli eder ve Allah’tan ona bilgiler gelir. Nurun etkisi arttıkça insan meleği görür ve ondan ilâhî sözler alır. Velîler meleği görmeden, peygamberler onu görerek bilgi alırlar. Vahiy peygamberlere yazılı metinler halinde de gelebilir. Nitekim Hz. Mûsâ’ya yazılı kitap (elvâh) indirilmiş, velîlerden Ahmed b. Hanbel’e, öğrencilerinden Bakī b. Mahled’e, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin bazı öğrencilerine yazılı vahiy gelmiştir. Fakat velîlere gelen vahiy ilham kaynaklı bir vahiy olup dinî hükme dayanak teşkil etmez. Sûfiyye’ye bağlı âlimler bu görüştedir (Şa‘rânî, II, 83-84; Sâlih Uzayme, s. 426-429; Mustafa Abdürrâzık, s. 74-76). Burada Sûfiyye mensuplarıyla İslâm filozoflarının vahiy anlayışları arasında benzerliğin bulunduğu görülmektedir. Şu farkla ki İslâm filozoflarına göre yüce âlem soyut akıllar ve nefislerden oluşmakta ve dokuzuncu feleğin aklı Cebrâil’e tekabül etmektedir; insandaki ruh onunla ilişki kurabilecek kabiliyette olup vahiy bu ilişkinin ürünüdür. Sûfiyye mensuplarına göre ise vahiy yüce âlemden insan ruhuna akan bilgilerdir.
Literatürde yer alan tartışmalı konulardan biri de Kur’an dışındaki vahiy meselesidir (vahy-i gayr-i metlüv). Başta Sünnîler olmak üzere âlimlerin büyük çoğunluğuna göre Hz. Peygamber’e Kur’an dışında da vahiy gelmiştir. İmam Mâtürîdî, Resûlullah’a tebliğ edilen vahyi üç gruba ayırır. 1. Kur’an vahyi. Resûl-i Ekrem’e gelen vahiyden öncelikle bu vahiy anlaşılır. 2. Beyan vahyi. Hz. Peygamber’e Cebrâil vasıtasıyla veya Allah’ın dilediği başka bir şekilde tebliğ edilip Kur’an’daki helâl ve haramları açıklayan vahiydir. 3. İlham ve ifham vahyi. İnsanlar hakkında Allah’ın bildirdiği şekilde hüküm vermenin gerekliliğinden söz eden âyetin (en-Nisâ 4/105) işaret ettiği vahiydir. Resûlullah’ın dinî konularda yaptığı açıklamalara ilişkin olarak Allah’tan gelen ve doğruyu hissettiren ilhamlardan meydana gelir (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, XIII, 251-252; krş. Reşîd Rızâ, V, 279). Hz. Peygamber’e Kur’an dışında vahyin geldiğini gösteren delillerden biri de Kur’an’ın yanı sıra hikmetin de indirildiğini ve kendisine daha önce bilmediği şeylerin öğretildiğini açıklayan âyetlerdir (meselâ bk. en-Nisâ 4/113). Sünnete sımsıkı sarılmayı emreden hadisler de bu konudaki delillerden sayılır. Buna göre hikmet sünnete tekabül eder. Ayrıca bazı ibadetlerin ayrıntıları da sünnetle sabittir (Müsned, I, 51; III, 59; Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6; Müslim, “Mesâcid”, 166; Şâfiî, s. 153-154). Meselâ Kur’an’da kıblenin Mescid-i Harâm’a çevrildiği bildirilmekteyse de (el-Bakara 2/144, 149) bundan önceki kıblenin Mescid-i Aksâ olduğuna dair açıklama yer almaz. Resûl-i Ekrem’e Kur’an dışında vahiy indirilmesi, onun dünyevî konularda vahiyden bağımsız şekilde ictihad yapmadığı ve beşerî söz söylemediği anlamına gelmez. Resûlullah’ın dünya hayatını ilgilendiren hususlarda ictihad yaptığı, savaşa katılmak istemeyen münafıklara izin vermesinin isabetli görülmediğini beyan eden âyetlerden de anlaşılmaktadır (et-Tevbe 9/43; Fahreddin er-Râzî, IV, 651).
Hz. Peygamber’e Kur’an dışında vahyin gelmediğini ileri süren âlimler bazı hadislere ve Hz. Ali ile İbn Abbas’a atfedilen görüşlere dayanır. Buna göre Resûl-i Ekrem ashabına kendisinden sonra, ona bağlı kaldıkları sürece asla sapıklığa düşmeyecekleri bir emaneti, Allah’ın kitabını bıraktığını belirtmiş, Hz. Ali ve İbn Abbas da ellerinde Kur’an’dan başka bir vahiy ürününün bulunmadığını söylemiştir. Bunun yanında kaynaklarda Resûlullah’ın gaybı bilmediğine ilişkin pek çok rivayet mevcuttur. Çağdaş hadisçilerden Mehmed Said Hatiboğlu bu görüştedir (bk. bibl.). Ancak bunun isabetli bir görüş olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamber’in bütün müslümanlar için güzel bir örnek teşkil ettiği bildirilmiş (el-Ahzâb 33/21), ona itaat Allah’ın rızasına ve bağışlamasına kavuşmanın şartı olarak zikredilmiş (Âl-i İmrân 3/31-32), ayrıca kendisine Kur’an’ı açıklayıp öğretme görevi verilmiştir (en-Nahl 16/44, 64). Resûlullah güzel örnek olma, hidayete erdirme (eş-Şûrâ 42/52) ve ilâhî vahyi beyan etme görevlerini yine vahiy ürünü olan sünnet çerçevesinde yerine getirmiştir.
YanıtlaSilSonuç olarak vahyin mahiyetinin kavranması ve gerçekleşme şeklinin bilinmesi insan için mümkün değildir. Ancak Resûl-i Ekrem’in sâdık rüyaları vahye benzetmesinden hareketle onu bir tür ruhî-mânevî idrak şeklinde kabul etmek mümkündür. Nitekim Gazzâlî ve İbn Haldûn gibi düşünürler, insanlara ulvî âlemdeki vâkıaların teyit ettiği sâdık rüyalar aracılığıyla bazı bilgilerin geldiğini ve bunların ulvî âlemin varlığına açık kanıtlar teşkil ettiğini söyler. İnsanların elinde bulunan kutsal metinler de vahiy olgusunun somut delilleridir. Dinî açıdan vahyin imkânı ise açıktır ve dinî bilgilere göre vahiy meleği Cebrâil, Allah’ın yarattığı ruhanî bir varlıktır. Bundan dolayı adı Rûhulkudüs ve Rûhulemîn’dir. İnsandaki ruh da kendisine Cebrâil vasıtasıyla üflenmiştir. Dolayısıyla Kur’an’da “Allah’ın ruhu” diye nitelendirilen Cebrâil’in (Meryem 19/17) Allah’ın emriyle insana üflenen ruhla ilişki kurması mümkündür. Önceki ilâhî kitaplar tahrife uğrayıp asıl şekillerini kaybederken Kur’ân-ı Kerîm aslî şekliyle kalmıştır. Çünkü Kur’an, Hz. Peygamber daha hayatta iken yazılı metin haline getirilmiş, ezberlenip okunmuş ve aynı yöntemlerle günümüze kadar gelmiştir. Öte yandan Kur’an, önceki ilâhî kitapların esasları yanında insanlığın yeni ihtiyaçlarını karşılayacak bilgi ve hükümler de içerdiğinden eski kutsal kitaplara olan ihtiyacı ortadan kaldırmıştır.
Vahiy konusu tefsir ve kelâm kitaplarında incelenmiş, ayrıca bu alanda müstakil eserler de yazılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: M. Reşîd Rızâ, el-Vaḥyü’l-Muḥammedî (Kahire 1932); Arthur J. Arberry, Revelation and Reason in Islam (New York 1957); Abdülazîz es-Seâlibî, er-Risâletü’l-Muḥammediyye min nüzûli’l-vaḥy ilâ vefâtihî (Beyrut 1997); Ahmed Abdülvehhâb, el-Vaḥy ve’l-melâʾike fi’l-Yehûdiyye ve’l-Mesîḥiyye ve’l-İslâm (Kahire 1979); Ahmed Abdurrahman Îsâ, Küttâbü’l-Vaḥy (Riyad 1400/1980); Raûf Şiblî, el-Vaḥy fi’l-İslâm (Doha 1982); Hasan Ziyâeddin Itır, Vaḥyullah: Ḥaḳāʾiḳuh ve ḫaṣâʾiṣuh fi’l-Kitâb ve’s-Sünne (Mekke 1404/1984); Abdullah Abdülhay Ebû Bekir, el-Vaḥy fi’l-İslâm ve ibṭâlü’ş-şübühât ḥavleh (Mekke 1406/1986); Muhammed Seyyid Ahmed el-Müseyyir, er-Resûl ve’l-vaḥy (Dımaşk 1407/1987); Safvân Adnân Dâvûdî, Zeyd b. S̱âbit kâtibü’l-vaḥy ve câmiʿu’l-Ḳurʾân (Dımaşk 1990); Ahmed el-Meşrikī, el-Vaḥy ve’n-nübüvve fi’l-edyâni’s-semâviyye (Tunus 1993); Abdülhamîd İbrâhim Sarhan, el-Vaḥy ve’l-Ḳurʾân (Kahire 1993); Abdullah Cevâdî Âmülî, el-Vaḥy ve’n-nübüvve fi’l-Ḳurʾân (Beyrut 1994); W. Montgomery Watt, Modern Dünyada İslam Vahyi (trc. Mehmet S. Aydın, Ankara 1982); Vehbi Toprak, Kur’an-ı Kerim’de Vahiy (yüksek lisans tezi, 1992, SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Ali Toksarı, Delil Olma Yönünden Sünnet: Sünnet-Vahiy İlişkisi (Kayseri 1994); Muhsin Demirci, Kur’an Vahyinin Hz. Peygamber Devrinde Tesbiti (İstanbul 1994); Zülkarneyn Avcı, Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Vahiy (yüksek lisans tezi, 1994, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü);
Ömer Mahir Alper, Akıl-Vahiy Felsefe-Din İlişkisi (İstanbul 2000); Abdülgaffar Aslan, Kur’an’da Vahiy (Ankara 2000); Reşad İlyasov, Kur’an-ı Kerim’e Göre Bilgi Kaynağı Olarak Vahiy (İstanbul 2002); Ahmet Yolcu, Hz. Peygamber’in Vahye Dayanmayan Davranışları (yüksek lisans tezi, 2005, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); Zeliha Bengisu Özarslan, Beşeri İdrak ve Vahyin Buluşma Noktası (yüksek lisans tezi, 2006, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); Aydın Işık, Bir Felsefi Problem Olarak Vahiy ve Mucize (Ankara 2006); Erkan Çakır, Vahye İtirazlar (doktora tezi, 2006, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Hülya Alper, İmam Mâtürîdî’de Akıl-Vahiy İlişkisi (İstanbul 2009); Ömer Kara, Vahiy Vakıa İlişkisi (İstanbul 2009); Mustafa Genç, Sünnet-Vahiy İlişkisi (İstanbul 2009).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Tehânevî, Keşşâf, II, 1523.
Müsned, I, 51; III, 59.
Ebû Hanîfe, el-Fıḳhü’l-ekber (İmâm-ı Azam’ın Beş Eseri içinde, nşr. M. Zâhid Kevserî, trc. Mustafa Öz), İstanbul 2008, s. 71.
Şâfiî, er-Risâle, s. 153-154.
İbn Hişâm, es-Sîre (Zekkâr), I, 159-166.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Halil İbrahim Kaçar), VIII, 140-143; XI (nşr. Ali Haydar Ulusoy), s. 11-12; XIII (nşr. Murteza Bedir), s. 251-252; XVI (nşr. Abdullah Başak), İstanbul 2006-2010, s. 151-152.
İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maḳālât, s. 59-67.
Gazzâlî, el-Münḳıẕ mine’ḍ-ḍalâl (nşr. Cemîl Salîbâ – Kâmil Ayyâd), Dımaşk 1358/1939, s. 138-139.
Şehristânî, Nihâyetü’l-iḳdâm, s. 454-455.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, IV, 651; XVIII, 99; XIX, 210-221; XX, 69-70; XXVII, 187-190; XXVIII, 282-287.
Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, İstanbul 1314, I, 365.
İbn Haldûn, Muḳaddime (nşr. Ali Abdülvâhid Vâfî), Kahire 1960, III, 980-983.
Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, İrşâdü’s-sârî, Beyrut, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), I, 48, 58-60.
Şa‘rânî, el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, Kahire 1378/1959, II, 83-84.
Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XIV, 181; XVI, 187; XVII, 184; XIX, 121; XX, 45; XXV, 54-62.
Muhammed Abduh, Risâletü’t-tevḥîd (nşr. M. Reşîd Rızâ), Beyrut 1421/2001, s. 162-168.
Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, I, 133, 220-221; II, 14, 139; V, 279; VI, 67-71, 470-472; VII, 612-613; XII, 208-209.
Elmalılı, Hak Dini, III, 1881-1882; V, 3264, 4255-4261.
M. Abdülazîm ez-Zürkānî, Menâhilü’l-ʿirfân, Kahire, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), I, 11-13, 42-65.
Fazlur Rahman, Prophecy in Islām: Philosophy and Orthodoxy, London 1958, s. 38, 98-99.
a.mlf., The Philosophy of Mullā Ṣadrā, Albany 1975, s. 186.
Mustafa Abdürrâzık, ed-Dîn ve’l-vaḥy ve’l-İslâm, Kahire 1977, s. 45-80.
Hâlid Abdurrahman el-Ak, Uṣûlü’t-tefsîr ve ḳavâʿidüh, Beyrut 1406/1986, s. 37-38.
Sâlih Uzayme, Muṣṭalaḥât Ḳurʾâniyye, Beyrut 1414/1994, s. 426-429.
Mehmed Said Hatiboğlu, Hz. Peygamber ve Kur’an Dışı Vahiy, Ankara 2009, s. 24-66.
Hatice Kelpetin Arpaguş, Fazlur Rahman’a Göre Allah ve İnsan, İstanbul 2010, s. 164-179.
A. J. Wensinck – [A. Rippin], “Vaḥy”, EI2 (İng.), XI, 53-56.
Alim veya mütealimden başkası Benden değildir.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 366 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Ne iyi, ne de kötü kimse için ölümü istemek yoktur. İyi ise iyiliğini artırır. Kötü ise tevbe edip kendisini kurtarır.
YanıtlaSilRavi: Hz Ebu Hureyre (r.a.)
Sayfa: 366 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Yolda rastlaşıp musafaha etme ile tanışma olmaz. İsmini, babasının ismini, kabilesini bilmedikçe. Hastalanırsa ziyaret edersin, ölürse cenazesine katılırsın.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 366 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Hiç şüphe yok ki, iman küfür üzerine galip gelecek ve küfrü inine sokacaktır. İslam denizlerde çalkalanacak, insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda Kur'an öğrenecekler, öğretecekler ve okuyacaklar, sonra da şöyle diyecekler: "Biz muhakkak okuduk ve de bildik." Kim hayır sahibi ise o bizdendir. Bunlarda hayır var mıdır? Dediler ki: "Ya Resulallah bunlar kimlerdendir?" Buyurdu ki: "Bunlar sizdendir. Ve onlar Cehennem odunudur."
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 366 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi
YanıtlaSilGenel
ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
Mustafa Kemal Atatürk
YANITLAYINSIL
yuksel26 Ekim 2020 07:23
"İnsanlar helâk oldu; âlimler müstesna.Alimlerde helak oldu ; ilmiyle amel edenler müstesna.Amel edenler de helâk oldu; ihlas sahipleri müstesna.İhlas sahiblerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadırlar.
Risale-i Nur'da Geçen Âyet ve Hadis Meâlleri.
sy.240.
YANITLAYINSIL
yuksel26 Ekim 2020 07:29
Bir işte İlim, Amel, İhlas, Sünnete Uygunluk olmak lazımdır.
Mahmud Esad Coşan
Akra fm.
Hadisler Deryası.
İlim sahibi olmak sonra ilimle amel etmek,amelinde ihlaslı olmak, bu da yetmez Peygamberimiz'in s.a.v. sünnetine uyuyormu ona bakılır...
Rabbimiz! "Bismillahirrahmanirrahim, Ha mim, Tenzilü'l-Kitâbi'nin hakkı için ve onun hürmetine, günümüzde maddi-manevi sıkıntılarla boğuşan ve bir türlü huzur bulamayan insanlık ailesini ıslah eyle! Onlara en kısa zamanda hidayetler nasip eyle. Hem dünyada hem ahirette mutluluğa eriştirecek iz'an ve şuuru nasip et!
YanıtlaSilKenzü'l Arş Duası
Esrarı, Hikmeti, Fazileti.sy.52.
Bozdağa göre vasiyet açıklanabilseydi Türkiye'de her şey değişebilirdi.
YanıtlaSilİsmet Bozdağ Açıklıyor.
Atatürk'ün Gizlenen Vasiyeti.sy.26.
1988.ocak .17.sayı.2.yıl.6.Nokta. Dergisi.
İSTİARE
YanıtlaSilالاستعارة
İlgisi benzeşme olan en önemli mecaz türü ve edebî sanat.
İlişkili Maddeler
İlgili ilim dalı
BELÂGAT
Edebiyat kaideleri ve edebî sanatlarla ilgili meânî, beyân ve bedîi içine alan ilim dalı.
Yakından ilgili olduğu edebî sanat
TEŞBİH
Beyân ilminde iki veya daha fazla şeyin bir vasıfta ortak olduğunu ifade eden terim.
Müellif:
İSKENDER PALA, İSMAİL DURMUŞ
Sözlükte “ödünç istemek, ödünç almak” anlamına gelen istiâreyi belâgat âlimleri, “bir kelime veya terkibin, teşbihe mübalağa ve yorum gücü sağlamak için benzeşme ilgisiyle ve bir karîneye dayalı olarak gerçek anlamı dışında kullanılması” şeklinde tarif etmişlerdir. Câhiz ve Abdülkāhir el-Cürcânî gibi âlimler benzeşme ilgisi sebebiyle istiareyi bir teşbih türü olarak kabul ederken (Esrârü’l-belâġa, s. 20) Fahreddin er-Râzî, Sekkâkî ve daha sonra gelenler onu bir mecaz türü olarak görmüşlerdir.
İstiare kelimesine terim anlamında ilk defa yer veren Ebû Amr b. Alâ (ö. 154/771), İmruülkays’ın avcı atının yabani hayvanları yakalamadaki hızını tasvir ederken kullandığı “kaydü’l-evâbid” (yabani hayvanların kemendi) ifadesini örnek göstermiştir. İbn Alâ’yı Hammâd er-Râviye, Ebû Ubeyde Ma‘mer b. Müsennâ ve Asmaî takip etmiştir. Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ bazı âyetleri tefsir ederken istiare üslûbuna işaret etmiş (Meʿâni’l-Ḳurʾân, II, 91, 156, 263 vd.), Ma‘mer b. Müsennâ da önceki belâgatçılara göre istiareyi daha geniş biçimde incelemiştir (Neḳāʾiż, I, 275; II, 589). İstiarenin bir edebiyat terimi olarak ilk tanımını, “bir şeyi yerine geçebilecek bir başka şeyin adıyla adlandırmak” şeklinde Câhiz yapmış ve “bedel, mesel, bedî‘” terimlerini istiare anlamında kullanmıştır (el-Beyân, I, 153, 284; IV, 55; Kitâbü’l-Ḥayevân, II, 280-283; IV, 273-278). Bu tanımı daha belirgin duruma getiren Ebü’l-Hasan el-Cürcânî istiareyi “asıl anlam yerine ödünç alınan (müstear) anlamla yetinilen, ibarenin nakledilenden başka bir ibare yerine kullanıldığı tür” olarak tanımlamış, iki taraf arasındaki ilginin benzeşme ilgisi, amacının da bu benzeşmede yakınlık sağlamak olduğunu belirtmiştir (el-Vesâṭa, s. 41). Fahreddin er-Râzî, İbn Ebü’l-İsba‘, Şehâbeddin Mahmûd el-Halebî gibi belâgat âlimleri, Cürcânî’nin tanımladığı bu amacı “teşbihte mübalağa sağlamak” şeklinde ifade etmişlerdir.
İbn Sinân el-Hafâcî, Rummânî’nin “izah için ibarenin sözlük anlamından başka anlama aktarılması” biçimindeki tanımını naklettikten sonra “izah için” ifadesini, müşebbehin (müstear leh) durumunun benzetme yoluyla açıklığa kavuşturulması şeklinde yorumlamıştır (Sırrü’l-feṣâḥa, s. 118-120). Ebû Hilâl el-Askerî ise Rummânî’nin “izah için” ifadesini “bir amaç için” şeklinde değiştirmiş, istiarede kelimenin gerçek anlamından mecazi anlama nakledilmesindeki amacın açık olmayan anlamın açık hale getirilmesi olduğunu söylemiştir (Kitâbü’ṣ-Ṣınâʿateyn, s. 295).
İstiareyi, “bir şeyi diğer bir şeye benzetmek isterken açık bir şekilde teşbih etmek yerine kapalı bir biçimde teşbih yapmak” olarak tanımlayan Abdülkāhir el-Cürcânî (Delâʾilü’l-iʿcâz, s. 67), diğer bir yerde asıl anlamından başka anlama nakledilen her ibarenin istiare olamayacağını, mecaz ve istiarenin gerçekleşmesi için naklin beraberinde iki anlam arasında uygun ilginin de bulunmasının şart olduğunu, bu sebeple anlam nakliyle teşekkül etmekle birlikte benzeşme ilgisi bulunmadığı için özel isimlerin istiare sayılmasının yanlış olduğunu ileri sürmüş (Esrârü’l-belâġa, s. 374-375) ve örnek olarak “hasan” (güzel) kelimesinin sıfatlıktan özel isimliğe naklinin istiare sayılmadığını söylemiştir. Mürsel mecazları istiare ile karıştıran İbn Düreyd gibi lugat ve dil âlimlerini eleştiren Cürcânî, benzetmenin iki temel öğesi de ibarede geçen örnekleri istiare olarak kabul etmez. Ona göre benzetmeyi oluşturan öğeler gerçek anlamlarını korur, istiarede ise müstear lafız mecazi anlama nakledilir (a.g.e., s. 219-224). Bedreddin İbn Mâlik (İbnü’n-Nâzım), istiarede gerçek anlamın kastedilmediğini belirleyen bir karînenin bulunması gerektiğini söyleyen ilk belâgat âlimidir (el-Miṣbâḥ, s. 61).
İstiare, kendisinden mâna eğretilenen (müstear minh / müşebbeh bih), kendisine mâna eğretilenen (müstear leh / müşebbeh), eğreti lafız veya terkip (müstear, istiare), iki anlam arasındaki ilgi (câmi‘, müşâbehet alâkası), gerçek anlamı kasta engel olan karîne (karîne-i mânia) şeklinde beş unsurdan teşekkül eder. Müstear minh ile müstear leh istiarenin taraflarını (temel unsurları) oluşturur.
YanıtlaSilFiillerin alâkasız fâilleri veya mef‘ulleri onların gerçek anlamda kullanılmadığını belirleyen karînelerdir. Meselâ ”اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى“ (Münafıklar hidayet karşılığında dalâleti satın aldılar) âyetinde ”اشْتَرَوُا“ (satın aldılar) fiili ”استبدلوا“ (değiştiler) anlamında olup istiaredir. Çünkü “dalâlet” ile “hidayet”in “satın almak” fiiline mef‘ul düşmesi bu fiili gerçek mânasıyla anlamamıza engel (karîne-i mânia) teşkil eder. Mâna harfleri (edatlar) ve zarfların soyut kavramlarla kullanılması onların gerçek anlamda olmadığını belirleyen karînedir. Dalâlete batmayı ve dalâletin kişiyi her yandan sardığını anlatan ”أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ“ (Onlar apaçık bir dalâlet içindedir) âyetindeki ”فِي“ harf-i cerri, tam hidayet halinde olmayı ifade eden ”أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ“ (Onlar rablerinden bir hidayet üzerindedir) âyetindeki ”عَلَى“ harf-i cerri istiaredir. Çünkü dalâletle hidayet soyut kavramlardır. Gerçekte dalâletin içi, hidayetin üzeri yoktur. İstiarenin güzelliği teşbihin hissettirilmemesi ölçüsünde artar. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm en güzel istiare örnekleriyle doludur. Onun îcâz ve i‘câz cihetlerinden biri de engin tasvir ve mâna yüklü bu istiarî mecazlarıdır.
Arap edebiyatında klasik dönemden itibaren en yaygın kullanılan sanatlardan biri olan istiare konusuna belâgat kitaplarında geniş yer verilmiş, ayrıca yalnız bu konuyu ele alan eserler yazılmıştır. Ebü’l-Kāsım es-Semerkandî’nin çok sayıda şerh ve hâşiyesi de bulunan (Brockelmann, GAL, II, 247-248; Suppl., II, 259-260) er-Risâletü’s-Semerḳandiyye’si (Ferâʾidü’l-fevâʾid, Kahire 1276), Ali Kuşçu, Sabbân ve Ahmed Dahlân’ın el-İstiʿârât adlı risâleleri (yazma nüshaları için bk. Brockelmann, GAL, II, 235; Suppl., II, 259, 399, 571, 810), Yûsuf Müsellem’in en-Naẓariyyetü’l-istibdâliyye li’l-istiʿâre’si (Yermük 1410/1989), Arapzâde Mehmed Emin Efendi’nin er-Risâletü’l-Emîniyye fi’l-istiʿâre’si (Çorum İl Halk Ktp., nr. 2368/1), Ebülmeyâmin Mustafa Efendi’nin Risâle fi’l-istiʿâre’si (Süleymaniye Ktp., Kasîdecizâde Mustafa Sırrı, nr. 675/29, vr. 119-129), Ahmed b. Muhammed el-Hamevî’nin Dürerü’l-ʿibârât ve ġurerü’l-işârât fî taḥḳīḳi meʿâni’l-istiʿârât’ı (Kahire 1407/1987) bunlar arasında sayılabilir.
İstiare, Arap belâgatındaki özellikleriyle Fars ve Türk edebiyatlarına da geçmiş, her iki edebiyattaki istiare tasnifleri Arap belâgatındaki örneklerinden hareketle şekillendirilmiştir. İstiare Türk dilinin tabii bünyesinde ve özellikle deyimlerde mevcut olup konuşma dili içindeki istiareli kullanımlarla da anlatım güzelleştirilmektedir. Bir kelimeyi asıl anlamını akla getirmeden kullanmanın mânayı güzel ifade etmede etkili bir yol olarak görülmesi istiarenin önemini arttırmıştır. Arap, Fars ve Türk edebiyatlarındaki istiare tasnifleri özü etkilemeyen bazı farklılıklar göstermekte olup bu farklılıkların kaynağı eski Arap belâgatçılarının görüş ayrılıklarına dayanmaktadır.
Belâgat kitaplarında istiare üç ana başlık altında incelenmiştir. 1. İstiâre-i Musarraha. Yalnızca benzetilenle yapılan, benzetilen unsurun açık olarak zikredildiği istiare olup zayıf bir varlığın daha güçlü bir varlıkla ifadesidir. “Devletinde her ne la‘l ü dür ki cem‘ etti gözüm / Yüz suyuyla hâk-i pâyine nisâr etsem gerek” (Şeyhî) beytinde sevgilinin dudağının veya âşığın ağlamaktan kanlanan gözünün la‘l (pembe yakut), sevgilinin dişlerinin veya âşığın göz yaşlarının da dürle (inci) karşılanması gibi. Yalnızca benzetilenin zikredildiği bu şekle “istiâre-i musarraha-i mutlaka” denilmektedir.
Benzetilenle birlikte bir özelliği de söylenmişse ona da istiâre-i musarraha-i müreşşaha adı verilir. Bu pekiştirmeli ve güçlü bir istiare türüdür. “Kadem kadem gece teşrîfi Nâilî o mehin / Cihan cihan elem-i intizâra değmez mi” beytinde sevgilinin “meh” (ay) olarak tanımlanması yanında ayın geceleyin görünme özelliğinin de zikredilmiş olması bu tür bir istiaredir. İstiarede benzetilenle birlikte benzeyenin bir özelliği de söylenmişse istiâre-i musarraha-i mücerrede yapılmış olur. Fuzûlî’nin, “Âşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perîşânındadır / Kanda olsam ey perî gönlüm senin yanındadır” beytinin ikinci mısraında sevgili yerine benzetilen olarak “perî” kelimesi kullanılmış, fakat ilk mısradaki “zülf-i perîşân” ile de bizzat sevgilinin (benzeyen) bir özelliği belirtilmiştir.
YanıtlaSil2. İstiâre-i Mekniyye. Yalnızca benzeyenle yapılan istiaredir. Bu durumda benzetilen öğe zikredilmeyip okuyucunun onu tayin etmesini sağlayacak bir ipucu verilir. Bâkî’nin, “Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler / Bâd-ı hazan çemende el aldı çenârdan” beytinde bahçedeki ağaçların dervişlere benzetilmesi kapalı istiâredir. Burada ağaçlar (benzeyen) söylenmiş, fakat derviş (benzetilen) söylenmemiş, onun yerine “tecrid hırkasına girmek” ve “el almak” gibi dervişlere ait iki özellik ipucu olarak zikredilmiştir. Her kapalı istiarede, ona bağlı biçimde hayal gücüne dayanan “istiâre-i tahyîliyye” adı verilen bir istiare türü daha teşekkül eder. Bu istiare kapalı istiarenin ipucu (karîne) durumunda bulunur. Şu âyet istiâre-i mekniyye ve istiâre-i tahyîliyyenin güzel örneklerindendir: ”وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ“ (Anne ve babana merhametle tevazu kanadını ger). Tevazu (züll), tehlikelere karşı yavrularına kanat geren kuşa benzetilmiş, kuşun lâzımı olan kanat (cenah) ve germek (hafd) fiili, tevazua izâfe edilmek suretiyle tevazu kanat geren hayalî bir kuş suretinde tasvir edilmiştir. Bâkî’nin yukarıda zikredilen beytinde hayal gücünün benzetilenin özelliklerini benzeyene (ağaçlar) isnat etmesi de aynı zamanda istiâre-i tahyîliyye olur. Bu suretle hayal gücü hırka giyen, el alan bir ağaç türü üretmiş olmaktadır.
3. İstiâre-i Temsîliyye (mürekkep istiare, alegori). Bir öğenin değişik yönleri ve özelliklerinin benzetme konusu yapılarak istiare edilmesidir. Bu durumda benzeyen söylenmeyip benzetilenin birden fazla özelliği zikredilir. “Seni bir adım ileri, bir adım geri atıyor görüyorum” cümlesinde bu tür bir istiare mevcuttur. Çünkü fikirden fikire geçen tereddüt içindeki kimsenin soyut hali bir adım ileri, bir adım geri atan kimsenin somut haline teşbih edilmiştir. Gizli iş yapan bir kimse hakkında, “Saman altından su yürütüyor” denmesi de bu tür bir istiaredir. Sembolik anlatımlar ihtiva eden manzumelerin çoğu temsilî istiare üzerine kurulmuştur. Yahya Kemal’in, “Artık demir almak günü gelmişse zamandan / Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan” mısralarıyla başlayıp ruhun ölüm yolculuğunu temsil eden “Sessiz Gemi”, Faruk Nafiz’in, “Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor / Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor” mısralarıyla başlayıp Kurtuluş Savaşı’ndaki Türk milletini temsil eden “At” şiiri, temsilî istiare üzerine kurulmuş ve her beyitte benzetmenin farklı yönleri sıralanmıştır. Mücerredin yerine müşahhasın konulması demek olan temsilî istiareye mesel de denir. Bunların halk arasında yaygın olarak kullanılanları ise atasözü haline gelmiştir. “Ayağını yorganına göre uzat” (yapabileceğin işe giriş) sözü buna bir örnektir.
Arap edebiyatında istiare, taraflarının duyularla algılanır (hissî/mahsûs) veya akılla bilinir (aklî/ma‘kūl) olmasına göre tarafları ve ilgisi hissî, tarafları hissî, ilgisi aklî; tarafları aklî; müsteâr minh hissî, müsteâr leh ve ilgi aklî; müsteâr leh hissî, müsteâr minh aklî; taraflar hissî, ilgisi mürekkep (kısmen hissî, kısmen aklî) olan istiareler olmak üzere altı kısma ayrılır. ”اشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا“ (Baş ak pak saç olup parladı [Meryem 19/4])
âyetinde tutuşma ve parlama (iştiâl), ağarma (ibyidâd) anlamı için ödünçlenmiş olup aralarında renk itibariyle benzerlik bulunan bu iki taraf ve vech-i şebeh (câmi’) gözle görülür olduklarından hissîdirler. Yine ”مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا“ (Bizi uykumuzdan kim uyardı? [Yâsîn 36/52]) âyetinde uyumak, uyku (merkad) ölüm (mevt) anlamı için istiare edilmiş olup her iki taraf da akılla bilinir keyfiyetlerdir. “Bir güneş gördüm” örneğinde güneş, “yüzü güzel kimse” anlamı için ödünçlenmişse istiarenin tarafları ve benzerlik yönü görülür keyfiyet olduğundan hissî ilgiyle hissînin hissiye istiaresi kabilinden olur; güneş kelimesi “şanı yüce kimse” anlamı için istiare olursa taraflar görülür (hissî) olmasına rağmen şan yüceliği akılla bilinir bir keyfiyet olur. Dolayısıyla bu altıncı tür istiareye örnek teşkil eder.
YanıtlaSilTürk edebiyatında ilm-i beyân konusunu ele alan eski belâgat kitaplarında istiare farklı biçimlerde sınıflandırılmış, Cumhuriyet döneminde yazılan edebî sanatlarla ilgili eserlerde de genellikle bunlardan biri tekrar edilmiştir. Bu adlandırma ve tasnifler içerisinde en çok kullanılan istiare çeşitleri yukarıda tanıtılmıştır. İstiarenin en tutarlı tasnifini ve alt başlıklarını M. Kaya Bilgegil vermiştir (bk. bibl.). Buna göre Türk edebiyatında kullanılan istiare çeşitleri şöyle sıralanabilir: 1. Lafzın tek veya birden çok oluşuna göre: a) Müfred istiare. Tek kelime veya tamlamadan oluşan istiaredir. Asker için “arslan”, namaz için “dinin direği” denilmesi gibi. Buna yalın istiare veya “istiâre-i sâzice” adı da verilir. b) Mürekkep istiare. Bir cümlenin veya sözün istiare olmasıdır. Buna temsilî istiare veya sadece temsil de denir. “Bir menfaat elde etmek uğruna zarar ve sıkıntılara katlanmak” anlamında, “Gülü seven dikenine katlanır” denilmesi gibi. 2. Tarafların bir şeyde birleşip birleşmemesine göre: a) Vifâkî istiare. Tarafları bir şeyde birleşen istiaredir. Servetini kaybedip sonra durumunu düzelten bir tâcir için kullanılan, “Batmış iken dirildi” ifadesi buna bir örnektir. b) İnadî istiare. Tarafları bir şeyde birleşmeyen istiaredir. Cephanesini tüketmiş bir asker için asker mevcut olduğu halde yoklamada “yok” denilmesi gibi. Zira “mevcut” ile “yok” hiçbir nesnede birleşmez. 3. Taraflara ait özelliklerin söylenip söylenmemesine göre: a) Mutlak istiare. Benzeyen veya benzetilenin uygun bir özelliğinin söylenmemiş olmasıdır. Bayram çocukları için, “Şu çiçeklere bak!” denilmesi gibi. b) Muraşşah istiare. Benzetilenin uygun bir özelliğinin söylenmesidir. “Türk kuşu kuvvetli kanatlarıyla havayı yarıyordu” örneğinde uçak kuşa benzetilmiş, benzetilen unsur olan kuşla ilgili “kanat” zikredilmiştir. c) Mücerred istiare. Benzeyenin uygun bir özelliğinin söylenmesidir. Çocuklar için, “Çiçekler el ele yürüyor” denilmesi gibi. El ele yürümek çiçeğin (benzetilen) değil çiçeğe benzetilen insanların (benzeyen) bu benzetmeye uygun özelliğidir. 4. İstiare öğesinin yaygın veya nâdir olarak kullanılmasına göre: a) Alışılmış istiare. İstiareyi teşkil eden özelliğin herkes tarafından hemen anlaşıldığı istiaredir. Birisi için “tilki” denildiği vakit onun kurnaz olduğunun anlaşılması gibi. Buna “istiâre-i mübtezele” veya “istiâre-i âmiye” de denilir. b) Alışılmamış istiare. İstiareyi oluşturan özelliğin düşünmeyi gerektirecek derecede kapalı olması sebebiyle herkes tarafından kolayca anlaşılamayan istiaredir. “Tabiatın sessiz çığlığı” veya “ışığın suskun kucağında” denilmesi gibi. Buna “istiâre-i hâssiyye” veya “istiâre-i garîbe” adı da verilir.
İstiarenin bunların dışında da bazı sınıflamaları yapılmıştır. Kullanılan kelimenin çeşidine göre isim ve masdarlarla yapılanlara “istiâre-i asliyye”, fiil ve türevleriyle yapılanlara “istiâre-i tebeiyye” denilmiş, kelimeler istihza ve latîfe amacıyla kullanılıp zıddı kastedildiği zaman “istiâre-i temlîhiyye” veya “istiâre-i tehekkümiyye” adı verilmiştir (cimri kimse için “Hâtem”, şiir diye saçma sapan şeyler söyleyen biri için “Fuzûlî” denilmesi gibi).
YanıtlaSilİstiare, akılla duygular arasında bağlantı kurarak fikir ve hayalleri kuvvetlendirip anlatımı daha etkili hale getirir ve bu yönüyle düz ifadeye tercih edilir. Ayrıca okuyucu veya dinleyicinin tasavvur ve tahayyül imkânını zenginleştirip mânaya parlaklık katar. Alegori ve sembolleri kullanarak zihindeki bir şeyi benzer başka bir şeyle, özellikle soyut varlıkları somutlarla değiştirmek suretiyle daha etkili bir anlatım gücü sağlar. Adı konulmamış ruh hallerine, dış âlemden ödünç alınan bir benzerlik vesilesiyle ad verme imkânı verdiği için istiarenin güçlü bir yapısı ve yaygın bir kullanımı vardır. Bu yönüyle ifadeye ait bir süsten ziyade dilin tabii bir parçası olarak günlük dilde de yer alır. Dilde başlı başına bir istiare oluşturan kelimeler yanında (meselâ sersem yerine “kaz”, ahmak yerine “angut”, inatçı yerine “keçi” veya “katır”, asık suratlı veya zalim yerine “Nemrut”, âşık veya şaşkın yerine “Leylâ” vb.) bazı deyimler de (meselâ ağır söz, baştan çıkmak, kulak kabartmak, sözünde durmak, yufka yürekli) önemli bir yekün teşkil eder.
Bir edebî sanat olarak istiare teşbih ve mecazla yakından ilgilidir. Ancak teşbihte benzeyen ve benzetilen birlikte kullanılırken istiarede bunlardan yalnızca biri yer alır. Mecazda ise (mürsel mecazda) istiarenin aksine benzetme amacı bulunmaz. İyi söylenmiş bir istiarede hayal ve fikirler açık, benzetmeler aklın ve mantığın kabul edeceği derecede doğru ve tabii, ifadeler orijinal ve samimi olmalıdır. Ziyâ Paşa’nın Harâbât Mukaddimesi’nde eski şairleri anlatırken, “Yanıktır o âşıkın kitâbı / Nazmında kokar ciğer kebâbı” beytindeki hayalin ve mâna münasebetinin (âşığın kalbiyle ciğer kebabı) bayağılığı gibi münasebetsiz mânalar üzerine benzerlik kurulmamalıdır.
İstiare sanatına Türk edebiyatında en çok klasik şairler ilgi duymuştur. Bunun sebebi, Osmanlı şiirinin klasik üslûbu ve mazmun denilen klişeleşmiş mecazlar yaratma gayretidir. Hemen her şair bir yığın harcıâlem istiareyi bilmek ve yeri geldikçe kullanmak durumundaydı. Sevgili yerine nigâr, büt, âfet vb.; boy yerine nihâl, servi, ar‘ar, şimşâd; dudak ve ağız yerine la‘l, kadeh, hokka, nokta, gonca, gül gibi klişeler hep istiare esasına dayanmaktaydı. Klasik şiir geleneğinin terkedilmesiyle birlikte istiare yavaş yavaş sanatçıların ilgisini kaybetmiş, modern Türk şiirinde edebî sanatlara özenilmediği için yalnızca dilin tabii bir unsuru olarak daha dar bir kullanım alanıyla sınırlı kalmıştır. Bugün şiirlerde özel bir amaca yönelik olmadan sadece dilin tabii zenginliğiyle kullanılmakta ve adına da eğretileme denilmektedir.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Sîbeveyhi, Kitâbü Sîbeveyhi (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1985, I, 316; Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ, Meʿâni’l-Ḳurʾân (nşr. Ahmed Yûsuf Necâtî – M. Ali en-Neccâr), Kahire 1374/1955, II, 91, 156, 263 vd.; Ma‘mer b. Müsennâ, Neḳāʾiż, Leiden 1905-1908, I, 275; II, 589; Câhiz, el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 153, 284; IV, 55; a.mlf., Kitâbü’l-Ḥayevân, II, 280-283; IV, 273-278; İbnü’l-Mu‘tez, el-Bedîʿ (nşr. I. Y. Krachkovsky), London 1935, s. 2, 11, 16, 17, 26, 30, 33, 44, 53, 56; İbn Abdürabbih, el-ʿİḳdü’l-ferîd (nşr. M. Saîd Aryân), Kahire 1359/1940, V, 338-340; Kudâme b. Ca‘fer, Cevâhirü’l-elfâẓ (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1350/1932, s. 5, 7-8; Rummânî, en-Nüket fî iʿcâzi’l-Ḳurʾân (S̱elâs̱ü resâʾil fî iʿcâzi’l-Ḳurʾân içinde, nşr. Muhammed Halefullah – M. Zağlûl Sellâm), Kahire, ts. (Dârü’l-maârif), s. 79-87; Hâtimî, er-Risâletü’l-mûḍıḥa (nşr. M. Yûsuf Necm), Beyrut 1385/1965, s. 40-44, 69-73; Ebû Hilâl el-Askerî, Kitâbü’ṣ-Ṣınâʿateyn (nşr. Müfîd M. Kumeyha), Beyrut 1404/1984, s. 295; Ebü’l-Hasan el-Cürcânî, el-Vesâṭa beyne’l-Mütenebbî ve ḫuṣûmih (nşr. M. Ebü’l-Fazl İbrâhim – Ali M. el-Bicâvî), Kahire 1370/1951, s. 41; Bâkıllânî, İʿcâzü’l-Ḳurʾân, Kahire 1304/1886, s. 107-108; İbn Reşîḳ el-Kayrevânî, el-ʿUmde, Kahire 1353/1934, I, 239-250; İbn Sinân el-Hafâcî, Sırrü’l-feṣâḥa, Beyrut 1402/1982, s. 118-120; Abdülkāhir el-Cürcânî, Esrârü’l-belâġa (nşr. H. Ritter), Beyrut 1403/1983, s. 20, 26-63, 219-241, 278-282, 296-312, 368-375; a.mlf., Delâʾilü’l-iʿcâz (nşr. Mahmûd M. Şâkir), Kahire 1404/1984, s. 66-80, 98, 262, 391-393, 430-439, 462; Fahreddin er-Râzî, Nihâyetü’l-îcâz fî dirâyeti’l-iʿcâz, Kahire 1317/1894, s. 81, 89, 90, 91-94, 215; Ebû Ya‘kūb es-Sekkâkî, Miftâḥu’l-ʿulûm, Kahire 1356/1937, s. 174; Ziyâeddin İbnü’l-Esîr, el-Mes̱elü’s-sâʾir (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1411/1990, I, 342-354; İbn Ebü’l-İsba‘, Bedîʿu’l-Ḳurʾân (nşr. Hifnî M. Şeref), Kahire 1377/1957, s. 17-27; a.mlf., Taḥrîrü’t-Taḥbîr (nşr. Hifnî M. Şeref), Kahire 1383, s. 97-101; İbnü’n-Nâzım, el-Misbâḥ fî ʿilmi’l-meʿânî ve’l-beyân ve’l-bedîʿ, Kahire 1341, s. 61; Hatîb el-Kazvînî, el-Îżâḥ fî ʿulûmi’l-belâġa, Kahire 1368/1949, V, 43-183; Yahyâ b. Hamza el-Alevî, et-Tırâẓü’l-müteżammin li-esrâri’l-belâġa, Kahire 1332/1914, I, 197-260; Teftâzânî, el-Muṭavvel, İstanbul 1330, s. 354-405; Zerkeşî, el-Burhân, III, 419-432; Nâbî, Hayriye (haz. İskender Pala), İstanbul 1989, s. 153; Süleyman Paşa, Mebâni’l-inşâ, İstanbul 1294, I, 85-89; Diyarbekirli Said Paşa, Mîzânü’l-edeb, İstanbul 1305, s. 335-347; Menemenlizâde Tâhir, Osmanlı Edebiyatı, İstanbul 1314, s. 194-206; Manastırlı Mehmed Rifat, Mecâmiu’l-edeb, İstanbul 1315, I/3, s. 256-261; Ali Nihad [Tarlan], Edebî Sanatlara Dair, İstanbul 1933, s. 42-44; İsmail Habip [Sevük], Edebiyat Bilgileri, İstanbul 1942, s. 356-362; Brockelmann, GAL, II, 235, 247-248; Suppl., II, 259-260, 399, 571, 810; Mustafa Nihat Özön, Edebiyat ve Tenkid Sözlüğü, İstanbul 1954, s. 140-141; Zehrâ-yi Hânlerî [Kiyâ], Ferheng-i Edebiyyât-ı Fârsî-yi Derî, Tahran 1348 hş., s. 49; Tâhirülmevlevî, Edebiyat Lügatı, İstanbul 1973, s. 71-73; M. Kaya Bilgegil, Edebiyat Bilgi ve Teorileri, Ankara 1980, s. 154-169; Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara 1983, s. 412-415; İskender Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Ankara 1995, s. 290-291; Muhammed el-Velî, “el-İstiʿâre ʿinde’s-Sekkâkî”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb ve’l-ʿulûmi’l-insâniyye, sy. 6, Dârülbeyzâ 1982-83, s. 179-191; S. A. Bonebakker, “Istiʿāra”, EI2 (İng.), IV, 248-252; Rekin Ertem, “İstiâre”, TDEA, V, 26-27; “Temsilî İstiâre”, a.e., VIII, 306.
MUĞNÎ
YanıtlaSilالمغني
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
İlişkili Maddeler
ESMÂ-i HÜSNÂ
Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir.
GANÎ
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif:
BEKİR TOPALOĞLU
Sözlükte “zengin olmak, ihtiyacı bulunmayıp müstağni kalmak” anlamındaki gınâ (ganâ’) kökünden türemiş bir sıfat olan muğnî “zenginlik verip tatmin eden” demektir. İbnü’l-Esîr, Allah’a nisbet edilen muğnî ismine “dilediği kulu her türlü ihtiyaçtan kurtaran” mânasını vermiştir (en-Nihâye, “ġny” md.).
Kur’ân-ı Kerîm’de on sekiz âyette Allah’a izâfe edilen ganî isminden başka (bk. GANÎ) yedi âyette “iğnâ” masdarından türemiş kelimeler, bir yerde de “isteğnâ” fiili (hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi) zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ġny” md.). Bu âyetlerde geçen muğnî sıfatının tecellisinin daha çok maddî alanda zengin kılma şeklinde olduğu görülür. Hz. Peygamber’e hitap eden, “Allah seni ihtiyaç içinde bulup zengin etmedi mi?” meâlindeki âyette (ed-Duhâ 93/8) yer alan iğnâ kavramı Taberî tarafından maddî mânaya alınırken (Câmiʿu’l-beyân, XXX, 293) Mâtürîdî mânevî-uhrevî zenginliğe ve gönül zenginliğine dayanan görüşe öncelik vermiş, Resûlullah’ın, ilk eşi Hatice’ye ait servetle ulaştığı tasavvur edilen zenginliği ise bazılarına ait bir görüş olarak zikretmiştir (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, vr. 892b). Hz. Peygamber’in sonraları fetihlerle elde edilen ganimetlere iltifat etmeyip vefatında çok az bir mal bırakması Mâtürîdî’nin tercihinin isabetli olduğunu ortaya koymaktadır (krş. Fahreddin er-Râzî, XXXI, 218-220).
Muğnî ismi sadece Tirmizî’nin doksan dokuz esmâ-i hüsnâ rivayetinde yer almıştır (“Daʿavât”, 82). Bundan başka iğnâ kavramı çeşitli fiil kalıplarıyla Allah’a nisbet edilmiştir (Wensinck, el-Muʿcem, “ġny” md.). “Ey insanlar! Hepiniz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise ganî ve övülmeye lâyık olan yegâne varlıktır” meâlindeki âyetin (Fâtır 35/15) tefsiri niteliğinde olan kutsî bir hadisin sonu şöyledir: “Ey kullarım! Hepiniz yolunuzu şaşıracak bir konumdasınız, ancak benim yol gösterdiğim hariç. Şu halde benden hidayet isteyin ki bana varan yolu göstereyim. Hepiniz fakirsiniz, sadece benim zenginlik verdiğim müstesna. Benden isteyin ki sizi rızıklandırayım” (Müsned, V, 154, 177; İbn Mâce, “Zühd”, 30; Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 48).
Anlam bakımından muğnî ismine çok yakın olan, “lutfedip veren” mânasındaki “mu‘tî” ismi İbn Mâce’nin esmâ-i hüsnâ listesinde yer almıştır (“Duʿâʾ”, 10). Ayrıca “i‘tâ’” ile aynı mânada kullanılan “îtâ’” kavramları çeşitli âyet ve hadis metinlerinde zât-ı ilâhiyyeye izâfe edilmiştir (Wensinck, el-Muʿcem, “ʿaṭv”, “îtâʾ” md.leri; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ʿaṭv”, “îtâʾ” md.leri). Yine muğnî ile yakın anlamlı olup “lutuf ve ihsanda bulunma” mânasına gelen “in‘âm”, ayrıca “insanın bedenî ihtiyaçlarını karşılama” anlamındaki rızık kavramı da muhtelif âyet ve hadislerde Allah’a nisbet edilmiştir (bk. İN‘ÂM; REZZÂK).
YanıtlaSilEsmâ-i hüsnâ şârihleri, muğnî isminin tecellisi olarak Allah’ın insanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşıladığına vurgu yaparlar. Maddî açıdan tatmin, yoksulluğunu giderecek kadar servet sahibi yaparak onu başkasına yardım edebilir hale getirmek suretiyle olabileceği gibi kanaat duygusu lutfetmesi sayesinde gönül zenginliğiyle de gerçekleşebilir. Mânevî tatmin ise kişiyi güzel davranışlara sevkedip onu rızâ-i Hakk’a yöneltmekle olur; Kuşeyrî de asıl zenginliğin bundan ibaret olduğunu söyler. Zira insanların hal sahibinin himmetine olan ihtiyacı mal sahibinin lokmasına olan ihtiyacından fazladır (et-Taḥbîr, s. 89). Râgıb el-İsfahânî’nin Hz. Peygamber’e nisbet ettiği, fakat Ca‘fer es-Sâdık’a veya daha kuvvetli bir ihtimalle Mu‘tezilî zâhidi Amr b. Ubeyd’e ait olduğu anlaşılan şu dua da aynı düşüncenin bir ürünü olmalıdır: “Allahım! Sadece sana muhtaç olmak suretiyle beni zengin et, senden müstağni kalma vehmine düşürerek beni fakir bırakma!” (Râgıb el-İsfahânî, “fḳr” md.; Abdülkāhir el-Bağdâdî, vr. 202a).
Muğnî Allah’ın fiilî sıfatları ve isimleri grubu içinde mütalaa edilir. Bu isim yukarıda geçenlerden başka “rızkı genişleten” mânasındaki bâsıt, “yaratılmışların ihtiyacını en ince noktasına kadar karşılayan” anlamındaki latîf ve “bedenlerle ruhların gıdasını veren” mânasındaki mukīt ismiyle anlam yakınlığı içinde bulunur.
BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, “fḳr”, “ġny” md.leri.
İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “ġny” md.
Wensinck, el-Muʿcem, “ġny”, “ʿaṭv”, “îtâʾ” md.leri.
M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ġny”, “ʿaṭv”, “îtâʾ” md.leri.
Müsned, V, 154, 177.
İbn Mâce, “Zühd”, 30, “Duʿâʾ”, 10.
Tirmizî, “Daʿavât”, 82, “Ḳıyâmet”, 48.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXX, 293.
Zeccâc, Tefsîrü esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ (nşr. Ahmed Yûsuf ed-Dekkāk), Beyrut 1399/1979, s. 63.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 40, vr. 892b.
Hattâbî, Şeʾnü’d-duʿâʾ (nşr. Ahmed Yûsuf ed-Dekkāk), Dımaşk 1404/1984, s. 93.
Abdülkāhir el-Bağdâdî, el-Esmâʾ ve’ṣ-ṣıfât, Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 497, vr. 202a-203a.
Kuşeyrî, et-Taḥbîr fi’t-teẕkîr (nşr. İbrâhim Besyûnî), Kahire 1968, s. 89.
Gazzâlî, el-Maḳṣadü’l-esnâ (Fazluh), s. 156.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut 1410/1990, XXXI, 218-220
181. “Allah fakirdir, biz zenginiz.” diyen (yahudi)lerin sözünü Allah elbette işitmiştir. Onların söylediklerini ve haksız yere peygamberlerini[44] öldürmelerini yazacağız ve (onlara): “Tadın o yakıcı azabı!” diyeceğiz.
YanıtlaSil182. İşte bu (azap) kendi yaptığınız (günahlar)ın karşılığıdır. Şüphesiz ki Allah, kullarına asla zulmedici değildir.
61. Hani siz (yine): “Ey Musa! (Biz artık) bir tek (kudret helvasıyla bıldırcın etinden) yemeye asla tahammül edemeyeceğiz; Rabbine bizim için dua et de, bize yerin bitirdiği; sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğandan çıkarsın.” demiştiniz. (Hz. Musa da:) “Daha iyi olanla, daha aşağı olanı değiştirmek mi istiyorsunuz? (Öyleyse) bir şehre/kasabaya[29] inin, şüphesiz (orada) sizin için istediğiniz (sebzeler) vardır.” dedi. Onlar (bu sabırsızlıklarından dolayı) yine yoksulluğa/düşkünlüğe, aşağılığa mâruz kaldılar, Allah’ın gazabına da uğradılar.[30] Bu (musibetlerin sebebi), hem Allah’ın âyet (mucize ve açık belge)lerini inkâr etmeleri ve (kimseye peygamberleri öldürme) hakları olmadığı halde peygamberleri(nden Zekeriya, Yahya ve Şa’yâ’yı)[31] haksızlık yaparak öldürmelerinden hem de (Allah’a) isyan edip aşırı gitmelerindendir. [krş. 3/21]
YanıtlaSil
YanıtlaSil[29] Âyetteki Mısır iki anlam ifade etmektedir. Biri özel isim olan Mısır şehri, diğeri de herhangi bir şehir veya kasabadır. Fakat burada “dönün” kelimesi kullanılmadığı için bu, Firavun’un şehri olan Mısır’ın olmayışına herhangi bir kasaba olmasına daha uygundur. Ama bu cevap, bir müsaadeden ziyade onları bir azarlamayı içermektedir.
[30] Devletleri yıkıldı, cemiyetleri perişan oldu. Fâtiha sûresinde geçtiği üzere, gazaba uğrayanlardan oldular.
[31] Ebu’s-Suûd, I, 258.
[32] Samimi olsun veya olmasın (Beydâvî).
Demokrat Anayasa Arayışları
YanıtlaSilKış 2009 [ 105. Sayı ]
Bediüzzaman’a Göre İslam Devleti ve Anayasasının Yeri-Zamanı - Modern Zamanlarda Devletin Dinle İlişkisi
The Time and Place of the Islamic State and Constitution According to Bediuzzaman-The Relation of State with the Religion in the Modern Times
Nuri ÇAKIR
Prof. Dr.
1. Makalenin Anafikri
1. Bediüzzaman’a göre, Halık-ı Hakimî olan yaratıcı, hikmetini yarattıklarında da tezahür ettirdiğinden, “hikmet” ve “hikmetin müessesesi” olan “hükümet”, kainatta, insan yok iken de vardı. İnsanların hükümetine, insanî düzenin kendisi ve kurucusu anlamında “devlet” denilmiştir. İrade ve teklif sebebiyle bir insanın bütün faaliyetlerinin fıtrata ve İslam’a uygun olması mümkün olmadığı gibi, bu, bir devlet için de mümkün değildir.
2. Devlet ve iktidar, salt kuvvete dayanırsa maddi varlığa hükmeder; vahye istinad ederse vicdana ve kalbe de tesir eder. Makbul devlet vahye istinat edendir.
Hazret-i Muhammed’in kurduğu devlet vahye istinat etti ve adaletle hükmederek genişlemeye muvaffak oldu. Genişleme için kılıcı; yani fethi de bir yöntem olarak kullandı. Ancak bu fetihlerin amacı insanları zorla Müslüman yapmak değil, İslam’ı yaşamak ve yaymak isteyenlere zemin hazırlamaktı.
Hazret-i Muhammed’in Asr-ı Saadetteki devleti, en büyük mu'cize olan Kur’an’ın toplum hayatına yansıması niteliğinde idi. Bu devlet sonraki tüm asırlar ve toplumlar için bir ideal-model devlet niteliğindedir.
3. Hilafet devletleri -ve Osmanlı devleti- de mükemmel toplum ve devlet idealine ulaşmayı hedefleyen bir devlet idi ve bu anlamda İslam devleti idi. Osmanlı Devleti meşrutiyetin ilanı ile birlikte anayasalı sisteme geçti ve vatandaşların ve bilhassa azınlıkların haklarını devlete karşı teminat altına aldı. Bu değişim bazı çevrelerde tereddütle karşılandı.
İslam devletinin bir anayasasının bulunması İslam’a aykırı değildir. Yanlış olan, Batı’dan “hüküm” alırken dinî hükümleri bir kenara bırakmaktır. Anayasanın ruhu İslamiyet’in esaslarına dayanıyorsa, bu yasanın şeklinin ve ifadelerinin Batı tarzı bir kanun biçiminde olmasının mahzuru yoktur.
4. 1876 Anayasasına göre devletin dini İslam’dı. Ancak bu hükmün sebebi sadece devleti yönetenlerin tercihinin İslam’dan yana olması değildi. Aynı zamanda halkın çoğunluğunun Müslüman olması da devleti bir anlamda “İslam devleti” haline getiriyordu.
Müslüman olmayanlara; kamu hizmetine girmekte, devlet hizmetinden yararlanmakta ve genel olarak hukuk önünde eşitlik tanınması İslam’a aykırı değildir.
5. Kurtuluş savaşından sonra bir intikal ve dönüşüm yoluyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti de önceleri Anayasasına devletin dininin İslam olduğunu yazmış ve böylece devleti bir İslam devleti olarak tarif etmiştir. Ancak daha sonra devletin dini Anayasadan çıkarılmış ve ardından devlet laik devlete dönüştürülmüştür.
Tek parti döneminde devrimci ve bid’acı (müptedi) CHP hükümetleri, laikliği din karşıtlığı biçiminde algılamışlar, maddi gelişmeye ve Batılılaşmaya mani gördükleri dini toplumsal hayattan dışlamaya çalışmışlar, özellikle şeair denilen toplumsal dini motifleri kaldırmaya ya da değiştirmeye yönelmişlerdir.
YanıtlaSil6. Bu dönemde Bediüzzaman devlet “adına” sergilenen dindışı hatta din karşıtı icraatlara rağmen “devlet düşmanı” olmamış, devleti ve hükümeti birbirinden ayırmıştır. Toplumun, şeairi muhafaza eden ve bid’alara direnme istidadına sahip olan bir “İslam toplumu” olmasından dolayı devlete yine “devlet-i İslamiye” demiştir.
Bediüzzaman bu dönemde hükümetlerin, şeaire, dindarlara ve kendisine yaptığı zulme direnmiş, bunu geçici bir durum olarak görmüş ve hataları CHP’ye maletmek gerektiğini ifade etmiştir. CHP’nin de ancak çok küçük bir kısmının bilerek din düşmanlığı yapan zındıka komitesi üyelerinden oluştuğunu teşhis etmiştir.
Bediüzzaman devletin dine karşı tutumunun olumlu yönde değişmesi için demokrasinin doğru bir araç olduğunu tesbit etmiş, müspet hareket kavramını öne çıkarmış, ihtilalci yöntemlerden uzak durmuştur. Asıl problemin toplumun içinde bulunduğu iman zaafı olduğunu teşhis etmiş, imanı takviye etmenin asıl önemli hizmet olduğunu ifade etmiş ve bu yolda çalışmıştır.
7. Bediüzzaman, laiklik nedeniyle, iman hizmeti ve dinî nasihat için devleti bir araç olarak kullanmanın zamanının geçtiğini tesbit etmiş, bu hizmeti, devletten ve hiyerarşiden bağımsız kalarak tebliğ, irşat ve nasihat edecek olan ve sivil ilişkilere dayanan cemaatlerin göreceğini bildirmiştir.
Devletten de; dinsizlere ilişmediği gibi dindarlara da ilişmemesini ve fakat halkın din ihtiyacı ve dinî hassasiyeti nedeniyle dindarların önünü açacak ve onları destekleyecek icraatlar yapmasını istemiştir.
8. Bediüzzaman çok partili siyasi hayata geçildiğinde de iktidardaki Demokrat Parti’yi din lehinde icraat yapmaya teşvik etmiş ve desteklemiştir. Din lehine bazı icraatları özellikle ısrarla teklif ve takip etmiştir. Ancak bu tür icraatların bir gereği ya da parçası olarak anayasanın da yeniden yazılmasını veya devletin İslam devleti olduğunun anayasaya dahil edilmesini istemiş değildir.
Bediüzzaman, iman takviye edilip ahlakî zaaf bitirilmedikçe, yani halkın yüzde altmış yetmişi tam dindar hale gelmedikçe hukuk düzenine ve kanunlara ilişkin tartışmaların zamanının gelmemiş olacağını beyan etmiştir. Diğer deyişle Hazret-i Peygamber’in önce bireyi ihya ve sonra toplumu biçimlendirme ve ondan sonra da devleti inşa biçiminde basamaklandırdığı tedricilik kaidesine ve sünnetine de uymuştur. Bu kapsamda, bir alt yapı kurumu olarak gördüğü vicdanı imanla ve ahlakı da sünnet-i seniyye ile takviye etmeye yönelmiş; topluma ilişkin bir üstyapı kurumu olan devlet ve hukuku ıslah etmeyi sonraya bırakarak buna göre bir hizmet tarzı geliştirmiştir. Bu sebeple İslam devleti ya da dâr-ul İslam gibi kavramlara öncelik vermemiştir.
Bu makalede, bu tesbitler, Risale-i Nur Külliyatı’ndaki delillerinin de yardımıyla ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
2. Giriş
Bediüzzaman’ın “hükümet-devlet” ve “toplumun dini-devletin dini” kavramlarının somut uygulamalarına yönelik değerlendirmesi, üç hayat devresi itibariyle farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Bu üç hayat devresi aynı zamanda devletin üç farklı biçimine de karşılık gelmektedir.
Eski Said olarak da bilinen birinci devresinde Bediüzzaman, meşrutiyet dönemi, öncesi ve sonrasına ilişkin değerlendirmeler ortaya koymuştur. Zayıf ve eksik de olsa İslam dinini temel referans olarak alan bir devlet olarak Osmanlı Devleti’nin, meşrutiyetin ve hürriyetin nimetlerinden halkı ve İslam dünyasını yararlandırması ve ila-yı kelimetullah ve terakki için gayret göstermesi gerektiğini ifade etmiştir
YanıtlaSilBediüzzaman’ın Yeni Said olarak adlandırdığı ikinci hayat devresinde (1926-1950) devlet de değişmiş, dinî referansları anayasasından çıkararak laiklik ilkesini benimsemiş, ancak katı bir laiklik anlayışı içinde sekülerizm ideolojisini uygulamaya yönelmiştir. Devletin dine ve dindarlara baskı uyguladığı bu dönemde devletin dinî hizmetler karşısındaki olumsuz tavrına karşılık Bediüzzaman devlet rejimiyle ilgilenmemiş, şefkatli ikazla yetinen özgün bir muhalefet tarzını benimsemiş, siyaset dışı kalarak ve müspet hareket prensiplerine sadık kalarak devletten temel hak ve hürriyetleri talep etmekle yetinmiş, asıl ilgi alanı olan iman hizmeti ile meşgul olmuştur.
Üçüncü Said dönemine karşılık gelen Demokrat Parti iktidarı (1950-1960) döneminde ise Bedüzzaman, bir yandan müspet iman hizmetini sürdürürken, diğer taraftan da devletin dinî alandaki görevlerine ilişkin açıklamalar ve yönlendirmeler yapmıştır. Bu kapsamda, devletin, temel hak ve hürriyetleri teminat altına alması yanında, sekülerleştirme uygulamalarından vazgeçmesini ve toplumsal dinî motifler denilebilecek olan şeairi muhafazaya yönelmesini de teşvik etmiş, ancak dinî hukukun ihyası ve devletin dininin anayasaya yazılması gibi konularda herhangi bir teklifi olmamıştır (“Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyenin kanunlarını da ihata eden dinin geniş dairesinden bahsetmez. Belki asıl mevzuu ve hedefi; dinin en has ve en yüksek kısmı olan imanın erkân-ı azîmesinden bahseder”)1.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere Bediüzzaman, hayatının ve devletin her üç döneminde de, anayasanın devletin dini hakkında nasıl bir tutum takındığı hususunu öncelikli bir mesele olarak görmemiş, bireylerin imanlarını kurtarıp korumalarını ve imanı hayata yansıtmalarını hedeflemiş, bunların bir ön şartı ve vasıtası olarak da şeairi muhafazayı ön plana almıştır. Devletin de, şeairi muhafazaya yönelik tedbirler almasını, dinî konuda daha aktif olmasını, dindarlar ve dinsizler arasında tarafsız kalmakla yetinmemesini ve asayişi koruma görevinin bir gereği olarak din lehinde icraatlar yapmasını ve bir de kaderin sevkiyle gelen tarihi-coğrafi konumunun bir gereği olarak ittihad-ı İslam’ı gerçekleştirmesini ısrarla tavsiye etmiştir.
Aşağıda, Bediüzzaman’ın bu yaklaşımlarının Risale-i Nur Külliyatından karşılıklarını, “makalenin ana fikri” başlığında yer alan sıraya uygun olarak ve bazı ilave bilgileri de vererek aktaracak ve yeri geldikçe görüşlerimizi açıklayacağız. (Risale-i Nur Külliyatına yapılan atıflarda metinler ve sayfa numaralarında Yeni Asya Neşriyat tarafından 1994’den sonra yayınlanmış olan baskılar nazara alınmıştır. Bu metinlere elektronik ortamda http://www.risaleinurenstitusu.org adresinden de ulaşılabilir. Bu sebeple aşağıda atıflarda sadece kitap adı ve sayfa numaraları verilecektir.)
3. Bazı Temel Kavramlar Hakkında Ön Bilgi
Bediüzzaman Risale-i Nur’da, devlet kavramını kullanmayı, muhtemelen soyut ve kapsayıcı bir kavram durumunda olduğundan, gerekmedikçe tercih etmemektedir. “Hükümet” kavramını, yerine göre, bazen “devlet” anlamında bazen de “kabine” veya “iktidar” anlamında kullanmaktadır. Mesela “Isparta Hükümeti” derken, günlük dildeki “Hükümet konağı” kavramlaştırmasında olduğu gibi, Isparta’da tecelli eden devlet gücünü kastetmektedir. “Demokratların hükümeti” derken, Başbakan Menderes’in kurduğu kabineyi ve Demokrat Parti iktidarını kastetmektedir.
.
YanıtlaSilBediüzzaman, kanun-u esasi kavramını, ikinci meşrutiyet döneminde yazdığı eserlerde, genellikle, bu gün bilinen anlamıyla teknik bir kavram olan “anayasa” anlamında kullanmaktadır. Tek parti döneminde ve özellikle Demokrat Parti iktidarında ise bu kavramı çoğunlukla “hukukun bir temel prensibi” anlamında kullanmaktadır. Mesela “Kur’an’ın bir kanun-u esasisi”; “Kur’an’daki temel hukuk prensiplerinden biri” demektir.
Bediüzzaman “İslâmî devlet” anlamına gelecek biçimde “devlet-i İslamî” kavramını kullanmamaktadır. Buna karşılık “devlet-i İslamiyye” kavramını sıklıkla kullanmaktadır. Bu kavrama bazen “Kur’an’ın tarif ettiği devlet” ya da “İslam’ı yayan devlet” anlamını yüklemektedir. Mesela “hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiye” cümlesinde bu anlamdadır. Yine bu kavrama, bazen, belli bir coğrafyada çoğunluk halde bulunan “Müslüman halkın devleti” anlamını yüklemektedir. Mesela “Endülüs devlet-i İslamiyesi” bu anlamdadır. Türkiye Cumhuriyeti için devlet-i İslamiye demesinin anlamı da budur.
Bediüzzaman ittihad-ı İslam kavramını da, bazen İslam devletlerinin ittihadı veya ittifakı anlamında, bazen de Müslümanların kardeşliği (uhuvvet-i İslamiye) anlamında kullanmaktadır.
4. Bediüzzaman’ın Devlet ve Hükümet Teorisi
a) İki hükümet: Hilkat hükümeti ve ben-î adem hükümeti
Bediüzzaman, “Allah’ın Hakîm isminin tecellisi” ya da “vahye istinat eden bilgi” anlamındaki “hikmet” ile devlet kuvveti anlamındaki “hükümet” arasında bir ilişki kurmaktadır: “… belki hikmetle iş görmek mânâsiyle hükûmet namı verilen …”2
Nitekim birinci dünya savaşı yıllarında yazmaya başladığı ilk Kur’an tefsirinin ilk sayfalarında hükümet kavramı ile ilgili ilginç bir benzetme yaparak dersine başlamaktadır: Buna göre devlet iktidarı da bir “hükümet”tir. Ancak kainatta tek hükümet devlet hükümeti değildir. İnsanların dünyadaki varlığından sonra ortaya çıkmış olan “devlet” ve “dünyevi iktidar” manasındaki hükümetten başka, bir de “yaradılışın hükmü ve anlamı-hikmeti” anlamında bir hükümet daha vardır: “Hilkat hükümeti”. (Özgün deyim ve yaklaşım, anlayabildiğimiz kadarıyla, münhasıran Bediüzzaman’a aittir).
“Evet benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mâzinin derelerinden gelip, vücut ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti: ‘Şu garib ve acip mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?’ diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:3 …”
Bu metnin devamında kainat bir tarafta ve insanlık diğer tarafta olarak yaradılışın amacına dair soru cevap faslı açılmaktadır. Kainatta cereyan eden düzen ve kurallar (Allah’ın irade sıfatından gelen şeriat-ı fıtriye) bir hükümet olarak tarif edilmekte ve insanların iradelerinin de rol oynadığı sosyal düzen anlamındaki hükümetin (Allah’ın kelam sıfatından gelen şeriat) karşısına çıkarılmaktadır. Bu hükümet, Bediüzzaman’ın İşaratü’l İcaz’dan talebelerine verdiği derslerden kaleme alınmış olan diğer bir metinde, günümüzde bilinen hükümete oldukça benzeyen (zabıta gibi) kavramlarla tarif edilmektedir. Bu da göstermektedir ki tabiat için “hükümet” deyimi bilinçli ve özel bir tercihtir.
“Benî Âdem bir tek taife iken yüz binler taifelere karışmasında kâinat zemin gibi onlara netice-i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güya hilkat-i kâinat hükûmeti; o hükûmetin zabıta memuru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misafir kafileye gönderip ondan sual edip …”4
YanıtlaSilDevlet ve kanun kavramına Bediüzzaman’ın yüklediği felsefî anlama göre, insanların iktidarı ve hükümeti anlamındaki devlet, insanların varlığından bu yana -ilkel biçimde de olsa- vardır. Devlet de diğer tabii varlıklar gibi fıtridir. Devletsizlik ve hükümetsizlik aynı zamanda intizamsızlık ve düzensizlik demektir. (… intizâmsız, hükümetsiz olan sol yolun yolcusu…5) Bu ise hikmete aykırıdır.
Ancak yine devlet de, devlet ile elde edilecek neticeler -mesela adalet- yönünden aynen diğer tabii sebepler gibi -mesela elma için ağacın sadece sebep olması gibi- sadece bir sebeptir. Neticeyi yaratan kuvvet de, aynen sebepleri yaratan gibi, ancak kudret-i ilahidir. Diğer deyişle devletle elde edilen hayırlı neticeler ve bilhassa kamu düzeni ve sulh, devlet ya da yöneticilerinin hesabına geçmez, onlar tarafından temellük edilemez. Neticeyi doğuran fiil kainatın Hâlıkına aittir. Aksi düşünce bir tür şirktir.
Bu derinlikli felsefî bakış açısı, devleti de doğru yerine oturtmaktadır:
“…Nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudûr eden ef’al-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudûr eden ef’al arasında bir nizam ve bir intizamı îka’ eden İlahî bir şeriat-ı fıtriyedir. Binaenaleyh şeriat ile devlet nizamı, makul ve itibarî emirlerden oldukları gibi; tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta câri olan âdetullahtan ibarettir.”6
Bilinen anlamıyla devlet ve hükümet de insan ve insanlık gibi gelişen bir varlıktır. Devletlerin değişmesi ve dönüşmesi de ancak zamana ve diğer şartlara bağlıdır:
“Yine âlemce malûmdur ki, devlet bir şahs-ı manevîdir. -Çocuk gibi- teşekkülü, büyümesi tedricîdir. Ve keza yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricîdir, zamana mütevakkıftır.”7
b) Devlet kudretinin dayanağı (kalem ve kılıç)
Devlet ve iktidar, ya güce ya da ilm-i ezeliye yani vahye istinat ettirilerek kurulabilir.
Salt güce istinat eden devlet de istisnaen kısa bir zamanda kurulup tekamül ettirilebilir, ancak vicdana hitap edemez.
Asıl devlet, akıl, kalp ve vicdana da hükmeden devlettir ve böyle bir devlet ancak vahye istinat ile kurulabilir.
“Evet, kahr ve cebr ile zâhirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat; bütün kalblere, fikirlere, ruhlara icra-yı tesir ederek, zâhiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek, -en büyük harika olmakla- ancak nübüvvetin hassalarından olabilir.
“… Evet tehdidlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir. Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikatı teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şua-i hakikattan muktebes harikûlâde bir mu’cizedir.”8
YanıtlaSilNitekim bazı peygamberlerin kurup yönettiği devletler ve bilhassa Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Asr-ı Saadet devleti, vahye istinat ettiğinden ve vahyin doğrudan muhatabı olan peygamber eliyle tesis edildiğinden, bir mucize biçiminde, ani ve def’i olarak muvaffakiyet elde etmiştir:
“Acaba Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün esasat-ı âliyeyi hâvi olan ve maddî manevî bütün terakkiyat ve medeniyet-i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def’aten teşkil ettiği bir devletle, dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî mânevî hâkimiyetini muhafaza ve ibka ettiren, hârikulâdeliği değil midir?”9
“Evet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği şeriatın hakaikı, fıtratın kanunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. ...O zât, … öyle bir devlet teşkil etti ki, sâhirlerin sihirlerini yutan Asâ-yı Mûsa gibi, başka zâlim devletleri yuttu ve nev’-i beşeri istilâ eden zulüm, fesad, ihtilâl, şekavet rabıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsi’ ettirdi. Acaba o Zât’ın şu macerası, O’nun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?”10
c) Devlet ve mükemmellik
Devlet ve hükümet bir varlık olarak, “iyi”, gerekli ve faydalıdır. Ancak uygulamaları itibariyle yanlışları olabilir. Görevlileri itibariyle içlerinde kötüler de bulunabilir. Önemli olan oluşma biçimi ve sağduyunun tecelli edip etmediğidir. Bediüzzaman Osmanlı devletinde (Meşrutiyet döneminde) hükümete bu prensiple bakmıştır. (Bu yaklaşımın Cumhuriyet döneminde de sürdüğü anlaşılmaktadır).
“… Muhali talep etmek, kendine fenalık etmektir. Zerrâtı günahkârlardan mürekkep bir hükümet tamamıyla mâsum olamaz. Demek, nokta-i nazar, hükümetin hasenâtı, seyyiâtına tereccuhudur. Yoksa, seyyiesiz hükümet muhal-i âdidir. Ben öyle adamlara anarşist nazarıyla bakıyorum. Zira onlardan birisi -Allah etmesin- bin sene yaşayacak olsa, âdetâ mümkün hükümetin hangi suretini görse, hülya ile yine razı olmayacak. Şu hülyanın neticesi olan meylü’t-tahrip ile, o sureti bozmaya çalışacak.”11
Devlet görevlilerinin bazılarının ya da bir kısmının bozuk olmasının çözümü de yine tedricilik kanununa uygun biçimde ve toplumun ıslahının tabii bir sonucu olarak onların da ıslahıdır. İhtilalci bir yöntemle tüm devlet görevlilerinin bir elden değiştirilmesi zaten mümkün de değildir. Bu açıdan “neye layıksanız öyle yönetilirsiniz” kuralı da geçerlidir.
“Bir cisim birden zerrattan tahallül ve yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurîni ref ve yenilerini ikame eylemesi, muhal olmasa da, müteazzirdir. Binaenaleyh, istidad-ı habis ve kabil-i ıslah olmayan adamları zaten cism-i devlet def-i tabiî ile ifraz edecektir. Amma kabil-i ıslah olanlar, zaten güneş garptan tulû etmediğinden, tevbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli.”12
d) Devlet ve din
Risalelerde Hazret-i Peygamberin kurduğu düzen ve devlet, başından itibaren “İslam devleti” (Müslümanların devleti) olarak anılmaktadır.
Ancak devletin dönüşmeye başladığı ve zaafiyetlerin görüldüğü dönemde de devlet için aynı ifade kullanılmaktadır. Hatta yöneticilerin bütün bütün çığırdan çıkmaya meylettiği durumlarda dahi devlet-i İslamiye kavramı kullanılmaktadır:
“Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler.13 … İster istemez Emeviye devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvibleriyle etbâları ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi ve hakaik-i îmaniyeyi ve ahkâm-ı Kur’aniyeyi muhafazaya ve neşre çalıştılar. … Eğer karşılarında Âl-i Beyt’in gayet kuvvetli velayet ve diyanet ve kemalâtı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyyen muhtemeldi.”14
YanıtlaSilBediüzzaman İslam coğrafyasında sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadelesi yapan milletlerin kurduğu veya kuracağı devletleri de İslam devleti olarak adlandırmıştır:
“… Şimdilik Asya ve Afrika’da inkişafa başlayan ve dört yüz milyon Müslüman’ı birbirine kardeş ve maddî ve manevî yardımcı yapan İttihad-ı İslâm’ın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde tesise başlamasının ve Kur’an-ı Hakîm’in kudsî kanunlarının o yeni İslâmî devletlerin kanun-u esasîsi olmasından dolayı büyük bayram-ı İslâmiyeyi tebrik …”15
İslam devleti bu gün bilinen sınırlarıyla İslam dünyasına özgü bir kavram değildir. Gelecekte yeni İslam toplumları ve dolayısıyla yeni İslam devletleri ortaya çıkacaktır. Bu da İslam devleti ile İslam toplumunun bağlantılı iki kavram olduğunu göstermektedir.
“Avrupa ve Amerika, İslâmiyet’le hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.”16
Adına İslam devleti de denilse, devlet, farklı dinden olan insanlara da hizmet vereceğinden, hakimiyet alanı ve kapsamı itibariyle, dinî ve uhrevi değil dünyevi bir kavramdır. Nitekim Bediüzzaman Uhuvvet Risalesinde birlik unsurlarından biri olan devleti dinî unsurlar arasında değil coğrafi unsurlar arasında saymaktadır:
“Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. Bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. Bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. Ona kadar bir bir.”17
Devlet, üzerinde hükmettiği ülkeden ve bu ülkede yerleşik insanlardan bağımsız bir varlık değildir. İnsanların çoğunluğunun dini, toplumun dinidir. Toplumun dini dolaylı olarak devletin de dinidir. (Bu sebepledir ki kendileri gizli dinsiz olup başkalarının da dinsiz olması için çalışanlar, gücü ellerine geçirdiklerinde, devleti dinsizleştirmekle yetinmeyip, devlet gücünü kullanarak toplumu da dinsizleştirmeye çalışmaktadırlar).
Toplumun dini -aynı zamanda- dolayısıyla devletin de dinidir. Temel hak ve hürriyetleri ve din hürriyetini kabul eden her devlet, bu dini resmen tanıyıp kabul etmese de bilhassa demokratik etkileşim vasıtasıyla tabii seyri içinde nazara alacak ve dolaylı biçimde de olsa dinin etkisi altında kalacaktır. Yine bu sebeple toplumun çoğunluğunun mensup olduğu dine mensup olanlar genellikle dinlerini serbestçe icra edebilirler. Zira devletler bu hakkı kolaylıkla teminat altına alır. Bir devlet aynı zamanda dinî azınlığın da haklarını koruyorsa din hürriyeti tamam demektir.
5. İslam Ülkesi – Harb Ülkesi
İslam dini açısından, bir ülkede dini motifler yeterince baskınsa ve özgürce kullanılabiliyorsa o ülke İslam ülkesidir. Bu tür ülkelere daru’l İslam da denir. Alternatifi olan daru’l harb ise, toplumun ve devletin, Müslümanların dinlerini serbestçe yaşamalarına izin vermediği ve dolayısıyla Müslümanların haklarını elde etmek için harb halinde bulundukları/bulunacakları ülkedir. Müslümanların azınlıkta olduğu her ülke bu şekilde değildir. (Günümüzde birçok İslam ülkesinde birçok konuda dindarlara baskı vardır. Buna karşılık birçok gayr-i Müslim ülkesinde Müslümanlar daha rahat ve daha özgürdür).
YanıtlaSil“Daru’l harp ve daru’l İslam kavramları, siyasal İslamcıların aksine, Bedüzzaman’ın sık kullandığı kavramlar değildir. Risalelerde bu kavramlar tek bir yerde ve dolaylı bir sebeple (Arapça dışındaki dillerle ezan okuma fetvasının sınırları belirlenirken) kullanılmıştır: …Ecnebî diyarına, lisan-ı şeriatta “dâr-ı harp” denilir. Dâr-ı harpte çok şeylere cevaz olabilir ki, diyar-ı İslâmda mesağ olamaz.”18
Ayrıca Bediüzzaman daru’l harbi devletle değil toplumla ilişkilendirmekte ve başka dinlerin egemenlik alanı durumundaki yerler olduğunu ifade etmektedir: “Hem Frengistan diyarı, Hıristiyan şevketi dairesidir. Istılahât-ı şer’iyenin maânîsini ve kelimât-ı mukaddesenin mefâhimini lisan-ı hal ile telkin edecek ve ihsas edecek bir muhit olmadığından…”19
Aynı şekilde devletin durumundan ve din karşısındaki konumundan bağımsız olarak, şeairin tatbik edildiği yerlerin de daru’l İslam olduğunu belirtmektedir: “Diyar-ı İslâmda ise, muhit, o kelimât-ı mukaddesenin meâl-i icmâlîsini ehl-i İslâma lisan-ı hal ile ders veriyor. An’ane-i İslâmiye ve İslâmî tarih ve umum şeâir-i İslâmiye ve umum erkân-ı İslâmiyete ait muhaverât-ı ehl-i İslâm, o kelimât-ı mukaddesenin mücmel meallerini, mütemadiyen ehl-i imana telkin ediyorlar. Hattâ, şu memleketin maâbid ve medâris-i diniyesinden başka, makberistanın mezar taşları dahi birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki, o maânî-i mukaddeseyi ehl-i imana ihtar ediyorlar.”20
Bu durumda daru’l harb ile daru’l İslam arasında, sulhün hakim olduğu ve adına dar-ı sulh denilebilecek olan üçüncü bir ülke grubu daha vardır denilebilir. Her dar-ı sulh potansiyel olarak daru’l İslam’dır. Zira sulh, selam ve İslam’dır. İslamın yaşanması da İla-yı kelimetullah yani tebliğ ve irşad vazifesi de ancak sulh içinde iken yapılabilir.
Nitekim Bediüzzaman’a göre sulh-u umumi hem İslam devletinin hem de bütün insanlığın huzuru için esaslı bir hedeftir: “İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.”21
6. Devlet ve Cihad
İslam’ın ilk devirlerinde sadece İslam dini değil diğer dinler de devletlere istinat etmekte idi. Aynı şekilde devletler de genellikle dinlere istinat etmekte idi. Bu nedenle, o dönemde dini yaymak, aynı zamanda devleti zaptetmek ve ülkesini fethetmek anlamına geliyordu. Bu sebeple İslam devleti maddi cihadı da yerine getiren bir devlet biçimi olarak anlaşılıyordu. İslam dini de bir yandan dinleri diğer taraftan da o dinlerin devletlerini karşısına almış bir hareket idi.
“Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere galib ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor.22 ... Yani, Hazret-i İsâ (a.s.) gibi kılıçsız değil, belki sahibü’s-seyf bir Peygamber gelecek, cihada memur olacak ve onun Sahabeleri dahi kılıçlı ve cihada memur olacaklardır."23
“Osmanlı devleti de dini yaymak adına maddi cihadı bir vazife olarak kabul etmişti. Bediüzzaman da Osmanlı devletini özellikle bu sebeple bir İslam devleti olarak anmıştır: Eskiden beri i’la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile, kendini yek-vücud olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiye…"24
YanıtlaSilElbette maddi cihadın amacı ganimet ya da toprak elde etmek değildi. Aynı şekilde amaç başka dinlere mensup olanları zorla Müslüman yapmak da değildi. Amaç, fethedilen ülkelerde İslam’ı yaşamak ve yaymak isteyenlere uygun bir toplumsal düzen kurmaktı.
Bu durum Osmanlı anayasasının yazılmasında da etkisini göstermiş ve 1876 Anayasasının 11. maddesine “Devleti Osmaniyenin dini İslâm’dır” hükmü konmuştur.
Bununla birlikte Anayasa aynı hükmün devamında dinî azınlıkların (o günkü adıyla cemaatlerin) din hürriyetini de teminat altına almıştır: “Bu esası vikaye ile beraber asayiş-i halkı ve âdâb-ı umumiyeyi ihlâl etmemek şartile memalik-i Osmaniyede maruf olan bilcümle edyanın serbesti-i icrası ve cemaat-ı muhtelifeye verilmiş olan imtiyazat-ı mezhebiyenin kemakân cereyanı Devletin taht-ı himayetindedir.”25
7. Devlet ve Anayasa
İslam devletinin de adalet ve hukuk devleti olması için kanun yapmaya ihtiyacı vardır. Kanun yazıcılar bunu yaparken örnekleme ve kıyas da yapabilirler. Ancak kaynak doğru ve niyet iyi olmalıdır. Avrupa’dan “kanun” iktibas etmekle “hukuk” ve “hüküm” almak arasında fark vardır. Şeriatın hüküm koymadığı hususlar hakkında kanun yaparken Avrupa kanunlarını iktibas etmek ya da kanun yapma tekniği itibariyle taklit etmek, gerekli ise mahzurlu değildir. Buna karşılık, şeriatın hükümleri dururken, Avrupa’nın felsefeye, nefse ve akla istinat eden kanunlarını almak fıtrata ve İslam’a zıttır: “On üç asır evvel Şeriat-ı Garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir.”26
Anayasa da bir kanun olarak bu kapsamdadır.27 Bediüzzaman ikinci meşrutiyetin ilanı ve anayasanın yeniden uygulanmaya başlaması üzerine yazdığı makalelerinde ve diğer eserlerinde bu yeni düzenin din dışı olmadığını beyan etmiş, anayasalı sisteme din adına sahip çıkmıştır: “Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mes’ele ise; hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir. Hüsn-ü telakki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira, dünyevî saadetimiz meşrutiyettedir. Ve istibdaddan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.”28
8. Devlet ve Resmi Din
a) Genel olarak resmi din ve anlamı
Öncelikle belirtelim ki Bediüzzaman “devlet dini” ya da “resmi din” kavramını henüz anayasaların yazılmadığı eski tarihlerdeki devletler için de kullanmaktadır. (Zira bir devletin anayasasının olup olmadığı ve anayasasında ne yazdığından çok fiilen nasıl davrandığı önem taşır.) O zamanda yüzer milyon tebaası bulunan Nasârâ ve Yahudi ve Mecusî dinleri ve Roma, Çin ve İran hükümeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan cihangir devletlerin edyân-ı resmîleri iken…29
Modern anayasaların yazılmaya başlandığı tarihlerden bu yana, çeşitli sebeplerle birçok ülkede anayasalara devletin dini hakkında hükümler konulmuştur.30 Bazı anayasalarda (Yunanistan, İzlanda vd.) resmi din ya da en azından “tanınmış din” (established religion) vardır. Anayasa, bu dine mensup olanlara, bilhassa kamu hizmeti hususunda bazı avantajlar sağlamakta, devlete de dinî bazı görevler yüklemektedir. Buna karşılık bazı anayasalarda (Fransa, Almanya, İtalya, Belçika) belli bir din öne çıkarılmamış, din ile devletin ayrılığı öngörülmüştür. İkinci grup içinde doğrudan doğruya devletin “laik” olduğunu belirten tek devlet Fransa’dır.
YanıtlaSilAlmanya’da din-devlet ayrılığı esas olmakla beraber, bu model hem dine sempatiktir hem de çoğulcudur. Federal Almanya Anayasasına göre Almanya’da devlet kilisesi yoktur ve dinî kurumların herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın örgütlenmeleri serbesttir. Her dinî cemaat kendi işlerini harici bir müdahale olmaksızın özerk bir şekilde düzenleme hakkına eşit olarak sahiptir. Şimdiye kadar var olanlar yanında, başvurmaları halinde başka dinî cemaatler de kurulabilir. Bir felsefi doktrini yaymak amacıyla oluşturulan dernekler de dinî cemaatlerle aynı statüye sahiptirler. Bu cemaatler ve bunların oluşturabilecekleri birlikler bir tür kamu kurumu olarak muamele görürler. Bu kurumlar kendi üyelerine vergi koymaya yetkilidirler. Devlet, kuralları yasayla belirtilen şekilde dinî cemaatlere yardım eder. Ayrıca, dinî cemaat veya derneklerin mal-mülk sahibi olmaları ve ibadet, eğitim veya hayır amacına tahsisli kurumlarına, vakıflarına veya diğer varlıklarına ilişkin hakları devletin güvencesi altındadır.31
b) Osmanlı Devleti ve resmi din
Osmanlı Devleti 1876 Anayasasının 11. maddesi ile İslam’ı devletin dini olarak benimsemişti. Bediüzzaman, Anayasada yer alan bu hükmü, bir yandan devletin şahs-ı manevisini Müslüman gösteren bir hüküm olarak görmüş ve diğer taraftan da demokrasi ve cumhuriyetin gerçek mânâsına ulaşması açısından önemli saymıştır.
“(İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Osmanlı Meclis-i Mebusanına hitaben yazdığı makalede:) Cumhuriyet ve demokrat mânasındaki (bu iki kelimeyi müellifi sonraki baskılarda eklemiştir) meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adâlet ve meşveret ve kanunda cem-i kuvvet; bu ünvan ile beraber ve şahs-ı mânevî-i hükümeti Müslüman gösteren.. ve kanun-u esasînin ruhunu ve on birinci maddeyi muhafaza ile sizi hıns-ı yeminden (yemini bozmaktan) kurtaran…”32
Ancak belirtelim ki bu düzenleme din hürriyetine engel olmamıştır. Zira vatandaşlar arasında din hürriyeti yönünden eşitlik prensibi getirilmiştir. Ayrıca azınlıkların kendi iç işlerinde kendi hukukuna tabi olacakları kabul edilmiştir.
Bu durum bazı çevrelerce bir çelişki ya da devletin İslam’dan vazgeçmeye başladığını gösteren deliller biçiminde algılanmıştır. Bediüzzaman konu ile ilgili sorulara karşı, anayasada bir çelişki bulunmadığını ve eşitlik hükmünün kanun önünde eşitlik mânâsına geldiğini bildirmektedir. Ancak aşağıdaki metnin haşiyesinden de anlaşılacağı üzere devlet üzerinden lâdinî bir istibdat uygulamasının hazırlıklarının başlaması da aynı döneme denk gelmektedir.
“Sual: “Gayr-i müslimlerle nasıl müsavi olacağız?”
“Cevap: Müsavat ise, fazîlet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat, “Karıncaya bilerek ayak basmayınız” dese, tazibinden menetse, nasıl benîademin hukûkunu ihmal eder? Kella! Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) adi bir Yahudî ile muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salahaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim. [Haşiye: Eski Said, Nur’un parlak hasiyetinden gelen kuvvetli bir ümit ve tam tesellî ile, siyaseti İslamiyete alet yaparak, hararetle hürriyete çalışırken, diğer bir hiss-i kable’l-vukû ile dehşetli ve ladînî bir istibdad-ı mutlakın geleceğini bir hadîs-i şerîfin manasından anlayıp, elli sene evvel haber vermiş. Said’in tesellî haberlerini o istibdad-ı mutlak, yirmi beş sene bilfiil tekzib edeceğini hissetmiş ve otuz seneden beri (Şeytan ve siyasetten Allah’a sığınırım.) deyip, siyaseti bırakmış, Yeni Said olmuştur.]
“Zîra, meşrûtiyet, hakimiyet-i millettir; hükümet hizmetkardır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vali reis değiller, belki ücretli hizmetkarlardır. Gayr-i müslim, reis olamaz, fakat hizmetkar olur.33
YanıtlaSilBediüzzaman ikinci meşrutiyet döneminde “din elden gidiyor, devlet dinden uzaklaştı” diyenlere cevap olarak, milletin ve insanlığın fıtrî ihtiyacı olarak dinin ve dolayısıyla dine hizmetin gerekli olduğunu, bu gereklilik mevcut iken, her hükümetin açık ya da örtülü hedef olarak dine hizmet amacını da taşıyacağını bildirmektedir.
S - Demek hükümet bundan sonra da İslâmiyet ve din için hizmet edecek midir?
C - Hayhay! Bazı akılsız dinsizler müstesna olmak şartıyla, hükümetin hedef-i maksadıvelev gizli ve uzak olsa bile uhuvvet-i imaniye sırrıyla üç yüz milyonu bir vücut eden ve nurânî olan İslâmiyetin silsilesini takviye ve muhafaza etmektir. Zira, nokta-i istinad ve nokta-i istimdad yalnız odur. … Zira, kemâlin cemâli dindir. Hem, din saadetin ziyasıdır, hissin ulviyetidir, vicdanın selâmetidir.”34
Ayrıca dinî nasihatin devlet görevlilerince değil Kur’an’ın tebliği ile ve bizzat ilim ehli tarafından yapılması halinde daha verimli ve faydalı olacağını bildirmektedir. Her şeyin ve dinî hizmetin hükümetten beklenmesinin de aslında bir nemelazımcılık ve korkaklık biçimi olduğunu ifade etmektedir.
“… O sadâ-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nispeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir? Elhasıl: İnkılab-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adamın dinde hissesi, beytü’l-ankebut gibi zayıf düşmüş Cehalettir, onu korkutur; taklittir, onu telâşa düşürttürür. Zira itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükümetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükümetin kesesinden tahayyül eder, korkar.”35
Devlet ve hükümetin varlık sebebi insana hizmettir, devlet görevlilerinin bazılarının gayr-ı müslim olması bu amacı değiştirmez: “Zira meşrutiyet hâkimiyet-i millettir; hükümet, hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vali, reis değiller; belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim, reis olamaz, fakat hizmetkâr olur.”36
Aynı şekilde, devletin İslam devleti olması bütün icraatlarının adilane olacağı ve muhalefetin meşru olmadığı anlamına gelmez.
“Suâl: Bâzı adam, ’Şeriata muhâliftir’ diyor?”
Cevap: Rûh-u meşrûtiyet, şeriattandır; hayatı da ondandır. Fakat ilcâ-i zarûretle teferruat olabilir, muvakkaten muhâlif düşsün. Hem de, her ne hâl ki, meşrûtiyet zamanında vücuda gelir! Meşrûtiyetten neş’et etmesi lâzım gelmez. Hem de hangi şey vardır ki, her cihetle şeriata muvâfık olsun; hangi adam var ki, bütün ahvâli şeriata mutâbık olsun? Öyle ise şahs-ı mânevî olan hükümet dahi mâsum olamaz; ancak Eflâtûn-i İlâhînin medîne-i fâzıla-i hayaliyesinde mâsum olabilir. Lâkin, meşrûtiyet ile sû-i istimâlâtın ekser yolları münsed olur; istibdatta ise açıktır.”37
Nitekim Bediüzzaman meşrutiyet döneminde hükümeti oluşturan partinin bazı icraatlarına muhalefet etmiş, zulmüne karşı çıkmış ve bilhassa dindarlara dini sebeple yapılmaya başlanan zulmün gerçek kaynağını deşifre etmiştir: (Otuz Bir Mart isyanından sonra Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki savunmasında:) “… Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatını setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla itham ederler.”38
YanıtlaSilOsmanlının son döneminde Batılılaşma akımından en çok ve en önce, batı kaynaklı askeri eğitimin de etkisiyle ordu etkilenmiş, ordunun yapısı değişmeye başlamış ve Bediüzzaman da bu değişim nedeniyle orduya karşı tavrını değiştirmiştir.
“Eski Said’in İttihad Terakki komitesine şiddet-i muhalefetiyle beraber, onların hükümetine ve bilhassa orduya karşı tarafgirâne yüksek takdiratı ve iltizamları ise, bir hiss-i kablelvuku’ ile yağı içinde bulunan o cemâat-ı askeriyede ve o cem’iyet-i milliyede bir milyona yakın evliya mertebesinde olan şühedayı, altı-yedi sene sonra tezahür edeceğini hissetmiş. İhtiyarsız olarak, meşrebine muhalif onlara dört sene tarafgir bulunmuş. Sâbık Harb-i Umumî çalkamasıyla o mübarek yağı alındı, yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Said dahi Eski Said’e muhalefet edip mücahedesine döndü.”39
c) Demokrasisiz cumhuriyet ve din devleti
Kurtuluş Savaşını yapan ve kazanan milletin cephedeki önderleri Osmanlının son döneminde önemli bir değişim geçirmiş olan ordu mensupları idi. Bunların önderliğinde Ankara’da kurulan yeni devlet değişimi hızlandırarak sürdürmüştür.
Yeni devlet, gerek din karşısındaki ve gerekse dini azınlıklar karşısındaki tutumu itibariyle, Osmanlı Devleti’nden farklı bir yapıya sahip olmuştur.
Bu yeni devlet inkılapçı bir devlettir. Bediüzzaman cumhuriyetin başlangıcındaki yenileşme ve inkılap hareketlerinin bir ihtiyaçtan kaynaklandığını ve prensipte doğru ve gerekli olduğunu kabul etmektedir: Koca ordunun ve hükûmetin teceddüd ve inkılab ve harb-i umumî inkılabından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyat…”40
Fakat ilkelerinin doğru tesbit edilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. (Birinci Meclis’teki konuşmasında:) Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek.41
İnkılap özellikle Kur’an’ın temel hükümlerine uygun olmalıydı: “Bir gün riyaset odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşmanlarının arasında nam kazanmak emeliyle, şeair-i İslâmiyeyi tahrib etmenin, bu millet ve vatan ve âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlid edeceğini; eğer bir inkılab yapmak îcab ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyet’e müteveccihen Kur’an’ın kudsî kanun-u esasîsi noktasından yapmak lâzım geldiği mealinde ihtarlarda bulunur …”42
Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında temel fikriyatta bir problem vardır: Toplumun dini inançlarının zayıflığından da yararlanan bir dinsizlik komitesi iktidara kendi rengini vermeye çalışmış ve önemli ölçüde muvaffak olmuştur. Bediüzzaman bu gidişi durdurmak üzere -davet üzerine- geldiği Ankara’da bulunmayı sürdürmeyi düşünmüş ve denemiş, ancak özellikle dinsizlik fikri ile mücadelenin doğru yönteminin bu yol olmadığını anlayarak ve başka maslahatlarla bundan vazgeçmiştir:
“Bediüzzaman, İlahî kudretin tecellisiyle ve ihsanıyla, böyle en elzem bir vakitte, dine revaç verebilecek bir teşekkülün zuhuru dolayısıyla ve kendisi de beraber çalışmak ümidiyle Ankara’ya gelmişti. Avn-i İlahî ve mu’cize-i Peygamberî ile düşman taarruzlarını def’eden ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet-i Cumhuriyede, doğrudan doğruya Kur’an’a istinad eden ve âlem-i İslâm’ın vahdetini nokta-i istinad yapacak ve İslâmiyet’in hakikatında mevcud kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydana getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aşılamak üzere mecliste çalışıyordu. Fakat pek kuvvetli maniler karşısına çıktı.”43
“Bin üç yüz otuz sekizde Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah! Dedim, bu ejderha imanın erkânına ilişecek.”44