Bu dünya bir küptür, gönülse ırmak gibi; bu dünya odadır, gönülse şaşılacak şehir. Dostun yarın uzaklaşmasını itemiyorsan akıllıyla dostluk edin. Gönlümüzde yankılanan ses Mevlana.sy.54.
Abdullah: Allah’ın kulu. Âbid: Kulluk eden, ibadet eden. Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan. Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş. Ahsen: En güzel. Alî: Çok yüce. Âlim: Bilgin, bilen. Allâme: Çok bilgili. Âmil: İşleyici; iş ve hareket adamı. Aziz: Çok yüce, çok şerefli. Beşîr: Müjdeleyici. Burhan: Sağlam delil. Cebbâr: Kahredici, galip. Cevâd: Cömert. Ecved: En iyi, en cömert. Ekrem: En şerefli. Emin: Doğru ve güvenilir. Fadlullah: Allah’ın ihsanı, fazlı. Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran. Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran. Gâlip: Hâkim ve üstün. Gani: Zengin. Habib: Sevgili, çok sevilen. Hâdî: Doğru yola götüren. Hâfiz: Muhafaza edici. Halîl: Dost. Halîm: Yumuşak huylu. Hâlis: Saf, temiz. Hâmid: Hamd edici, övücü. Hammâd: Çok hamd eden. Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan. Kamer: Ay. Kayyim: Görüp gözeten. Kerîm: Çok cömert, çok şerefli. Mâcid: Yüce ve şerefli. Mahmûd: Övülen. Mansûr: Zafere kavuşmuş. Masûm: Suçsuz, günahsız. Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü. Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten. Mekkî: Mekkeli. Merhûm: Rahmetle bezenmiş. Mes'ud: Mutlu. Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir. Muallim: Öğretici.
Bütün Dini Konular Peygamber efendimizResulullah efendimizin isimleri Resulullah efendimizin isimleri
Sual: Peygamber efendimizin çok isminin olduğunu duydum, bunlar nelerdir? CEVAP Muhammed aleyhisselamın 400’e yakın ismi Mevahib-i ledünniyye'de vardır. Bunlardan bir kısmının manası alfabetik olarak kısaca şöyle:
Abdullah: Allah’ın kulu. Âbid: Kulluk eden, ibadet eden. Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan. Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş. Ahsen: En güzel. Alî: Çok yüce. Âlim: Bilgin, bilen. Allâme: Çok bilgili. Âmil: İşleyici; iş ve hareket adamı. Aziz: Çok yüce, çok şerefli. Beşîr: Müjdeleyici. Burhan: Sağlam delil. Cebbâr: Kahredici, galip. Cevâd: Cömert. Ecved: En iyi, en cömert. Ekrem: En şerefli. Emin: Doğru ve güvenilir. Fadlullah: Allah’ın ihsanı, fazlı. Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran. Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran. Gâlip: Hâkim ve üstün. Gani: Zengin. Habib: Sevgili, çok sevilen. Hâdî: Doğru yola götüren. Hâfiz: Muhafaza edici. Halîl: Dost. Halîm: Yumuşak huylu. Hâlis: Saf, temiz. Hâmid: Hamd edici, övücü. Hammâd: Çok hamd eden. Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan. Kamer: Ay. Kayyim: Görüp gözeten. Kerîm: Çok cömert, çok şerefli. Mâcid: Yüce ve şerefli. Mahmûd: Övülen. Mansûr: Zafere kavuşmuş. Masûm: Suçsuz, günahsız. Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü. Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten. Mekkî: Mekkeli. Merhûm: Rahmetle bezenmiş. Mes'ud: Mutlu. Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir. Muallim: Öğretici. Muhammed: Yerde ve gökte çok övülen. Muktefâ: Peşinden gidilen. Muslih: Islah edici ve düzene koyucu. Mustafa: Çok arınmış. Mutî: Hakka itaat eden. Mu'tî: Veren, ihsan eden. Muzaffer: Zafer kazanan, üstün. Mübârek: Uğurlu, hayırlı, bereketli, feyzli. Müctebâ: Seçilmiş. Mükerrem: Şerefli, yüce, aziz, hürmet ve tâzime erişmiş. Müktefî: İktifâ eden. Münîr: Nurlandıran, aydınlatan. Mürsel: Elçilikle gönderilmiş. Mürtezâ: Beğenilmiş, seçilmiş. Müstakîm: Doğru yolda olan. Müşâvir: Kendisine danışılan. Nakî: Çok temiz. Nakîb: Halkın iyisi, kavmin en seçkini. Nâsih: Öğüt veren. Nâtık: Konuşan, nutuk veren. Nebî: Peygamber. Neciyyullah: Allah’ın sırdaşı. Necm: Yıldız. Nesîb: Asîl, temiz soydan gelen. Nezîr: Uyarıcı, korkutucu. Nimet: İyilik, dirlik ve mutluluk. Nûr: Işık, aydınlık. Râfi: Yükselten. Ragıb: Rağbet eden, isteyen. Rahîm: Müminleri çok seven, acıyan. Râzî: Kabul eden, hoşnut olan. Resûl: Elçi. Reşîd: Akıllı, olgun, iyi yola götürücü. Saîd: Mutlu. Sâbir: Sabreden, güçlüklere dayanan. Sadullah: Allah’ın mübarek kulu. Sâdık: Doğru olan, gerçekçi. Saffet: Arınmış, seçkin. Sâhib: Mâlik, arkadaş; sohbet edici. Sâlih: İyi ve güzel huylu.
Selâm: Noksan ve ayıptan emin. Seyfullah: Allah’ın kılıcı. Seyyid: Efendi. Şâfi: Şefaat edici. Şâkir: Şükredici. Şems: Güneş. Tâhâ: Kur'an-ı kerimdeki rümuz ismi. Tâhir: Çok temiz. Takî: Haramlardan kaçınan. Tayyib: Helâl, temiz, güzel, hoş. Vâfi: Sözünde duran, sözünün eri. Vâiz: Nasihat eden. Vâsıl: Kulu Rabbine ulaştıran. Velî: Veli, sahip, dost. Yasîn: Gerçek insan, insan-ı kâmil. Zâhid: Masivadan yüz çeviren. Zâkir: Allah’ı çok anan. Zeki: Temiz, akıllı.
Resulullah’ın has ismi Sual: Kur’an-ı kerimde, Muhammed ismi geçen âyetlerin mealleri nasıldır? CEVAP Muhammed [aleyhisselam] ism-i şerifinin geçtiği âyet-i kerimelerin mealleri şöyledir: (Muhammed [aleyhisselam] ancak bir resuldür. Ondan önce birçok resuller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, siz ardınıza dönecek misiniz [dininizi bırakıp savaştan kaçacak mısınız]? Böyle yapan, elbette Allah’a bir zarar veremez, fakat şükredip sabredenlere, Allah elbette mükâfat verecektir.) [Al-i İmran 144]
(Muhammed [aleyhisselam, kendi sulbünden olmayan] erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
(İman edip salih amel işleyenlerin ve Rableri tarafından bir gerçek olarak Muhammed [aleyhisselama] indirilen kitaba inananların kötülüklerini Allah örter ve durumlarını düzeltir.) [Muhammed 2]
(Muhammed [aleyhisselam] Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar [Eshab-ı kiram], kâfirlere karşı çetin [ve metin], kendi aralarında merhametlidir. Onları rükû ve secde hâlinde [namaz kıldıklarını], Allah’ın fazlını ve rızasını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır [yüzleri nurludur]. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar [Eshab-ı kiram], filizlenmiş, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekicilerin hoşuna giden ekine benzerler. Allahü teâlâ, böylece onları [Eshab-ı kiramı] çoğaltıp güçlendirmekle, kâfirleri öfkelendirdi. İman edip salih amel işleyenleri mağfiret edip, onlara [Eshab-ı kirama] büyük ecir vereceğini vadetti.) [Fetih 29]
EVVEL الأوّل Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri. İlişkili Maddeler ESMÂ-i HÜSNÂ Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir. HAK Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif: BEKİR TOPALOĞLU “İlk” mânasına gelen evvel kelimesinin kökü hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kur’ân-ı Kerîm’de Hadîd sûresinin 3. âyetinde âhir ile birlikte Allah’a nisbet edilir. Bu âyetteki konumuna göre evvel “varlığının başlangıcı olmayan”, âhir de “varlığının sonu bulunmayan” demektir. Kelâm, felsefe ve tasavvuf literatüründe evvel-âhir yerine aynı anlamda kadîm-bâkī, ezelî-ebedî terimleriyle lem yezel - lâ yezâl tâbirleri de kullanılır. Kur’an’da Hadîd sûresinde yer alan evvel isminden başka birçok âyette yaratmayı başlatma, devam ettirme ve yenileme fiilleri, ayrıca göklerle yerin ve aralarındaki her şeyin yani kâinatın icat edilişi de Allah’a izâfe edilir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḫalḳ” md.). Yaratmayı ilkin başlatan ve onu sürdüren, bütün nesne ve olaylarıyla birlikte tabiatı meydana getiren varlığın kendisi elbette yaratılmış olamaz. Buna göre söz konusu âyetler Allah’ın, varlığı zâtının gereği olup (vâcibü’l-vücûd) başkalarını icat eden bir evvel olduğunu vurgular. İhlâs sûresinde geçen samed ile (112/2) birçok âyette tekrarlanan ganî isimleri de (bk. a.g.e., “ġanî” md.) Allah’ın her şeyden müstağni olduğunu ifade ederek evvel isminin mânasını pekiştirir.
Evvel ismi doksan dokuz esmâ-i hüsnâ hadislerinde yer aldığı gibi (Tirmizî, “Daʿavât”, 82; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10) Hz. Peygamber’in bizzat okuduğu ve kızı Fâtıma’ya öğrettiği dua ve niyaz metninde de geçmektedir: “Allahım! Sen evvelsin, senden önce hiçbir şey yoktur ve sen âhirsin, senden sonra da hiçbir şey yoktur” (Müslim, “Ẕikir”, 61; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 109; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 2, 15).
Âlimler evvel ve âhir isimlerinin Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi beraberce kullanılmasının gerektiğini söyler. Çünkü bunlar yaratılmışlar için söz konusu edildiğinde diğer bir varlığa göre öncelik veya sonralık gibi belli bir zaman ifade ederse de Allah’a izâfe edilince muhtevalarında ne izâfet ne de öncelik ve sonralık düşünülebilir. Şu halde O’nun evveliyet ve âhiriyeti zamanın başlangıç ve sonuç sınırlarının üstünde oluşu, başka bir deyişle esasen mevhum veya sadece zihnî bir kavram niteliği taşıyan zamandan münezzeh bulunuşu demektir. Bu mânanın da ancak iki ismin beraber kullanılmasıyla elde edilebileceği kabul edilmiştir. Başta Mâtürîdî olmak üzere Halîmî, Abdülkāhir el-Bağdâdî, Zemahşerî, Beyzâvî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi âlimler de bu noktaya dikkat çekmişlerdir. Buna göre evvel Allah’ın selbî sıfatları grubu içinde yer alır. Nitekim Fîrûzâbâdî evvel ismine “ikincisi (yani şeriki) bulunmayan tek” mânası vermek suretiyle onu selbî sıfatlar içinde mütalaa etmiştir (Kāmus Tercümesi, “vʾel” md.).
Evvel kavramı genellikle övgü için kullanılır; ayrıca insanlığın sahip olduğu birçok fazilet, maharet ve değerin ilkin kimin tarafından ortaya konulduğu hususu hararetle tartışılır (bk. EVÂİL). Ancak bütün bu övgü vesileleri izâfî ve sınırlı olup her türlü güzellik, lutuf, ihsan ve erdem ilâhî kaynaklıdır; mutlak mânada evveliyet ve âhiriyet Allah’a mahsustur. Bununla birlikte kelâmcılar, Allah’ın âleme göre hem zaman hem illet olma bakımından önceliğini ısrarla belirtirken bazı filozoflar sadece illet olma bakımından önce olduğunu ileri sürmüşlerdir (bk. KIDEM).
Hadîd sûresinde (57/3) yer alan birbiriyle bağlantılı dört ismin (evvel-âhir-zâhir-bâtın) kelâm ve tasavvuf açısından ifade edebileceği mâna ve muhteva üzerinde eski dönemlerden itibaren durulmuş ve ilgi çekici yorumlar yapılmıştır. Fahreddin er-Râzî, daha önceki görüşlerden de faydalanarak bu yorumları yirmi dörde kadar çıkarmıştır. Bunlar arasında evvel-âhir bağlantısıyla ilgili olanlardan bazıları şöyledir: Allah, varlığının başlangıcı olmaması itibariyle evvel, sonu olmaması itibariyle âhirdir. Kalplerden geçeni en baştan bilmesiyle evvel, kusurları -dilediği takdirde- sonuna kadar örtmesiyle âhirdir. Yaratmayı başlatıp sürdürmesiyle evvel, yol göstermesi ve nihaî saadete erdirmesiyle âhirdir (Levâmiʿu’l-beyyinât, s. 325-328; ayrıca bk. ÂHİR).
BEYZÂ البيضاء Allah’tan ilk feyezan eden varlık olan akl-ı evvel veya melekût âlemi anlamında kullanılan tasavvuf terimi. İlişkili Maddeler MELEKÛT Gayb âlemini veya vücûd mertebelerinden birini ifade eden tasavvuf terimi. HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE Hz. Peygamber’in mânevî şahsiyetini ifade etmek için kullanılan tasavvuf terimi.
Müellif: SÜLEYMAN ULUDAĞ Yokluk karanlığı ile varlık aydınlığı arasındaki ilk çizgi ve yaratıklar âleminin ufkunda beliren ilk varlık akl-ı evveldir. Bundan dolayı bazı mutasavvıflar mutlak gayb ve mâsivânın yok olma halini amâ ve zulmet, eşyanın var olma halini de Arapça’da beyaz anlamına gelen beyzâ veya nur terimleriyle ifade ederler.
Cürcânî’nin kaydettiğine göre (et-Taʿrîfât, “beyżâʾ” md.) mutasavvıflardan bir kısmı beyzâyı “fakr” yani “imkân” anlamında kullanırlar. Fakr, bütün yoklukların kendisinden varlık kazandığı bir beyazlık ve bütün varlıkların kendisinde yok olduğu bir siyahlıktır. Mutasavvıfların “fakrü’l-imkân” dedikleri durum budur.
Bazı mutasavvıflar beyzâ terimi ile melekût âlemini kastederler. Bunların anlayışına göre melekût âlemi, Allah’ın dünyadan çok uzaklarda yarattığı ve meleklerin bulunduğu beyaz bir âlemdir. Dünyaya çok uzak oluşu sebebiyle burada bulunan meleklerin Allah’ın Âdem ve İblîs’i yarattığından ve Allah’a âsi yaratıkların bulunduğundan bile habersiz oldukları söylenir.
BİBLİYOGRAFYA et-Taʿrîfât, “beyżâʾ” md.
Tehânevî, Keşşâf, “beyżâʾ” md.
Ca‘fer Seccâdî, Ferheng, “beyżâʾ” md.
Abdurrahman-ı Câmî, Eşiʿʿatü’l-lemaʿât, Tahran, ts., s. 154.
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE حقيقت محمّديّه Hz. Peygamber’in mânevî şahsiyetini ifade etmek için kullanılan tasavvuf terimi. İlişkili Maddeler İNSÂN-ı KÂMİL Allah’ın her mertebedeki tecellilerine mazhar olan insan anlamında tasavvuf terimi. KELİME Kur’an’da Allah’ın sözü anlamında, ayrıca Hz. Îsâ’yı tanımlamakta kullanılan terim.
Müellif: MEHMET DEMİRCİ Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah’ın ilk defa Hz. Muhammed’i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, s. 15, 62), ancak hakîkat-i Muhammediyye kavramından açıkça söz etmemiş ve bunun bir yaratma sebebi olduğunu söylememişti. Tüsterî’nin daha çok “adl” ve “el-hak mahlûkun bih” (yaratma aracı olan hak) adını verdiği bu kavram üzerinde daha sonra Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’in “Ṭâsînü’s-sirâc” bölümünde durmuştur. Aynülkudât el-Hemedânî Temhîdât’ta, Rûzbihân-ı Baklî Şerḥ-i Şaṭḥiyyât’ta çok güzel ifadelerle tasvir ettikleri kavramı Muhammed Kemâl İbrâhim, İbrâhim b. Edhem’e ve Süfyân es-Sevrî’ye kadar götürmüştür (Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, s. 313-314). Hakîkat-i Muhammediyye görüşü en güzel biçimde Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından açıklanmış, Fuṣûṣü’l-ḥikem’e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.
“Vücûd-ı mutlak”ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Hakîkat-i Muhammediyye, vücûd-ı mutlakın ahadiyyetini vâhidiyyete dönüştürmek suretiyle taayyüne başlamasıdır. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır. Bu durumda hakîkat-i Muhammediyye zât-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinden, yani kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülünü ifade eder. Vücûd-ı mutlakın kendisindeki isim ve sıfatları mücmelen bildiği bu mertebede isim ve sıfatlar zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibarettir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin üzerinde lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesinden başka hiçbir şey yoktur. Lâ taayyünün taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olan bu mertebe lâ taayyünün zâhiri, lâ taayyün ise hakîkat-i Muhammediyye’nin bâtınıdır. Dolayısıyla lâ taayyün ve hakîkat-i Muhammediyye aynı hakikatin ön ve arka yüzleri olmaktadır. Ehl-i keşf, hakîkat-i Muhammediyye mertebesini ifade edebilmek için ulûhiyyet, lâhût, vâhidiyyet, vahdet-i sırf, vahdet-i hakîkî, âlem-i vahdet, el-hak mahlûkun bih, ahadiyyetü’l-cem‘, levh-i mahfûz, ümmü’l-kitâb, levh-i kazâ, asl-ı âlem, adl, berzah, velâyet-i mutlaka, felek-i sâbitât, tecellî-i evvel, mahlûk-ı evvel, zıllullah, ikāb, vücûd-ı evvel, madde-i evvel, akl-ı kül, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-ı âdem, insân-ı ezelî, mertebe-i insân-ı kâmil, halife, ebü’l-ervâh, rûhü’l-kuds, rûh-ı a‘zam, arşullah, kalem, kitap, akl-ı evvel, kābe kavseyn, medînetü’l-fâzıla gibi terimler kullanmışlardır (Kılıç, s. 226-227). İbnü’l-Arabî, bütün bu terimlerin aynı hakikati çeşitli yönleriyle ifade ettiğini söyler.
Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) (Aclûnî, II, 164; Hâkim, el-Müstedrek, II, 615) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır. Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü’l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü’l-ervâh). “Allah ilk defa benim nurumu yarattı”; “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; Müsned, IV, 66; V, 379; Aclûnî, I, 265; Abdülkerîm el-Cîlî, II, 37) meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar.
İbnü’l-Arabî, hakîkat-i Muhammediyye’yi vücûd-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı (meclâ) olarak görür. Onun her isminin bir mazharı vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ism-i a‘zam denilen Allah isminin mazharı hakîkat-i Muhammediyye’dir. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir. İbnü’l-Arabî’ye göre hakîkat-i Muhammediyye nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zâhir olan ilâhî tecellinin ilk mertebesidir. O, “hebâ” adı da verilen hakîkatü’l-hakîkatten vücuda gelmiştir. Hak ve halkın bütün mâkul (aklî) mahiyetlerini özünde toplamış olan hakîkatü’l-hakāik hakîkat-i Muhammediyye’nin maddesi, hakîkat-i Muhammediyye de onun sûretidir. Hakîkatü’l-hakāik var veya yok, ezelî ve hâdis şeklinde nitelenmediği halde hakîkat-i Muhammediyye var ve ezelî diye nitelendirilir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakîkat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün peygamberlerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuṣûṣ, s. 19, 63; el-Fütûḥât, I, 118). Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın en mükemmel şekilde yarattığı Hz. Muhammed’i cemal ve celâl sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki vechesi olduğunu söyler (el-İnsânü’l-kâmil, II, 29-48). Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakîkat-i Muhammediyye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için, “Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrâil ebede kadar dehşet içinde kalırdı” der (Mes̱nevî, IV, 817). “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım”; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım” gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan cümleler hakîkat-i Muhammediyye’nin özlü ifadeleridir. Hakîkat-i Muhammediyye fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur (bk. Eraydın, s. 131-143).
Zâhir ulemâsı, özellikle hadis âlimleri ve Hanbelîler, Hz. Peygamber’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakîkat-i Muhammediyye fikrinin Yeni Eflâtunculuk’taki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in (ö. 215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu, bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülmüştür.
BİBLİYOGRAFYA et-Taʿrîfât, “el-Ḥaḳīḳatü’l-Muḥammediyye” md.; Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Kahire 1908, s. 15, 62; Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn (nşr. L. Massignon), Paris 1913, s. 191-194; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, IV, 257-264; Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 180, 248, 348; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 118, 186; II, 87; III, 444; a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 19, 37, 63, 363; a.mlf., Anḳāʾü muġrib (Resâʾilü İbn ʿArabî içinde), Kahire, ts. (el-Bâbî el-Halebî), s. 40-43; Mevlânâ, Mes̱nevî, Tahran 1370, IV, 817; Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398/1978, s. 489, 545, 607; Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-kâmil (nşr. M. Molé), Tahran 1983, s. 398; Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (trc. Cevâd Tabatabâî), Tahran 1368 hş., s. 384; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, Kahire 1326, II, 29-48; Tâceddîn-i Hârizmî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1364, s. 716; İsmâil Hakkı Bursevî, el-Es’ile ve’l-ecvibe, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 45; İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 303; Ahmed b. İsmâil el-Berzencî, Risâletü’t-taḥḳīḳāti’l-Aḥmediyye fî ḥimâyeti’l-ḥaḳīḳati’l-Muḥammediyye, Kahire 1326; İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, İstanbul 1929, s. 16; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 77, 78; Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1963, s. 10, 309; a.mlf., “Naẓariyyâtü’l-İslâmiyyîn fi’l-kelime”, Mecelletü Külliyeti’l-âdâb. Câmiʿatü Fuʾâdi’l-evvel, Kahire 1943, s. 33-75; R. A. Nicholson, Fi’t-Taṣavvufi’l-İslâmî ve târîḫih (trc. Ebü’l-Alâ Afîfî), Kahire 1969, s. 127; M. Mustafa Hilmî, el-Ḥayâtü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1971, s. 116-121; M. Kemâl İbrâhim, Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, Kahire 1974, s. 313-314; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 347; Şeybî, eṣ-Ṣıla, I, 478-485; Ahmet Avni Konuk, Fusûsü’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı - Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 11-13; Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368, IV, 257-264; Seyyid Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Ḳayserî, Tahran 1370, s. 219, 222, 685, 794; Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (doktora tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 226-236; U. Rubin, “Pre-Existence and Light: Aspects of The Concept of Nūr Muḥammad”, IOS, V (1975), s. 62-119; a.mlf., “Nūr Muḥammadī”, EI2 (İng.), VIII, 125; Mehmet Demirci, “Nûr-ı Muhammedî”, DÜİFD, I (1983), s. 239-258; Selçuk Eraydın, “Hakîkat-ı Muhammediyye ve İlgili Beyitler”, Diyanet Dergisi, XXV/4, Ankara 1989, s. 131-143; A. Schimmel, “Nūr Muḥammad”, ER, XI, 23-26.
NURBÂKİ, Halûk (1924-1997) İslâm ve bilim alanındaki çalışmalarıyla tanınan hekim ve yazar. Halûk Nurbâki İlişkili Maddeler KISAKÜREK, Necip Fazıl Türk şairi, tiyatro yazarı ve fikir adamı.
Müellif: B. BABÜR TURNA 2 Şubat 1924 tarihinde Nevşehir’de doğdu. Babası, tarih ve edebiyat konusunda araştırmalar yapan Fransızca öğretmeni Edib Ali’dir. Orta öğrenimini Afyon’da tamamlayan Nurbâki, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi. İstanbul’da kaldığı süre içinde Nuruosmaniye ve Beyazıt camilerindeki hadis derslerine devam etti. Özellikle Şeyh Hâdî Efendi ve Sâlih Fakîrî Efendi’den yararlandı. İlk yazılarını 1950’li yıllarda yazmaya başladı; İslâm’ın Nuru ve Büyük Doğu’da uzun süre farklı konularda makaleler yayımladı. Büyük Doğu Cemiyeti’nin kuruluşunda Necip Fazıl Kısakürek’in yardımcılığını üstlendi. Tıp öğreniminden sonra hükümet tabibi olarak pek çok yerde görev yaptı. 1956 yılında Afyonkarahisar’ın Sinanpaşa ilçesinde görevini sürdürürken Afyon Lisesi’nde fizik, kimya ve matematik dersleri verdi. Bu sırada kendisine mânevî eğitim veren Faik Saraç’la karşılaştı. 1961’de Afyonkarahisar milletvekili seçildi. 1965’te meclisteki görevinin bitmesinin ardından yayın faaliyetlerine hız verdi, radyobiyoloji ve radyoterapi alanında uzmanlık yaptı. Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu tarafından hizmete açılan Türkiye’nin ilk kanser hastahanesinde çalıştı. Hastahanenin bir süre başhekimliğini yürüten Nurbâki, daha sonra Ankara Numune Hastahanesi’nin Radyoterapi Enstitüsü şefliği görevini üstlendi ve emekli oluncaya kadar bu görevini sürdürdü. Bu arada Fransa, İsviçre ve İngiltere’de bilimsel çalışmalarda bulundu. 1992 yılında emekli olunca İstanbul’a yerleşti ve zamanının çoğunu konferans ve konuşmalara ayırdı. 2 Haziran 1997’de İstanbul’da vefat etti, cenazesi Afyon’da toprağa verildi.
Eserlerinde pozitif bilimlerle İslâmî gerçekler arasında yakın ilişki kurmaya çalışan ve bunu kendi felsefesi haline getiren Nurbâki, özellikle Kur’an âyetlerinin bilimsel gelişmeleri kuşatıcı özellikleri üzerinde durmuş, abdest, namaz, oruç gibi ibadetlerin insanın beden ve ruh sağlığına mûcizevî etkilerini yine biyolojik ve tıbbî gerçeklere dayanarak dile getirmiştir. İlgili âyetleri bu açıdan yorumlayıp bazı zorlama izahlara gittiği yönünde eleştiriler alan Nurbâki bununla birlikte evrim teorisi, ruh göçü ve dünya dışı akıllı canlıların varlığı gibi teorilerin Kur’an’da yer aldığına dair iddiaları reddeder. Müsbet ilimler-dinî ilimler ayırımını kabul etmeyen müellif ilimlerin bir bütün halinde ele alınması gerektiğini savunur. Çalışmalarında gönül dünyasına vurgu yapan ve akıldan çok kalbi ön plana çıkaran Nurbâki’ye göre gönül imanın doğduğu ve yaşayabildiği tek iklimdir. Bu sebeple İslâm büyüklerinin yüksek ahlâk ve fazilet anlayışlarının öğrenilmesinin önemi üzerinde durur. Ayrıca ahlâkın temel konularından biri olarak İslâm’da kadının önemine dikkat çekmiş ve bu konuyu sık sık gündeme getirmiştir.
Eserleri. Nurbâki’nin çok sayıdaki eserinin başlıcaları şöylece sıralanabilir: A) Tefsir: Fatiha ve Kırk Yorumu (1982); Âyetel Kürsî Yorumu (İstanbul 1998); Bakara Sûresi Yorumu (ilk elli dört âyet, İstanbul 1988, 1997); Sûre-i Yûsuf’un Yorumu (İstanbul 1987); Yâsin Sûresi Yorumu (İstanbul 1997); Amme Cüzü Yorumu (Nebe’ sûresinden Leyl sûresine kadar olan on beş sûrenin açıklamasını içerir, İstanbul 1986, 1997, 1998); Namaz Sûreleri Yorumu (İstanbul 1986, 1997); Kur’an’ın Harika Mesajları: er-Rahmân, el-Vâkıa, en-Necm ve el-Hadîd Sûrelerinin Yorumu (İstanbul 1988, 1997); Kur’ân’ın Matematik Sırları: el-Müddessir ve Fussilet Sûrelerinin Yorumu (İstanbul 1987, 1997); Kur’ân-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler (Ankara 1984, 1988, 1993; Nurbâki’nin en tanınmış eseri olup Ḳabesetün ʿilmiyye mine’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm adıyla Arapça’ya [trc. Enver Tâhir Rızâ, Ankara 1985]), Verses from the Glorious Koran and the Facts of Science adıyla İngilizce’ye ([trc. Metin Beynam, Ankara 1985, 1989, 1998] çevrilmiştir); Kur’an Mûcizeleri (İstanbul 1985).
B) Bilim ve Din: Evrendeki Mûcize (İstanbul 1990); Bilim Açısından İmanın Altı Şartı (İstanbul 1997); İmanla Gelen İlim (I-II, İstanbul 1997, 1998); İnsan Bilinmezi (İstanbul 1997); İnsan ve Hayat (İstanbul, ts., el-İnsân ve mu‘cizetü’l-hayât adıyla Arapça’ya çevrilmiştir [trc. Orhan Muhammed Ali, Bağdad 1404/1984]); Namazın Sırları (İstanbul 1986); Boşluğun Sesi Ateizm (baskı yeri yok, 1994).
C) Din ve Ahlâk: Tek Nûr (İstanbul 1958); Sonsuz Nûr (İstanbul 1960); İslâm Metafiziği: İman (İstanbul 1983); Gönül Penceresinden Fahr-i Kâinat Efendimiz (İstanbul 1986); Gönüllerde Sema (İstanbul 1990); Türkistan’dan Türkiye’ye Anadolu Mûcizesi (İstanbul 1990); Kutsal Mücâdelem (Beklenen Vakit gazetesinde çıkan yazılarından oluşturulmuştur, İstanbul 1996); Peygamber Çizgisinde Yaşamak (İstanbul 1996); Nur Dolu Geceler (İstanbul 2002); Nurdan Anneler (çeşitli konferanslarından meydana gelen eser, Hz. Peygamber’in eşleri ve tanınmış akrabalarının hayat hikâyeleri ve menkıbelerini ihtiva eder, İstanbul 2005); Velîler Deryasından Katreler (radyo konuşmalarını derleyen eseridir, İstanbul 2005); Yüce İslâm Büyükleri (İstanbul 2003). Nurbâki’nin bunların dışında Kanser (İstanbul 1982), Kalb ve Ötesi (İstanbul 1984), İslâm Dininin İnsan Sağlığına Verdiği Önem (Ankara 1985), Geleceğin Dramı Aids (İstanbul 1987), Radyasyon ve AIDS (İstanbul 1998) adlı eserleri vardır.
BİBLİYOGRAFYA Halûk Nurbâki, Kutsal Mücâdelem, İstanbul 1996, s. 7-53; Uğur İlyas Canbolat, Portreler, İstanbul 1998, s. 119-128; a.mlf., “Dr. Haluk Nurbaki: Gönül Gündemindeki Adam”, Özgür ve Bilge, I/5, İstanbul 2002, s. 13-15; Gerçek Âlim, Gerçek Âşık Halûk Nurbaki (haz. Uğur İlyas Canbolat), İstanbul 2004; “Halûk Nurbaki ile Mülakat”, Feyz, V/55, Ankara 1996, s. 12-18.
CEMAAT الجماعة Namazda imama uyanlar anlamına gelen fıkıh terimi. İlişkili Maddeler NAMAZ İslâm’ın beş şartından biri. İMAM Önder, lider; cemaate namaz kıldıran kişi; devlet başkanı.
Müellif: MUSTAFA UZUNPOSTALCI “Toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki cem‘ masdarından türeyen Arapça bir isim olup sözlükte “insan topluluğu” mânasına gelir. Fıkıh terimi olarak namazı imamla birlikte kılan topluluğu ifade etmek için kullanılır.
İslâm dininde cemaat halinde ibadet teşvik edilmiş, hatta bazı ibadetler için cemaat şart koşulmuştur. Her gün kılınan beş vakit namaz, haftada bir kılınan cuma namazı, bayram namazları cemaatle eda edilen belli başlı ibadetlerdir. Cemaatle namaz, müslümanlar arasında mevcut mânevî bağın en önemli tezahürlerinden biridir. Namazların cemaatle kılınmasının hikmeti, müslümanların birbirleriyle görüşüp hallerinden haberdar olmalarını, bilgi alışverişinde bulunmalarını, aralarında disiplin, sevgi ve düzenin yerleşmesini ve ibadetlerini severek yapmalarını sağlama amacına yönelik olmalıdır. Hz. Peygamber’in hayatı boyunca cemaate namaz kıldırması, hastalandığında da cemaate katılarak Ebû Bekir’in arkasında kılması, konunun İslâm’daki yerini göstermesi bakımından önemlidir.
Hz. Peygamber’den, düşman korkusunun bulunduğu sefer halinde bile müslümanlara namazı cemaatle kıldırmasının istenmesi (bk. en-Nisâ 4/101-102), namazın normal zamanlarda öncelikle cemaatle kılınması gereğini ortaya koyar. Öte yandan sahih hadislerde, cemaatle kılınan namaza verilecek sevabın tek başına kılınan namazın sevabından yirmi beş veya yirmi yedi kat fazla olduğu ve cemaate gitmek için atılacak her adımın mükâfatlandırılacağı bildirilmiş, ayrıca cemaate katılanların sayısı arttıkça kılınan namazın sevabının da ona göre artacağı haber verilmiştir. Bu arada cemaate gelmeyenlerin evlerinin yakılacağı tehdidinde bulunulmuştur (bk. Miftâḥu künûzi’s-sünne, “ṣalât” md.). Bir rek‘atı imamla kılan kimsenin o namazın tamamını imamla kılmış gibi olacağını ifade eden hadisi değerlendiren İmam Mâlik, imam selâm vermeden önce namaza yetişen kimsenin ona uymakla mükellef bulunduğunu, ancak cemaat sevabını alabilmesi için en az bir rek‘atı imamla birlikte kılmasının gerekli olduğunu söylemiştir. İmam Şâfiî, cuma dışındaki namazlarda imamla en az kıyam, rükû, secde gibi bir rükünde beraber bulunan kimsenin, baştan imama uyanın faziletini elde etmese de cemaat faziletini kazanabileceğini, Hanefîler’le Hanbelîler ise imam selâm vermeden cemaate yetişen kişinin cemaat sevabını alabileceğini belirtmişlerdir.
Namazları cemaatle kılmak Hanbelîler’e göre farz-ı ayın, Şâfiîler’e göre farz-ı kifâyedir. Hanefî ve Mâlikî fakihlerinin bir kısmı ilgili hadislerden başka, “Rükû edenlerle birlikte siz de rükû ediniz” (el-Bakara 2/43) meâlindeki âyete dayanarak cemaatin vâcip olduğunu söylemişse de cemaatle kılınan namazın tek başına kılınana göre daha fazla sevap kazandırdığını ifade eden hadislerden hareketle cemaatin namazın rükünlerinden olmayıp bu ibadeti daha kâmil ve daha etkili hale getiren tamamlayıcı bir unsur olduğu ileri sürülmüştür. Bu sebeple de Hanefî ve Mâlikî fakihlerin çoğunluğuna göre cemaatle namaz kılmak müekked sünnettir. Bu görüş, zamanımızda çeşitli işlerle meşgul olmak mecburiyetinde kalan müslümanlara kolaylık sağlamaktadır. Ancak vakti olan müslümanların namazlarını cemaatle kılmak suretiyle bu dinî ve içtimaî görevi yerine getirmeleri gerekir. Hatta fakihlerin çoğunluğuna göre, İslâm’ın şiârından sayılan cemaati tamamen terkederek camilerini kapalı, minarelerini ezansız bırakan belde halkı bu şiârı ihya etmeye zorlanır.
Hz. Peygamber, cemaatin iki kişiden meydana gelebileceğini ifade etmiştir (Buhârî, “Eẕân”, 35; Nesâî, “İmâmet”, 43-45). Buna göre imamdan başka bir kişinin katılmasıyla cemaat oluşur. Hanefî ve Şâfiî fakihleri cemaatin mümeyyiz bir çocukla dahi teşekkül edebileceğini ileri sürerlerse de Mâlikîler bununla cemaatin teşekkül etmiş sayılamayacağını belirtirler. Hanbelîler’e göre ise farz namazlarda değilse bile nâfile namazlarda mümeyyiz küçüğün cemaati oluşturması câizdir. Nitekim Hz. Peygamber, nâfile namaz kılarken kendisine uyan Abdullah b. Abbas’a imamlık etmiştir. Cemaatle namaz kılmanın fazileti kadın ve erkek için aynı derecededir. Çeşitli hadis kaynaklarında yer alan rivayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Peygamber, kadınların camiye gitmelerine engel olunmamasını ısrarla istemiş, onların geceleri bile camiye gitme taleplerinin olumlu karşılanmasını emretmiştir (meselâ bk. Buhârî, “Eẕân”, 162, “Nikâḥ”, 116; Müslim, “Ṣalât”, 134-136; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 52). Buna karşılık Ahmed b. Hanbel’in naklettiği bir hadiste, kadınlar için en hayırlı namaz kılma yerinin evleri olduğu ifade edilmiştir (Müsned, VI, 297, 301). Ancak bazı âlimler bu rivayeti, herhangi bir fitneye sebebiyet verilmesi haline tahsis etmişlerdir. Gelişen sosyal hayat çerçevesinde toplumun çeşitli kesimlerinde, birçok iş yerinde ve alışveriş mahallinde bulunabilen müslüman kadınının, bilhassa kendileri için özel yerler ayrılması durumunda, cami ibadetlerine katılmasının fitneye sebebiyet verebileceğini ileri sürmek mâkul olmasa gerektir.
Cemaatle kılınan namazlar esas itibariyle farz namazlardır. Bayram namazını vâcip kabul edenlere göre bayram namazları ile teravihten sonraki vitir namazı cemaatle kılınan vâcip namazları; teravih namazı, yağmur duası (istiskā) namazı ve güneş tutulması dolayısıyla kılınan namaz da (küsûf namazı) cemaatle kılınan sünnetleri teşkil eder. Bütün mezheplerin ittifak ettiğine göre cuma namazı ancak cemaatle kılınabilir. Fakat cuma namazında cemaat için gerekli olan sayı diğer namazlardan farklıdır (bk. CUMA). Cuma kılınan yerde bu namazı kılamayan kimsenin o günün öğle namazını cemaatle kılması Şâfiîler’e göre sünnettir. Hanefîler’e göre ancak cuma kılınmayan yerlerde öğle namazı cemaatle kılınabilir, aksi halde cemaat mekruh sayılır. Mâlikî fakihleri ise mazeretsiz olarak cuma namazını kılmayan kimse için cemaati mekruh görürken mazeretten dolayı kılamayan için câiz telakki ederler. Hanbelîler, bu durumdaki kimselerin fitneden korkmadıkları takdirde açıkça, böyle bir ihtimalin bulunması halinde ise gizli olarak cemaatle kılabileceği görüşündedirler. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelîler cuma namazı gibi bayram namazlarının da ancak cemaatle kılınabileceğini söylerler. Şâfiîler’e göre ise bayram namazını cemaatle kılmak sünnettir. Vitir namazını cemaatle kılmak ramazanda sünnet, ramazan dışında Hanefîler’ce mekruh, Hanbelîler’ce mubahtır. Sünnet namazlardan teravihi cemaatle kılmak Mâlikîler’e göre mendup, diğer üç mezhebe göre sünnettir. İstiskā namazı da Mâlikî ve Şâfiîler’e göre cemaatle, Hanefîler’e göre ise tek başına kılınır.
Cemaatin İslâm dinindeki önemine rağmen belirli mazeretlerin varlığı halinde terkedilmesi mümkündür. Hz. Peygamber can güvenliğinin bulunmayışını, özellikle hastalığı, sefer halinde iken gece karanlığını ve yerin çamurlu olmasını cemaate engel kabul etmiştir. Bu hadisleri, ayrıca dinde kolaylığın tercih edildiğini (bk. el-Hac 22/78)
ve kimseye gücünün üzerinde yük yüklenmeyeceğini (bk. el-Bakara 2/286) belirten âyetleri göz önünde bulunduran İslâm âlimleri havanın çok soğuk veya çok sıcak olmasını, şiddetli rüzgâr, kar, yağmur, çamur vb. tabii engelleri, hastalık, körlük veya yürüyemeyecek kadar felçli olma gibi önemli bedenî özürleri, ayrıca can güvenliğinin bulunmayışını, hastaya bakma, cemaate gittiği takdirde bir daha elde edemeyeceği ilmî bir fırsatı kaçırma, cenaze hizmetleriyle meşgul bulunma, kaybolan bir malı arama gibi önemli meşguliyetleri ve soğan, sarımsak vb. şeyleri yemiş olma gibi durumları cemaate katılmama için mazeret kabul etmişlerdir.
Cemaatle namaz kılmanın kendine has âdâbı vardır. Hz. Peygamber kāmet duyulduğunda namaza kalkılmasını, camiye giderken vakarlı ve rahat olunmasını, yetişilen kadarının kılınıp kalan kısmın tamamlanmasını emretmiştir (Buhârî, “Eẕân”, 23). Buna göre cemaate yetişmek için koşmak hoş karşılanmamakla birlikte acele ile yürünebilir. Ayrıca müezzin kāmet getirmeye başlayınca veya farz namaza durulunca başka namaz kılınmayacağını bildiren hadisleri (Buhârî, “Eẕân”, 38; Müslim, “Müsâfirîn”, 63-64) dikkate alan fakihler, cemaate gelen kimsenin, farz namazın kılınmaya başlanmış olması halinde vaktin sünneti de olsa nâfile namaza durmaması gerektiğini söylemişlerdir. Öğle veya cuma namazının sünnetine başlandıktan sonra cemaatin farza durması veya hatibin hutbeye çıkması halinde iki rek‘at tamamlanınca selâm verilir. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler, cemaatle kılınan farzın kaçırılmasından endişe edildiği takdirde nâfile namazın hemen kesilebileceğini söylemişlerdir. Mâlikîler’e göre, devam ettiği takdirde bir rek‘at da olsa cemaate yetişebileceğini, Hanefîler’e göre ise yalnızca bir rek‘at kaçıracağını tahmin eden kimse iki rek‘at kılarak selâm verir. Çünkü Kur’an’da, “Amellerinizi iptal etmeyiniz” (Muhammed 47/33) buyurulmuştur. Buna göre üçüncü rek‘ata başlayan kimsenin dört rek‘atı tamamlaması gerekir. Öte yandan dört rek‘atlı bir farz namazı tek başına kılmakta olan kimse, cemaatle namaz için kāmet getirildiğinde henüz bir rek‘atı tamamlamamışsa hemen, birinci rek‘atın secdesini yapmışsa ikinci rek‘atı tamamladıktan sonra namazını keserek cemaate katılır. Mâlikîler’e göre, üçüncü rek‘ata başlamışsa secdesini yapmadıkça dönüp oturur ve namazdan çıkıp cemaate katılır. Fakat üçüncü rek‘atı da tamamlamışsa namazını tek başına bitirir. Üç rek‘atlı akşam ve iki rek‘atlı sabah namazlarına gelince, Hanefîler’e göre sabah veya akşam namazını tek başına kılmakta olan kimse, ikinci rek‘atın secdesini yapmadıkça namazını keser ve cemaate katılır. Namazını tamamlayan kişi daha sonra cemaate katılabilir. Böyle bir kimsenin cemaate katılmasının câiz olduğu ve ikinci namazının nâfile sayılacağı konusunda âlimler ittifak etmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber, evde namazını kılıp gelen ve bu sebeple cemaate katılmayan kimseye, “Namazı kılmış olsan bile cemaatle birlikte bir daha kıl” demiştir (Tirmizî, “Ṣalât”, 49; Nesâî, “İmâmet”, 54). Ancak Hanefîler, sabah ve ikindi namazlarından sonra nâfile kılınması mekruh olduğundan bu iki namazın ve tek rek‘atlı nâfile bulunmadığı için de akşam namazının cemaatle tekrarlanmasını mekruh kabul etmişlerdir. Hanbelîler’e göre akşam, Mâlikîler’e göre de akşam ve ayrıca vitir kılınmışsa yatsı namazı cemaatle tekrarlanmaz. Bunların dışındaki namazlar tekrarlanabilir. Şâfiîler’e göre ise nâfile olarak kılınmaları söz konusu olmayan adak ve cenaze namazları hariç her namaz cemaatle tekrar kılınabilir.
Belli bir imamı ve cemaati bulunan bir mahalle mescidinde namazı cemaatle kılamayanların veya imamdan hoşlanmama vb. sebeplerle cemaate katılmayanların namazı yeni bir cemaatle kılmaları hoş karşılanmamıştır. Çünkü bu davranış cemaatin anlam ve özelliğini kaybettirdiği gibi fitneye ve müslüman cemaat arasında parçalanmaya da sebep olabilir. Belirli bir imamı ve cemaati olmayan yerlerde ise ayrı ayrı cemaatle namaz kılmakta bir mahzur yoktur.
Mukim ile misafirin cemaatle namaz kılmaları câiz olup mukimin imam olması daha uygundur. Ancak misafirin imam olması halinde mukim olan cemaate kendisinin sefer halinde olduğunu, dört rek‘atlık farzı iki rek‘at kılıp selâm vereceğini, cemaatin geri kalan iki rek‘atı kendi kendilerine tamamlamaları gerektiğini hatırlatması tavsiye edilmiştir.
FECİR الفجر Güneşin doğmasından önce beliren tan yeri ağarması. İlişkili Maddeler İMSAK Oruçlunun belli bir zaman içinde kendini bazı şeylerden alıkoyması anlamında fıkıh terimi. SAHUR Oruca hazırlık amacıyla imsak vaktinden önce yenen yemek.
Müellif: YAKUP ÇİÇEK Arapça’da “yarmak, bir şeyi iki parçaya ayırmak, açığa çıkarmak, suya yol vermek” gibi anlamlara gelen fecir (fecr) isim olarak güneşin doğmasından önceki tan yeri ağarmasını ifade eder. Türkçe’de “şafak sökmesi, gün ağarması, sabahın alaca karanlığı” denilen bu olay, gece ile gündüzü birbirinden ayırdığı veya gündüz aydınlığını ortaya çıkardığı için fecir diye adlandırılmıştır. Fecir vakti fıkıhta, özellikle sabah namazının vaktinin girdiğini veya sahur vaktinin bitip oruç tutma (imsak) zamanının başladığını bildirmesi açısından önem taşıdığından dinî literatürde bu vaktin tanım ve belirlenmesinin ayrı bir dikkatle ele alındığı görülür.
Kur’an’da fecir kelimesi, oruç ve namazla ilgili bazı dinî hükümlerin bildirilmesi (el-Bakara 2/187; el-İsrâ 17/78; en-Nûr 24/58), yemin (el-Fecr 89/1) ve Kadir gecesinin fazileti (el-Kadr 97/5) gibi münasebetlerle beş âyette geçmektedir. Bu âyetlerin hepsinde fecir, örfen yaygın kullanımına da uygun olarak “tan yeri ağarması, şafak vakti” anlamını taşımakla birlikte fecir vaktinin başlama ve bitiş sınırıyla ilgili olarak âyetlerde bir açıklama yer almaz. Ancak bunlardan oruçla ilgili âyette, “Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın” (el-Bakara 2/187) cümlesiyle fecir vaktinin başlangıcına işaret edilmiştir. Kaynaklarda, bu âyetin önce, “Beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar yiyin, için” kısmının nâzil olduğu, bazı sahâbîlerin âyeti zâhirî ve lafzî mânasına hamlettiği, Hz. Peygamber’in ise siyah ve beyaz iplikle ilgili olarak, “Biri gecenin karanlığı, diğeri gündüzün aydınlığıdır” şeklinde bir açıklama getirdiği, daha sonra da âyetin “mine’l-fecr” kısmının nâzil olarak âyetteki kısmî kapalılığın giderildiği rivayetleri yer alır (Buhârî, “Tefsîr”, 2/28; Müslim, “Ṣıyâm”, 34-35; Cessâs, I, 284; İbn Kesîr, I, 319).
Fecir vaktinin namaz ve oruçla ilgili mükellefiyetleri belirleyecek tarzda tesbiti Hz. Peygamber’in söz ve uygulamalarına dayanır. Sonraki dönemlerde fakihler tarafından konuyla ilgili olarak ileri sürülen görüşler arasında da bazı ayrıntılar dışında önemli bir farklılık bulunmaz. Hz. Peygamber, İbn Ümmü Mektûm’un fecir vaktinde okuduğu ezandan önce Bilâl-i Habeşî’nin uyarı maksadıyla okuduğu ezanı kastederek, “Bilâl’in ezanı hiçbirinizi sahur yemeğinden alıkoymasın; çünkü Bilâl henüz gece iken ezan okur. Onun bu ezanı sizden ibadette bulunana (teheccüd namazı kılana) haber vermek, uykuda olanı da uyandırmak içindir” dedikten sonra fecir vaktinin iyice anlaşılması için parmaklarını yukarıya kaldırıp aşağıya diker ve, “Fecir beyazlığın böyle açığa çıkması değildir, tâ ki şöyle olmayınca” der. Bunu söylerken de şahadet ve orta parmağını üst üste bindirip sağa sola uzattığı rivayet edilir (Buhârî, “Eẕân”, 13; Müslim, “Ṣıyâm”, 38; Ebû Dâvûd, “Ṣavm”, 17). Başka bir hadiste de Resûl-i Ekrem, “Bilâl ezanı gece okuyor. İbn Ümmü Mektûm ezan okuyuncaya kadar yiyip içebilirsiniz. Çünkü o fecir doğmadan ezan okumaz” demiştir (Buhârî, “Ṣavm”, 17; Müslim, “Ṣıyâm”, 36-37).
İslâm hukukçuları hadislerdeki bu ifadelerden hareketle fecri “fecr-i kâzib, fecr-i sâdık” veya “birinci fecir, ikinci fecir” şeklinde ikiye ayırarak açıklamışlardır. Fecr-i kâzib, sabaha karşı doğuda tan yerinde ufuktan göğe doğru dikey olarak yükselen, piramit şeklinde, samanyolu ışığına benzeyen akçıl ve donuk beyazlıktır. Fıkıh literatüründe buna “uzunlamasına beyazlık” (beyâz-ı müstatîl) denildiği gibi Araplar arasında “kurt kuyruğu” (zenebü’s-sirhân) veya “yalancı sabah” (es-subhu’l-kâzib) olarak da anılır. Fecr-i kâzib gecenin bir bölümü kabul edildiği için ayrıca dinî bir hükme konu teşkil etmez. Bu geçici beyazlıktan sonra yine kısa bir süre karanlık basar. Ardından da ufukta yatay olarak boydan boya uzanan, giderek genişleyip yayılan fecr-i sâdık aydınlığı başlar. Fıkıh literatüründe bu ikinci fecre “enlemesine beyazlık” (beyâz-ı müsta‘razî) denilmesi, fecr-i sâdık beyazlığının doğu ufkunda tan yeri boyunca yayılarak genişlemesi sebebiyledir. Sabah namazının vaktinin girmesi, sahurun sona erip orucun başlaması gibi dinî hükümlerde esas alınan bu ikinci fecirdir. Nitekim Hz. Peygamber, “İki çeşit fecir vardır. Kurt kuyruğu gibi olan fecir herhangi bir şeyi ne helâl ne de haram kılar. Ufukta genişliğine yayılan fecre gelince işte sabah namazı o vakitte kılınır, sahur yemeği de o vakitte haram olur” (Dârekutnî, II, 165) derken iki fecir arasındaki bu farka dikkat çekmiştir. Bununla birlikte fecr-i sâdıkın, ufukta beyazlığın enlemesine yayıldığı vakit mi, yoksa bu beyazlıktan sonra ufukta kızıllığın yayılması vakti mi olduğu, gerek hadislerde (Tirmizî, “Ṣavm”, 15; Ebû Dâvûd, “Ṣavm”, 17) gerekse sahâbe ve tâbiîn söz ve uygulamasında yer alan farklı ölçü ve ifadeler sebebiyle İslâm hukukçuları arasında tartışılmıştır.
Bazı fakihlere göre fecr-i sâdık ufukta aydınlığın oluşmaya başladığı vakitte, bir kısmına göre ise beyazlıktan sonra kızıllığın ufukta iyice ortaya çıkmasıyla başlar. Fakihlerin çoğunluğu bu konuda orta bir yol takip etmiş, fecr-i sâdıkın ufukta beyazlığın iyice yayılmasıyla başlayacağı görüşünü benimsemiştir. Cumhur, ilgili âyette geçen siyah-beyaz ayırımını gecenin siyahlığı ve gündüzün beyazlığı (Buhârî, “Ṣavm”, 16), fecri de ufukta yayılan beyazlık olarak açıklayan hadisleri ve ümmetin bu yöndeki uygulamasını esas almış, bazı hadislerde geçen “kızıllığın ortaya çıkışı” ifadesinin (Tirmizî, “Ṣavm”, 15; Ebû Dâvûd, “Ṣavm”, 17) veya bazı sahâbe ve tâbiînin sahuru bu vakte kadar geciktirdiğine dair rivayetlerin beyazlığın ufukta iyice yayılması ölçüsünü tekit edici bir anlam taşıdığı yorumunu yapmıştır (Tahâvî, II, 52-54; Hattâbî, II, 760; Aynî, X, 297). Öyle anlaşılıyor ki cumhurun bu konuda ihtiyatlı bir görüşü tercih etmiş olması, sabah namazı vaktinin sahur vaktinin sona ermesini takiben başlamakta oluşu sebebiyle sabah namazının kılınabilmesine de yeterli bir zaman kalmasını sağlama, böylece hem oruç hem de sabah namazı için makul bir bitiş-başlangıç vakti belirleyebilme gibi bir amaç taşımaktadır.
Bir yolculuğumda gemiye binmiştim O sırada şiddetli bir rüzgar çıkınca,gemdekiler duâ ve adakta meşgul oldular, bendende bir adakta bulunmamı istediler, ben her ne kadar dünya ile alakadar olmadığını söyledimse de çok ısrar ettikleri için Alah beni kurtarırsa fil eti yemeciğim dedim. Bunun üzerine onlar: Fil eti kim yiyor ki sen onu yemeceğine dair adakta bulunuyorsun dediler. Ben de Hatırıma böyle geldi ve Allah c.c. dilime bunu getirdi dedim. Kırk Hadis-i Şerif.sy.446.
Neticede gemi parçalandı, ama Allah-u Teala bir topkukukla beraber beni de kuratarak sahile attı Günler geçti ki yiyecek bir şey bulamadık, artık çok aç bir hale düşmüş iken karşımıza bir fil yavrusu çıktı, hemen onu öldürerek etini yediler, ben ise nezrimi ve ahdimi tutarak yemedim. Kırk Hadis-i Şerif.sy.446.
Onlar: Bu hal zaruret halidir .diyerek yemem için ısrar ettilerse de, ben sözlerimi kabul etmedim. Daha sonra onlar uyuduklarında fil yavrusunu annesi gelip, çocuğunun kemiklerini görünce, herkesi tek tek koklamaya başladı, öldürülen yavrusunun kokusunu kimde bulduysa onu öldürdü. Kırk Hadis-i Şerif.sy.446.
Sıra bana geldiğinde, ben de o kokuyu bulamayınca sırtını bana döndü ve üzerime binmem için hortumuyla işaret etti.Ben onun üzerine binince beni yüklenip süratle giderek gece tarlaların ve insanların bulunduğu bir yere ukaştırdı, sonra inmem için işaret etti, kolay ineyim diye de, ayağını büktü bende indim. Kırk Hadis-i Şerif.sy.446.
Sabah olunca bir cemâatle karşılaştım, onlar beni hükümdarlarına götürdüler, bir tercüman vasıtasıyla başıma gelenleri ona anlattığımda: "O senin dediğin yerden burası sekiz günlük yoldur, sen o mesafeyi bir gecede aşmışsın ." dedi.Böylece bir süre onların yanında kaldıktan sonra bir vasıtaya bindirilerek memleketime döndüm. Kırk Hadis-i Şerif sy.446.
Avrupai Edebiyat Kur'an'ın büyüklüğünü kavrayamaz.(K.L.) 127 ; (S.) 687 :Lemaat. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.66.
Hazret-i Peygamber Sallallâhü Aleyhi Veselleme Cebrail Aleyhisselâmın vahiyle getirdiği “Zırhı çıkar bunu oku” dediği gayet yüksek ve çok kıymettar bir münâcât-ı Peygamberidir ki Zeynel Âbidin radıyallâhü anh’dan, tevatürle rivayet edilmiştir.
Said Nursî
Bismillâhirrahmânirrahîm
ALLAH’IM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey bin bir esma sahibi, mutlak’ ve gerçek mabud olan Allah
2- Ey bol rahmet eden, fark gözetmeden herkesi rızıklandıran Rahman.
3- Ey hususi rahmet gösteren, sevgili ibâdına mağfiret edip Cennet bahşeden Rahîm.
4- Ey her şeyi bihakkın bilen, hiçbir şey ondan gizlenmeyen Alîm.
5- Ey güzel muamele eden, fırsat tanıyan hemen cezalandırmayan Halîm.
6- Ey sonsuz azamet ve nihayetsiz ihatalı esma sahibi olan Azîm.
Ey her şeyi yerli yerine koyan hikmetle yapan, faydalı yaratan Hakîm.
8- Ey mevcudiyetinin bidayeti ve sonu olmayan, bizatihi var olan hadis olmayan Kadîm.
9- Ey hiç bir sebebe dayanmadan her şeyi ayakta tutan, fenaya uğramayan Mukîm.
10- Ey bol kerem sahibi, umulmadık yerden ihsan eden Kerîm,
1- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey seyyidlerin serveri, büyüklerin sahibi,
2- Ey her çeşit duaya cevap veren,
3- Ey bütün iyiliklerin gerçek sahibi, hâmîsi,
4- Ey bütün makamların fevkinde olan; dereceleri yükselten.
5- Ey bereketi büyük olan, karşılıksız bol ihsan eden,
6- Ey hataları mağfiret eden, suçları affeden,
7- Ey belâları def eden, musibetleri alıkoyan,
8- Ey bütün sesleri işiten, her nidayı duyan,
9- Ey istenenleri veren, dilekleri yerine getiren,
10- Ey sır olan ve saklanan bütün gizlilikleri bilen,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey affedenlerin en hayırlısı, en üstünü
2- Ey yardım, imdad edenlerin en hayırlısı en yücesi.
3- Ey en iyi hüküm veren, en kâmil ve hayırlı hâkim,
4- Ey en iyi başlatan, en güzel şekilde açan,
5- Ey hiç unutmadan dostlarını en hayırlı şekilde anan.
6- Ey her şeyin en hayırlı varisi olan, bütün eşya ona kalan.
7- Ey en hayırlı, hak vecihle medih ve sena eden.
8- Ey en güzel şekilde, en hayırlı tarzda rızıklandıran,
9- Ey en muhkem, en doğru hüküm veren hal ve fasl eden.
10- Ey ihsanından fazla, üstün ihsan mümkün olmayan.
3 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar
Ey izzet içinde cemal, cemal içinde izzet sahibi olan.
2- Ey mülk ve celâlin, saltanat ve haşmetin gerçek sahibi,
3-Ey kudret ve kemâl, güç ve mükemmellik yalnız kendisinde bulunan.
4-Ey en büyük ve her batıl düşünceden pak muallâ ve yüce olan.
5-Ey ehli dalâlet ve küfrün hilelerini bilen, cezayı hak edenlere azabı şiddetli olan,
6- Ey ceza ve ikabı pek şiddetli olan,
7- Ey hesap ve ceza ve mükâfatı seri olan
8- Ey en iyi şekilde mükâfatlandıran ve hazinesinde pek çok, güzel sevabı bulunan,
9- Ey katında her şey içinde yazılan Ümmü’l Kitap sahibi,
10-Ey ağır ve yüklü bulutları inşa eden.
4 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1-Ey çok rahmet eden, en lâtîf rahmetini gösteren Hannân,
Ey çok ihsan eden, hakiki iyilik sahibi olan Mennân,
3-Ey amellere lâyık karşılık veren, zayi etmeyen Deyyân,
4-Ey mağfireti bol olan, çok bağışlayan, affeden Ğufrân,
5-Ey yol gösteren, mevcudiyetinde şek olmayan Burhan,
6-Ey gerçek saltanat ve hüküm sahibi Sultân,
7-Ey şirkten, noksan sıfatlardan münezzeh olan Sübhân.
8- Ey kendisinden yardım dilenen, imdad istenen Müsteân,
9- Ey ihsan eden, bol nimetiyle herkesi minnet altına alan, beyan ve delil gösteren, her şey kendisiyle bilinen, Zü’l Menni ve’l Beyan.
10- Ey bütün korkulardan eman veren, hıfzeden Zü’l -Eman,
5- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey azametine ve yüceliğine karşı her şey boyun eğip tevâzu eden,
2- Ey sonsuz kudretine her şey teslim ve musahhar olan,
3- Ey izzetinin önünde her şey dize gelip mütezellil olan,
4- Ey heybet ve azametine karşı sonsuz acz ile her şey boyun eğip huzû eden, lebbeyk diyen,
5- Ey hükümranlığına saltanatına her şey inkiyad edip, baş eğen,
6- Ey havf ve korkusundan her şey kendisine boyun eğen, zelil olan,
7- Ey celâl-i haşyetinden dağlar şak edip parçalanan,
8- Ey semâvât ve gökler emriyle yükselen, ayakta duran,
9- Ey izin ve iradesiyle arz istikrar bulup, zemin intizam altına giren,
10- Ey raiyyeti saltanatına ve mülkünde yaşayanlara zulmetmeyen, rahat bırakan,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey mağfiretiyle hataları affeden,
2- Ey belâları kaldırıp sıkıntıları gideren,
3- Ey arzu ve istekler kendisinde son bulan, meşietine bırakılan,
4- Ey ihsanı bol olan, çok ikram eden, bereketli veren,
5- Ey hediyeleri çok olan, rahmet hediyeleriyle herkesi ve her şeyi ihata eden,
6- Ey mahlûkatı rızıklandıran, yoktan var ettiklerine rızık veren,
7- Ey mukadder olan ecelleri kazâ eden, ölümlere karar veren,
8- Ey şikâyetleri ah ve eninleri işiten, feryadları duyan,
9- Ey muntazam ordular gönderen, askerleriyle imdad eden,
7- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bütün hamd ve senaların hak sahibi,
2- Ey yüceliği her şeyden üstün olan, şan ve şeref sahibi,
3- Ey fahr ve bahâ, hüsün ve kemâlât sahibi,
4- Ey ahidlerde bulunup sözünde duran, peyman ve vefa sahibi,
5- Ey günahları affeden, rızası esas olan, af ve rıza yalnız kendisinden beklenen,
6- Ey iyilik ve atiyyeleri bol olan, zahirî ve batinî nimetler, rahmetler ihsan eden,
7- Ey hail ve fasl ve tefrik eden kat’î ve hak hüküm sahibi,
Ey nimeti bol, kendisi çok cömert olan cevvâd-ı Kerîm.
10- Ey karşılıksız bol ihsan eden, üstün kılan, gizli nimetler sahibi,
8- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey istemediği şeye mani olan tecavüzleri durduran, hudud koyan Mani’,
2- Ey belâları, musibetleri, zararları, mânileri düşmanları, defeden Dafi’,
3- Ey faydalı şeyleri yaratan, her şeye çok menfaatler iyilikler takan Nafi’,
4- Ey her sesi duyan ve her sadayı işiten Sami’,
5- Ey her şeyin maddî ve manevî yükselmesi elinde bulunan Rafi’,
6- Ey her şeyi yaratan her şeyde asar-ı sanatı görünen Sani’,
7- Ey dilediği kullarına taraf çıkan hak ettikleri cezayı affeden Şafi’,
8- Ey irade ettiği maddî manevî her şeyi ve her zıddı mümanaatsız bir araya toplayan Cami’,
9- Ey esma ve sıfat ve şuunatıyla her şeyi ihata eden, hiçbir şey icraatı dışında kalmayan Vasi’,
Ey dilediği maddî ve manevî her şeye vüs’at veren genişleten Mûsi’,
9- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey sanat harikası her masnuun ustası her sanatın Sani’i,
2-Ey görünen ve görünmeyen yaratılan her şeyin Hâlık’ı,
3-Ey rızıklandırılan her şeyin ve her kesin Râzık’ı,
4-Ey her mülkün sahibi, her memlükün Mâlik’i,
5-Ey her dertlinin halaskarı, her meşakkatlinin Mugîs’i,
6-Ey gam ve keder sahibi herkese ferec veren gönlüne sevinç kapıları açan Fâric,
7- Ey rahmete muhtaç her mevcuda rahmet eden Rahîm,
8-Ey hezimete uğrayan, yardımsız kalan herkese imdad eden nusret veren Nasır,
9-Ey ayıplanan her bir mahlûkun ayıbını örten, ayıpları setreden Satir.
10-Ey her mazlumun sığınağı her ahlının Melce’i,
10 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey sıkıntı ve darlığımda tek sahibim, en büyük hazırlığım,
2- Ey musibet zamanında yekta ümidim, tek halaskarım,
3- Ey yalnızlık ve kimsesizlikten içim karardığında tek ünsiyet verenim,
4- Ey gurbet ve sahipsizliğimde tek dostum,
5-Ey nail olduğum her nimeti bana gösteren tek velinimetim,
6-Ey meşakkat ve zorlukta kederimi izale eden tek kurtarıcım,
7- Ey her çeşit fakr ve ihtiyacımı zamanında gideren yegâne imdadım,
8- Ey sebeplerin tesiri kesilip muztar kaldığımda tek sığınağım,
– Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey gaypları ve gizlilikleri bihakkın bilen,
2- Ey bol mağfiret eden her günahı bağışlayan,
3- Ey ayıpları bihakkın örten, kusurları her cihetle gizleyen,
4- Ey bütün meşakkatleri kaldıran, sıkıntıları her haliyle gideren,
5- Ey kalpleri çeviren halden hale sokup değiştiren,
6- Ey kalpleri süsleyip donatan cemaliyle güzelleştiren,
7- Ey kalpleri nurlandıran, zulmet-i küfürden nuru imana çıkaran,
8- Ey maddî ve manevî her türlü hastalığa müptelâ olan kalplerin tabibi,
9- Ey kalplerin gerçek sevgilisi, fıtrî kusursuz habibi,
10-Ey kalplere en yakın olan, ünsiyet veren dost,
12 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey sonsuz derece celalli ve yüce olan haşmet sahibi Celîl,
2- Ey nihayetsiz, gerçek güzellik sahibi olan Cemîl,
3- Ey her şeyi yoluna koymakta kendisine en fazla güvenilen Vekîl,
4- Ey mahlûkatın ihtiyaçlarını tekeffül eden, zorluklarını üstüne alan güven veren Kefîl,
5- Ey hak ve hayrın rehberi, her iyiliğin ve doğrunun Delili,
6- Ey ayağı kayıp düşecek olanları tutup kaldıran, affeden Mukîl,
7- Ey her cihetle küçük büyük gizli aşikâr her şeyden haberdar olan Habîr,
8- Ey yumuşak davranan, gizli inceliği bilen, her şeyde nazik cemal-i sanatı görünen Latîf,
9- Ey herkese galib gelen her bir mevcuda haddini bildiren sonsuz izzet sahibi Azîz,
10- Ey her şeyin gerçek sahibi, bütün mevcudatın mutlak maliki, hükümdarı olan Melîk,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey maddî ve manevî yolunu şaşırıp hayrette kalanların rehberi, yol göstericisi,
2- Ey meded dileyenlerin, yardım isteyenlerin sahibi, halaskarı,
3- Ey belâların şiddetinden feryad ve figan edenlerin yardımcısı,
4- Ey hıfz, himaye ve necat isteyenlerin tahassüngâhı sahibi,
5- Ey isyankârların sığınağı, asilerin iltica kapısı,
6- Ey günahkârları bağışlayan, suçluları affeden,
7-Ey korkanları himayesine alan, onlara eman ve emniyet veren,
8- Ey bîçarelere, muhtaç miskinlere merhamet eden,
9- Ey vahşet ve yalnızlığa düşenlere ünsiyet veren en yakın dost,
10-Ey zorluğa düşüp çaresiz kalanların duasına cevap verip derdine derman olan,
14- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1 – Ey bol ihsan, sehâ ve hadsiz cömertlik sahibi,
2- Ey karşılıksız bol iyilik ile fazi ve sonsuz şükrü icab ettiren nimet sahibi,
3- Ey korkulacak her şeye karşı gerçek emân ve emniyet yalnız kendisinde bulunan,
4- Ey bütün çirkinliklerden münezzeh ve mukaddes ve her kemalâtın ve nezâfetin sahibi olan,
5- Ey her şeyi hikmetle yapan, hikmetle bildiren en iyi tarzda tanıtıp beyan eden,
6- Ey nihayetsiz rahmet eden ve sonsuz rızasını kullarına vaad eden,
7- Ey kesin hüccet ve asıl burhanlar elinde bulunan, deliller mevcudiyetine dair olan,
8- Ey azameti her şeyi içine alan, her türlü saltanatın sultanı olan,
9- Ey affı ve mağfireti bütün günahlardan üstün olan,
10- Ey her türlü yardım kendisinden istenen, herkese hususî şefkat eden,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bütün mevcudatı terbiye ve idare eden, her şeyin Rabbi,
2- Ey bütün kainatın hak mabudu, her şeyin mutlak İlâhı,
3- Ey bütün mevcudatı yaratan, her şeyin gerçek Halikı,
4- Ey her şeyden nihayet derece üstün, sıfat ve esması ile her şeyin fevkinde olan,
5- Ey yaratılan her şey ve başlayan her zamandan önce var olan, vücudu başka vücuttan çıkmayan,
6- Ey fani her şey ve biten her zamandan sonra olan, vücudu daim ve baki kalan,
7- Ey her şeyi gerçek yüzüyle ve her cihetiyle en iyi bilen,
8- Ey sonsuz kudrete sahip, irade ettiği her şeye kadir olan,
9- Ey her şeyin sanii olan, güzel ve taklit edilmez sanatı her şeyde var olan,
10- Ey devam eden ve baki kalan, kendisinden başka her şey fani ve zail olan,
16 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAH IM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey emniyet ve emân veren, kalplere iman bahşeden Mü’min,
2- Ey her şeyin dizgini elinde bulunan, bütün mevcudatı çepeçevre kudret pençesinde tutan, gözeten, kollayıp koruyan, Müheymin,
3- Ey her şeyi yoktan var eden vücuda getiren ve her mevcuda mahsus vücud veren Mükevvin,
4- Ey her bir mevcuda rabbini ve diğer mevcudata dair fıtrî vazifesini bildirip ilham eden Mülâkkin,
5- Ey açıklanması gerekeni en iyi surette dilediği yolla, beyan edip bildiren Mübeyyin.
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey mülk ve memleketinde tek ve yekta olarak daim ve kaim olan Mukîm,
2- Ey celâlet ve celâdetinde azîm olan sonsuz büyüklüğünü gösteren Azîm,
3- Ey saltanatında ilk ve son olan ebedî ve ezelî kalan Kadîm,
4- Ey kuluna karşı pek merhametli ve şefkatli olan Rahîm,
5- Ey her şeyi ve her hali tüm veçhiyle en iyi bilen Alîm,
6- Ey kendisinden uzaklaşanlara hilm ile muamele eden, zaman tanıyan birden cezalandırmayan Halîm,
7- Ey dergâhında el açıp arz-ı hacet edene keremini gösteren, ikram eden Kerîm,
8- Ey miktarları, ölçüleri hikmetle belirleyen, takdir eden Hakîm,
9- Ey hükmünde, kazasında ve takdirinde lütuf ve suhuletle muamele eden Latîf,
10- Ey lütuf ve mülâyemetinde kudret ve iktidar sahibi olan,
18 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ancak fazlı umulan ve ondan yalnız iyilik, ihsan sudur eden,
2- Ey adaletinden başka, hiçbir hüküm ve icraatından korkulmayan,
3- Ey ondan ancak iyilik ve ihsan beklenilen,
4- Ey yalnız af ve mağfireti istenilen,
5- Ey mülkünden başka hiçbir mülkün devam ve bekası bulunmayan,
6 -Ey saltanat ve satvetinden başka saltanat bulunmayan,
7- Ey burhanından başka üstün, açık burhan bulunmayan,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yek ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey üzüntü ve tedirginliği kaldıran,
2- Ey gam ve kederleri gideren,
3- Ey günahları ve suçları bağışlayan,
4- Ey tevbeleri kabul buyuran,
5- Ey mahlûkatın Halikı,
6- Ey vaadinde sâdık olan,
7- Ey yavruları rızıklandıran,
8- Ey verdiği sözü, ahd ve emanı yerine getiren,
9- Ey gizlilikleri bilen,
10- Ey tane, tohum ve çekirdekleri açıp filizlendiren,
20 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey görünen ve düşünülen her şeyden daha üstün ve muallâ olan Âlî,
2- Ey söz ve ahidlerinde vefalı olan, hakları eksiksiz sahiplerine veren, ifa eden Vefî,
3- Ey bütün umur ve ihtiyaçları sağlayan, dostlarını koruyup gözeten Velî,
4- Ey mutlak zenginlik sahibi olan, mahlûkata hiç muhtaç olmayan, bütün mahlukat kendisine muhtaç olan Ganî,
5- Ey bitmez ve tükenmez hazineler sahibi olan Melî,
6- Ey kusur ve ayıptan her cihetle temiz ve pâk olan, ancak kendi tezkiyesiyle kötülüklerden hakiki temizlik elde edilen Zekî,
7- Ey kullarını sevip onlara marziyyâtını bildiren, memnun edip hoşnut olan Râdî,
8- Ey vahdet ve mevcudiyetinin delilleri apaçık her şeyde görünen Bedî,
9- Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve azamet-i kibriyâsından istitâr etmiş olan Hafî,
10- Ey kuvveti sonsuz olan, her şeye gücü yeten Kavî
21- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey güzelliği izhar edip gösteren, yarattığı her şeye mahsus güzellik vererek güzelliği esas alan,
2- Ey çirkinliği gizleyip örten, güzel görünmeyeni güzellikle perdeleyen,
3- Ey günahkârlara fırsat tanıyan, suçüstü muaheze etmeyen,
4- Ey utanç veren günah ve ayıplar üzerindeki perdeyi yırtmayan,
5- Ey affı bol, bağışlaması sınırsız olan,
6- Ey suçluları bağışlamasında güzellik ve hikmet bulunan, en iyi şekilde af eden,
7- Ey mağfireti geniş olan, küçük büyük her günahı ihata edip meşietiyle bağışlayan,
8- Ey rahmet elini açıp uzatan, daim ve bol rahmet eden,
9- Ey bütün sesli ve sesiz yalvarış ve yakarışları işiten sahip çıkan, cevap veren.
10- Ey bütün şikâyetlerin son mercii, dertlilerin tek halaskarı,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şeyi ihata eden, bol nimet sahibi,
2- Ey bütün mevcudatı ihata eden geniş rahmet sahibi,
3- Ey herşeye erişip içini dışını saran mükemmel hikmet sahibi,
4- Ey sonsuz kudret ve noksansız kemal sahibi,
5- Ey delili çürütülemez, kesin hüccet ve isbat sahibi,
6- Ey eserleri açık ve zahir ikram ve inayet sahibi,
7- Ey sıfatı, mümkinâtın sıfatıyla ölçülmeyecek derecede yüce olan,
8- Ey fena ve zeval bulmayan daim izzet sahibi,
9- Ey sarsılmaz, karşı gelinmez, metin kuvvet sahibi,
10- Ey geçmiş minnet, peşin nimet sahibi,
23- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey hâkimlerin hâkimi olan mutlak Hâkim,
2- Ey adaleti bütün âdillerden sonsuz derece yüksek olan mutlak Âdil,
3- Ey sözü en doğru olan, doğruların doğrusu mutlak Sâdık,
4- Ey varlığı ve birliği ayan ve beyan olan her şeyden daha açık Mutlak Zahir,
5- Ey temiz olanlarından sonsuz derece pak ve temiz olan mutlak Tâhir,
6- Ey en üstün ve en güzel mertebe-i hilkatte yaratan Hâlık,
7- Ey en sür’atli hesaba çeken, hiç bir hesap ona ağır gelmeyen mutlak Hâsib,
8- Ey sesleri en iyi şekilde işiten, dertleri, ahları en güzel biçimde dinleyen mutlak Sami,
9- Ey kerem ve bağışı en üstün, ikram ve atası en güzel olan mutlak Kerîm,
10- Ey merhamet edenlerin en merhametlisi, şefkat edenlerin en yücesi olan Rahîm,
11- Ey şefaatçilerin en yücesi, şefaat ve affı en bol olan mutlak Şâfi’,
24- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey semaları misilsiz, maddesiz, yoktan en güzel surette var eden,
2- Ey zulmet ve karanlıkları meydana getiren,
3- Ey gizli saklı her şeyi en iyi bilen,
4- Ey gönlü kırık gözü yaşlılara merhamet eden,
5- Ey avretleri, ayıpları örtüp gizleyen,
6- Ey belâ ve musibetleri gideren,
7- Ey ölüleri dirilten, cansızlara hayat veren,
8- Ey hasenat ve sevapları katlandırıp artıran,
9- Ey bol bol bereket indiren,
10- Ey asilere hak ettikleri büyük ceza ve şiddetli azabı veren,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey her şeye, kendine ve çevresine münasip suret giydiren mutlak Musavvir,
2- Ey küçük, büyük her mevcudun her şeyini ölçülü yapan mutlak Mukaddir,
3- Ey dilediği herkesi ve her şeyi maddî ve manevî kirlerden pak ve temiz kılan, mutlak Mutahhir,
4- Ey maddî ve manevî nurlu her şeyi tenvir eden, aydınla tan mutlak Münevvir,
5- Ey dilediği her şeyi öne geçiren, şereflendiren mutlak Mukaddim,
6- Ey dilediği her şeyi arkaya alan, geri bırakan, erteleyen Muahhir,
7- Ey mahlûkatın doğma ve büyümesinde hayra yönelmesinde kolaylıklar ihsan eden Müyessir,
8- Ey kullarını gühâh ve kötülüklerin ceza ve akıbetinden sakındırıp uyaran Münzir,
9- Ey kendine iman edip uğrunda ibadet ve sabredenleri cennetle müjdeleyen Mübeşşir,
10- Ey bütün mevcudatı her şeyiyle en güzel tarzda intizam ve ahenk içinde tek başına idare eden mutlak Müdebbir,
26 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey emn ve emniyet yeri, ubudiyet dergâhı sevap kaynağı Kâbe denilen «Beyt’ül-Haram»ın Rabbi,
2- Ey emn ve emniyet zamanı, sevap, mağfiret ve bol rahmet ayları olan «Şehr-i Haram»ın Rabbi,
3- Ey ibâdına kıble, rahmetine medar, mükerrem olan «Mescid-i Harâm»ın Rabbi,
4- Ey ibadet, hürmet, mağfiret emniyet beldesi Mekke olan «Beled-i Haram»ın Rabbi,
5- Ey Rükn-ü Hacer-ül Esved ile ibadına tavaf namazgâhı olan «Makam-ı İbrahim»’in Rabbi,
6- Ey Müzdelife denilen tekbir tehlil seslerinin cihana yayıldığı yer olan «Meş’ar-i Harâm»’ın Rabbi,
7- Ey hikmetli emriyle istediğini helâl, istemediğini haram kılan «Hill ve Harâm»’ın Rabbi,
8- Ey iman ile hayatın medarı nurun; uyku ile gafletin medarı karanlıkların müdebbiri olan, Rabb-i Nûr ve Zalâm,
9- Ey bütün tahiyyât ve selâmın, selâmet ve tebriklerin sahibi olan «Rabbu’t Tahiyyeti ves’s- Selâm»,
10- Ey sonsuz celâl ve yüceliğinde pür kerem, nihayetsiz kerem ve ikramında hadsiz celâl sahibi olan Rabb’el -Celâli ve’l-İkrâm,
27 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey desteği olmayan fani zail acizlerin en metin desteği,
2- Ey güvende olmayan sahipsiz kalanların en sağlam dayanağı,
3- Ey fakir ve muhtaçların bitmez tükenmez hazinesi, her-şeye kâfi güveni,
4- Ey mededkârı bulunmayanların en yakın yardım ve imdad edicisi,
5- Ey korumasız sığınaksız kalanların en güvenli muhkem kalesi,
6-Ey maddî sebeplere güvenmeyip iftiharsız olanların en büyük medâr-ı iftiharı,
7-Ey izzeti izzetsiz kalanlara en büyük izzet kaynağı olan Aziz,
8-Ey belâ ve düşmanlar karşısında yardımsız kalanların en büyük yardımcısı,
9-Ey dostsuz kalmış yalnızlığa düşmüşlerin ölmez, dönmez, en yakın dostu,
10- Ey mahrum kalmış, fakra müptela olmuşların bitmez tükenmez en büyük gınası
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmadan bizatihi var olan, Kâim,
2- Ey bütün esma ve sıfatıyla baki, daim kalan, sonu olmayan Dâim,
3- Ey hakiki ve daim rahmet sahibi olan Rahîm,
4- Ey rakipsiz küçük büyük her şeyde mutlak adaletli hüküm sahibi Hâkim,
5- Ey her şeyi bilen hiçbir şey kendisinden gizlenmeyen mutlak ilim sahibi olan Âlim,
6- Ey maddî mânevi her türlü düşman ve belâdan koruyup muhafaza eden mutlak Âsim,
7- Ey her şey fazl ve keremi olmakla beraber adaletle bölen, taksim eden mutlak Kasım,
8- Ey mahlûkatın arız olduğu her türlü acz, kusur, noksanlıktan münezzeh müberra olan Salim,
9- Ey maddî-mânevî her şeyi istediği ölçüde azaltıp daraltan Kâbıd,
10- Ey maddî manevî her şeyi istediği miktarda çoğaltıp genişleten Bâsıt,
29 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ismetine sığınanları bütün tehlike ve kötülüklerden koruyan,
2- Ey rahmetini dileyenlere bol rahmet eden,
3 -Ey nusretine iltica edenleri mensur ve galip kılan,
4- Ey hıfz ve himayesini isteyenleri mahfuz kılan,
5- Ey fakırla keremini bekleyenlere şanına lâyık ikram eden,
7- Ey yardımını bekleyenlerin her türlü yardım ve imdadlarına yetişen,
8- Ey kendisinden meded bekleyenlere imdad edip meded veren,
9- Ey feryat ve figan edenlerin yardımına koşan,
10- Ey günahtan dergâh-ı rahmetine koşanlara mağfiret eden,
30 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey af ve bağışlamasında keremkârlık, bolluk, güzellik bulunan,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey kudretine hiç bir kuvvet karşı gelemeyen, mağlup edilmeyen Azîz,
2- Ey şefkat ve yumuşaklığından ve her şeye nüfuzundan hariç kalınamayan, Latîf,
3- Ey her şeyi gözetleyen uyku ve gaflet ona arız olmayan Rakîb,
4- Ey berdevam olan, zeval bulmayan yok olmayan Kâim,
5-Ey sonsuz hayat sahibi olan, ölüm kendisine arız olmayan Hayy,
6-Ey saltanatı zeval bulmayan gerçek mülk sahibi olan Melik,
7- Ey fena bulmayan, daim var olan Bakî,
8- Ey her şeye muhit, ilmine cehil arız olamayan Alîm,
9- Ey yemek içmekten münezzeh ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Samed,
10- Ey zaaf ve aczden münezzeh olan mutlak kuvvet sahibi, Kavî,
32 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey bir olan, Kâinatı saran esma ve sıfatında şeriki olmayan Vâhid,
2- Ey hiçbir şey ondan kaçamayan, her istediğini bulan, her şeye yoktan vücud veren Vâcid,
3- Ey bütün mevcudatı birden gören, her yerde hâzır, her şeye nazır olan Şâhid,
4- Ey sonsuz şan ve şeref ve yücelik sahibi olan Mâcid,
5- Ey işleri istikamet, adalet ve çok hikmetlere dayanan, yol gösteren Râşid,
6- Ey kullarına elçiler gönderen, ölmüş cesetlere haşir’de hayat bahşeden, Bâis,
7- Ey her şeyin hakiki ilk ve son sahibi olan, mülk yalnız ona kalan Vâris,
8- Ey hikmeti gereği, irade ettiklerine adaletle zarar ve elem veren Dârr,
9- Ey kâinatın özü ve neticesi olan bütün iyilikler, güzellikler, menfaatler elinde bulunan Nâfi’,
10- Ey kötülükler içinde yolunu şaşırıp, doğruyu murad eden kullarına hidayet veren Hâdi.
33 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bilinen bilinmeyen bütün azimlerden daha azametli olan Azîm,
2- Ey akla gelen gelmeyen bilcümle kerem sahihlerinden daha keremli olan Kerîm,
3- Ey tasavvur edilen ve edilmeyen tüm merhametlilerden daha rahmetli olan Rahîm,
4- Ey mümkün olan ve olmayan bütün hikmet sahihlerinden daha hikmetli olan Hakîm,
5- Ey bütün derin ilim sahiplerinden sonsuz derece daha ihatalı ilim sahibi olan Alîm,
6- Ey her yaratılandan daha önce var olan, varlığı zamanları aşan Kadîm,
7- Ey mümkün ve mutasavver bütün büyüklerden daha büyük olan Kebîr,
8- Ey görünen görünmeyen celâl ve haşmet sahihlerinden daha yüce olan Celîl,
9-Ey tanınan tanınmayan bütün izzet sahihlerinden daha âlî olan Azîz,
10- Ey gelen geçen bütün lütuf ve güzel davranış sahiplerinden daha lütufkâr olan Lâtif.
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey sözünü yerine getiren, vefalı olan Vâfî,
2- Ey vefâ ve sözünü yerine getirmekte sonsuz kuvvet sahibi olan Kavî,
3- Ey sonsuz kuvvetinde nihayet derece yüce olan Âlî,
4- Ey sonsuz ulviyetinde her şeye her şeyden yakın olan Karîb,
5- Ey sonsuz yakınlık ve kurbiyetinde son derece lütuf sahibi olan Lâtîf,
6- Ey sonsuz lütuf ve güzel davranışında en yüce makam ve şeref sahibi olan Şerîf,
7- Ey makam ve şerefinde sonsuz izzet sahibi olan Azîz,
8- Ey sonsuz izzetinde nihayet azamet sahibi olan Azîm,
9- Ey azametinde şanı yüce, kadri büyük, işleri pek güzel sonsuz şeref ve nimet sahibi olan Mecîd,
10- Ey şan ve yüceliğinde sonsuz medih, nihayetsiz hamd ve senaya lâyık olan Hamîd,
35 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şey kendisine boyun eğip, uymakla sükûn bulan,
2- Ey her şeyin varlığı, meydana gelmesi kendisi için olan,
3- Ey her şeyin vücudu kendisi için devam eden,
4- Ey he rşey kendisine yönelen, dönüp rücû eden,
5- Ey her şey kendisinden havf ve haşyet eden,
6- Ey her şey kendisini teşbih, tenzih ve takdis eden,
7- Ey her şey kendisiyle kıyam bulup irade ve kudretiyle ayakta duran,
8- Ey her şey kendisine boyun eğip huşu ve kemâl-i zilletle itaat eden,
9- Ey her şey kendisine doğru giden, yönelen, sonunda ona varan,
10- Ey kendisi müstesna her şey helak olup zeval bulan, Ona bakan vecihle her şey beka bulan,
36 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey arzulanan, istenilen maddî manevî her her şeye yeten Kâfî,
2- Ey verdiği her sözü yerine getiren, mevcudatın bütün hacetini îfâ eden Vâfî,
3- Ey maddî manevî her derde deva her illete çare olan Şâfî,
4- Ey illetlerin elem ve acısı yerine sıhhatteki mutluluk ve afiyet nimetini bahşeden Muâfî,
5- Ey sıfat ve isimleriyle her şeyden sonsuz derece yüksek ve ulvî olan Âlî,
6- Ey kullarını kendini tanımak ve itaat etmekle her türlü hayır ve güzelliğe ve bol rahmetine çağıran Daî,
7- Ey sonsuz celâliyle hiç muhtaç olmadığı sevgili ibadını rızasıyla en yüce makam olan rıza makamına çıkaran Râdî,
8- Ey hacetleri yerine getiren, adaletle hükmeden her emrini sonsuz kudretiyle icra eden Kâdi,
9- Ey bütün sıfat ve esmasıyla hep var olan, varlığı zamanla sınırlanmayan Bakî,
10- Ey her mevcuda vazifesini bildiren yaratıldığı gayeye yönlendiren, dilediğine hidayet veren Hâdî,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey kendisine koşup sığınmaktan başka kaçış yolu olmayan,
2- Ey her dehşet ve belâya karşı ancak kendisinden yardım istenilen,
3- Ey kendisinden başka iltica edilecek bir yer olmayan,
4- Ey kendisinden başka tevekküle lâyık kimse olmayan,
5- Ey bütün güzel ve hayırlı maksatlar ancak kendisiyle hâsıl olan,
6- Ey hakiki kurtuluş ancak kendisine sığınmakla gerçekleşen,
7- Ey ancak kendisi rağbet ve teveccühe lâyık olan,
8- Ey ancak kendisi, gelip geçen bütün mevcudatın ibadetlerine şeriksiz lâyık olan,
9- Ey her zaman ve her yerde ancak kendisinden meded istenilen, yardım umulan,
10- Ey her musibete takat getirmek, her istenileni elde etmek, ancak kendisinin kuvvet ve gücüyle mümkün olan,
38- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey korkulup, haşyet edilenlerin en hayırlısı,
2- Ey bütün güzel isim ve sıfatlarıyla umulan en hayırlı yâr, en iyi matlup,
3- Ey rağbet edilenlerin en hayırlısı en lâyıkı,
4- Ey arzulanan her hacete, dilenilen her isteğe yetişmekte, en hayırlı dergâh sahibi olan,
5- Ey güven ve doğrulukta en yakın en hayırlı maksud,
6- Ey her zaman zikredilmeye en lâyık olup, zikri dünya ve ahiret hayatının nuru olan, kendini zikredenleri, daha hayırlı meclislerde zikreden Zâkir,
7- Ey verdiği sayısız nimetlere karşı hayırla anılan, en fazla şükre lâyık olan,
8- Ey sevgisi kalpleri dolduran, sevenleri daim mest eden en hayırlı mahbub,
9- Ey keremiyle misafirlerine en iyi bakan, ikram eden, daha güzel menzilleri gezdiren, kullarının üstüne en hayırlı bereketler indiren,
10-Ey tatlı olan ünsiyetiyle, güzel olan yakınlığıyla en hayırlı dost,
39- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şeyi yaratan, düzene koyup düzgünleştiren,
2- Ey her şeyin ölçülü şekilde sınırını takdir miktarını tahsis eden, yaratılış vazifesine yönelten,
3- Ey her çeşit belâyı kaldıran,
4- Ey gizli her yalvarış ve yakarışı işiten,
5- Ey maddî manevî batmış, boğulmaya yüz tutmuşları kurtaran,
6- Ey helâkete düşenlere necat verip kurtaran,
7- Ey hastalara şifa, dertlilere deva,
8- Ey ancak kendisi ölümü halk edip, hayatı veren,
9- Ey hikmeti ile gülenleri güldürüp, ağlayanları ağlatan,
10- Ey hidayet ve dalâlet ancak kendi meşietine bağlı olan.
40- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
3-Ey her şeye ve her kuvvete galip gelen, cebbarları hunharları dize getiren, hiç kimse tedbir ve takdirini geri çeviremeyen dilediğini yapmaya kadir olan Kahir, Ey irade ettiği her şeye gücü ve kuvveti acze düşmeden eksilmeden kâfi gelen Kâdîr,
5-Ey her şeye ihatalı nazarıyla birden bakan, bütün mahlukatının her an bütün hal ve hareketlerini gören Nazır,
6- Ey misilsiz olarak en mükemmel tarz ve surette yoktan var eden Fâtır,
7- Ey az bile olsa şükür ve iyilikleri karşılıksız bırakmayıp, fazlasıyla sevap ve mükâfatlar veren Şâkir,
8- Ey sevdiklerini her zaman güzellikle zikreden rahmetle anan Zâkir,
9- Ey galebe ve muzafferiyet yalnız kendi elinde bulunan, dostlarını sahipsiz bırakmayan yardım edip nusret veren Nasır,
10- Ey ihsan eden, kötüyü iyiye çeviren, fakrdan sonra zenginlik nasib eden, ıslah eden, selâmet veren, istediğini yaptıran, Câbir,
41 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey mülkünde seyahat edenler için karada ve denizde yollar koyup kendini tanıtan,
2- Ey kâinatın âfâkı, uzak yakın her tarafı delil, burhan ve ayetleriyle dolup taşan,
3- Ey kâinatta görünen, Kur’an’da okunan tüm ayetlerinde burhan ve delilleri bulunan,
4- Ey ölümü yazıp takdir etmede, canları alıp hayata veda ettirmede kudreti ve kuvveti görünen,
5- Ey mezarlıklarda izzeti, kabir ve ötesinde haşmeti görünen,
6- Ey kıyamet gününde mülkündeki hâkimiyet ve saltanatı perdesiz tezahür eden,
7- Ey mahkeme-i kübrada cin ve insi hesaba çekmede heybet ve haşmeti görünen,
8- Ey hesap gününde, mizanda hüküm sahibi olan, adaletle vaadini yerine getiren,
9- Ey Cennet’te rahmetinin her çeşit tabakatı ve her nevi letâifi bulunan,
10- Ey Cehennem ateşinde dehşetli pek büyük azabı bulunan,
42 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
4-Ey isyankârların kendisine sığınıp iltica ettiği,
5-Ey maddeden manaya teveccüh etmiş olan zahidlerin rağbet edip arzuladığı,
6-Ey hataya düşüp çaresiz kalanların tek ümidi,
7-Ey kendisini murad edenlerin dâima ünsiyet ve huzur bulduğu,
8-Ey yüksek mertebe sahibi olan muhsinlerin tek medarı iftiharı,
9-Ey tevekkül edip güvenmek isteyenlerin en büyük, tek güvenleri,
10-Ey kuvvetle iman edip, yakîne erenlerin ancak kendisiyle sükûn ve huzur bulduğu,
43- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
3-Ey her şeye ve her kuvvete galip gelen, cebbarları hunharları dize getiren, hiç kimse tedbir ve takdirini geri çeviremeyen dilediğini yapmaya kadir olan Kahir, Ey irade ettiği her şeye gücü ve kuvveti acze düşmeden eksilmeden kâfi gelen Kâdîr,
5-Ey her şeye ihatalı nazarıyla birden bakan, bütün mahlukatının her an bütün hal ve hareketlerini gören Nazır,
6- Ey misilsiz olarak en mükemmel tarz ve surette yoktan var eden Fâtır,
7- Ey az bile olsa şükür ve iyilikleri karşılıksız bırakmayıp, fazlasıyla sevap ve mükâfatlar veren Şâkir,
8- Ey sevdiklerini her zaman güzellikle zikreden rahmetle anan Zâkir,
9- Ey galebe ve muzafferiyet yalnız kendi elinde bulunan, dostlarını sahipsiz bırakmayan yardım edip nusret veren Nasır,
10- Ey ihsan eden, kötüyü iyiye çeviren, fakrdan sonra zenginlik nasib eden, ıslah eden, selâmet veren, istediğini yaptıran, Câbir,
41 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey mülkünde seyahat edenler için karada ve denizde yollar koyup kendini tanıtan,
2- Ey kâinatın âfâkı, uzak yakın her tarafı delil, burhan ve ayetleriyle dolup taşan,
3- Ey kâinatta görünen, Kur’an’da okunan tüm ayetlerinde burhan ve delilleri bulunan,
4- Ey ölümü yazıp takdir etmede, canları alıp hayata veda ettirmede kudreti ve kuvveti görünen,
5- Ey mezarlıklarda izzeti, kabir ve ötesinde haşmeti görünen,
6- Ey kıyamet gününde mülkündeki hâkimiyet ve saltanatı perdesiz tezahür eden,
7- Ey mahkeme-i kübrada cin ve insi hesaba çekmede heybet ve haşmeti görünen,
8- Ey hesap gününde, mizanda hüküm sahibi olan, adaletle vaadini yerine getiren,
9- Ey Cennet’te rahmetinin her çeşit tabakatı ve her nevi letâifi bulunan,
10- Ey Cehennem ateşinde dehşetli pek büyük azabı bulunan,
42 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şeye her şeyden sonsuz derece yakın olan Karîb,
2- Ey sevilen, bütün mahbublardan ziyade muhabbete layık olan sevilen Habîb,
3- Ey bütün azamet sahiplerinden nihayetsiz derece azametli olan, Azîm,
4- Ey sonsuz izzetiyle bütün izzet sahiplerinin fevkinde olan Aziz,
5- Ey gücü sonsuz, kuvveti bütün kuvvetlilerin fevkinde olan Kavî,
6- Ey bilinen bilinmeyen bütün zenginlerden sonsuz derece gına ve varlık sahibi olan Ganîy,
7- Ey cûd ve sehâsıyla bol ihsan edenlerin en üstünü, Cevâd,
8- Ey zarif bol rahmeti, derin ince şefkati, bütün şefkatkârların üstünde olan Rauf,
9- Ey has ve derin rahmeti bütün merhamet ehlinin fevkinde bulunan Rahîm,
10- Ey küçük büyük bilinen bilinmeyen bütün yücelerin yücesi olan Celîl,
44 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey zat ve esması madde ve cismaniyetten sonsuz derece uzak olduğu halde, her şeye nihayet derece yakın olan, hiçbir şey tasarrufuna, rububiyyetine engel olamayan, Karîb,
2- Ey her şey nazar-ı şuhudunda olan, hiçbir hareket ve davranışı kaçırmayan, her şeyi her şe’niyle gözetleyen, Rakîb,
3- Ey güzel esma ve sıfatlarıyla, bol nimet ve insanıyla daima sevilen Habîb,
4- Ey hikmeti dairesinde her şeyin hacetine, her canlının isteğine her bir kulun duasına rahmetiyle cevap veren medet eden, Mücîb,
5- Ey hakiki kâfi gelen, her şeyin hesabını zamansız mutlak sür’at içinde en iyi gören Hasîb,
6- Ey maddî mânevi bütün dertlere deva, hastalıklara şifa bahşeden Tabîb,
7- Ey her şeyin her an iç ve dışını ve gerçek hakikatini bütün incelikleriyle en iyi surette gören Basîr,
8- Ey geçmiş ve gelecek maddî manevî, küçük büyük her şeyden haberdar olan Habîr,
9- Ey nurlu, parlayan, ışık saçan her şeyi aydınlatan, alemleri, hakikati, akılları tenvir eden Münîr,
10- Ey mahlûkatına gerekli her şeyi açıklayan, maddî-mânevî âyâtıyla varlığı birliği tam zahir olan Mübîn,
45 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Ey mutlak galip olan, hiçbir kuvvet Ona karşı gelemeyen Gâlib,
2- Ey her şeyi güzel san’atlı yapan, kendisi yapılmadan var olan Sâni,
3- Ey bütün mevcudatı hiçten yaratan kendisi yaratılmaktan münezzeh olan Halik,
4- Ey her şeyin maliki olan, hiçbir şey Ona malikiyet dava edemeyen Mâlik,
5- Ey kahrıyla her şeye üstün gelen, hiçbir şey ona üstün gelemeyen Kahir,
6- Ey her şeyin yükselişi derece ve mertebesi elinde bulunan kendisi yükseltilmekten münezzeh olan Râfi,
7- Ey her şeyin hıfz ve himayesi elinde bulunan, kendisi muhafazaya muhtaç olmayan Hâfiz,
8- Ey yardımcılara muhtaç olmadan nusret ve yardım eden Nâsir,
9- Ey her şeyi müşahede edip gören, her yerde hâzır hiçbir yerde gâib olmayan Şâhid,
10- Ey hiçbir şeye uzak olmayan, her şeye her şeyden yakın olan Karîb.
46 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey nurların nuru olan Nur,
2- Ey maddî manevî bütün nurları nurlandıran Münevvir,
3- Ey nurlara suret veren Musavvir,
4- Ey nurları yaratan yoktan var eden Hâlık,
5- Ey bütün nurların tedbiri takdiri ve keyfiyâtı elinde bulunan Mukaddir,
6-Ey nurları vazifelendiren, idare ve tedbir eden Müdebbir,
7-Ey bütün nurlardan önce var olan ezelî Nur,
8-Ey bütün nurlardan sonra baki kalan ebedî Nur,
9- Ey bütün nurların fevkinde olan yüce Nur,
10- Ey misli benzeri olmayan yekta, mukaddes Nur,
47 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ihsan ve atiyyesinde şeref ve yücelik olan,
2- Ey ef’alinde letafet, güzellik, incelik, şefkat bulunan,
3- Ey lütuf ve keremi kesintisiz, daim var olan,
4- Ey ihsanının başlangıcı sonu olmayan kadîm olan,
5- Ey sözü hak olan,
6- Ey vaadi doğru olan,
7- Ey af ve bağışlaması sırf kendi fazl ve iyiliğinden kaynaklanan,
8- Ey ceza ve azabı adil olan,
9- Ey zikri gayet güzel ve tatlı olan,
10- Ey ünsiyet ve yakınlığı son derece tatmin edici lezzet verici olan,
48- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey bütün yaratılmışlara bol nimet ve ihsan eden Münevvil,
2- Ey ulûhiyetinin delillerini, kulluğun sınırlarını en açık şekilde belirten, hakkı batıldan iyiyi kötüden ayıran Mufassıl,
3- Ey hikmetiyle mevcudatın halini tavrını nakşını devamlı surette değiştiren Mübeddil,
4- Ey zorlukları kolaylaştıran Müsehhil,
5- Ey istediğini zelil eden, emrine mutî kılan dilediği kimseye musahhar eden Müzellil,
6- Ey rahmeti melekleri, kitapları, bereketleri, gazabı, belâları dilediği her şeyi dilediği yere indiren Münezzil,
7- Ey kâinattaki bütün halleri durumları değiştiren, kullarını hâlden hâle sevk eden,
8- Ey maddî manevî her şeyi dilediği ölçüde güzelleştiren Mücemmil,
9- Ey dilediği her şeyi tamamlayan, kemâle erdiren Mükemmil,
10- Ey dilediğini üstün kılan Mufaddıl,
49 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şeyi birden gören, kendisi görünmeyen,
2- Ey her şeyi yaratan, kendisi yaratılmayan,
3- Ey hidayet veren yol gösteren, kendisi ise hidayete muhtaç olmayan,
4- Ey bütün hayat sahiplerine hayat veren dirilten, kimse Ona hayat veremeyen, hayatı bizatihi var olan,
5- Ey herkesi yediren, kendisi yedirilmekten münezzeh olan,
6- Ey her şeyi en iyi şekilde koruyan, kendisi korunmaktan münezzeh olan,
7- Ey her şey hakkında karar veren, hiçbir şey kendisi hakkında karar veremeyen,
8- Ey her şey hakkında hüküm veren, hiçbir kimse, hakkında hüküm veremeyen,
9- Ey peder, valide, evlâd olmaktan münezzeh olan, çoğalması, vücudu başka bir vücuttan çıkması mümteni ve muhal olan,
10- Ey misli dengi benzeri nazîri bulunmayan, Zât-ı Zülcelâl,
50 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey sevilmeye en lâyık olan en iyi Habîb,
2- Ey dertlere şifa olan en iyi Tabîb,
3- Ey mutlak hakiki kâfi, yapılan her şeyi kaydeden hesabını zamansız en iyi yapan Hasîb,
4- Ey yakın olanların en iyisi, en yakını Karîb,
5- Ey en iyi gözeten, en sağlam koruyan Rakîb,
6- Ey her nidaya en güzel cevap veren, en iyi icabet eden Mücîb,
7- Ey ünsiyeti en şirin olan, dostluğuyla en yüce lezzetlere erişilen Enîs,
8- Ey kendisine tevekkül edenlerin işlerini en güzel yapan, düzelten, en güvenilir Vekîl,
9- Ey en iyi sahip, en yakın serdar, en güzel Seyyîd olan Mevlâ,
10- Ey en iyi yardım eden, nusret veren, zafere kavuşturan Nasır,
51 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey kendisini tanıyanların süruru, ariflerin sevinci,
2- Ey kendisini murad edenlere huzur veren ünsiyet eden en yakın dost,
3- Ey kendisine müştak olanlara daim meded eden, yardımlarına koşan,
4- Ey tevbekârların habibi, dergâhına dönenlerin en yakın sevgilisi,
5- Ey fakir olan bütün mahlûkata, yoksul olan herkese rızık veren,
6- Ey günahkârların ümidi, suçluların ricagâhı,
7- Ey sıkıntıya düşenlerin dertlerini izale eden, meşakkatlerini gideren,
8- Ey gam ve kedere düşenlere nefes aldıran,
9- Ey üzgünlere huzur ve ferec, mahzunlara ferah veren,
10- Ey ezelden ebede kadar evvel olan bütün geçmişlerin, ahir olan bütün geleceklerin İlâhı,
52- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1 – Ey Cennet ve Cehennemin Rabbi,
2- Ey Peygamberlerin, seçkinlerin ve hayırlıların Rabbi,
3- Ey kendine sadıkların, sıdk ile inananların, ebrarların, iyilerin Rabbi,
4- Ey küçük-büyük, cüz’î-küllî, her şeyin Rabbi,
5- Ey mahlûkatın özü ve aslı olan çekirdek ile hayatının gayesi olan meyvelerinin Rabbi,
6- Ey hayatın esası olan akıp giden nehirlerin, hayat ve rızık taşıyan ağaçların Rabbi,
7- Ey bütün sahraların, çöllerin, kırların idarecisi sahibi Rabbi,
8- Ey bütün sahipsizlerin, kölelerin, hürlerin, köleleri köle kılanların Rabbi,
9- Ey açığa vurulan, gizli tutulan, aşikâr ve saklı her şeyin Rabbi,
10- Ey rahatlık ve sükûnet zamanı olan gecenin, hareket ve maişet vakti olan gündüzün Rabbi,
53 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ilmi her şeye erişen, ihata eden,
2- Ey nazarı her şeye nüfuz eden, her şeyin içini dışını en iyi gören,
3- Ey kudreti her şeye yetişen, her şeyi içine alan,
4- Ey hadsiz nimetleri, kulları tarafından sayılmakla bitmeyen,
5- Ey mevcudat, cümle hamd ve şükranıyla, lâyık olduğun şükre erişemeyen,
6- Ey celâl ve büyüklüğünü idrakte zihinler yetersiz kalan,
7- Ey vehim, tahmin, hayallerle hakikatine (zat ve sıfatına) erişilmeyen,
8- Ey azamet ve kibriya örtüsüyle gizlenmiş, azamet ve büyüklüğün tek sahibi,
9- Ey heybet, saltanat, güzellik ve şa’şaası ile her yeri şenlendirip dolduran,
10- Ey beka ve şanını izzetle yücelten, varlığında zillet ve aczden münezzeh olan,
54- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
9- Ey ulvî gökler, yüce semalar ve içlerindeki her şeyin tek sahibi,
10- Ey yerden Arş’a her şeyin yegâne sahibi,
55 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey çok affeden, pişmanları affetmeyi seven Afüvv,
2- Ey çok mağfiret eden, kullarını bağışlamayı seven Gafur,
3- Ey çok seven ve sevdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya en çok lâyık olan Vedûd,
4- Ey çok iyi karşılık veren, az şükre bile bol nimet ve sevap ihsan eden Şekûr,
5- Ey çok sabreden, fırsat tanıyan, hemen cezalandırmayan Sabûr,
6- Ey çok esirgeyen, re’fet ve hususî şefkatini gösteren Rauf,
7- Ey çok merhametli olan, şefkatiyle kullarına yönelen Atûf,
8- Ey bütün çirkinliklerden mutlak pak ve temiz olan, pislikleri, kirleri gideren, her şeye en güzel şekilde bakan Kuddüs,
9- Ey mutlak, zatî, ezelî ve ebedî hayat sahibi olan Hayy,
10- Ey her şey kendisine istinat ederek kâim olan, vücudu hiçbir vücuda dayanmayan Kayyûm,
56 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey göklerde ve ecrâm-ı ulviyede azameti görünen Zat-ı zülcelâl,
2- Ey zeminde ve zeminin her bir mevcudunda vahdaniyetin delilleri ayetleri müşahede edilen Zat-ı Zülkemâl,
3- Ey her bir şeyde ve mahlûkta vücub-u vücuduna delâlet eden burhanlar bulunan Zat-ı Vâcibü’l-Vücud,
4- Ey azametli denizlerde acibeleri yaratan Zat-ı Zülkemâl,
5- Ey her şeyi ve bütün mahlûkatı hiçten yaratıp tekrar iade eden, dirilten Zat-ı Kadîr-i Zülcelâl,
6- Ey dağlarda canlıların ihtiyacı için iddihar edilen hazineleri halk eden Hallâk-ı Kerîm,
7- Ey her bir şeyin yaratılışını güzel yapan, tedbirini ve levazımatını güzel bir tarzda veren Zat-ı Cemîli-Zülikram,
8- Ey her şey her bir hacetinde her bir emrinde ona müracaat eden ve her bir mevcud her bir keyfiyetinde ona dayanan ve her bir hak ve hakikat ve hüküm ve hâkimiyet ona râci’ olan Zat-ı Kadîr ve Rab-ı Külli şey,
9- Ey her şeyde zahir bir surette lütfunun eserleri ve inayetinin cilveleri ve güzel san’atının lâtif nakışları ve rahmetinin letâfetli hediyeleri müşahede edilen Zat-ı Latif-i Habîr
10- Ey Zişuur mahlûkatına kudretini göstermek için kâinatı bir meşher-i acaib yapan ve umum masnuatını kudret ve hikmet ve rahmet gibi kemâlatını teşhir etmek için birer dellâl birer ilan name hükmüne getiren Zat-ı Kadîr-i Hakîm.
57 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey gerçek sevgi ve dostluğu bulamayanların en sadık dostu, en yakın Habîbi,
2- Ey maddî manevî hastalıklarına tabib bulamayanların en şifakâr Tabîbi,
3- Ey imdâdları dinlenmeyen çaresizlerin en yakın mededkârı, cevap veren Mücîb,
4- Ey şefkat umup kimsesiz kalanların en yakın şefkat edicisi olan Şefîk,
5- Ey ölmez, ayrılmaz, refik ve dost arayanların en vefalı dostu olan Refîk,
6- Ey şefaatçi bulamayıp şefaatten mahrum kalanların Şefîi,
7- Ey meded edici bulamayıp imdattan mahrum kalanların Mugîsi,
8- Ey rehber ve mürşidsiz kalan, delil bulamayanların rehberi, Delîli,
9- Ey kendilerini hak ve doğru yola sevk edecek birisini bulamayanların kumandan-ı âzâmı,
10- Ey himayesine alıp rahmet edecek birisini bulamayanların en büyük rahmet edicisi olan Rahîm,
58 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey kâfi görüp kendisiyle iktifa edenlerin her hacetine yeten, her şeyine kâfi gelen,
2- Ey kendisinden hidayet isteyenlere en doğru yolu gösteren, hidayet eden,
3- Ey dergâhına sığınanları himayesine alan inayetiyle örten saklayan,
4- Ey kendisini nida edip çağıranların feryadına koşan, onları rahmetine çağıran,
5- Ey kendisinden şifa isteyenlerin derdine şifa hastalığına deva olan,
6- Ey aciz kalıp işinin kazasını Ondan isteyenlerin hâcâtını tamamlayan, en güzel şekilde hüküm veren,
7- Ey cûd (cömertlik) ve gınasını (zenginlik) isteyenleri fazlıyla maddî manevî abâd eden, doyuran,
8- Ey kendisinden hacetini yerine getirmek isteyenlerin ihtiyacını fazlasıyla ifa eden,
9- Ey kuvvetine güvenip güç isteyenlere yardım eden, kuvvet veren,
10- Ey kendisini kendilerine sahip ve büyük bilenlerin mevlâsı,
59-Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey her şeyden önce olan, başlangıcı olmayan tek ezeliyet sahibi Evvel
2- Ey her şeyden sonra baki kalan sonu olmayan yekta ebediyet sahibi Âhir,
3- Ey varlığı, sıfatı, isimleri her şeyde aşikâr ve apaçık olan Zahir,
4- Ey isim ve sıfat, ef’al ve eserleriyle her şeyin içyüzünü kaplayan, hiçbir şey onların ötesine geçemeyen, nazarlardan gizli kalan Batın,
5- Ey yoktan var eden, her şeyin varlığını ve varlığı süresince geçireceği hâlleri, hâdiseleri düzenleyen, tayin ve tespit eden Hâlık,
6- Ey bütün mahlukatın her çeşit rızık ve ihtiyacını bahşeden, rızk kazanma sebeplerini meydana getiren Râzık,
7- Ey her sözü, her işi doğru olan, ahdini, vadini yerine getiren Sâdık,
8- Ey her şeyden önce olan, iradesi, ilmi ve kudreti her şeyi geçen galip gelen Sabık,
9- Ey her şeyi ve herkesi takdiriyle istediği yere ve gayeye sevk eden Sâîk,
10- Ey geceden sabahı, tohumlardan nebatatı, çekirdeklerden bütün mahlûkatı, tepe ve dağlardan emin yolları, yanlış düşüncelerden hakkı yarıp çıkaran Fâlık,
60- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey gece ve gündüzü ard arda düzenli surette döndürüp değiştiren,
3- Ey gölgeyi ve serinliği, ateşi, harareti ve sıcak rüzgârı, meydana getiren,
4- Ey güneşi ve ayı muti’ ve musahhar kılan,
5- Ey hayattan önceki ve hayattan sonraki adem olmayan ölümü, ölümden önceki geçici ve ölümden sonraki baki olan hayatı yaratan,
6- Ey halk ve icad, hüküm ve emir yalnız kendisine ait olan,
7- Ey eş ve evlat edinmeyen, benzere, denge, çoğalmaya, nesle, muhtaç olmayan,
8- Ey mülk ve saltanatında şeriki ortağı olmayan,
9- Ey zillet ve aczden münezzeh ve mukaddes, âmir ve sahibi, yardımcısı olmayan,
10- Ey bütün havi ve kuvvet yalnız kendisine ait olan,
61 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bütün istek sahiplerinin murad ve arzularını hakkıyla her zaman bilen, cevap veren,
2- Ey yalvarıp sual edenlerin her çeşit hacetlerine malik olan,
3- Ey vecde kapılıp kendinden geçenlerin inilti ve feryatlarını duyan.
4- Ey korkarak gözyaşı dökenlerin halini gören,
5- Ey sükût edenlerin vicdanlarında saklı her gizliyi bilen,
6- Ey isyan ve günahlardan pişman olup nedamet edenlerin halini gören,
7- Ey tevbe ümidiyle kendine dönenlerin özrünü kabul eden,
8- Ey fesad edip de bozgun çıkaranların işini düzeltmeyen, rast getirmeyen,
9- Ey iyilik yapanların güzel amellerini karşılıksız bırakmayan, zayi etmeyen.
10- Ey kendisini bilen ariflerin kalplerinden uzak olmayan, onlara daim feyiz ve huzur veren,
62 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey daim baki olan.
2- Ey hataları bağışlayan, mağfiret eden.
3- Ey bütün duaları işiten.
4- Ey ihsanı bol atiyye ve hediyesi geniş olan.
5- Ey semayı yükselten,
6- Ey belâyı kaldıran musibetleri izale eden,
7- Ey medih ve senası pek azîm olan,
8- Ey ulviyet ve şa’şaasında kadîm olan.
9- Ey vefası çok olan, va’dini her zaman yerine getiren,
10- Ey ceza ve sevabı, ikab ve mükâfatı şanına lâyık ve üstün olan,
63 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey bol mağfiret sahibi, fazl ve rahmetiyle her günahı bağışlayan Gaffar,
2- Ey kötülükleri çirkinlikleri rahmetiyle örten gizleyen Settâr,
3- Ey her istediğini yapmaya gücü yeten, herkesi ve bütün mevcudatı dize getiren, sonsuz izzet sahibi, hükmünde mutlak galip olan Kahhâr,
4- Ey emir ve fermanına karşı konulamayan, dilediğini yaptırmaya muktedir olan, tamir ve ıslah eden Cebbar,
5- Ey çok sabreden ve sabır gücü ihsan eden Sabbâr,
6- Ey bütün mahlûkatı rızıklandıran rızkı elde etme sebeplerini yaratan Rezzâk,
7- Ey bereket kapılarını, hikmetli suretleri, ahiret âlemini, bağlı, kilitli gönülleri, tılsımlı düğümleri, kapalı yolları hayırla açan Fettâh,
8- Ey her şeyi her yönüyle çok iyi bilen, ilmiyle her şeyi ihata eden Allâm,
9- Ey çeşit çeşit hediyeleri, nimetleri karşılıksız bol bol ihsan eden Vehhâb,
10- Ey tevbeleri kabul günahları affeden, kullarına tevbe etmeleri için tekrar tekrar sebepler ve münasebetler yaratan rahmetine davet eden Tevvâb,
64 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey beni yoktan var eden, âzâ ve duygularımı düzenli yapan, vazifelerine uygun bir tarz veren,
- Ey bana envai çeşit rızıklar ihsan eden, beni besleyen, terbiye eden sahip çıkan,
3- Ey beni çeşit çeşit lezzetli gıdalı tatlı nimetleriyle yedirip içiren,
4- Ey beni yakınına alan huzur ve iltifatıyla şereflendiren,
5- Ey beni maddî manevî düşman ve belâlardan koruyan, bana ve her şeyime kâfi gelen,
6- Ey beni muhafaza eden kollayan, uyku bilmez gözleriyle bekleyen, ayıplarımı örten,
7- Ey bana hidayet nasib eden, yol gösteren, muvaffak eden,
8- Ey beni azîz kılan ihtiyaçlarımı gideren gınasına mazhar eden,
9- Ey beni öldürüp dirilten, her an ölen vücudumu yenileyen, hayatıma hayat katan,
10- Ey bana ünsiyet veren, rahmet kanadıyla kuşatan huzur barınağına kavuşturan,
65 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey doğru, gerçek, inandırıcı olan sözleriyle hakkın hakkaniyetini gösteren,
2- Ey hükmünü hiçbir hüküm bozamayan, ona üstün gelemeyen,
3- Ey muradını hiçbir güç ve kuvvet geri çeviremeyen,
4- Ey duyguların mahalli olan kalpleri istediği gibi çeviren, kişiye kalbinden daha yakın olan,
5- Ey pişmanlıkla dergâhına sığınan kullarının tevbelerini kabul eden,
6- Ey izin ve irâdesi olmadan hiçbir şefaat fayda vermeyen,
7- Ey bütün semâvât bütün azamet ve ihtişamıyla tasarrufunda olan, sağ elinde durulmuş bulunan,
8- Ey yolundan sapanları, dalâlete düşenleri en iyi bilen,
9- Ey gök gürültüsü hamd ederek, meleklerde kendisinden korkarak teşbih ettiği,
10- Ey rüzgârı rahmetinin müjdecisi, yağmurun elçisi olarak gönderen,
66- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1 – Ey yeri mahlûkatına beşik yapan, barınmaya uygun kılan,
2- Ey fayda ve hikmet dolu dağları yere kazık ve direk yapan,
3- Ey güneşi kâinat sarayına ısı ve ışık saçan musahhar bir lâmba kılan,
4- Ey ay’ı karanlık gecelerimize nurlu bir kandil yapan,
5- Ey geceyi örtü kılan, karanlık perdesiyle ayıpları örterek, kullarını soğuk ve düşmandan muhafaza eden,
6- Ey gündüzü geçim ve maişet zamanı yapan,
7- Ey uykuyu, dünya meşgalesinden uzak tutarak bir huzur ve dinlenme yapan,
8-Ey semayı bina eden, gökleri muhkem, sağlam yapan,
9- Ey her şeyi çift yaratan ve bütün canlıları erkek ve dişiden meydana getiren,
10- Ey cehennem ateşini, kâfirleri bekleyip ona dönmeleri için gözetleyici kılan,
67 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM.
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey sevabı artırmakta, yardıma gelmekte, ihtiyaçları vermekte, günahları affetmekte gerçek şefaat sahibi olan Şefi’,
2- Ey bütün ses ve sadaları en iyi işiten Semî’,
3- Ey bütün mertebeler elinde bulunan, istediğini istediği yere yükselten Ref,
4- Ey zararları, kötülükleri, tehlikeleri men eden, dilediği her şeyi engelleyen Menî’,
5- Ey her şeyi misilsiz taklitsiz yoktan var eden, en güzel tarz ve surette, akılları hayrette bırakacak şekilde yaratan, Zât ve sıfatında dengi asla olmayan Bedî’,
6- Ey işleri en süratli şekilde yapan, hesabı zamansız gören, mutlak sürat içinde yaratan Serî’,
7- Ey kullarına en güzel müjdeleri veren, Cennet ve ebedi saadete çağıran Beşîr,
8- Ey nefis ve şeytana uyan isyankârları tevbe ve itaate sevk etmek için şiddetli azapla korkutup, sakındıran Nezîr,
9- Ey istediğini, istediği gibi sonsuz eksilmez kudretiyle yapan Kadîr,
10-Ey kuvvet ve kudret sahiplerini istediği gibi yönlendiren, bütün mevcudatı kudreti altında tutan Muktedîr,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bütün hayat sahiplerinden önce var olan, herkese hayat veren, kimseden hayat almayan ezelî hayat sahibi,
2- Ey bütün hayat sahiplerinden sonra baki kalan, hayatının sonu olmayan, ebedî hayat sahibi,
3- Ey hayatına hiçbir hayatın benzemediği, eşsiz hayat sahibi,
4- Ey misli, dengi olmayan gerçek mutlak hayat sahibi,
5- Ey zatî, ezelî ve ebedî hayatına kimsenin ortak olmadığı mutlak hayat sahibi,
6- Ey hiçbir hayat sahibine ihtiyacı olmayan, hayatı başka hayatlara dayanmayan Zatî hayat sahibi,
7- Ey bütün canlıları öldüren, adem olmayan ölümle verdiği hayatı geri alan, ölümsüz hayat sahibi,
8- Ey hayatlarını sürdürmek için küçük büyük bütün hayat sahiplerini rızıklandıran hayata hayat veren gerçek hayat sahibi,
9- Ey her zaman, her bahar ölüleri diriltmekle tecelliyat-ı hayatını gösteren, ahirette bir tek emriyle ölmüş olan bütün mahlûkatı dirilten hayat sahibi,
10- Ey hiç ölmez, zeval bulmaz, yüce, gerçek ezelî, ebedî hayat sahibi,
69 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şey kendisini zikreden, hiçbir zaman unutulmayan tatlı, küllî, zikrin sahibi,
2- Ey kâinatı kaplayan, hiç sönmeyen nurun sahibi,
3- Ey had ve hesaba gelmeyen medih ve sena sahibi,
4- Ey değişmeyen ve değiştirilemeyen güzel sıfat ve yüksek vasıfların sahibi,
5- Ey had ve hesaba gelmeyen nimetlerin sahibi,
6- Ey tükenmek bilmeyen mülkün, zeval bulmayan saltanatın sahibi,
7- Ey idrak ve akılla keyfiyetine varılamaz olan celâl ve yüceliğin sahibi,
8- Ey geri çevrilmez kaza ve hükmün sahibi,
9- Ey güzel sıfatlarının yerini hiçbir sıfat tutamayan, başka hiçbir sıfatla değiştirilmeyen,
10- Ey bütün güzel sıfatların en yüksek mertebesine sahip olan, kemâli idrak ve ihata edilemeyen,
70 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey görünen-görünmeyen, küçük-büyük iç içe bütün âlemleri beraber idare, tedbir ve terbiye eden Rab,
2- Ey iyi-kötü bütün amellerin mutlak adaletle karşılığı verildiği din ve hesap gününün Malik-i Hakîmi,
3- Ey ibadete devamla, haramdan çekinmekle, musibete dayanıp sabredenleri seven,
4- Ey en yakın yoldan günahtan dönüp kendine sığınan tevbekârları seven,
5- Ey maddî manevî kirlerden temizlenmeye çalışanları seven,
6- Ey ihsan edip iyi amel işleyen muhsinleri seven
7- Ey imdat, yardım ve nusrete gelenlerin en hayırlısı en güçlüsü,
8- Ey iyiyi kötüden, hakkı batıldan, bütün inceliğiyle en güzel ve lâyık şekilde ayıran, en girift meseleleri hallü fasıl eden,
9- Ey iyi amel ve şükrün karşılığını en hayırlı ve lâyık şekilde veren,
10- Ey kötülük yapan bozgun ve fesad çıkaranları en iyi bilen,
71- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
9- Ey dilediğine tevfik verip aziz kılan, izzet bahşeden, şereflendiren Muizz,
10- Ey dilediğini hikmet ve adaletiyle zelîl kılan, kendisine isyan edip tevbe etmeyenleri tezlil eden Müzill,
72 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey birliğinde zıddı olmayan Zât-ı Ehad,
2- Ey tekliğinde benzeri ve naziri olmayan Zât-ı Ferd,
3- Ey her isteğin mercii olan, hiçbir ayıp ve kusuru bulunmayan Zât-ı Samed,
4- Ey bir ve tek olup naziri mumteni’ olan Zât-ı Vitr,
5- Ey hâkimiyetinde idare ve tedbirinde vezir ve yardımcısı bulunmayan Zât-ı Rab,
6- Ey ihtiyaçtan müstağni, fakırdan muallâ olan Zât-ı Ganî,
7- Ey her şeyi hâkimiyeti altında tutan, hiçbir kuvvet Onu saltanatından azledemeyen Sultan-ı zîşan,
8- Ey her şeyi emri altına alan, hiç bir sebep kendisini aciz bırakamayan Zât-ı Melîk,
9- Ey varlığında benzeri misli olmayan Zât-ı Mevcûd,
73- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey zikri, yâdı, anılması, zikredenlere en üstün şeref olan,
2- Ey kendisine şükürle mukabele edenler için şükrü en büyük kazanç ve zafer olan,
3- Ey kendisine hamd ve sena edenler için hamdi en büyük iftihar vesilesi olan,
4- Ey tâatı, kendisine itaat ve ibadet edenlere necat ve kurtuluş olan,
5- Ey kendisini arayan ve talep edenler için kapısı her zaman açık olan,
6- Ey inanan mü’minler için yolu zahir ve açık olan,
7- Ey gözünü açıp bakanlar için her tarafı kaplayan âyât ve işârâtı burhan ve delili olan,
8- Ey hüccet ve yakîn sahipleri için kitabı öğüt ve nasihâtla dolu olan,
9- Ey suçlu ve günahkârlar için af ve bağışlaması en sağlam ilticâgâh olan,
10- Ey güzel amel işleyen muhsinlere rahmeti yakın olan,
74 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ismi her şeyden üstün ve mübarek olan,
2- Ey her şeye tefevvuk eden namı şanı pek ulvî ve sonsuz derece yüksek olan,
3- Ey her yerde her zaman senâsı okunan, övgüsü yücelen,
4- Ey kendisinden başka ilâh olmayan, ibadete lâyık mabud bulunmayan,
5- Ey isimleri her kusur ve noksanlıktan mukaddes ve münezzeh olan,
6- Ey daim var olan, ebedî baki kalan,
7- Ey kâinatta görünen bütün azametli tezahürler Onun azamet ve varlığının ziyası, haşmetinin cemali olan,
8- Ey büyüklük ve kibriya Zat-ı âlîsine has bir perde olan,
9- Ey maddî manevî her şeyi içine alan ihsanları, sayıya gelmeyen,
10- Ey bitmez tükenmez nimetleri, sınırlanmayan, saymakla bitmeyen,
75- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey en iyi yardım eden, meded bekleyenlerin imdadına yetişen Muîn,
2- Ey varlığı apaçık olan, sıfat ve isimleri her yerde görünen, her şeyi en iyi açıklayan Mübîn,
3- Ey kendisine emanet edilen her şeye en iyi bakan, kalplere huzur, akıllara güven veren Emîn,
4- Ey en yüce sarsılmaz makam sahibi olan, her şeyi kemal-i suhuletle çekip çeviren, yerli yerine en sağlam şekilde yerleştiren, Mekîn,
5- Ey güven ve karar sahibi olan, her şeyi külfetsiz muhkem yapan, kudretine hiçbir şey engel olamayan Metîn,
6- Ey âsi ve münkirlere azabı, kahrı, darbesi, intikamı pek şiddetli olan,
7- Ey mülkünde olup biten her şeyi gören, her yerde hâzır ve nazır olan Şehîd,
8- Ey her fiili hak ve doğru olan, yol gösterip irşad eden, iyi ve güzel takdir sahibi Reşîd,
9- Ey övülecek isim ve sıfatların sahibi, bütün hamd ve senalara lâyık olan Hamîd,
10- Ey sonsuz şeref ve azamet ve nimet sahibi olan yücelerin yücesi Mecîd,
76 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey yüce makam olan arş-ı azamın sahibi,
2- Ey dinleyeni doyuran, inandırıcı, sağlam, dosdoğru sözün sahibi,
3- Ey fazlı rüşd ve hidayet dolu olan, ihsanı layık olana erişen,
4- Ey gazabı pek şiddetli, darbesi en ağır olan,
5- Ey emrini tutanlara Cennet ve güzellikler vaad eden, tutmayanları ise Cehennem ve ateşle tehdit ve vaîd eden,
6- Ey hiçbir şeye uzak olmayan, her şeye nihayet derece yakın olan Zat-ı karîb-i zülcelâl,
7- Ey medih ve senaya layık olan en yakın dost en iyi sahip Veliyy-ül Hamîd,
8- Ey her şeyin gerçek şahidi olan, her hadisenin iç yüzünü en iyi gören bilen Şahid-i mutlak,
9- Ey hiç bir kimseye, hiçbir kuluna zerre miktar zulmetmeyen Zat-ı Âdil,
10- Ey herkese her zaman her yerde şah damarından daha yakın olan Zat-ı Karîb,
- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey hiçbir şerîki ve veziri bulunmayan, hiçbir ortağa ve yardımcıya muhtaç olmayan,
2- Ey hiçbir şebîhi nazîri bulunmayan, hiçbir benzeri ve dengi olmayan,
3- Ey güneşin ve nur saçan Ay’ın halikı,
4- Ey sıkıntıya düşen ızdırap çeken fakirleri zengin eden,
5- Ey iktidarsız masum küçük bebeklerin en safi ve latif rızkını veren,
6- Ey aciz ihtiyar yaşlı büyük dedelere rahmet edip gözeten,
7- Ey korkuya düşüp dehşete kapılıp yardım isteyenleri koruyan, eman veren,
8- Ey kullarının her halini gören, gizli saklısını bilen,
9- Ey kullarının bütün maddî, manevî ihtiyacından haberdar olan,
10- Ey her şeye kadir olan, istediği her şeyi sonsuz kolaylıkla yapan,
78 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey sayısız nimetleriyle sonsuz derece cömert olan,
2- Ey bol kerem ve ikramında nihayet derece fazl sahibi olan,
3- Ey intikam ve cezalandırmasında sonsuz metanet ve güç sahibi olan,
4- Ey içinde her şeyi kayıtlı olan levh-i mahfuz ve onda her şeyi emriyle yazan kalemin sahibi,
5- Ey nefes ve rüzgâr ve rüzgârla dağılan tohumların, yeryüzüne yayılan nesillerin ve zerrelerin halikı
6- Ey Arap ve Arapların dışındaki herkese anladıkları dilde ilham eden,
7- Ey zarar ve elemleri kaldıran fereç (rahatlık) veren,
8- Ey bütün himmet ve ümitleri, sır ve gizlilikleri, kaygı ve dertleri en iyi bilen,
9- Ey Kâbe-i Muazzama ve Harem-i Şerifin sahibi,
10- Ey her şeyi yoktan var eden, istediği şeyi istediği zaman hiçten yaratan,
79- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
Ey her şeyi düzgün ölçülü yaratan, her şeyde adaleti tecelli eden, ahirette herkesi hesaba çekip kimsenin kimsede zerre miktar hakkını bırakmayan sonsuz, sınırsız mutlak adalet sahibi olan Âdil,
2- Ey bütün mevcudattan dergâhına yükselen ibadet, zikir, teşbih ve amelleri, iyi niyetleri kabul eden, kendine istiğfar ile tevbe edip sığınanları rahmetiyle karşılayan Kabil,
3- Ey hiçbir karşılık ve sebep olmadan bol bol nimet eden fazıl gösteren, her şey kendi fazlı ve keremi olan, üstünlüğü bütün bilinen ve tasavvur edilenden sonsuz derece üstün olan Fadıl,
4- Ey kâinatta devamlı tazelenen isim ve sıfatlarının tecelliyâtını gösteren hadsiz hareket ve faaliyetler kendi fiili olan Fail,
5- Ey mevcudat ve mahlûkatın maddî manevî bütün ihtiyacına kefîl-i mutlak olan Kâil,
6- Ey dönüp dolaşan, var olan her şeyi kendisi var eden, her fiil ve hareket kendi elinden çıkan, her şey Onun yapmasıyla meydana gelen Câil,
7- Ey hiçbir ayıp ve kusuru bulunmayan, bütün olgunluk ve kemâlât kendi eseri olan Kâmil,
8- Ey her şeyi örneksiz taklitsiz yoktan, vücuda getiren Fâtır,
9- Ey kullarını kendine çağıran, onlardan emrine uymalarını rahmetine koşmalarını isteyen Tâlib,
10- Ey istenilen, rağbet edilen her şeyden sonsuz derece istenilmeye lâyık olan, akıl, kalp, ruh ve bütün duyguların kendisiyle rahat bulduğu gerçek Mâtlub,
80 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey maddî manevî bütün nimetleri güç ve havliyle veren,
2- Ey kudret, fazl ve bereketiyle ikramda bulunan, bol sehâvet sahibi,
3- Ey lütuf ve keremini tekrar tekrar gösteren, her vakit kullarına yeni ihsanlar eden,
4- Ey kudretinin tecelliyâtıyla sonsuz izzetini izhar eden, üstünlük ve şerafetini gösteren,
5- Ey hikmetiyle takdir eden, ölçülü uyumlu ve düzenli herşey kendi hikmetiyle olan,
6- Ey tedbiriyle hükmeden, tedbirli, tertipli her şey kendi hâkimiyetiyle olan,
7- Ey ilmiyle tedbir eden, yerli yerinde her şey kendi tedbir ve idaresiyle olan,
8- Ey sonsuz kuvvet ve iktidarında nihayet yumuşaklık gösteren hilmiyle günahları bağışlayan,
9- Ey sonsuz ulviyyet ve yüceliğinde büyük küçük her şeye her şeyden en yakın olan, mahlûkatına yakınlık gösteren,
10- Ey her şeye her şeyden yakın olmasıyla beraber nihayet derece yüce âlî olan,
81 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar
Ey istediğini yaratan, yaratmasına hiç bir mani’ bulunmayan,
2- Ey istediğini yapan, her iş kendi meşietiyle olan,
3- Ey istediğine hidayet veren, hidayet verdiğini kimse hak yoldan ayıramayan,
4- Ey istediğini dalâlete atan, yolundan saptırdığını kimse kurtaramayan,
5- Ey istediğine mağfiret eden, bağışlaması herkese ve her günaha yeten,
6- Ey istediğine azap eden, adalet ve rahmetinden başka hiçbir kimse kendisini azap etmekten geri çeviremeyen,
7- Ey istediğinin tevbesini kabul buyuran, rahmeti herkesi ve her günahı aşan,
8- Ey istediği şekilde rahimlerde yavrulara maddî, manevî suretler ve simalar veren,
9- Ey istediği şeyi halk eden, mevcudatı dilediği ölçü ve sayıda ziyadeleştiren, irade ettiğine başka başka özellikler veren,
10- Ey istediğini hususî rahmetine mazhar eden, bol rahmetinden dilediğine dilediğini veren,
82 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey eş ve evlat edinmeyen, hiçbir kimsenin dostluğuna, varlığına muhtaç olmayan,
2- Ey hüküm ve hâkimiyetine hiçbir kimseyi şerik etmeyen,
3- Ey her şeye, bir ölçü ve miktar veren, bir zaman ve mekân tanıyan ve plan içinde yürüterek neticeye götüren,
4- Ey rahimiyeti zeval bulmayan, sevdiklerine merhameti baki kalan, devam eden,
5- Ey melekleri rahmet, risalet, ilham ve müjde elçisi yapan,
6- Ey göklerde burçlar yapan, sema yüzünü burçlarla donatan,
7- Ey yeri kararlı kılan, zemini hayata müsait bir mekân yapan,
8- Ey insanı basit bir sudan yaratan ve suyla hayatına hayat katan,
9- Ey bilinen bilinmeyen her şeyin adedini bilen, hesabını yapan,
10- Ey ilmi her şeyi ihata eden, her şeyi her şe’niyle bilen,
83- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey rububiyetinde, ulûhiyetinde, isim ve sıfatlarında benzeri olmayan, tek ve bir olan Ferd,
2- Ey zât, isim, sıfat ve şuunâtında benzeri, dengi, eşi olmayan Vitir,
3- Ey taklit edilmez, misli yapılamaz her bir sanat ve eserinde birliği görünen Ehad,
4- Ey her şeyin, her mahlûkun ihtiyacını veren, hiç bir şeye muhtaç olmayan Samed,
5- Ey kadr ve şanı büyük, azamet ve şeref sahibi olan Emced,
6- Ey mağlub olmaz, acze düşmez, misilsiz, sonsuz kuvvet ve izzet sahibi olan Eazz,
7- Ey celâl ve yüceliğinde her şeyden nihayet derece âlî olan Ecell,
8- Ey varlığı, birliği isim ve sıfatları her şeyden daha hak ve aşikâr olan, ibâdete en müstehak olan Ehakk,
9- Ey en iyi ve güzel, bol ihsan eden, hayır ve iyilikte nihayet derece üstün olan Eberr,
10- Ey varlığı sonsuz olan, zamanla mukayyed olmayan Ebed,
84 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar
Ey kendisini tanıyanları tanımasına mazhar edip onlara marifetinin kapılarını açan, tanınması onlara en büyük ihsan olan Mâruf,
2- Ey kendisine ibadet edenleri ubudiyyete mazhar edip ibadetlerini kabul buyuran Mabud,
3- Ey kendisine şükredenleri rızasına mazhar edip şükürlerini kabul eden Meşkûr,
4- Ey kendisini zikredenleri feyizdar edip zikreden Mezkûr,
5- Ey kendisine hamdedenlere hamd kapılarını açan rahmet eden Mahmud,
6- Ey kendisini arayanların yanında, her yerde her an hazır olan Mevcud,
7- Ey birlik ve vahdaniyetine inananlara vasıflarını bildiren, kendini tanıtan Mevsûf,
8- Ey kendisini sevenleri sevgisine mazhar eden, onların sevgilisi olan Mahbûb,
9- Ey kendisini arayanları arayıp arzulayan, onların en büyük rağbet ettiği Zat olan Merğub
10- Ey kendisine yönelenlere yönelen, onların en büyük gayesi olan Maksûd,
85 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bütün mülk kendisinin olan, saltanatından başka gerçek saltanat olmayan,
2- Ey bütün kullar, lâyık olduğu sena ve medhini saymakla bitiremediği,
3- Ey celâl ve kibriyasını bütün mevcudat vasfedemediği
4- Ey gelmiş ve gelecek bütün gözler kemalini idrak edemediği,
5- Ey gelmiş ve gelecek bütün zihin ve zekâların sıfatlarına ermekten aciz kaldığı,
6- Ey gelmiş ve gelecek bütün fikirlerin kibriya ve büyüklüğüne yetişemediği,
7-Ey hiçbir beşer, yüce sıfatlarını hakkıyla tavsif edemediği,
8- Ey kullarının, hüküm, emir ve kazasını reddedemediği,
9- Ey her şeyde marifetine birliğine çok ayet, delil ve burhanlar bulunan,
86 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey uğrunda korku ve sevgiden gözyaşı dökenlerin Habîbi,
2- Ey kendisine tevekkül edenlerin en kuvvetli istinad ve dayanağı,
3- Ey yollarını kaybedip, dalâlete düşüp arayanların, hidayet vericisi olan Hâdi,
4- Ey müminlerin velîsi, en yakın dostu, en kuvvetli sahibi olan Velî,
5- Ey kendisini zikir ve teşbih edenlere ünsiyet veren Enîs,
6- Ey kudreti bütün güç ve kudretlerin sonsuz derece üstünde olan Kadîr,
7- Ey görmesi bütün gören gözlerin görmesinden nihayet derece üstün olan Basîr,
8- Ey ilmi bütün âlimlerin, bilenlerin mutlak derece fevkinde olan Alîm,
9- Ey üzüntüden kahrolup eyvah diyerek dergâhına koşanların tek sığınağı,
10- Ey nusret ve yardımı bütün imdad edenlerin sonsuz derece üstünde olan Nasîr,
87- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey kâinat sofrasında maddî manevî bütün nimetler kendi ikramı olan, her zaman ikramda bulunan Mükrim,
2- Ey her şey kendisini tazim eden, azameti bütün mevcudatı kaplayan, bütün âsârı azametine delil olan Muazzam,
3- Ey mahlûkatına, hesaba gelmez çeşit çeşit her taifeye münasip lezzetli şirin nimetler veren Mün’im,
4- Ey sual edilen her haceti, lâzım olan her nimeti, arzu edilen her şeyi veren Mu’tî,
6- Ey mahlûkatı yoktan var edip hayat ihsan eden, hayatlara hayat katan, ölüleri dirilten Muhyî,
7- Ey her şeyi maddesiz mayesiz taklitsiz örneksiz yoktan var edip başlatan Mübdi’,
8- Ey dilediğini razı eden, rızaya mucib her şey elinde bulunan, mahlûkatı rahmetiyle memnun eden, iyilik yapanı çok sevapla hoşnut eden Murzî,
9- Ey kendisine sığınanları tehlikelerden, kötülüklerden kurtarıp necat veren Müncî,
10- Ey iyilik ve ihsanı bol olan, güzellikle muamele eden, her şeyi en iyi surette yapan Muhsîn,
88 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şeyin her hacetine yetişen, her isteğe kâfî olan,
2- Ey her şeyin devamı, mevcudiyeti, ayakta kalıp idare edilmesi, her şeyi elinde tuttuğunu, her şeye kaim olduğunu gösteren,
3- Ey hiçbir şey kendine benzemeyen, ne misli ne mîsâli Zât ve sıfatında olmayan,
4- Ey icadı dışında hiçbir şey mülkünde artmayan, hiçbir kuvvet hiç bir sebep mülküne hiç bir şey ziyade edemeyen,
5- Ey hazinelerinden hiçbir şey eksilmeyen, hiçbir kuvvet ve hiçbir şey mülkünün dışına çıkamayan,
6- Ey hiçbir şey ona gizli kalmayan, hiçbir kuvvet ilminin dışına çıkamayan,
7- Ey misli misali olmayan, kendisine benzer hiçbir varlık bulunmayan,
8- Ey her şeyin anahtarları, kilitleri, dizginleri elinde bulunan,
9- Ey sonsuz rahmeti her şeyi içine alan, maddî manevî her şeyi rahmetiyle ihata eden,
10- Ey yalnız kendisi baki kalıp başka her şey zevale yüz tutup fenaya uğrayan,
89 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bilinmeyeni ancak kendisi bilen, kendisinden başkası gaybı bilemeyen,
2- Ey kötülüğü ancak kendisi uzaklaştıran, kendisinden başkası fenayı def edemeyen,
3- Ey tedbiri ancak kendisi yapan, kendisinden başkası emir ve idareye karışamayan,
4- Ey günahları ancak kendisi mağfiret eden, kendisinden başkası günahları gideremeyen,
5- Ey kalpleri ancak kendisi istediği gibi çeviren, kendisinden başkası gönülleri yönlendiremeyen,
6- Ey halk ve îcâd ancak kendisi yapan, kendisinden başkası hiçbir şey yaratamayan,
7- Ey nimeti ancak kendisi tamamlayan, kendisinden başka hakikî nimet verici bulunmayan,
8- Ey ancak kendisi yağmuru yaratıp, indiren, kendisinden başkaları ne indirme sebeplerine, ne de imdad etme gücüne sahip olmayan,
9- Ey ölüleri ancak kendisi dirilten, kendisinden başka kimse hayat veremeyen,
10- Ey gerçek mânada ancak kendisi zengin kılan, kendisinden başkasının zengin etmeye gücü yetmeyen,
90 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
87- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey kâinat sofrasında maddî manevî bütün nimetler kendi ikramı olan, her zaman ikramda bulunan Mükrim,
2- Ey her şey kendisini tazim eden, azameti bütün mevcudatı kaplayan, bütün âsârı azametine delil olan Muazzam,
3- Ey mahlûkatına, hesaba gelmez çeşit çeşit her taifeye münasip lezzetli şirin nimetler veren Mün’im,
4- Ey sual edilen her haceti, lâzım olan her nimeti, arzu edilen her şeyi veren Mu’tî,
6- Ey mahlûkatı yoktan var edip hayat ihsan eden, hayatlara hayat katan, ölüleri dirilten Muhyî,
7- Ey her şeyi maddesiz mayesiz taklitsiz örneksiz yoktan var edip başlatan Mübdi’,
8- Ey dilediğini razı eden, rızaya mucib her şey elinde bulunan, mahlûkatı rahmetiyle memnun eden, iyilik yapanı çok sevapla hoşnut eden Murzî,
9- Ey kendisine sığınanları tehlikelerden, kötülüklerden kurtarıp necat veren Müncî,
10- Ey iyilik ve ihsanı bol olan, güzellikle muamele eden, her şeyi en iyi surette yapan Muhsîn,
88 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şeyin her hacetine yetişen, her isteğe kâfî olan,
2- Ey her şeyin devamı, mevcudiyeti, ayakta kalıp idare edilmesi, her şeyi elinde tuttuğunu, her şeye kaim olduğunu gösteren,
3- Ey hiçbir şey kendine benzemeyen, ne misli ne mîsâli Zât ve sıfatında olmayan,
4- Ey icadı dışında hiçbir şey mülkünde artmayan, hiçbir kuvvet hiç bir sebep mülküne hiç bir şey ziyade edemeyen,
5- Ey hazinelerinden hiçbir şey eksilmeyen, hiçbir kuvvet ve hiçbir şey mülkünün dışına çıkamayan,
6- Ey hiçbir şey ona gizli kalmayan, hiçbir kuvvet ilminin dışına çıkamayan,
7- Ey misli misali olmayan, kendisine benzer hiçbir varlık bulunmayan,
8- Ey her şeyin anahtarları, kilitleri, dizginleri elinde bulunan,
9- Ey sonsuz rahmeti her şeyi içine alan, maddî manevî her şeyi rahmetiyle ihata eden,
10- Ey yalnız kendisi baki kalıp başka her şey zevale yüz tutup fenaya uğrayan,
89 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bilinmeyeni ancak kendisi bilen, kendisinden başkası gaybı bilemeyen,
2- Ey kötülüğü ancak kendisi uzaklaştıran, kendisinden başkası fenayı def edemeyen,
3- Ey tedbiri ancak kendisi yapan, kendisinden başkası emir ve idareye karışamayan,
4- Ey günahları ancak kendisi mağfiret eden, kendisinden başkası günahları gideremeyen,
5- Ey kalpleri ancak kendisi istediği gibi çeviren, kendisinden başkası gönülleri yönlendiremeyen,
6- Ey halk ve îcâd ancak kendisi yapan, kendisinden başkası hiçbir şey yaratamayan,
7- Ey nimeti ancak kendisi tamamlayan, kendisinden başka hakikî nimet verici bulunmayan,
8- Ey ancak kendisi yağmuru yaratıp, indiren, kendisinden başkaları ne indirme sebeplerine, ne de imdad etme gücüne sahip olmayan,
9- Ey ölüleri ancak kendisi dirilten, kendisinden başka kimse hayat veremeyen,
10- Ey gerçek mânada ancak kendisi zengin kılan, kendisinden başkasının zengin etmeye gücü yetmeyen,
90 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Ey kendisini yâd ve zikredenleri en güzel tarzda zikre den Zâkir ve zikredilmeye en lâyık, çok zikredilen Mezkûr,
2- Ey şükür ve iyiliğe en güzel tarzda karşılık veren Şâkir ve şükredilmeye en lâyık, çok şükredilen Meşkûr,
3- Ey hamd ve iyiliğe en güzel tarzda karşılık veren Hamîd ve hâmdedilmeye en lâyık, çok övülen, hamdedilen Mahmud,
4- Ey en iyi gören, her yerde hâzır olan Şâhid, isim ve sıfatları görünmeye en lâyık, her yerde eseri görülen Meşhûd,
5- Ey hak ve iyilik isteyenleri en doğru yola ve en güzel davete çağıran Dâi ve duâ edilmeye en lâyık, en çok çağırılan Madûv,
6- Ey dâvetine icabet edip, kendisine el açanların duasına en güzel tarzda cevap veren Mücîb, icabete ve itaate en lâyık, çok icabet edilen Mücâb,
7- Ey kalplere en yakın olan ünsiyet eden Munis ve ünsiyet edilmeye, yakın olunmaya en lâyık, en çok ünsiyet edilen Enîs,
8- Ey en hayırlı dost, en yakın sâhib, dostluğu kazanılmaya en lâyık celis-i Habîb,
9- Ey umulan en hayırlı murad, en yüce gaye olan Maksud ve talep edilmeye, istenmeye en lâyık, en çok aranan Matlub,
10- Ey sevenlerin en yücesi, sevgi gösterenlerin en hayırlısı olan Habîb ve sevilmeye en lâyık, en çok sevilen Mahbub,
94- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey kendisine yalvarıp yakaranların duasına cevap veren Mücîb,
2- Ey emrine boyun eğip itaat edenleri seven Habib,
3- Ey kendisini sevenlere rahmetiyle yardımıyla yakın olan Karîb,
4- Ey kendisini murad edip arzulayanları en iyi bilen Alîm,
5- Ey ümit besleyip rahmetini umanlara iyilikle güzellikle mukabele eden Kerîm,
6- Ey kendisine isyan edip karşı gelenlere yumuşaklıkla muamele edip mühlet tanıyan Halîm,
7- Ey yumuşaklık gösterme ve fırsat tanımasında sonsuz hikmetle davranan Hakîm,
8- Ey hüküm ve hâkimiyetinde azameti ve büyüklüğü görünen Azîm,
9- Ey sonsuz azametinde nihayetsiz rahmeti ve has ihsanı görünen Rahîm,
10- Ey ihsan ve kereminin başı ve sonu olmayan ihsanı nihayetsiz olan Kadîm,
95 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey bütün sebepleri halkeden, her şeyin var olup vazifesini görmesi için şartları hazırlayan Müsebbib,
2- Ey sevgili kullarını kendine yakın eden, kurbu ile şereflendiren, bütün yakınlıklar iradesiyle olan Mukarrib,
3- Ey istediğinin yerine istediğini koyan, ard arda gelen gece ve gündüz, mevsim ve aylar, irade ve takdiriyle olan, yapılan işleri bütün iyilik ve kötülüğüyle tartan Muakkıb,
4- Ey dilediğini dilediği yöne çeviren, kalpleri, suretleri, gece ve gündüzü değiştiren, bütün mevcudatı çevirip döndüren Mukallib,
5- Ey her şeyi bir miktar ve ölçü ve ahenk içinde yaratan, her şeyin her parçasını o şeye uygun yapan Mukaddir,
6- Ey her şeyi tertip ve düzenli yaratan, yerli yerine koyan Mürettib,
7- Ey iyiliğe, güzelliğe, rahmetine, Cennet’e kullarını teşvik eden rağbetlerini artıran Muraggıb,
8- Ey şuur sahiplerine güzel öğütler veren, peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla kullarına vazifelerini hatırlatan, Müzekkir,
9- Ey her şeyi var eden, istediği şeyi “ol” demesiyle vücuda getiren, yoktan var eden Mükevvin,
10- Ey tasavvur edilen her büyük şeyin nihayet derece üstünde olan, kibriya ve büyüklüğünü her şeyde ve bütün kâinatta gösteren Mütekebbir,
96- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Ey bütün sesleri birden işiten, hiçbir ses kendisini başka bir sesi duymaktan alıkoyamayan, meşgul edemeyen,
2- Ey hiçbir fiil kendisini başka bir fiili görmekten men edemeyen, bütün işleri sonsuz sür’at içerisinde nihayet kolaylıkla yapan,
3- Ey hiçbir sözü başka bir sözü söylemesine mani olmayan, hadsiz kimselerle aynı zamanda konuşabilen, herkese bir çeşit hitabı bulunan,
4- Ey birinin ihtiyacına cevap vermek, kendisini başkasının ihtiyacına cevap vermekte yanlışlığa sevk etmeyen, bütün isteklere, dualara, suallere aynı anda cevap veren,
5- Ey ısrarcıların ısrarı, istek sahiplerinin gayreti kendisini asla usandırmayan, onlara devamlı cevap veren,
6- Ey mü’minlerin gönüllerini İslamiyet’le genişleten, teslimiyetle ferah verip göğüslerindeki sıkıntı ve kederi gideren, ilimle aydınlatan,
8- Ey kendisini arzulayıp şevk duyanların kalbinden gitmeyen, kaybolmayan, her zaman hazır olan,
9- Ey kendisini arzulayıp isteyenlerin son gayesi, yegâne muradı, en ileri arzusu,
10- Ey bütün âlemlerde hiçbir yerde hiçbir şey kendisinden gizli kalmayan,
97- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ilmi ezelî olan, her şeyi ilmiyle geçip, her bir şeyden önce gelen,
2- Ey vaadi doğru olan, verdiği her sözde sâdık olan,
3- Ey eserlerinde lûtfu zahir olan, keremi apaçık görülen,
4- Ey emri her şeye galip gelen, bütün eşyaya hükmü geçen,
5- Ey kitabı, âyetleri, kanunları muhkem ve sağlam olan
6- Ey irâde ettiği kazâ ve kaderi mutlak surette gerçekleşen
7- Ey Kur’an-ı en yüksek ve şerefli, yüce ve muteber olan
8- Ey mülkünün başlangıcı ve sonu olmayan, saltanatı kadîm olan,
9- Ey fazıl ve keremi daim olan, gelen geçen nimetler fazlının bekâsını gösteren,
10- Ey makamı en büyük ve yüce, bütün mevcudat isimlerinin tecellisini gösteren, Arş-ı azim sahibi olan Zat-ı zül-celâl,
98 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey sahip çıkan, terbiye edenlerin ve tevehhüm edilen batıl Rabların, gerçek ve mutlak Rabbi,
2- Ey hayır ve bereket kapılarını açan,
3- Ey bütün sebepler kudretiyle hâsıl olan gerçek tesir sahibi,
4- Ey sevaplar bağışlayan, iyiliklerin karşılığını gerçek mânâda yalnız kendisi verebilen,
5- Ey doğruları ilham eden, her mahlûka vazifesini ilhamla bildiren,
6- Ey bulutları inşa eden, istediği zaman gökyüzünü bulutlarla dolduran,
7- Ey cezalandırması ağır, azap ve ikâbı çok şiddetli olan,
8- Ey hesabı çok seri, sonsuz sür’at içinde hesaba çeken,
9- Ey herkesin dönüşü kendisine olan,
10- Ey günahları bağışlayan mağfiret eden Gafur, tevbeleri kabul eden Tevvâb,
99 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arzı niyaz ediyorum.
1- Ey bizi terbiye eden sahip çıkan Rabbimiz,
2- Ey hak mabudumuz olan İlâhımız,
3- Ey malikimiz ve efendimiz olan Seyyidimiz,
4- Ey velimiz sahibimiz olan Mevlâmız,
5- Ey bize nusret veren, yardım eden Nasırımız,
6- Ey bizi koruyan, hıfzeden Hafızımız,
7- Ey bize güç ve kuvvet veren Kadirimiz,
8- Ey bize nimet veren, rızıklandıran Râzıkımız,
9- Ey bize yol gösteren, hidayet eden Delîlimiz,
10- Ey bize imdat eden, feryadımıza koşan Mugîsimiz,
100-Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Allah’ım,
Ey Rabbimiz sen bizi Cehennem ateşinden halâs eyle, kurtar, necat ver.
Affının hürmetine azaptan koruyan ey Mücîr, fazlının bereketine çok bağışlayan ey Gaffar, bize afiyet ihsan eyle, bizi affet, ebrar denilen iyilerle pâk mukaddes diyarın olan Cennet’e idhâl eyle.
Efendimiz ve ser tacımız olan Muhammed (A.S.M) âl ve ashabına, bu şerefli, büyük ve yüce, şirin ve latif isim ve sıfatlarının hakkı ve hürmeti için Muhammed’in (A.S.M) hasenatı adedince salât ve selâm indirmeni Senden niyaz ediyorum ve istiyorum.
Bismillah, Hasbiyallah (Allah bana kâfi), Lâ ilahe ilâllah, Şehidallah (Allah herşeye şâhid), Kul Hüvallah, Mâşaallah, Rabbiyallah (Rabbim Allah’tır), Tebârekallah (Allah’ın sânı herşeyden yücedir), Teâlâllah (Akla gelen herşeyden Allah üstündür âlîdir), Tevekkeltü alâllah (Allah’a tevekkül edip güveniyorum), Feseyekfîkehumullah (Allah herşeye karşı sana kâfidir) ve Hüve’s-semîu’l Alîm (O herşeyi en iyi işiten ve bilendir).
Sen aczden ve şerikten, münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin El-aman, elaman!
Ben senin medih ve senanı saymakla bitiremem, övgüne gücüm yetmez, sen ancak kendini sena ettiğin gibisin ya Allah, ya Rahman, ya Rahîm, ya Gafur, ya Şekûr, sana kendi hakkında saydığın Esmâ-i Hüsnân, âlî sıfatların ve eksiksiz sözlerin olan kelimât-ı tâmmenle yalvarıyorum bana, anne ve babama, Üstadım Said Nursî’ye, Risale-i Nur talebelerine ve cümle diri-ölü mü’min ve mü’minâta, erkek ve kadın bütün Müslümanlara mağfiret et, günahlarını bağışla. Bize öyle bir rahmet et ki başkalarının merhametine muhtaç olmayalım, dönüp bakmayalım, rahmetinle mest olalım, hacetlerimizi gider, dünya ve ahirette bütün isteklerimizi bize ver.
Dünyadan ayrılırken, her şeyi bırakıp müfarakât ederken, son nefesimizde bize saadet, şehâdet, alın aklığı, ikram, keramet ihsan eyle, hüsn-ü hatime ver.
Efendimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselama bizim ona yapamadığımız lâyık ve müstehak olduğu her mükâfatı ver.
Bizi bize, nefsimize, mahlûkatın hiç birisine göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa bırakma, hiç kimseye havale etme!. Halimizi tavrımızı ıslah et, işlerimizi yoluna koy. Bizi uyku bilmez, gafil olmaz gözünle gözet, koru, bizi karşı gelinmez kuvvet ve desteğinle muhafaza eyle! Ey celâl ve ikram sahibi!.
Bizden ve üzerinde bu isimleri taşıyanlardan, cin ve ins ve şeytanların şer ve âfetini, yer sarsıntısını, dağların korku ve haşyetten dağılıp yıkılmasını, tâûn ve veba âfetini, kötü nazarları, vücut ağrılarını ve diğer bütün âfetleri uzak eyle, bizi her şer ve kötülükten muhafaza et, Ey Erhamürrâhimîn sen bizi rahmetinin hürmetine dünya ve âhirette selâmet ve afiyet ve hayırla rızıklandır.
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arzı niyaz ediyorum.
1- Ey bizi terbiye eden sahip çıkan Rabbimiz,
2- Ey hak mabudumuz olan İlâhımız,
3- Ey malikimiz ve efendimiz olan Seyyidimiz,
4- Ey velimiz sahibimiz olan Mevlâmız,
5- Ey bize nusret veren, yardım eden Nasırımız,
6- Ey bizi koruyan, hıfzeden Hafızımız,
7- Ey bize güç ve kuvvet veren Kadirimiz,
8- Ey bize nimet veren, rızıklandıran Râzıkımız,
9- Ey bize yol gösteren, hidayet eden Delîlimiz,
10- Ey bize imdat eden, feryadımıza koşan Mugîsimiz,
100-Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Allah’ım,
Ey Rabbimiz sen bizi Cehennem ateşinden halâs eyle, kurtar, necat ver.
Affının hürmetine azaptan koruyan ey Mücîr, fazlının bereketine çok bağışlayan ey Gaffar, bize afiyet ihsan eyle, bizi affet, ebrar denilen iyilerle pâk mukaddes diyarın olan Cennet’e idhâl eyle.
Efendimiz ve ser tacımız olan Muhammed (A.S.M) âl ve ashabına, bu şerefli, büyük ve yüce, şirin ve latif isim ve sıfatlarının hakkı ve hürmeti için Muhammed’in (A.S.M) hasenatı adedince salât ve selâm indirmeni Senden niyaz ediyorum ve istiyorum.
Bismillah, Hasbiyallah (Allah bana kâfi), Lâ ilahe ilâllah, Şehidallah (Allah herşeye şâhid), Kul Hüvallah, Mâşaallah, Rabbiyallah (Rabbim Allah’tır), Tebârekallah (Allah’ın sânı herşeyden yücedir), Teâlâllah (Akla gelen herşeyden Allah üstündür âlîdir), Tevekkeltü alâllah (Allah’a tevekkül edip güveniyorum), Feseyekfîkehumullah (Allah herşeye karşı sana kâfidir) ve Hüve’s-semîu’l Alîm (O herşeyi en iyi işiten ve bilendir).
Sen aczden ve şerikten, münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin El-aman, elaman!
Ben senin medih ve senanı saymakla bitiremem, övgüne gücüm yetmez, sen ancak kendini sena ettiğin gibisin ya Allah, ya Rahman, ya Rahîm, ya Gafur, ya Şekûr, sana kendi hakkında saydığın Esmâ-i Hüsnân, âlî sıfatların ve eksiksiz sözlerin olan kelimât-ı tâmmenle yalvarıyorum bana, anne ve babama, Üstadım Said Nursî’ye, Risale-i Nur talebelerine ve cümle diri-ölü mü’min ve mü’minâta, erkek ve kadın bütün Müslümanlara mağfiret et, günahlarını bağışla. Bize öyle bir rahmet et ki başkalarının merhametine muhtaç olmayalım, dönüp bakmayalım, rahmetinle mest olalım, hacetlerimizi gider, dünya ve ahirette bütün isteklerimizi bize ver.
Dünyadan ayrılırken, her şeyi bırakıp müfarakât ederken, son nefesimizde bize saadet, şehâdet, alın aklığı, ikram, keramet ihsan eyle, hüsn-ü hatime ver.
Efendimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselama bizim ona yapamadığımız lâyık ve müstehak olduğu her mükâfatı ver.
Bizi bize, nefsimize, mahlûkatın hiç birisine göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa bırakma, hiç kimseye havale etme!. Halimizi tavrımızı ıslah et, işlerimizi yoluna koy. Bizi uyku bilmez, gafil olmaz gözünle gözet, koru, bizi karşı gelinmez kuvvet ve desteğinle muhafaza eyle! Ey celâl ve ikram sahibi!.
Bizden ve üzerinde bu isimleri taşıyanlardan, cin ve ins ve şeytanların şer ve âfetini, yer sarsıntısını, dağların korku ve haşyetten dağılıp yıkılmasını, tâûn ve veba âfetini, kötü nazarları, vücut ağrılarını ve diğer bütün âfetleri uzak eyle, bizi her şer ve kötülükten muhafaza et, Ey Erhamürrâhimîn sen bizi rahmetinin hürmetine dünya ve âhirette selâmet ve afiyet ve hayırla rızıklandır.
XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kütüphanelerde bulunan yazma eserlerin devlet eliyle sistemli bir şekilde katalogunu hazırlama teşebbüsleri ya hiç başlamamış ya yarım kalmış ya da çok az miktarda neticeye ulaşmış projeler görünümü arzetmektedir. Bu teşebbüslerin sonuncusu olan Türkiye Yazmaları Toplu Katalogu (TÜYATOK) etkinliği, dönemin kütüphaneler genel müdürü Özer Soysal tarafından planlanıp İsmet Parmaksızoğlu’nun proje yürütücülüğünde, Müjgân Cunbur’un katkılarıyla, Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı ve Kütüphaneler Genel Müdürlüğü’nün 12 Nisan 1978 tarihli onayı ile başlatılmıştır. Bu çerçevede 1978’de Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü bünyesinde Türkiye Yazmaları Toplu Katalogu Merkez Bürosu (1984’ten itibaren şube, Temmuz 1992’den itibaren Millî Kütüphane Başkanlığı’na bağlı), 1979’da İstanbul’da Süleymaniye Kütüphanesi bünyesinde merkeze bağlı olarak Günay Kut’un başkanlığında TÜYATOK şubesi faaliyete geçmiştir. Bu projenin kesintiye uğraması, yavaş gitmesi, eksiklikleri, hataları ve hâlâ sonuçlanamamasına rağmen kapsamı, amacı, çalışanların gösterdiği çabayı ve iyi niyeti göz önüne alarak Türkiye’deki yazma eserlerin bibliyografik denetiminin yapılmasında büyük katkısı olduğunu belirtmek gerekir.
Yapılan çeşitli sayımlara göre Türkiye kütüphanelerinde 500.000 civarında yazma eser/risâle bulunduğu düşünülmektedir. Özel kütüphane ve koleksiyonlarla daha da artacak olan bu sayının kesin sonucu yazma eserlerin kataloglanması süreci tamamlandığında ortaya çıkacaktır. Teknolojik gelişmelerin getirdiği zorunlu değişim ve dönüşüm ışığında TÜYATOK projesinde ortaya çıkan bilgilerin kitap halinde yayımlandığı ilk dönemle halen sürmekte olan, bilgilerin bilgisayar ortamında kullanıcıya sunulduğu dönem olmak üzere iki evre söz konusudur. Bu projenin ilk aşamasında Kültür Bakanlığı’na bağlı çeşitli birimlerde dağınık şekilde bulunan yazma eserlerin, ikinci aşamasında diğer kurumlarda, kuruluşlarda ya da özel koleksiyonlarda mevcut eserlerin kataloglanması amaçlanmıştır. Katalogun düzeni, bibliyografik künyelerin Dewey Onlu Tasnif Sistemi altında eser adına göre alfabetik sıralanması ve her fasikülde yazar ve kitap adı dizini bulunması şeklinde planlanmıştır. Projenin isminde yer alan “toplu katalog” sözünü karşılamak üzere, eser adıyla eserlerin yurt içi-yurt dışında hangi kütüphanelerde bulunduğunu ve hangi kataloglarda yer aldığını gösterir toplu dizin hazırlanması bütün fasiküllerin çıkmasından sonraya bırakılmıştır. Ancak bu hedefin gerçekleşmesi, katalogun bilgisayar ortamında yayımlanmaya başlanmasından dolayı başka bir şekle dönüşmedikçe mümkün görünmemektedir.
Türkiye’nin hemen her ilinde yazma içeren bir kütüphanenin varlığından hareketle yayın sırasında her fasikülde yer alan koleksiyonun bulunduğu şehrin trafik kodu verilmiştir. Bir ilde ya da bir kütüphanede birden çok yazma koleksiyonu varsa koleksiyonun hacmine göre katalogu ya bağımsız fasikül halinde yayımlanmış ya da bir fasikül içinde ayrı bölüm halinde verilmiştir. Fasikül kelimesinin taşıdığı belirsizliğe uygulamada ortaya çıkan tutarsızlıklar da eklenince bu yöntem projenin en çok eleştirilen yanlarından biri olmuştur. Basılan katalogların biçim ve içerik özellikleriyle her bir künyede yer alan bibliyografik bilgilerdeki yetersizlik ve tutarsızlıklar gelen eleştiriler doğrultusunda zaman içinde düzeltilmeye çalışılmıştır.
2004-2005’te yayımlanan üç CD ve sitedeki bilgilerden 27 Nisan 2007 tarihinde resmen kullanıma açıldığı anlaşılan https://www.yazmalar.gov.tr sitesiyle birlikte kitap yayımı durmuştur. Uzmanların basımına devam edilmesinin yararlı olacağını söylediği katalogların sonuncusu 2005’te neşredilmiş olup bu kataloga kadar toplam otuz dört fasikül (31.866 kitap/risâle künyesi) neşredilmiştir. CD’lerle birlikte bu rakam otuz yediye ulaşmaktadır: 1. TÜYATOK I (Ankara 1979, XIV, 78, 58 sayfa; Anıtkabir, Cumhurbaşkanlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Adıyaman İl Halk kütüphaneleri). 2. TÜYATOK II (Ankara 1980, 266 sayfa; Giresun, Ordu ve Rize İl Halk kütüphaneleri). 3. TÜYATOK 34/I (Ankara 1981, 1, 188 sayfa; İstanbul Süleymaniye Ktp., Ali Nihad Tarlan koleksiyonu). 4. TÜYATOK 07/I (İstanbul 1982, VI, 320 sayfa; Antalya Müzesi, Alanya İlçe Müzesi, Akseki Yeğen Mehmed Paşa, Elmalı İlçe Halk kütüphaneleri). 5. TÜYATOK 07/II (İstanbul 1982, 480 sayfa; Elmalı İlçe Halk Ktp.). 6. TÜYATOK 07/III (İstanbul 1983, 480 sayfa; Elmalı İlçe Halk Ktp. Antalya Tekelioğlu Koleksiyonu). 7. TÜYATOK 07/IV (İstanbul 1984, 320 sayfa; Antalya Tekelioğlu Koleksiyonu). 8. TÜYATOK 07/V (İstanbul 1984, 367 sayfa; Antalya Tekelioğlu Koleksiyonu). 9. TÜYATOK 34/II (Ankara 1984, 203 sayfa; İstanbul Beyazıt Devlet Ktp. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Koleksiyonu). 10. TÜYATOK 01/I (Ankara 1985, 320 sayfa; Adana İl Halk Ktp. ve Müzesi).
11. TÜYATOK 01/II (Ankara 1986, s. 323-546; Adana İl Halk Ktp. ve Müzesi). 12. TÜYATOK 01/III (Ankara 1986, s. 546-762: Adana İl Halk Ktp. ve Müzesi). 13. TÜYATOK 34/III (Ankara 1987, I, 234 sayfa; İstanbul Süleymaniye Ktp. Amcazâde Hüseyin Paşa ve Hekimbaşı Mûsâ Nazif Efendi koleksiyonları). 14. TÜYATOK 05/I (İstanbul 1987, 320 sayfa; Amasya Beyazıt İl Halk Ktp.). 15. TÜYATOK 05/II (İstanbul 1990, 320 sayfa; Amasya Beyazıt İl Halk Ktp.). 16. TÜYATOK 05/III (İstanbul 1992, 320 sayfa; Amasya Beyazıt İl Halk Ktp.). 17. TÜYATOK 05/IV (İstanbul 1995, 320 sayfa; Amasya Beyazıt İl Halk Ktp.). 18. TÜYATOK 05/V (Ankara 2002, 782 sayfa; Amasya Beyazıt İl Halk Ktp.). 19. TÜYATOK 34/IV (Ankara 1994, VIII, 694 sayfa; İstanbul Süleymaniye Ktp. Mustafa Âşir Efendi Koleksiyonu). 20. TÜYATOK 03 (Ankara 1996, XIII, 648 sayfa; Afyon Gedik Ahmed Paşa İl Halk Ktp., Afyon İl Müzesi, Dinar İlçe Halk Ktp.). 21. TÜYATOK 10 (Ankara 1997, 618 sayfa; Balıkesir İl Halk Ktp., Dursunbey İlçe Halk Ktp., Edremit İlçe Halk Ktp.). 22. TÜYATOK 18 (Ankara 1998, 376 sayfa; Çankırı İl Halk Ktp.). 23. TÜYATOK 32 (Ankara 2000, VIII, 922 sayfa; Isparta Halil Hamîd Paşa İl Halk Ktp., Uluborlu Alâeddin Keykubat İlçe Halk Ktp., Yalvaç Ali Rızâ Efendi İlçe Halk Ktp., Şarkîkaraağaç İlçe Halk Ktp., Senirkent İlçe Halk Ktp., Aydoğmuş İlçe Halk Ktp.). 24. TÜYATOK 15/I (Ankara 2000, VII, 688 sayfa; Burdur İl Halk Ktp.). 25. TÜYATOK 15/II (Ankara 2000, IV, 689-1336 sayfa; Burdur İl Halk Ktp.). 26. TÜYATOK 26 (Ankara 2002, XVI, 459 sayfa; Eskişehir İl Halk Ktp.).
TÜYATOK çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan Millî Kütüphane katalogları: Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (I, Ankara 1987, 120 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (II, Ankara 1988, s. 121-372); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (III, Ankara 1992, 260 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (IV, Ankara 1994, 188 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (V, Ankara 1997, 421 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (VI, Ankara 2001, V, 410 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (VII, Ankara 2002, VIII, 289 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (VIII, Ankara 2005, 273 sayfa).
Bu proje kapsamında yayımlanan CD’ler: 1. Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu (Ankara 2004, CD 1). Adana, Adıyaman, Afyon, Amasya, Ankara (Anıtkabir, Cumhurbaşkanlığı, TBMM), Antalya, Balıkesir, Burdur, Çankırı, Eskişehir, Isparta, İstanbul (Ali Nihad Tarlan, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Amcazâde Hüseyin, Hekimbaşı Mûsâ Nazif Efendi ve Mustafa Âşir Efendi koleksiyonları); Ordu, Giresun, Rize İl Halk kütüphaneleri ve Millî Kütüphane’ye ait yedi cilt katalogu içermektedir. 2. Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu (Ankara 2004, CD 2). Ankara Adnan Ötüken, Aydın Müze, Bursa İnebey Haraççıoğlu ve Orhan Camii Koleksiyonu, Çorum, Diyarbakır, Elazığ, Erzurum, Gaziantep, İzmir Efes Müzesi, Kastamonu, Kilis, Konya, Konya Yûsuf Ağa, Kütahya, Malatya-Darende, Manisa, Manisa-Akhisar, Mardin, Nevşehir-Ortahisar, Niğde, Ordu, Safranbolu İzzet Mehmed Paşa (Vakıflar Genel Müdürlüğü), Şanlıurfa, Tokat, Tokat-Zile, Trabzon, Ürgüp Tahsin Ağa İlçe Halk kütüphanelerine ait koleksiyonları içermektedir. 3. Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu (Ankara 2005, CD 3). Yurt içi ve yurt dışından çeşitli kütüphane ve koleksiyonlara ait 40.250 adet Türkçe yazma eser künyesini içermektedir
TÜYATOK projesinin ikinci aşaması olan https://www.yazmalar.gov.tr web sitesinde 198.449 yazma eserin künyesiyle 64.427 adet yazma eserin elektronik kopyasına ulaşılmaktadır (Ünver). Dijital ortamla birlikte kapsamı ve amacı değişen, hatta durduğu anlaşılan TÜYATOK projesinin yeni durumu hakkında bir değerlendirme ve açıklama eksikliği web sitesi kullanıcıları tarafından hissedilmektedir. Ayrıca web sitesinin amacı, kapsamı, yöntemi ve ayırıcı özelliğine dair bilgiler yetersiz kaldığından bu sitede yer alan bibliyografik künyelerin TÜYATOK kapsamında hazırlanan fişlerle kütüphane kataloglarına dayandığı, yurt dışındaki bazı Türkçe yazmaların künyelerini de içerdiği anlaşılmaktadır.
BİBLİYOGRAFYA İrem Soydal v.dğr., “Yazma Katalogları ve TÜYATOK: Sorunlar ve Çözüm Önerileri”, Bilginin Serüveni: Dünü, Bugünü ve Yarını Türk Kütüphaneciler Derneği’nin Kuruluşu’nun 50. Yılı Uluslararası Sempozyum Bildirileri, 17-21 Kasım 1999 (haz. Özlem Bayram v.dğr.), Ankara 1999, s. 257-271; Niyazi Ünver, “Milli Kütüphanede Yazmaların Kataloglanması ve Dijital Ortama Aktarma Çalışmaları”, I. Ulusal İslam Elyazmaları Sempozyumu Bildiriler Kitabı, İstanbul 2009, s. 46-50; Hidayet Y. Nuhoğlu, “Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu”, Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni, XXIX/1, Ankara 1980, s. 44-47; İsmet Parmaksızoğlu, “Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu”, a.e., XXIX/2 (1980), s. 92-98; E. Birnbaum, “Turkish Manuscripts: Cataloguing Since 1960 and Manuscripts Still Uncatalogued, Part 5: Turkey and Cyprus”, JAOS, CIV/4 (1984), s. 465-503; B. Flemming, “The Union Catalogue of Manuscripts in Turkey: Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu (TÜYATOK)”, Manuscripts of the Middle East, I, Leiden 1986, s. 109-110; Günay Kut, “Some Aspects of the Cataloguing of Turkish Manuscripts”, a.e., III (1988), s. 60-68; a.mlf., “Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu (TÜYATOK)”, Simurg: Kitap Kokusu, sy. 2-3, İstanbul 2000, s. 22-31; Servet Bayoğlu, “Bazı Yazma Eser Katalogları ile ‘Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu’ Projesine Bir Bakış”, MK, sy. 62 (1988), s. 73-77.
Belâ kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de “eskimek; denemek, sınamak; gam, musibet, darlık ve sıkıntı” mânalarında kullanılmıştır. Firavun’un İsrâiloğulları’na yaptığı korkunç işkenceler “büyük belâ” (belâün azîm, el-Bakara 2/49; el-A‘râf 7/141; İbrâhîm 14/6) ve “açık belâ” (belâün mübîn, ed-Duhân 44/33) diye vasıflandırılmıştır. Hz. İbrâhim’in oğlu İsmâil’i kurban etmeye teşebbüsüne de “açık belâ” (deneme) denilmiştir (es-Sâffât 37/106). Allah’ın kendisini denediği kulun bu denemeden başarı ve yüz akı ile çıkması da “güzel belâ” (belâün hasen) olarak tarif edilmiştir. Bu mânada Bedir Gazvesi ve sonucunda kazanılan zafer, “güzel bir belâ” yani başarıyla verilmiş bir imtihan olarak nitelendirilmiştir (bk. el-Enfâl 8/17).
Zâhid ve sûfîler belâ ve âfiyet konusunu değişik bir şekilde ele almışlardır. Mutarrif b. Şıhhîr belâda sabır halinde olmayı âfiyette şükür halinde olmaya tercih ederken diğer bazıları âfiyette şükretmeyi belâda sabretmeye tercih etmişlerdir. Gazzâlî ise avam için belâya sabretmenin nimete şükretmekten daha faydalı olduğunu belirtmekteyse de aslında insanların her iki durumda takınacakları tavra, niyet ve amellerine göre belâya sabretmenin veya nimete şükretmenin daha değerli olabileceğini düşünmektedir. Esasen ona göre sabır ve şükür iç içedir. Çünkü dinî ve ahlâkî açıdan her nimet bir belâ, her belâ da bir bakıma nimettir. Dolayısıyla kemal sahibi bir insan aynı şartlar altında hem sabredici hem de şükredicidir. Sûfîlere göre belâ da âfiyet de Allah’tandır. Allah hangisini münasip görürse insan onu gönül hoşluğu ile kabullenerek hakkında hayırlısının o olduğuna inanmalıdır. Allah’ın kahrını da lutfunu da hoş karşılayan, cefada da safada da rızâ halinden ayrılmayan sûfîler belâda “mübtelî”yi yani belâyı veren Allah’ı görürler; belânın sonuçlarını ve karşılığını düşünerek teselli bulur, belânın acısını hissetmezler. Sevgiliyi temaşa ederken belânın ıstırabını unuturlar. Cüneyd-i Bağdâdî’ye göre belâ âriflerin yolunu aydınlatan bir meşaledir; müridler için uyanış, gafiller için helâk olma sebebidir. İlâhî aşk ve muhabbeti esas alan mutasavvıflar en büyük dert ve belâ olarak aşkı görürler. Fakat âşık mâşuku için her türlü acıya ve sıkıntıya severek katlanır, hatta bundan mânevî bir haz duyar.
1752 CÂMİÜ'S-SAĞIR MUHTASARI, hirlemesi, 925 Yahudilerin, Peygamberimizi (a.s.m.) ze YA ALL YALAN Ya Ademoğlu'nun Allah'ı yalanlaması, 1271 Ya Aslı astarı olmayan hikâyelerle öğütler vermek, 1305. Ya Bile bile Resûlullah (a.s.m.) adına yalan söylemek, 1600. Y Doğru yalan demeden her şeye yemin Ar eden, 888. A En yalan şey, 742. Gerçek helâket yalandadır, 813. А. insanların en yalancısı, 330. A insanları güldürmek maksadıyla yalan E söyleyen kimse, 1631. Kaderi yalanlamak, 270. Kıyâmet Günü yalancışahitlik yapanın du- rumu, 1420 E Kişinin görmediği rüyayı gördüm demesi, 650. Kurtuluş görülse bile yalandan sakınmak, 813 Oruçluyken yalan söyleyen ve ona göre hareket eden, 1601. Peygamberimiz (a.s.m.) adına yalan uy- durmak, 909. Sakif kabilesinden çıkacak olan zâlim ve yalancı bir mezhep, 1260. Yalancılar, 891. Yalanın tehlikesi, 265, 1000, 1197, 1324, 1355. Yalanın yaygınlaşması, 714. Yalanların en büyüğü, 650. E
Yalanların en büyüğü, 650. Yalan en büyük hatadır. 435. Yalan haber yaymak, 435. Yalan konuşarak ve aybı gizleyerek yapi- lan alışveriş, 809 Yalanın kötülüğe, kötülüğün de Cehenne- me götürmesi, 676. Yalanla müşteriyi inandırmak, 887. Yalan rızkı azaltır, 793. Yalandan sakınmak, 676, 705, 750, 1207 Yalan söylemek, 22, 31, 265, 327, 626 1313, 1360. Yalan söylememek, 832 Yalanın saçtığı kötü kokudan melekleri kaçması, 244. Yalan söyleyen idareci, 888. Yalan yere yemin etmek, 650, 1561. Yalan yere yeminle mal satmak, 887.
KIDEM القدم Allah’a nisbet edilen selbî sıfatlardan biri.
Müellif: YUSUF ŞEVKİ YAVUZ Sözlükte “varlığının üzerinden uzun zaman geçmek” anlamına gelen kıdem (kadâme) kelimesi, terim olarak “Allah’ın varlığının başlangıcı bulunmaması ve başkasına ihtiyaç duymaksızın mevcut olması” diye tanımlanır. Kur’ân-ı Kerîm’de kıdem kavramı Allah’a nisbet edilmemekle birlikte aynı kökten gelen kadîm kelimesi “üzerinden uzun zaman geçmiş eski inançlar ve nesneler” anlamında kullanılmaktadır (Yûsuf 12/95; Yâsîn 36/39; el-Ahkāf 46/11). Ayrıca Kur’an’da “varlığının başlangıcı olmayan” mânasında Allah’a nisbet edilen evvel ismiyle O’nun her şeyin yaratıcısı olduğunu ifade eden âyetler de (meselâ bk. el-En‘âm 6/102; el-Furkān 25/2) kıdem sıfatının muhtevasını pekiştirmektedir. Hadislerde “bütün yaratıklardan önce mevcut olan varlık” anlamındaki mukaddim ile (Buhârî, “Daʿavât”, 60; Müslim, “Ẕikir”, 70) İbn Mâce’nin rivayet ettiği esmâ-i hüsnâ listesinde kadîm ismi Allah’a izâfe edilmektedir (İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10).
İsbât-ı vâcib ve âlemin yaratılmışlığına ilişkin kanıtların kelâmcılarca tartışılmaya başlandığı II. (VIII.) yüzyıldan itibaren kıdem ve hudûs kavramları kelâm literatüründe kullanılmış, daha sonra ilâhî isimlerin ve sıfatların irdelenmesinde de aynı kavramlar ele alınmıştır. Başta Ebû Mansûr el-Mâtürîdî olmak üzere bütün Sünnî kelâmcıların yanı sıra Mu‘tezile ve Şîa âlimleri Allah’ın kadîm bir varlık olduğunda ittifak edip O’na kadîm vasfını nisbet etmiş, kıdemi ulûhiyyetin temel vasfı olarak görmüştür. Nitekim Ebû Ali el-Cübbâî ile Bağdat Mu‘tezilesi kelâmcılarına göre kadîm “ilâh” anlamına gelir (Eş‘arî, s. 170, 180). Mâtürîdî kıdemi, Allah’ın zâtından dolayı var olmasının ve başkasına muhtaç bulunmamasının en temel şartı olarak kabul eder. Buna göre başkasına muhtaç olmayan ve varlığı zâtının gereği olan Allah hakkında kıdem sıfatı zorunludur (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 12). Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî ümmetin Allah’a kadîm ismini nisbet etmekte icmâ ettiğini, bunun da yaratıklardan önce Allah’ın mevcudiyeti anlamına geldiğini belirtir (İbn Fûrek, s. 43).
Selef telakkisini benimseyenlerin yanı sıra (Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s. 54) İbn Hazm gibi âlimler Allah’a kadîm isminin verilemeyeceği görüşündedir, zira Kur’an’da bu isim Allah’ı değil yaratıkları nitelemek için kullanılmıştır. Ayrıca kadîm tabiri, sözlük anlamı itibariyle bir varlığın diğer bir varlığa nisbetle zaman bakımından önceliğini ve eskiliğini ifade eder. İbn Hazm’a göre Allah’ın geçmişte belli bir zamanla sınırlı olmaksızın var olduğunu belirten ismi “evvel”dir. Bu isim O’nun varlığının zaman üstü olduğuna işaret etmektedir (el-Faṣl, II, 325-326). Ali el-Kārî de kadîmin “bütün yaratıklardan önce mevcut olmak” mânasında kullanıldığı takdirde izâfî bir muhteva kazanacağından ilâhî isimler arasında yer almasını isabetsiz görür (Mineḥu’r-ravżi’l-ezher, s. 27).
Allah’ın kıdem sıfatıyla nitelendirilmesinde ittifak eden kelâmcılar bunun zât-sıfat ilişkisi açısından ne anlama geldiği konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir, bu görüşleri şöylece özetlemek mümkündür: 1. Allah’ın kadîm olması zâtı üzerinde zâit bir kıdem sıfatından dolayı değil zâtından dolayıdır. Bu durumda kıdem “varlığından önce yokluğun geçmemesi” anlamına gelir. Eğer Allah zâtının ötesinde bir kıdem sıfatı ile kadîm olsaydı bu takdirde bu sıfatı başka bir kıdem sıfatıyla mevcut olması gerekirdi ki bu, sonuçta teselsüle götürür. Mu‘tezile, Eş‘ariyye, Mâtürîdiyye ve Şîa kelâmcılarının büyük çoğunluğu bu görüşü benimser (İbn Fûrek, s. 27; Kādî Abdülcebbâr, s. 107; Gazzâlî, s. 21; Beyâzîzâde Ahmed Efendi, s. 124). Ancak Mu‘tezile kelâmcıları kıdemi Allah’ın zâtına ait en özel bir sıfat olarak kabul ettiğinden Sünnîler’ce benimsenen mâna sıfatlarını nefyetmişlerdir (Şehristânî, I, 44; Seyfeddin el-Âmidî, s. 40). 2. Allah’ın kadîm olması zâtı ötesinde bir kıdem sıfatının bulunması demektir, yani Allah kıdem sıfatı ile kadîmdir; tıpkı ilimle âlim, kudretle kādir, irade ile mürid olması gibi. Kıdem, Allah’ın zâtından yokluğu nefyettiği için selbî-tenzihî sıfatlar arasında yer almakla birlikte vücûdî (sübûtî) sıfat özelliği de taşır. Erken devir Sünnî kelâmcılarından İbn Küllâb ve Ebü’l-Abbas el-Kalânisî’nin yanı sıra mütekaddimîn devriyle yeni ilm-i kelâm devrine ait bazı Mâtürîdiyye kelâmcıları bu görüştedir (Eş‘arî, s. 170; Nesefî, I, 210; Arapkirli Hüseyin Avni, s. 3; İzmirli, II, 88-89). Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’nin kıdemi nefsî bir sıfat olarak isimlendirip benimsediği ileri sürülmüşse de (M. Muhyiddin Abdülhamîd, s. 74-75) İbn Fûrek bu görüşün Eş‘arî’ye nisbet edilmesinin hatalı olduğunu belirtir (Mücerredü’l-Maḳālât, s. 326). 3. Allah’ın kadîm olması ulûhiyyet sıfatı bulunduğu anlamına gelir, yani kadîm ismi Allah’ın ilâh olduğunu ifade eder. Mu‘tezile’den Ebû Hâşim el-Cübbâî bu görüştedir (Tehânevî, II, 1211-1212). Bu görüşlerden İbn Küllâb ile bir kısım Mâtürîdiyye âlimine ait olan görüş, Sünnîler’in sıfatlar konusunda benimsediği sıfât-ı meânî teorisine uygun görünmektedir. Sünnî kelâmcıların çoğunluğu ise kıdem konusunda Mu‘tezile’ye ait olan sıfât-ı ma‘neviyye teorisini benimsemiştir.
İslâm filozoflarının tesiriyle kelâm literatüründe kıdem zamânî, izâfî ve zâtî olmak üzere üç kısımda mütalaa edilmiştir. Var oluş zamanının başlangıcı bulunmayan ve varlığı üzerinden yokluk geçmeyen mevcuda “kıdem-i zamânî ile kadîm”, varlığı üzerinden uzun zaman geçen ve başkasına nisbetle daha eski olan mevcuda “kıdem-i izâfî ile kadîm” denilmiştir. Allah’ın zâtı ile kadîm olduğunu savunan İslâm filozofları âlemi de kıdem-i zamânî ile kadîm bir varlık kabul ederler. Allah’tan başka kadîm varlığın bulunmadığına inanan kelâm âlimleri ise âlemin hâdis olduğunu ısrarla belirtmiş ve İslâm filozoflarının kıdem-i âlem görüşünü eleştirmiştir (eleştiriler için bk. MEŞŞÂİYYE).
İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maḳālât, s. 26-28, 43, 326.
Kādî Abdülcebbâr, Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 107, 180-181.
İbn Hazm, el-Faṣl (Umeyre), II, 325-326.
Gazzâlî, el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād, Kahire, ts. (Mektebetü Mustafa el-Bâbî), s. 21.
Nesefî, Tebṣıratü’l-edille (Salamé), I, 56, 210-211.
Şehristânî, el-Milel (Kîlânî), I, 44.
Fahreddin er-Râzî, Kitâbü’l-Erbaʿîn (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1406/1986, I, 132.
Seyfeddin el-Âmidî, Ġāyetü’l-merâm (nşr. Hasan Mahmûd Abdüllatîf), Kahire 1391/1971, s. 40.
Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s. 54.
Teftazânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, İstanbul 1325, s. 65-66, 100.
Ali el-Kārî, Mineḥu’r-ravżi’l-ezher fî şerḥi’l-Fıḳhi’l-ekber, Kahire 1375/1955, s. 27.
Beyâzîzâde Ahmed Efendi, İşârâtü’l-merâm (nşr. Yûsuf Abdürrezzâk), Kahire 1368/1949, s. 124.
Arapkirli Hüseyin Avni, İlm-i Kelâm, İstanbul 1331, s. 3.
İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, II, 88-89.
M. Muhyiddin Abdülhamîd, en-Niẓâmü’l-ferîd, Kahire 1955, s. 74-77.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2002 yılında Ankara'da basılan 25. cildinde, 394-395 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız. SIFAT Allah’ın insanlarca bilinebilmesi için zâtına nisbet edilen mâna ve mefhumlar anlamında kelâm terimi. EVVEL Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri. HAK Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri. EZELİYET Allah Teâlâ’nın başlangıcının olmadığını ifade eden bir terim. BEKĀ Allah’ın varlığının sonsuzluğunu ifade eden kelâm terimi. KIYÂM bi-NEFSİHÎ Allah’ın varlığının kendinden olup hiçbir yönden başkasına muhtaç bulunmadığı anlamında kelâm terimi. EZEL Başlangıçsız zaman, zihnen başlangıcı düşünülemeyen süre, varlığın geçmişte sonsuzca devam etmesi anlamında felsefe ve kelâm terimi. HUDÛS Evrenin yaratılmışlığı öncülüne dayanarak Allah’ın varlığını ispat etmek için başvurulan delillerden biri.
HÂRİS b. UMEYR الحارث بن عمير el-Hâris b. Umeyr el-Ezdî (ö. 8/629) Hz. Peygamber’in Busrâ emîrine elçi olarak gönderdiği sahâbî.
Müellif: MEHMET AYKAÇ Hz. Peygamber, hicretin 7. yılında (628) komşu hükümdarları İslâm’a davet etmek üzere onlara elçilerle mektup göndermeye başlayınca 8. yılın başında (629) adı tesbit edilemeyen Busrâ emîrine yazdığı mektubu Lihboğulları’ndan Hâris b. Umeyr ile gönderdi. Hâris Mûte’ye vardığında Gassânî emîrlerinden Şürahbîl b. Amr yolunu keserek nereye gittiğini sordu; Resûlullah’ın elçisi olduğunu öğrenince boynunu vurdurdu.
Resûl-i Ekrem, Hâris’in ölüm haberini duyunca çok üzüldü ve Zeyd b. Hârise kumandasında hazırlattığı 3000 kişilik bir orduyu Mûte’ye gönderdi (bk. MÛTE SAVAŞI).
BİBLİYOGRAFYA Vâkıdî, el-Meġāzî, II, 755-756; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, II, 128; Kādî Abdülcebbâr, Tes̱bîtü delâʾilü’n-nübüvve (nşr. Abdülkerîm Osman), Beyrut 1966, II, 440; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, I, 304-305; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, I, 408; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, XVIII, 156; İbn Seyyidünnâs, ʿUyûnü’l-es̱er, II, 198; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-meʿâd, III, 381; İbn Hudeyde, el-Miṣbâḥu’l-muḍî (nşr. Muhammed Azîmüddin), Beyrut 1405/1985, I, 206; İbn Hacer, el-İṣâbe, I, 286; Halebî, İnsânü’l-ʿuyûn, II, 786; Ziriklî, el-Aʿlâm, II, 159; Köksal, İslâm Tarihi (Medine), VIII, 50-51; el-Ḳāmûsü’l-İslâmî, II, 9.
MÛTE SAVAŞI غزوة مؤتة Müslümanların Suriyeli hıristiyan Araplar ve Bizans ordusuyla yaptığı ilk savaş (8/629).
Müellif: HÜSEYİN ALGÜL Mûte, Lût gölünün güneyinde Kerek’e 11, Kudüs’e 50 km. uzaklıkta geniş tarım arazilerine sahip bir yerdir. Burada yapılan savaş Hz. Peygamber katılmadığı için bir seriyye olmakla birlikte bazı kaynaklarda “gazve, ba‘s (ordu), yevm”, Resûl-i Ekrem’in orduyu gönderirken üç kumandan tayin etmesinden dolayı da “ceyşü’l-ümerâ” (ba‘sü’l-ümerâ) diye de adlandırılmıştır.
Gassânî-hıristiyan Arapları’nın reislerinden Şürahbîl b. Amr’ın, Resûlullah’ın bir mektubunu Busrâ-Filistin valisine götürmekte olan Hâris b. Umeyr’i öldürerek kabileler ve devletler arası bir teamülü bozması Hz. Peygamber’i ciddi bir tavır almaya sevketti. Hemen bir ordu hazırlığına girişen Resûl-i Ekrem kısa zamanda ortaya çıkan 3000 kişilik kuvvetin kumandanlığına sırasıyla Zeyd b. Hârise, Ca‘fer b. Ebû Tâlib ve Abdullah b. Revâha’yı getirdi. Bunlardan biri şehid olduğu takdirde diğeri kumandayı ele alacaktı; hepsi şehid düşerse müslümanlar kendi aralarından birini kumandan seçeceklerdi. Hz. Peygamber ordunun elçinin öldürüldüğü yere kadar ilerlemesini, oradakileri İslâmiyet’e davet etmelerini, kabul ettikleri takdirde savaşmamalarını emretti. Bu arada çocukları, kadınları, yaşlıları, manastırlara çekilmiş insanları öldürmemelerini, hurmalıklara zarar vermemelerini, ağaçları kesmemelerini, binaları yıkmamalarını tembih etti (Vâkıdî, II, 758; İbn Sa‘d, II, 128). Bazı rivayetlerde Resûl-i Ekrem’in müslüman olmadıkları takdirde cizye teklif edilmesini istediği kaydedilmektedir. Ancak bu tarihte cizye âyeti (et-Tevbe 9/29) henüz nâzil olmadığından bu rivayet doğru değildir (Fayda, s. 149).
Ordu Medine’den ayrıldıktan sonra kuzeye doğru ilerleyip Vâdilkurâ’ya ulaştı. Şürahbîl b. Amr, müslümanların gelmekte olduğunu öğrenince kardeşi Sedûs’u (veya Vebr) bir ordunun başında onlara karşı gönderdi. Sedûs yapılan savaşta öldürüldü. Bunun üzerine Şürahbîl kaleye sığındı. Müslümanlar Maan’a vardılar. Orada ordugâh kurup konakladıkları sırada Bizans İmparatoru Herakleios’un kumandanı Theodoros’un ordusuyla karşılaştılar. Şürahbîl kumandasında hıristiyan Arap kabilelerinin de katıldığı bu ordunun 100.000 veya 200.000 kişiden oluştuğu rivayet edilmektedir.
İslâm kaynaklarında Mûte Savaşı’nın sebebi zikredilirken Bizans ordusundan hiç bahsedilmemekte, ancak savaşın bu orduya karşı yapıldığı anlatılmaktadır. Bizans tarihçileri ise Bizans ordusunun Filistin’de bulunuş sebebini açıklamaktadır. Buna göre Herakleios, Sâsânîler’e karşı zaferle sonuçlanan Ninevâ (Ninova) savaşının (Aralık 627) ardından İstanbul’a dönmüş, bir süre sonra, daha önce Sâsânîler’in Kudüs’ü işgal ettiklerinde alıp götürdükleri büyük haçı yerine koymak üzere Allah’a adamış olduğu ziyareti yerine getirmek için Filistin’e gelmişti (Vasiliev, s. 252; Ostrogorsky, s. 96). İbn Sa‘d’ın, Rum kayserinin Sâsânîler’e karşı üstün geldiği takdirde İstanbul’dan Îliyâ’ya (Kudüs) kadar yalın ayak yürümeyi nezrettiği şeklindeki haberi de bu bilgiyi teyit etmektedir (eṭ-Ṭabaḳāt, I, 259; ayrıca bk. Buhârî, “Cihâd”, 102; Fayda, s. 150-151).
Bizans ordusuyla karşı karşıya gelen müslümanlar Maan’da kaldıkları iki gün içinde vaziyeti müzakere ettiler. Bazıları, bu durumu Hz. Peygamber’e bildirip onun vereceği karara göre hareket edilmesini istedi. Bu sırada Abdullah b. Revâha savaş için at, silâh ve sayı üstünlüğünün önemi olmadığını ifade ettikten sonra düşmanla savaşmak gerektiğini belirtti. Bunun üzerine savaşa karar verildi ve Maan’dan ayrılan İslâm ordusu Meşârif’te Bizans ordusuyla karşılaştı. İki ordu Mûte’de savaş düzenine geçti. Birinci kumandan sıfatıyla sancağı taşıyan Zeyd b. Hârise daha savaşın başında şehid düşünce kumanda Ca‘fer b. Ebû Tâlib’e geçti. Sağ eli kesilen Ca‘fer sancağı sol eline aldı, sol eli de kesilince iki koluyla göğsü arasında tuttu, fakat bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Onun ardından sancağı Abdullah b. Revâha aldı. Bir süre sonra o da şehid düştü. Kâ‘b b. Umeyr sancağı alıp Sâbit b. Erkam’a verdi. Sâbit Hz. Peygamber’in tâlimatı gereği bir kumandanın seçilmesini istedi. Kendisi kumandanlığı kabul etmeyince sancak Hâlid b. Velîd’e teslim edildi. Bu sırada Resûl-i Ekrem, Mescid-i Nebevî’de savaş alanında cereyan eden gelişmeleri, kumandanların birer birer şehid oluşunu nakletmiş ve, “En sonunda sancağı Allah’ın kılıçlarından bir kılıç aldı. Nihayet Allah mücahidlere fethi müyesser kıldı” demiştir (Buhârî, “Meġāzî”, 44; İbn Hişâm, IV, 23; Tecrid Tercemesi, X, 290 vd.). Hâlid b. Velîd sağ kanattaki askerleri sol kanada, sol kanattakileri sağ kanada, geridekileri öne, öndekileri de geriye almak suretiyle yeni takviye birlikleri gelmiş izlenimi uyandırdı. Geri çekilirken zaman zaman düşmana zarar verip bir miktar ganimet de ele geçirerek İslâm ordusunu Medine’ye getirmeyi başardı (Cemâziyelevvel 8 / Eylül 629).
Mûte Savaşı’nda İslâm askerleri sayıca kendilerinden çok üstün olan düşman ordusuna karşı metanetle savaştılar. Savaşa katılanlardan Abdullah b. Ömer, Ca‘fer’in göğsünde elli kadar kılıç ve ok yarası olduğunu söyler. Hz. Peygamber’in, kesilen iki eline karşılık iki kanatla müjdelediği Ca‘fer daha sonra Ca‘fer-i Tayyâr diye anılmıştır. Hâlid b. Velîd’in, “Mûte Savaşı’nda elimde dokuz kılıç parçalandı, yalnız ağzı enli Yemânî bir kılıcım vardı, elimde o dayanabildi” dediği kaydedilmektedir (Buhârî, “Meġāzî”, 44; İbn Sa‘d, IV, 38; İbn Kesîr, III, 465; Tecrid Tercemesi, X, 289-290).
Müslümanlardan Zeyd b. Hârise, Ca‘fer b. Ebû Tâlib, Abdullah b. Revâha, Abbâd (Ubâde) b. Kays, Mes‘ûd b. Esved, Vehb b. Sa‘d, Hâris b. Nu‘mân, Sürâka b. Amr b. Atıyye el-Mâzinî, Ebû Küleyb (Kilâb) b. Amr, Câbir b. Amr, Amr b Sa‘d, Âmir b. Sa‘d, Abdullah b. Sa‘d, Süveyd b. Amr ve Mes‘ûd b. Süveyd olmak üzere on beş kişi şehid oldu. Hz. Peygamber şehidlerin ardından ağlamış, ancak ağıt yakıp feryat etmeyi yasaklamış, yakınlarının ve komşularının şehid ailelerine üç gün süre ile yemek götürmesini ve işlerine yardımcı olmasını tavsiye etmiştir. Bizzat kendisi Ca‘fer’in ev halkına üç gün yemek göndermiş, daha sonra oğullarını yanına alarak bakımlarını üstlenmiştir (Vâkıdî, II, 766; İbn Hişâm, IV, 22; İbn Sa‘d, VIII, 282)
İslâm ordusunun sayıca kendisinden çok üstün olan düşmanla planlı şekilde vuruşarak Medine’ye ulaşması bir zafer sayılabilir. Medine’deki müslümanlar arasında İslâm ordusunun bu şekilde dönmesini doğru bulmayanlar olmuşsa da Resûl-i Ekrem bunun bir firar değil toparlanıp düşmanla tekrar karşılaşmayı amaçlayan bir hareket olduğunu bildirmiş, böylece dedikodulara son vermiştir (Vâkıdî, II, 765; İbn Hişâm, IV, 24; İbn Sa‘d, III, 129). Bugün Mûte Savaşı’nın yapıldığı yerde tarihî Mûte Mescidi’nin kalıntıları ve 500 m. yakınında şehid olan üç kumandanın türbeleri bulunmaktadır. Son zamanlarda Mûte şehidlerinin adları bir anıta yazılmış, anıtın yanına bir cami (Câmiu’l-meşhed) inşa edilmiştir. 1981 yılında Mûte’de bir üniversite kurulmuştur.
BİBLİYOGRAFYA Müsned, V, 299, 358; Buhârî, “Cihâd”, 102, “Meġāzî”, 44; Vâkıdî, el-Meġāzî, II, 757, 758, 759, 760, 765, 766; İbn Hişâm, es-Sîre, IV, 15, 16, 17, 18, 19, 22, 23, 24; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 259; II, 128, 129; III, 46, 47, 129; IV, 38; VIII, 282; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, V, 219-220; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 234, 235, 236, 238; İbn Kesîr, es-Sîre, III, 461, 465; Tecrid Tercemesi, X, 289-290, 291; A. A. Vasiliev, Bizans İmparatorluğu Tarihi (trc. Arif Müfit Mansel), Ankara 1943, s. 252; D. M. Watt, Muhammad at Medina, Oxford 1956, s. 53-55; M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, İstanbul 1971, VIII, 49-90; G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi (trc. Fikret Işıltan), Ankara 1981, s. 96; Hüseyin Algül, İslâm Tarihi, İstanbul 1986, I, 471-479; Sâmî el-Ânî, “Tecribetü Muʾte”, Bilâdü’ş-Şâm fî ṣadri’l-İslâm (nşr. M. Adnân Bahît), Amman 1987, III, 89-100; Yahyâ el-Cübûrî, Dürûs fi’l-fürûsiyye min maʿreketi Muʾte, Katar 1989, s. 129-158; Hamîdullah, İslâm Peygamberi (Tuğ), I, 329, 330, 334, 335; Mustafa Fayda, Allah’ın Kılıcı Halid b. Velid, İstanbul 1992, s. 142-168; Ali el-Atûm, Tecribetü Muʾte, Amman 1406/1986; Serdar Özdemir, Hazreti Peygamber’in Seriyyeleri, İstanbul 2001, s. 94-106; Elşad Mahmudov, Sebep ve Sonuçları Açısından Hz. Peygamber’in Savaşları (doktora tezi, 2005), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 223-232; Muhammed Ferec, “Yevmü’l-işhâdi’l-ʿaẓîm”, ME, XLII/4 (1970), s. 353-359; F. Buhl, “Muʾta”, EI2 (İng.), VII, 756-757.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 76 1 Çocuklarınızın ilk sözü "Lâ ilâhe illallah" olsun. Ölümlerinde de "Lâ ilâhe illallah"ı telkin edin. Böyle olursa bin sene de yaşasa, Allah ondan bir günah sormaz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 76 2 Beni İsrail 71 fırkaya ayrıldı. Ümmetim bundan bir fazladır. Onların içinde dini akılları ile ölçen kimseler kadar zararlısı yoktur. Neticesi, Allah'ın helâl ettiğini haram, haram ettiğini de helâl etmek olur. Hz. Avf İbni Malik (r.a.) 76 3 Din kardeşinin kabına kovandan su boşaltmak sadakatır. Emri bil maruf ve nehyi anil münker yapmak, din kardeşine iltifat etmek, yoldan taş vs. kaldırmak, kılavuzluk etmek de bir sadakadır. Hz. Ebû Zerr (r.a.) 76 4 Aleni selâm verin, yemek yedirin ve Allah'ın emrettiği gibi kardeş olun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 76 5 Müslümanın en efdali, kendisinin elinen ve dilinden herkesin salim olduğu müslüman, Mü'mini kâmil olanı da ahlâkça iyi olan, namazın efdali kıyamı uzun olan, sadakanın efdali ise eli kısa olanın verdiği sadakadır. Hz. Câbir (r.a.) 76 6 Amellerin en efdali mü'min kardeşinin içine sevinç sokmak, onun borcunu ödemek veya yemek yedirmektir. (ekmek de olsa.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 76 7 İmanın en efdali; Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek, lisanını Allah'ın yâdında çalıştırmak, kendine hoş geleni başkasına da hoş görmek, istemediğini de başkası için de istememeketir. Ya hayır söyle, ya sus. Hz. Muaz İbni Enes (r.a.) 76 8 İmanın efdali sabır ve semahattir.(Asıl sabır ilk sadmede yutmak. Acı hapı yuttun bir şey yok. Semahat musameha, hakkının bir kısmını verebilmek.) Hz. Ubeyd İbni Amir (r.a.) 76 9 İmanın efdali, nerede olursan ol, Allah'ın seninle beraber olduğunu bilmekliğindir. Hz. Ubâde İbni Samit (r.a.) 76 10 Arz kıt'alarının efdali, mescidlerdir. Cami ehlinin de en efdali, ilk girib, son çıkandır. İlk cemaate gelen ilk müslüman olan gibidir. Hz. Suheyb (r.a.) 76 11 Cihadın efdali, zalim amir veya hükümdarın önünde hakkı söylemektir. Hz. Ebû Said (r.a.) 76 12 Cihadın efdali, adamın kendi nefsi ve hevası ile mücadelesidir. Hz. Ebû Zerr (r.a.) 76 13 Faziletlerin efdali, seni yoklamayanı yoklamak, seni mahrum edene vermek, sana kötü muamele edene af ile muamele etmektir.(Üçünde de tecelli eden şey, kükrediği zamanda nefsine karşı gelmektir.) Hz. Muaz İbni Enes (r.a.)
Ayrıca yetkilinin zulmü, büyük çoğunluğa yayılır.Kişi, onu zulmünden engellediği zaman, birçok insana yarar ulaşır.Kâfirin öldürülmesi böyle değildir. 1056-"Cihadın enfaziletlisi, zalim idareci veya hükümdarın önünde hakkı söylemektir." Ramuzü'l- Ehadis Şerhi Levâmi'u'l -Ukul Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevi.cilt.3.sy.1.
AHADİYYET الأحدية Bütün isim ve sıfatlardan mücerret olarak Allah’ın zâtının tek ve bir olduğunu ifade eden terim. İlişkili Maddeler TEVHİD Allah’ın zâtında, sıfatlarında, mâbud oluşunda bir ve tek olduğunu zihin ve kalp yoluyla kabul etme anlamında terim. AHAD Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif: SÜLEYMAN ULUDAĞ Mutasavvıflara göre isim, sıfat, nisbet ve taayyünlerden hiçbiri söz konusu olmaksızın, bunların varlıkları kesinlikle dikkate alınmaksızın ilâhî zâta ahad (tek, eşsiz, bir) ismi nisbet edilmiştir; ahadiyyet ise O’nun bu eşsizliğini ve tekliğini ifade eden bir sıfattır. Ahadiyyet, daha mükemmeli tasavvur edilemeyen birlik, ezelî ve ebedî tekliktir. Bu mânadaki “bir”i (ahad) bilen de yoktur. Zira duyularla idrak edilmeyen ve hiçbir sıfatla nitelendirilmeyen bir varlığın bilinmesi mümkün değildir. “Bilme” bir süje ve obje ilişkisidir; bu ilişkide “bilen”, “bilinen” ve “bilme” fiilinin varlığı söz konusudur. Bu ise çokluk (kesret) demektir ve sözü edilen birlik fikrine aykırıdır. Ahadiyyet mertebesinde “bilen”, “bilinen” ve “bilme” aynı şey olup bu da zât-ı ulûhiyyetten ibarettir. Mutasavvıflar bu makamı anlatmak için, “Bir’i ancak ‘bir’ bilir, onu O’ndan başkası bilmez” demişlerdir.
Allah’ın birliğini vahdet terimiyle ifade eden mutasavvıflar vahdetin bir yönüne ahad*, öbür yönüne vâhid* derler. Dolayısıyla vahdet, ahadiyyetle vâhidiyyet arasında yer alır. Önce ahadiyyet, daha sonra vahdet ve vâhidiyyet mertebeleri gelir. Ancak her üçü de ezelî olduğundan burada sözü edilen öncelik-sonralık zamanla ilgili değil, aklî ve itibarîdir. Ahadiyyete lâ-taayyün (belirsizlik), vahdete taayyün-i evvel, vâhidiyyete de taayyün-i sâni denilir. Ahadiyyet Allah’ın zâtını zâtıyla bilme mertebesidir; burada diğer şeylerin bilgisine yer yoktur. Vahdet zâtını, sıfatlarını ve bütün varlıkları -ayırım söz konusu olmaksızın- kül halinde, vâhidiyyet ise vahdette küllî olarak bildiği şeyleri cüz’î yani ayrıntılı olarak bilme mertebesidir.
Bütün bunlardan sonra denebilir ki ahadiyyet gerçek, aşkın (müteâl), eşsiz ve yüce birliği ifade etmektedir. Bu şekilde mutlak bir tenzihe ulaşabilmek için Allah’ı müsbet sıfatlardan çok menfi (selbî) sıfatlarla nitelemek gerekir. Çünkü müsbet sıfatlar, bir anlamda tarif ve tahdit ifade eder; ayrıca onlar bizim Allah hakkındaki sübjektif tasavvurlarımızdır. Selbî sıfatlarda ise böyle bir şey söz konusu değildir; bu bakımdan mutlak bir tenzihe ulaşmak selbî sıfatlarla mümkün olmaktadır. O halde bu “bir”, bizce niteliği bilinmeyen (mechûlü’n-na‘t) ve kendisine hiçbir şekilde işaret edilemeyen (münkatiu’l-işârât) birdir. Bilinemez olduğu için ona sırrü’s-sır, gaybü’l-gayb, gayb-ı mutlak, gayb-ı hüviyyet, amâ-i mutlak da denilmiştir. Bu tam anlamıyla bir bilinemezlik (agnostisizm)dir. Çünkü ahadiyyetin üzeri ululuk (celâl) ve yücelik (teâlî) perdesiyle öyle sıkı bir şekilde örtülmüştür ki onu bilmek ve tanımak imkânsızdır. Onu böyle bilmek mârifettir. Bütün gerçeklerin kaynağı olduğu için bu “bir”e hakîkatü’l-hakāik, varlıkların menbaı olduğu için hazret-i cem‘ ve hazret-i vücûd, basit olduğu için de zât-ı sâzîce (saf benlik) adı verilmiştir.
Zât-ı baht ve zât-ı sırf mertebesi olan ahadiyyete hiçbir sıfat verilemez, hiçbir şey izâfe ve nisbet edilemez, ona mutlak sıfatı dahi verilemez; çünkü ona mutlak demek, onu mutlaklık kaydı altına almaktır. Halbuki o, mutlaklık da dahil olmak üzere her türlü kayıttan münezzeh ve mukaddestir. Aslında bu mertebe karşısında yapılacak en doğru şey susmaktır
İbnü’l-Arabî ahadiyyeti ikiye ayırarak birine ahadiyyetü’z-zât veya ahadiyyetü’l-ayn, diğerine ahadiyyetü’l-kesret, ahadiyyetü’t-temyîz, ahadiyyetü’l-cem‘, ahadiyyetü’l-esmâ gibi adlar verir. Biraz önce bahis konusu edilen, ahadiyyetü’l-ayndır. İbnü’l-Arabî, İhlâs sûresinden mülhem olarak böyle bir ahadiyyet anlayışına ulaşmıştır. Tasavvufta esas olan ahadiyyet de bundan ibarettir. Ayrıca, “... Rabbine kullukta hiçbir kimseyi (ahadi) ortak koşmasın” (el-Kehf 18/110) meâlindeki âyete dayanarak da her şeyin bir ahadiyyeti bulunduğunu ileri sürmüş ve buna ahadiyyetü’l-kesret (çokluktaki birlik) adını vermiştir. Abdülkerîm el-Cîlî’ye göre, “Bir insan sırf kendi benliğini dikkate alarak düşünür ve tefekkürünü bunun dışında hiçbir şeye çevirmezse, bu onun ahadiyyeti olur.” Aynı şekilde bir duvar taş, toprak, kum ve kireç gibi unsurlardan meydana gelir, ancak duvar başka, bu maddeler başkadır; o halde duvarı duvar yapan onun ahadiyyeti, yani bu maddelerin oluşturduğu birliktir. Bir mimari eser ve bir tablo ancak böyle bir birlik sayesinde vücut bulur. Bu mânada birlik nizam ve âhenk demektir. İbnü’l-Arabî, “Zât-ı kibriyâya sadece ahadiyyetü’l-ayn (saf birlik) nisbet edilir, ancak Allah ism-i celîli için hem ahadiyyetü’l-ayn, hem de ahadiyyetü’l-kesret bahis konusudur” diyor. Yani Allah için -selbî sıfatları nazarı itibara alındığı takdirde- zâtı itibariyle ahadiyyetü’l-ayn, isimleri (sübûtî sıfatları) itibariyle de ahadiyyetü’l-kesretten söz edilebilir. Ayrıca âlemde var olan birliğe de ahadiyyetü’l-kesret denir. Çünkü bu anlamda ahadiyyet her varlığı kuşatır. Varlıkları içten birbirine bağlayan ve bir birlik teşkil etmelerini sağlayan bu ahadiyyettir. Ahadiyyetin Allah’a münhasır olması için kula çokluk nisbet edilmiş olmakla birlikte ona da bir çeşit ahadiyyet verilmiştir. Bu sayede insan ahadiyyeti tadarak (zevken) bilir ve bu bilgisiyle Allah’ın ahadiyyetini anlar. Zira “bir”in birliği çokluğun varlığıyla bilinir.
BİBLİYOGRAFYA İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣü’l-ḥikem, Kahire 1946, s. 90, 105, 200; a.mlf., el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire 1293, I, 104; III, 560; Muhammed el-Fergānî, Müntehe’l-medârik, İstanbul 1293, I, 7; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, İstanbul 1300, I, 35; Şirvânî, Tefsîru sûreti’l-İḫlâṣ, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 628/10, vr. 123-127; Tehânevî, Keşşâf, “ʿamâ” md.; Abdullah Bosnevî, Fusûs Tercümesi, İstanbul 1252, I, 20; İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve İbn-i Arabî, İstanbul 1928, s. 15; İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, İstanbul 1341-43/1339-40 r., II, 180; Ebü’l-Alâ Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin Tasavvuf Felsefesi (trc. Mehmet Dağ), Ankara 1975, s. 49-50; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, “Vâḥid” md
“Körlük ve yüksek bulut” mânasına gelen amâ, bir tasavvuf terimi haline gelmeden önce, kâinatın yaratılışını izah eden bazı hadislerde kullanılmıştır. Rivayete göre Ebû Rezîn, “Allah âlemi yaratmadan evvel neredeydi?” diye sorduğunda Hz. Peygamber, “Altında üstünde hava bulunmayan bir amâda idi” cevabını vermiştir (bk. Tirmizî, “Tefsîr”, 12; Müsned, IV, 11). Hadisin râvisi Yezîd b. Hârûn, “Bu ifadeyle, O vardı, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu, mânası kastedilmiştir” demektedir. Diğer bir hadis meâli de şöyledir: “Allah halkı zulmette yaratmıştır” (Tirmizî, “Îmân”, 18; Müsned, II, 176). İbnü’l-Arabî bu hadiste geçen zulmet kelimesinin amâ kelimesiyle aynı anlama geldiğini söyler. Kur’ân-ı Kerîm’de de (bk. ez-Zümer 39/6) insanların annelerinin karınlarında birbirini takip eden üç “karanlık merhalede” yaratıldığından bahsedilmiştir. İbnü’l-Arabî’ye göre bütün bunlar yaratılışın yokluktan meydana geldiğini, Allah’ın zâtî sıfatının nur, mâsivânın aslî sıfatının ise “karanlık” ve “körlük” olduğunu, ilâhî ışığın karanlığı aydınlatması sonucunda varlığın vücut bulduğunu belirtmektedir.
İlk sûfîler tarafından kullanılmayan amâ kelimesi bilhassa İbnü’l-Arabî’de bir tasavvuf ve felsefe terimi haline gelmiştir. Ona göre Allah’ın vâhidiyyeti (birlik) ile ahadiyyeti (teklik) birbirinden farklıdır. Hakkında hiçbir bilgimiz bulunmayan Allah’ın zâtına ve künhüne ahadiyyet*, isim ve sıfat tecellîlerine vâhidiyyet denir. İbnü’l-Arabî Fuṣûṣü’l-ḥikem’de Hûd ismindeki ahadiyyeti izah ederken zât-ı bârînin mutlak surette “gayb” oluşuna amâ ismini verir ve Allah’ın mutlak gayb olduğunu belirtir. Buna göre zât-ı ilâhînin bilinmez, tanınmaz hüviyetine amâ denilir. Feyz-i akdes de aynı mânaya gelir. Amâda mâsivâ yoktur. Zâtı ululuk perdesiyle örttüğü için amâya “celâl hicâbı” denilmiştir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî ilk mazhar*a ve Hak ile halk arasındaki berzah*a yani vâhidiyyet mertebesine de amâ adını vermekte ve bu berzahta mümkin*lerin sıfat ve isimlerle vasıflandıklarını söylemektedir. Bulut, sema ile arz arasında bir perde olup ikisini birbirinden ayırır. Amâ ise “esmâ-i ahadiyyet seması” ile “çokluk ve yaratılmışlık arzı” arasında bir perdedir. Fakat umumiyetle vâhidiyyet hazretine değil ahadiyyet hazretine, yani zâtın belirsiz, mutlak gayb mertebesine amâ denilmiştir. Öte yandan amâ terimi eski İran dinlerindeki “nur-zulmet” düalizmini de hatırlatmaktadır. Yaratmanın karanlıkta beliren bir ışık şeklinde başlaması, eşyanın bu ışıktan aldığı pay nisbetinde gerçek ve saf mânada varlık kazandığı inancı, “Allah’ın, semavatın ve arzın nuru” olduğundan bahseden âyetle de (bk. en-Nûr 24/35) izah edilmiştir.
Abdülkerîm el-Cîlî’ye göre amâ, “hakîkatü’l-hakāik” ve “zât-ı mahz” mertebesidir; onda Hak-halk ikiliği ve ayırımı yoktur. Ahadiyyette olduğu gibi amâda da isim ve sıfatların zuhûru bahis konusu değildir. Fakat yine de amâ ahadiyyete mukabildir. Zâtın zâta olan müteâl tecellisine ahadiyyet, zâtın mutlak bâtın oluşuna amâ denilir. İlkinde zâtî-ahadî zuhûr (açıklık), ikincisinde zâtî-amâî butûn (gizlilik) bahis konusudur. Biri saf tecellî*, diğeri sırf istitâr*dır. İşte bu sebeple ahadiyyetle amâ birbirinin karşıtıdır. Çünkü biri zâtın kendisine olan müteâl tecellisini, diğeri zâtın mutlak gayb oluşunu ifade etmektedir. Aslında zât-ı bârî kendine âşikâr veya gizli (zâhir-bâtın, mütecellî-müstetir) olmaktan münezzehtir. Bu ifadeler sadece bir mânayı zihne yaklaştırmak ve kavranmasını sağlamak için kullanılmaktadır. Zât-ı bârî mutlak ve müteâl gibi kayıtlardan bile münezzeh olarak hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın vardır ve ezelden ebede daima tecelli etmektedir.
BİBLİYOGRAFYA Müsned, II, 176; IV, 11; Tirmizî, “Îmân”, 18, “Tefsîr”, 12; Necmeddîn-i Dâye, Mirṣâdü’l-ʿibâd, Tahran 1353 hş., s. 25; İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣ (Afîfî), s. 111; a.mlf., el-Fütûḥât, II, 150, 167, 350; Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, Kahire 1981, s. 131; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, İstanbul 1300, I, 42; Tehânevî, Keşşâf, II, 1081.
HAZARÂT-ı HAMS حضرات خمس Mutasavvıfların, varlığın beş küllî mertebesini ifade etmek için kullandıkları bir tasavvuf terimi. İlişkili Maddeler HAZRET İlâhî veya kevnî herhangi bir hakikat ve bunun âlemdeki tecellileri anlamında bir tasavvuf terimi. TECELLÎ Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi, sâlikin keşf yoluyla bu zuhuru idrak etmesi anlamında tasavvuf terimi.
Müellif: SÜLEYMAN ATEŞ Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye ve onu takip eden bazı mutasavvıflara göre Allah’ın isim, fiil, sıfat ve tecellîleri sonsuz olduğu gibi bunların mazharları olan kâinat da sonsuzdur. Allah her an zuhûr ve tecellî halinde olduğundan bu zuhûr ve tecellîler tekerrür etmemektedir. Kâinat her an yeni bir tecellî ve yeni bir yaratılış durumundadır. “O her gün bir iştedir” (er-Rahman 55/29) meâlindeki âyeti, “O her an yeni tecellîlerle ve sürekli olarak zuhur etmektedir” şeklinde yorumlayan mutasavvıflar, bu tecellîleri “hazarâtü’l-hams” adını verdikleri beş genel mertebede (hazret) toplamışlardır. Bu mertebelerin ilkine “gayb-ı mutlak” adı verilir. Bu hazrette Allah mutlak kemal ve mutlak gayb halinde olup henüz isim ve sıfat dairesine inmediğinden isim, sıfat, tecellî ve taayyün söz konusu değildir. İnsan bilgisinin hiçbir şekilde ulaşamadığı gayb-ı mutlak hazretinde Allah’ın zâtını ancak yine Allah bilir. Bu sebeple gayb-ı mutlak hazretine “hazret-i zât, âlem-i lâ taayyün, amâ-yı mutlak, vücûd-ı mahz, vücûd-ı mutlak, gaybü’l-gayb” da denir. “Gayb-ı izâfî” adı verilen ikinci hazret iki kısma ayrılır. Bu hazretin gayb-ı mutlaka yakın olan kısmına “hazret-i ukūl, hazret-i ervâh, âlem-i ceberût, taayyün-i evvel, akl-ı evvel, hakîkat-ı Muhammediyye, rûh-ı izâfî, âlem-i ahadiyyet, kitâbü’l-mübîn” gibi isimler verilir. Bu mertebe mücerret ruhlar ve akıllar âlemidir. Gayb-ı izâfînin şehâdet âlemine yakın olan kısmı aynı zamanda hazarât-ı hamsın üçüncü hazretidir ki buna “hazret-i misâl, âlem-i vâhidiyyet, taayyün-i sânî, tecellî-yi sânî, sidretü’l-müntehâ, âlem-i emr, âlem-i melekût, âlem-i tafsîl” denir. İlk hazretin mukabili olan dördüncü hazret “şehâdet-i mutlak”tır. Bu hazret “âlem-i mülk, âlem-i his, âlem-i nâsût, âlem-i anâsır, âlem-i felekiyyât” gibi adlarla da anılır. İlk üç mertebe gayb sayıldığından varlık ve kâinatta gayb ve şehâdet olmak üzere başlıca iki âlem bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “O gaybı da şehâdeti de bilendir” (er-Ra‘d 13/9; en-Nahl 16/77; el-Cum‘a 62/8) denilmiştir. Mutasavvıflar bu dört hazreti dört denize benzetmişlerdir. Birinci denizin (gayb-ı mutlak) dalgalanmasından ceberût âlemi (gayb-ı izâfî), onun dalgalanmasından melekût âlemi (hazret-i misâl), bu âlemin dalgalanmasından da mülk âlemi (şehâdet-i mutlak) meydana gelmiştir. Beşinci mertebe, ilk dört hazreti kendinde toplayan “hazret-i câmia” mertebesidir. Buna “âlem-i insan” da denir. İnsan önceki bütün âlemleri de içine alır. Nitekim kutsî hadis olduğu rivayet edilen bir sözde (Aclûnî, II, 195) Allah, “Yere göğe sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım” buyurmuştur. Kâinatta bulunan her şeyin insanda bir örneği vardır. Kâinat Allah’ın isim ve sıfatlarının toplamı olduğu gibi kâinatın küçük bir örneği olan insan da Allah’ın isim ve sıfatlarının toplamı olduğundan Hz. Peygamber, “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” demiştir (Buhârî, “İstiʾẕân”, 1; Müslim, “Birr”, 115, “Cennet”, 28).
Allah bu hazretlerin her birinde çeşitli şekillerde tecellî eder. Son hazret olan insan, yüksele yüksele bütün hazretlerin kendisine görüneceği bir hale geldiği zaman insân-ı kâmil mertebesine ulaşmış olur. Bu hazretlerden Hakk’a ait olanı halka, halka ait olanı Hakk’a nisbet etmek câiz değildir. Mutasavvıflar hazarât-ı hamse “avâlim-i hamse” de demişler ve bunları a‘yân-ı sâbite, ceberût, melekût, mülk ve insan âlemleri şeklinde sıralamışlardır. Zât-ı ilâhiyyeden başlayan zuhûr ve tecellîler kademe kademe aşağıya doğru indiği için bu hazretlere “tenezzülât-ı hams” adı da verilmiştir. Aşağıda olan âlem kendisinin üstündeki âlemin mazharı ve tecellîgâhıdır. Meselâ mülk âlemi melekût âleminin, melekût âlemi ceberût âleminin, ceberût âlemi de a‘yân-ı sâbitenin tecellî mahallidir. Alttaki âlem üstündeki âlemin aynası gibidir. Alt âlemlerde bulunan her şeyin aslı üstteki âlemlerde mevcuttur. Fakat üst âlemlerde bulunan her şey alttaki âlemlere yansımaz. Bazı şeyler beş hazrette de bulunduğu halde bazıları sadece üst hazretlerde bulunur.
Genellikle beş olarak kabul edilen hazretlerin sayısını bazı mutasavvıflar altıya, bazıları da yediye çıkarırlar. Bosnevî, Fuṣûṣü’l-ḥikem şerhinde mutlak gayb, ceberûtî ruhlar, mutlak misal, mukayyed misal, his ve insan olmak üzere altı hazret tesbit etmiştir. Burhânpûrî’nin et-Tuḥfetü’l-mürsele’sinde ise lâ taayyün, taayyün-i evvel, taayyün-i sânî, mücerred ruhlar, misal, şehâdet ve insan şeklinde yedi hazret sıralanmıştır.
Varlık ve yaratılış görüşlerini hazarâtü’l-hams nazariyesiyle açıklayan Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve onun yolundan gidenler bu görüşlerini bazı âyet ve hadislere, özellikle esmâ-i hüsnâ anlayışına dayandırmak istemişler (İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, IV, 250-260), bu hususların nakle dayanıp açıklanması çok zor, akılla açıklanması ise imkânsız olduğundan bu bilgileri keşf metoduyla elde ettiklerini söylemişlerdir. İbn Haldûn “ashâb-ı hazarât” dediği İbnü’l-Arabî, İbnü’l-Fârız, İbn Berrecân ve Ahmed b. Ali el-Bûnî gibi mutasavvıfların bu görüşü filozoflardan aldıklarına işaret eder. Kaynağı ne olursa olsun hazarât-ı hams görüşü, özellikle vahdet-i vücûdu benimsemiş olan mutasavvıfların varlık, yaratılış ve vahdet-i vücûd nazariyesini açıklamak için dayandıkları vazgeçilmez bir temel düşünce olmuştur.
BİBLİYOGRAFYA et-Taʿrîfât, “Ḥażarât-ı ḫams” md.; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 323; Buhârî, “İstiʾẕân”, 1; Müslim, “Birr”, 115, “Cennet”, 28; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, IV, 250-260, 421; a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 84; Kâşânî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem, Kahire 1966, s. 166; a.mlf., Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 69, 155; Dâvûd-i Kayserî, Maṭlaʿu ḫuṣûṣi’l-kilem, Haydarâbâd 1299, s. 148; Saîdüddin Saîd el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398, s. 31-36, 719; İbnü’l-Hatîb, Ravżatü’t-taʿrîf (nşr. Muhammed el-Kettânî), Beyrut 1970, II, 588-603; İbn Haldûn, Şifâʾü’s-sâʾil, s. 58-61; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, İstanbul 1300, I, 18; Burhânpûrî, et-Tuḥfetü’l-mürsele, Süleymaniye Ktp., Hacı Mehmed Efendi, nr. 6465/6; Abdullah Bosnevî, Tecelliyâtü ʿarâʾisi’n-nüṣûṣ, Bulak 1252, s. 15; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 195; İsmâil Hakkı Bursevî, Lübbü’l-lüb, İstanbul 1289, s. 11-12; İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve İbn-i Arabî, İstanbul 1928, s. 15-26; a.mlf., Maddiyyûn Mezhebinin İzmihlâli, İstanbul 1928, s. 259-261; İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, II, 182; Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taʿlîḳātü’l-Fuṣûṣi’l-ḥikem (İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣ [Afîfî] içinde), II, 70-74, 80; a.mlf., Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin Tasavvuf Felsefesi (trc. Mehmet Dağ), Ankara 1975, s. 51, 121-123; Ahmet Avni Konuk, Fusûsü’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 240; II, 122-123, 127; F. Schuon, İslâm’ın Metafizik Boyutları (trc. Mahmut Kanık), İstanbul 1996, s. 143-166
HAZRET حضرت İlâhî veya kevnî herhangi bir hakikat ve bunun âlemdeki tecellileri anlamında bir tasavvuf terimi. İlişkili Maddeler HAZARÂT-ı HAMS Mutasavvıfların, varlığın beş küllî mertebesini ifade etmek için kullandıkları bir tasavvuf terimi. TECELLÎ Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi, sâlikin keşf yoluyla bu zuhuru idrak etmesi anlamında tasavvuf terimi.
Müellif: MEHMET DEMİRCİ Hazret sözlükte “yakında ve yanında olmak, önünde bulunmak” anlamına gelir. Kavram, Rûzbihân-ı Baklî gibi bazı mutasavvıflarda da görülmekle beraber (Meşrebü’l-ervâḥ, s. 253) Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de önemli bir tasavvuf terimi haline gelmiş, “varlığın genel mertebeleri ve âlemdeki bütün tecellileriyle birlikte ilâhî veya kevnî hakikat” anlamında kullanılmıştır. Meselâ kudret, ilâhî bir hakikat (sıfat) olup âlemdeki her çeşit kudretin onunla bağlantısı vardır. Çünkü kâinattaki bütün kudretler ilâhî kudretin tecellî ve zuhûr mahalleridir. Diğer ilâhî hakikatlerden farklı olan ilâhî kudret, bütün mazhar ve tecellileriyle birlikte bir hazret (bir varlık alanı, bir makam) oluşturur ve buna “hazretü’l-kudret” denir. Allah’ın her sıfatı, her ismi ve her fiili bir hazret meydana getirdiği gibi belli bir sıfatın, ismin ve fiilin her bir tecellisine de hazret denir. Buna göre Allah’ın sıfat, isim ve fiillerinin sayısı kadar, diğer bir ifadeyle sonsuz sayıda hazretler (hazarât) vardır. Zira Allah’ın tecellilerinin sonu yoktur (el-Fütûḥât, II, 582). Bununla beraber İbnü’l-Arabî bu hazretleri çeşitli gruplara ayırır. Meselâ varlığın en genel beş kategorisine “hazarât-ı hams” adını verir. Öte yandan bütün hazretlerin Allah, rab ve rahmân adları altında üç grupta toplandığını, birincisine “ilâhî”, ikincisine “rahîmî”, üçüncüsüne “rahmânî” hazret denildiğini söyler. Bazan hazret sözüyle sûfînin içinde bulunduğu ilâhî isimle ilgili hal de ifade edilir. Meselâ sûfî Allah’ın rahmân isminin tecellîsine mazhar olmuşsa o rahmânî hazrette sayılır (a.g.e., II, 176).
Hazret, değişik hakikatlerin özel bir biçimde birleşmesinden meydana gelen yeni bir hakikati ifade etmek için de kullanılır. Meselâ hayal, farklı birtakım hakikatlerin bir araya gelmesinden oluşan birleşik bir hakikattir. Bu birleşimin belli bir şekilde oluşu ona ayrı bir özellik kazandırır, buna da “hazret-i hayâl” (hayal alanı) denir. Hazret-i insâniyye ve hazret-i ilâhiyye de böyledir. İbnü’l-Arabî rüya olayını, bu arada Hz. İbrâhim’in oğlu İsmâil’le ilgili olarak gördüğü rüyayı (bk. es-Sâffât 37/102) hayal hazretiyle açıklar. Ona göre hayal hazretindeki her tecelli, bunun yorumunu yapacak ve Allah’ın ondan neyi kastettiğini anlamayı sağlayacak başka bir bilgiye ihtiyaç gösterir. Buna da “tâbir” adı verilir. Tâbir “görülen bir sûretten başka bir hususa geçmek” demektir.
İbnü’l-Arabî, Hak’la halk arasındaki her nisbetin bir hazret meydana getirdiğine, kulun bu hazret nisbetinde Hak’la bulunduğuna inanır. Meselâ müşâhede, mükâleme ve semâ hazretleri böyledir (a.g.e., II, 601).
Hazret-i ilâhiyye Allah’ın zât, sıfat ve fiillerinden ibarettir. Hazret-i ilâhiyyenin mazhar ve tecellilerine “hazret-i insâniyye”, akl-ı evvele “hazret-i ahadiyyet”, ilâhî isimler mertebesine “hazret-i esmâiyye”, Allah’ın zâtından başka hiçbir şeyin nazarı itibara alınmamasına da “hazret-i hüviyyet” denir.
Âlemin oluşumunu sudûr ve tecellî teorisine göre açıklayan sûfîlere göre varlıklar Allah’tan zuhûr etmek suretiyle derece derece O’ndan uzaklaşarak ve aşağıya inerek meydana gelir. Bu durum “tenezzülât” sözüyle ifade edilir. Allah’a ulaşmak isteyen bir sâlik, aynı yoldan bu tenezzülâtı teker teker aşarak yukarıya doğru çıkmak zorundadır. Bu çıkışlara da “hazarât” denir. Hazretin her basamağında gaip olan bir durum hazır, ötedeki bir makam beride, uzaktaki bir hal yakında olur. Bilinmeyen şeylerin bilindiği, görünmeyenlerin göründüğü, yani gaiplerin hazır hale geldiği bu mertebelere de hazret denilmiştir. Bir sâlik bu hazretlerden ne kadar çoğunu katederse mânevî derecesi o kadar yükselir ve kutsiyet kazanır. Velî ve şeyhlerin isimleri anılırken başına “yâ Hazret-i Mevlânâ, yâ Hazret-i Abdülkādir-i Geylânî” gibi hazret unvanının getirilmesinin sebebi budur. Burada hazret, “pek çok makamı aşarak en yüksek hazrete, ilâhî huzura çıkan ve kutsiyet kazanan şahsiyet” anlamına gelir.
Kuzey Afrika tarikatlarında semâ ve zikir meclislerine de hazret (hazre) adının verilmesi, kulun semâ meclisinde en ulvî haller içinde en kutsî makama ve ilâhî huzura çıktığı yolundaki inanca dayanır. İbnü’l-Arabî buna “hazret-i semâ” adını vermektedir. Kuzey Afrika’da hazreler, semâ ve zikir için düzenlendiği gibi ilim ve ders için de düzenlenir. Sadece ileri derecedeki müridler için düzenlenen özel hazreler de vardır (Hasan eş-Şerkāvî, s. 124).
Özellikle İbnü’l-Arabî’nin geliştirdiği hazret teorisi yavaş yavaş dinî ve siyasî hayatı da geniş ölçüde etkilemiş, bunun neticesi olarak terim sûfî olmayan din ve devlet adamları hakkında da kullanılmıştır. Arapça’da “hazretü’ş-şeyh”, Farsça’da “hazret-i şeyh”, Türkçe’de “şeyh hazretleri” şeklinde kullanılan kelime son asırlarda daha çok Allah, peygamberler, sahâbe, melekler, padişah ve devletin ileri gelen şahsiyetleri için de kullanılmaya başlanmıştır. Araplar ise hazret yerine daha çok “seyyidünâ” (efendimiz) ifadesine yer verirler.
Edebî metinlerde kelime, daha ziyade dinî muhtevası ile ve genellikle Allah (Hakkıdır Hazret-i Hakk’ın ol mâl / Sen dahi etme edâda ihmâl [Nâbî]; Ey Hazret-i Rahmân’ım / Tevfîk ü hidâyet et / Âlemlere sultânım / Tevfîk ü hidâyet et [Hüdâî]); Peygamber (Seyr eden mu‘cize-i kāmetini / Dedi hep medh edüben hazretini [Hâkānî]) ve velîler (Nakd olur gencûr-ı hâs-ı himmet-i Zerkûb’dan / Eyleyenler hazret-i hünkâra arz-ı ihtiyâc [İzzet Molla]) hakkında kullanılmıştır.
BİBLİYOGRAFYA Lisânü’l-ʿArab, “ḥżr” md.; et-Taʿrîfât, “ḥażret” md.; Tehânevî, Keşşâf, I, 296; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, “ḥażret” md.; Ca‘fer Seccâdî, Ferheng, “ḥażret” md.; Baklî, Meşrebü’l-ervâḥ, s. 253; İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣ, s. 85, 90, 93; a.mlf., el-Fütûḥât, II, 176, 582, 601; İbnü’l-Hatîb, Ravżatü’t-taʿrîf (nşr. Muhammed el-Kettânî), Beyrut 1980, s. 162; Süleyman Ateş, İşârî Tefsîr Okulu, Ankara 1974, s. 262-263; Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı - Selçuk Eraydın), İstanbul 1987-92, I-III, hazırlayanların giriş bölümleri; Hasan eş-Şerkāvî, Muʿcemü elfâẓi’ṣ-ṣûfiyye, Kahire 1987, s. 124; Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Fuṣûṣü’l-ḥikem-i Ḳayserî, Tahran 1370 hş., s. 447-455, 468; D. B. MacDonald, “Hadra”, İA, V/1, s. 55; el-Ḳāmûsü’l-İslâmî, II, 112; Dihhudâ, Luġatnâme, II, 716
TECELLÎ التجلّي Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi, sâlikin keşf yoluyla bu zuhuru idrak etmesi anlamında tasavvuf terimi. Bölümler İçin Önizleme İlişkili Maddeler CİLVE İlâhî tecellî anlamında tasavvuf terimi. NÛR
1/2 Müellif: SEMİH CEYHAN Sözlükte “belirmek, ortaya çıkmak, görünmek; belirti, görüntü” anlamındaki tecellî tasavvuf terimi olarak “sâlikin kalbine doğan ledünnî bilgiler ve nurlar” demektir. Aynı kökten gelen cilve tecellî ile eş mânalıdır. Tecellî ilham, vâridât, levâih, telvîhât, vâkıât, sünûhât, bevâriḳ, tavârık kelimeleriyle de ifade edilir. Feyiz, zuhûr, sudûr, tenezzül, taayyün, fetih, tahkik, şühûd ve keşf terimlerinin tecellî ile yakın anlam ilişkisi bulunmaktadır. Tecellî Kur’an’da ve hadislerde hem sözlük hem terim anlamında kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de gündüzün ortaya çıkması (el-Leyl 92/2) ve Hz. Mûsâ’nın rabbini görmek isteyince rabbin dağa zuhur etmesi (el-A‘râf 7/143); hadislerde Resûl-i Ekrem’in bir güneş tutulması olayı sonrasında namaz kıldığında güneşin yeniden belirmesi (Buhârî, “Nikâḥ”, 5197), âhirette müminlerin görmesi için Hakk’ın kendisini âşikâr hale getirmesi (Müslim, “Îmân”, 191) tecellî ile ifade edilmiştir.
Bir tasavvuf terimi olarak tecelliden bahseden ilk sûfî Riyâh b. Amr el-Kaysî (ö. 180/796) kelimeyi “cennette Hakk’ın kullarına kendini göstermesi” mânasında kullanırken Sehl et-Tüsterî daha geniş bir anlam yükleyerek tecellinin zât, sıfat ve hüküm şeklinde üç halinin bulunduğunu söyler. Hakk’ın zâtının tecellisi mükâşefedir. Mükâşefe dünyada kalbin keşf makamına ulaşması ve kalp gözünün açılmasıdır. Hz. Peygamber’in ihsanı tarif ederken, “Rabbine O’nu görüyormuş gibi ibadet et” buyurması, Abdullah b. Ömer’in, “Tavaf esnasında Allah’ı görür gibi olurduk” demesi bu tecelliye örnek teşkil eder. Buna “galebe keşfi” (şühûd) adı da verilir. Tüsterî’ye göre Hakk’ı apaçık müşâhede (şühûd-i iyânî, rü’yet-i iyânî) ancak âhirette mümkün olacaktır. Hakk’ın zâtına ait sıfatlarının tecellisi nur mahallidir. Hak kudret sıfatıyla bir kula tecelli ettiğinde o kul Hak’tan başkasından korkmaz. Diğer sıfatların tecellisi de böyledir. Allah’ın kelâm sıfatının Kur’an’da tecelli etmesiyle insanların ilâhî haberi gözle görür duruma gelmesi sıfat tecellisine diğer bir örnektir (Kelâbâzî, s. 180-181). Kuşeyrî, Kur’an’da Hakk’ın insana doğrudan tecelli ettiğine dair açık bir âyetin yer almadığını, Hz. Mûsâ’nın görme arzusu üzerine ona değil dağa tecelli ettiğini ve dağın parçalandığını, insana yönelik tecellinin ilâhî hitap gibi âlemin sûretlerinde gerçekleştiğini ileri sürer (Leṭâʾifü’l-işârât, I, 564-567). Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî’nin, “Hak halkına halkıyla tecelli etmiş, halkından halkı ile gizlenmiştir” sözü bu anlamı destekler (Serrâc, s. 354). Bununla birlikte sûfîler Allah’ın varlıktaki en mükemmel tecellisinin insan olduğunu söylemiştir.
İlk dönem tasavvuf eserlerinde tecelli kavramı genellikle karşıtı olan “setr-istitâr” (perdeleme, örtü çekme; gizlenme) terimiyle birlikte kullanılmıştır. Kelâbâzî’ye göre istitâr kul ile gaybı temaşa arasında beşerî varlığın perde olması halidir. Perde ortadan kalkınca tecelliler zuhur eder. Öte yandan Hakk’a ya da gayba ait tecellilerin zuhuruyla eşyanın görülemez duruma gelmesine setr veya istitâr denilmiştir. Dolayısıyla tecelli ve setr birbirini takip eden hallerdir (Kelâbâzî, s. 182). Kuşeyrî’ye göre havas ehli sâlikler daima tecelli halini temaşa eder. “Allah bir şeye tecelli edince o şey ona boyun eğer” hadisi uyarınca (Nesâî, “Küsûf”, 16; İbn Mâce, “İḳāmet”, 153) tecelli sahibi devamlı huşû ve boyun eğme durumunda, setr sahibi ise Allah’ın kendisi üzerindeki nimetini görme mahallindedir. Avam için setr ceza, havas için rahmettir. Zira Allah mükâşefe suretiyle gösterdiği tecellileri setretmeseydi ilâhî tecelliler zuhur ettiğinde havas ehli mahvolurdu
Bu sebeple Hak bazan tecelli etmekte, bazan da gizlenmektedir (Kuşeyrî, Risâle, s. 205). “Bazan kalbimi bir örtü kaplar, onun için günde yetmiş defa istiğfar ederim” hadisini yorumlayan sûfîler istiğfarın “Hak’tan perde (gafr) niyaz etmek” anlamına geldiğini, Hakk’ın şiddetli tecellilerine karşı korunmanın ancak perde sayesinde mümkün olduğunu, çünkü Hakk’ın vücudu yanında mahlûkatın var olamayacağını ileri sürmüştür. İlk sûfîler Hz. Peygamber’in, “Allah’ın nur ve zulmetten yetmiş perdesi vardır. Bunları açsa yüzünden (zât) yayılan nurlar ulaştıkları her şeyi yakar, yok eder” hadisine dayanarak (Müslim, “Îmân”, 293; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 13) tecelli ve setrin diğer taraftan bir varlık durumu sayıldığını, Hakk’ın nur ve zulmetle tecelli etmesinin aynı zamanda bir setr hali şeklinde görülmesi gerektiğini, zuhurunun şiddetinden Hakk’ın mahlûkattan gizlendiğini ve bunun bir rahmet diye de algılanabileceğini belirtmiştir.
Muhakkik sûfîler, tecelli terimini ilk dönem sûfîleri gibi hem sülûk süreci neticesinde nefsin aydınlanıp tecelli eden varlığı idrak etmesi biçiminde, hem de İslâm filozoflarının feyiz ve sudûr nazariyeleriyle irtibatlı şekilde metafizik ve kozmolojik anlam dairesinde açıklamışlardır. Onlara göre tecelli Hakk’ın yaratma eylemidir. Hak her şeyde, her yerde ve her zamanda tecelli eder. “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim ve beni bilmeleri için mahlûkatı yarattım” hadisini (Aclûnî, II, 132) yorumlayan bu sûfîlere göre Hakk’ın tecellisini gerektiren temel sebep zâtının bilinmeyi istemesidir. İlâhî zâtta mevcut isim ve sıfatlar tecelli ettiği için Hak bilinmiştir. Eğer tecelli etmeseydi gizli kalacak, gizli kalacağından mükemmelliği ortaya çıkmayacak ve bundan dolayı bilinmeyecekti. Buna göre ilâhî zât ile âlemin ilişkisi isim ve sıfatlarının gerçekleştirdiği tecelli fiili sayesinde mümkün olmaktadır. Zira Hakk’ın bilinmesini sağlayan âlemdir ve âlemin niteliklerini kendisinde toplayan insandır. Âlem de insan da tecelli sonucunda meydana gelmiştir. “Eğer muhabbet olmasaydı tecelli, tecelli olmasaydı Allah bilinmezdi” sözü bu yorumu desteklemektedir. Muhakkik sûfîlere göre tecelli, ilâhî zâtın kendisi için kendisindeki tecellisinden başlayıp mahlûkatındaki tecellisine kadar uzanan sürecin tamamını kapsar. Bu süreç sonunda Hakk’ın zâtı sıfatları ve fiilleri vasıtasıyla insan idrakinin objesi haline gelir. Ancak bu idrakin gerçekleşmesi insanın Hakk’ın tecellisine mazhar olmasına bağlıdır. Bu mazhariyet beşerî ve nefsânî özelliklerden arındırılan kalp aynasının cilâlanması, tecelliyi benimseme kabiliyetine erişmesiyle gerçekleşir. Bu kabiliyet fiilî hale geldiğinde tecelliler ortaya çıkmaya başlar. “Tecelli meclâya tâbidir” sözü bu anlayışı ifade eder.
Tecellî kavramı Muhyiddin İbnü’l-Arabî düşüncesinin temel dayanaklarından biridir. İbn Haldûn, İbnü’l-Arabî ekolüne mensup diğer ârifler için “tecelli ehli” tabirini kullanır (Şifâü’s-sâil, s. 159). İbnü’l-Arabî yaratmayı tecelli fiiliyle izah eder. Ona göre âlem Hakk’ın tecelli ve zuhur mertebeleridir. İnsan bütün tecelli mertebelerini kendinde toplayan son ve en mükemmel tecelligâhtır. İbnü’l-Arabî’nin tecelli anlayışı varlık tecellisi ve müşahede tecellisi diye iki kısımda değerlendirilebilir. Birincisi varlığın ortaya çıkışı, ikincisi sûfî aydınlanma ve varlığın idrak edilmesiyle ilgilidir. Varlık tecellisi, mümkin varlıkların ilâhî ilimden başlayarak diğer vücud mertebelerinde ve dış dünyada var olmasını sağlayan Hakk’ın tecellisidir. Bu tecelli zâhir ismiyle gerçekleşir. Bâtın ismiyle tecelli ise ne dünyada ne de âhirette söz konusudur. Gayb ve şehâdet âlemindeki her şey Hakk’ın zâtının isim ve sıfatlarıyla gerçekleştirdiği tecellînin sûretleridir. Âlemdeki Hakk’a ait varlık tecellisi tektir ve tecelligâhların istidatlarının değişmesiyle mazharlarda çoğalır. İlâhî tecelli süreklidir
Hak sürekli âlemin sûretlerinde tecelli ederken âlem de sürekli yok olucudur, kendi yokluğunda sabittir. Hakk’ın sürekli tecelli etmesi âlemin sürekli bir yaratılış içinde olması anlamına gelir. Sadreddin Konevî, İbnü’l-Arabî’nin tecelli anlayışını, “Birden ancak bir çıkar”; “Hak ister bir kişiye isterse birden fazla kişiye tecelli etsin tecellisi tekerrür etmez”; “Tecellide tekrar yoktur”; “Âlemdeki tecelli sürekli yenilenme içindedir” şeklinde kaidelere bağlar. İbnü’l-Arabî’ye göre müşahede tecellisi tecellinin bir türü olması yönünden mârifetle birleşir; buna mârifet tecellisi de denir. Allah’a dair mârifet ancak bu yolla edinilebilir. Bu sûfîlerin benimsediği yoldur. Mârifet tecellisi varlık tecellisi gibi “tek” olmakla birlikte tecelliye mahal olan insanın istidat ve kabiliyetine göre farklılaşır. Ancak varlık tecellisi tecelli ettiği şeyi var ederken mârifet tecellisi yok eder. Varlık tecellisinde olduğu gibi mârifet tecellisinin de zâhiri ve bâtını vardır. Zâhirî olanı meselâ tahayyülde olduğu gibi nefsin zâhirinde ortaya çıkar ve bu tecelli ile eşya sûretleri hakkında bir tür mârifet elde edilir. Bâtınî olanı ise kalpte zuhur eder, kişiye sırlar ve hakikatler ilmini bahşeder. Zâhirî tecellinin aksine bâtınî (kalbe yönelik) tecellide te’vil gerekmez ve hata ihtimali yoktur. Bu tecelliye mazhar olan kimse ubûdiyyet ahlâkıyla vasıflanmış olmalıdır. İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’nin tecelli bölümünde Serrâc’ın, “Tecelli kalplerin perdesini açan gayb nurlarıdır” tanımını benimser. Maddeden mücerret mânaların nurları, nurların nuru, meleklerin nurları, tabii nurlar, ilâhî isimlerin nurları gibi farklı makamlara göre farklı isimler ve hükümler alan bu tecelli nurları kulun kalbine ışıdığı zaman kirlilik, pas ve körlük gibi hatalardan salim olan basîret gözü her bir nurda ne tür bir tecellinin olduğunu, bu nurlardaki mânaları ve mânalara delâlet eden lafızların mânalarla irtibatını idrak eder. İbnü’l-Arabî, Kitâbü’t-Tecelliyyât’ta (et-Tecelliyyâtü’l-ilâhiyye) insanın idrak ettiği 109 tecelli türünden bahseder. Fuṣûṣü’l-ḥikem’de peygamberlere atfedilen hikmetler ilâhî tecellinin çeşitli yansımaları şeklinde görülebilir.
Muhakkik sûfîlere göre Hakk’ın tecellisinin tecellî-i akdes ve tecellî-i mukaddes olmak üzere iki yönü vardır. İlk tecelli olan tecellî-i akdes Hakk’ın zâtında zâtı için zâtıyla tecellisidir. Bu tecelli insan bilgisinin konusu değildir. Zira bu tarz tecellide Hakk’ın zâtının âlemle münasebetini sağlayan isim ve sıfatlarının tecellisi söz konusu değildir. İkinci tecelli olan tecellî-i mukaddes ise mümkin varlıkların sûretlerinde gerçekleşen tecelli olup bunun en mükemmel sûreti insan sûretidir. Bu tecelli zâta ait ilâhî isim, sıfat ve fiillerin tecellisi olduğundan Hak âlemle münasebetini bu tecellisiyle tahakkuk ettirir; böylece mârifetin konusu olur. Her iki tür tecelli de sürekli ve sınırsızdır. Allah’ın isim ve sıfatları sınırsız olduğu için tecellileri de sınırsızdır. Abdülkerîm el-Cîlî, “Hak tecelli ettiğinde tecelli ettiği şeyde müşahede edilir. Müşahede edilen her şey ise sınırlıdır. Fakat Hak sınırlı olan şeyde sınırsız tecelli eder” sözüyle bu hususu aydınlatır. Ancak bu görüşten âlemin kıdemi anlayışı çıkmaz. Sûfîler, bu sorunu varlık sûretlerinin devamlı yenilenmesi (teceddüd-i emsâl) anlayışıyla çözmeye çalışırlar. Cîlî diğer taraftan ilâhî tecellilerde dâimî bir terakkînin de olduğunu ileri sürer. “O her gün bir şe’ndedir” âyetine işaretle (er-Rahmân 55/29) sürekli tecelli eden Hakk’ın her bir tecellisi mükemmele yönelik bir seyir takip eder. Bir sonraki tecelli bir öncekini kapsar. Böylece tecelli sürekli genişlemekte ve mükemmelleşmektedir. Âlem de tecellinin bir eseri olarak sürekli yenilenmekte ve dinamik kalmaktadır. Tecellideki terakkî âhiret hayatında da devam eder. Cîlî benzer kavramlar olan tecelli, zuhur ve taayyün arasında bazı farklılıklar öngörür
Ona göre tecelli ve taayyün Hakk’ın zâtının bütün varlık kategorilerindeki ortaya çıkışını kapsar, zuhur ise sadece halka ait varlık mertebelerini ifade eder. Abdülkerîm el-Cîlî tecelliyi kulun müşahedesi açısından da ele alır; fiil, isim ve sıfat tecellilerinden bahseder. Hakk’ın fiillerinin tecellisi kulun Hakk’ın kudretinin varlıklardaki cereyanını gördüğü makamdır. Bu makamda kul kendine ait her tür fiili nefyederek Hakk’ı ispat eder. Kulun görmesi, işitmesi, yürümesi bu tecellinin neticesidir. Kâşânî bu tecelliye mazhar olan kişide melâmet tavrının ortaya çıktığını söyler. Bunun bazı alâmetleri insanların fiillerine olan ilginin kesilmesi, hayır-şer, fayda-zarar gibi nisbetlerden kurtulması, insanların övgü ve yergilerinin değersizleşmesidir. İsimlerin tecellisi, Hakk’ın kula ilâhî isimlerinden bir isimle tecelli ettiğinde kulun o ismin nuru altında mahkûm olmasıdır. Kul mahkûmu olduğu isimle Hakk’a nida ederse Hak o isim yönünden kula cevap verir. En yüce isim tecellisi Hakk’ın “mevcûd” ismiyle tecellisidir. Sıfat tecellisi Hakk’ın zâtının bir kuluna sıfatlarından bir sıfatla tecelli etmesidir. Sıfat tecellisinde insanlar kabiliyetleri, ilim ve irfanlarının gücü oranında birbirlerinden farklılaşır. Meselâ Allah hayat sıfatıyla kula tecelli ettiğinde kul tafsilâtıyla değil özü itibariyle âlemin hayatından ibaret olur, maddî ve mânevî varlıkların genel hayatının keyfiyetini idrak eder. Cîlî, Hz. Muhammed’in zât, diğer peygamberlerin sıfat tecellisine mazhar olduğunu söyler.
Abdürrezzâk el-Kâşânî, Hakk’ın bütün sıfatlarının ya celâl ya da cemal dairesinde olduğunu, celâl tecellisi gerçekleştiğinde sâlikte azamet, kudret, kibriyâ, ceberût, huşû ve huzû; cemal tecellisinde ise merhamet, lutuf, cömertlik, neşe ve ünsiyet meydana geldiğini söyler. Kâşânî’ye göre sülûkünün başlangıcındaki sâlike gelen ilk tecelli fiiller tecellisidir. Ardından sıfat tecellisi ve en son zât tecellisi gelir. Zira fiiller sıfatların, sıfatlar zâtın eseridir. Ancak fiil ve sıfatlar zâttan ayrılmadığından tek bir tecelli vardır, o da zât tecellisidir. Fiillerin tecellisinin görülmesine “muhâdara”, sıfatların tecellisinin görülmesine “mükâşefe”, zâtın tecellisinin görülmesine “müşâhede” denir. Necmeddîn-i Dâye tecelliyi sâlik tarafından doğru idrak edilip edilmemesi açısından ruhanî ve hakkānî (rabbânî) şeklinde ikiye ayırır. Ruhanî tecelli insan ruhunun zâtıyla beraber sıfatlarının tecellisidir. Fakat sâlik ruhun tecellisini Hakk’ın tecellisi (hakkānî) zanneder ve kendi tecellisi Hakk’ın tecellisini tatmaya engel olur. Bu noktada “enelhak” iddiasına kapılabilir. Burada sâlike düşen şey helâktan kurtulmak için kâmil bir mürşide sığınmaktır.
BİBLİYOGRAFYA Râgıb el-İsfahânî, Müfredât: Kur’an Kavramları Sözlüğü (trc. Yusuf Türker), İstanbul 2007, s. 334; Tehânevî, Keşşâf (Dahrûc), I, 384-386; Serrâc, Lüma‘: İslâm Tasavvufu (trc. Hasan Kâmil Yılmaz), İstanbul 1996, s. 354; Kelâbâzî, Taarruf (Uludağ), s. 180-182; Kuşeyrî, Risâle (Uludağ), s. 205-206; a.mlf., Leṭâʾifü’l-işârât (nşr. İbrâhim Besyûnî), Kahire 1981, I, 564-567; Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb (Uludağ), s. 540; İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye (trc. Ekrem Demirli), İstanbul 2008, IX, 210-222; a.mlf., Resâʾilü İbn ʿArabî, Beyrut 1997, s. 414-455; Abdürrezzâk el-Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü (trc. Ekrem Demirli), İstanbul 2004, s. 119-127; İbn Haldûn, Şifâü’s-sâil: Tasavvufun Mahiyeti (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1977, s. 159; Abdülkerîm el-Cîlî, İnsân-ı Kâmil (trc. Abdülaziz Mecdi Tolun, haz. Selçuk Eraydın v.dğr.), İstanbul 1998, s. 105-133; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 132; Refîk el-Acem, Mevsûʿatü muṣṭalaḥâti’t-taṣavvufi’l-İslâmî, Beyrut 1999, s. 161-167; Abdullah Kartal, Abdülkerîm Cîlî: Hayatı, Eserleri, Tasavvuf Felsefesi, İstanbul 2003, s. 54-61; Suâd el-Hakîm, İbnü’l-Arabî Sözlüğü (trc. Ekrem Demirli), İstanbul 2005, s. 607-610; Ekrem Demirli, Sadreddin Konevî’de Bilgi ve Varlık, İstanbul 2005, s. 294-295; Süleyman Uludağ, Tasavvufun Dili, İstanbul 2007, II, 143-154; M. Mustafa Çakmaklıoğlu, İbn Arabî’de Ma‘rifetin İfadesi, İstanbul 2007, s. 207-213.
GÜNAH İlâhî emir ve yasaklara aykırı fiil ve davranışları ifade eden bir terim. Bölümler İçin Önizleme
1/3 Müellif: ÖMER FARUK HARMAN Farsça bir kelime olan ve sözlükte “suç” anlamına gelen günâh, dinî bir kavram olduğu için kutsal ve tabiat üstü varlık alanlarıyla bağlantılıdır. Kutsallığına inanılan tabiat üstü varlık veya varlıklar din müessesesinin temel unsurları arasında bulunduğundan bütün dinlerde günah kavramı mevcuttur. Kutsalın söz konusu olduğu her yerde kutsalla ilgili emir ve yasaklar manzumesinin bulunması da tabiidir. Günah, bu emirlerin yerine getirilmemesi veya yasakların çiğnenmesiyle ortaya çıkan ve dinî, ahlâkî ve vicdanî açıdan sorumluluk gerektiren bir olgudur. Beşerî kanun ve kuralların çiğnenmesi suç olarak adlandırılırken dinî alandaki hata ve aşırılıklar günah olarak nitelendirilmektedir. Dinle bağlantılı olan günah kavramının muhtevası, hem dinlerdeki ulûhiyyet kavramına hem de insanların bu ulûhiyyetle münasebetlerine göre dinden dine değişebilmektedir (EUn., XII, 661).
Büyüye dayanan ilkel kavimlerde günah “büyü usul ve erkânına saygı göstermemek” veya “cemaatin düzenine karşı kusur işlemek” ya da “tabunun çiğnenmesi” şeklinde anlaşılıyor, böylece sihir ve onun etrafında gelişen kült günahın objesini oluşturuyordu. Bu tür topluluklarda günahın toplumun diğer fertlerini etkilediği kabul edildiğinden derhal dinî bir merasimle giderilmesi gerekiyordu.
Dinin kaynağını ve otoritesini tabiat üstü ruhî güçlerde bulan zihniyette günah, üstün dünyanın güçlerine karşı işlenmiş hata anlamına gelmektedir. Kültürel kaynaklarını efsanevî olgular ve kahramanların oluşturduğu bu toplumlarda zamanın periyodik olarak tekrarı telakkisine bağlı olarak günahtan arınma törenleri yapılmaktadır. Politeist dinlerde ise günah, birçok tanrıya karşı işlenmiş bir saygısızlık ve dinî törenin ihlâlinden ibarettir. Bu tür inançlarda günahın silinmesi için dinî bir kefâret talep edilir (Kılıç, s. 75-77).
Eski Ön Asya’da günah kavramı, Sumer ve Asur-Bâbil kültürlerinde oldukça ciddi bir şekilde işlenmiştir. Hem Sumerler’de hem de Bâbil ve Asurlular’da günahın tanrılara karşı yapılan hatalardan oluştuğuna inanılmakta, türü ne olursa olsun şeytanî ve kötü güçlerin insana musallat oluşuyla ilgili kabul edilmektedir. Bu kültlerde sosyal suçlar bile ilâhî güçlere isyan duygusuyla pekiştirilmiştir. Sumerce’de günah için kullanılan iki kelime vardır. Bunlardan ag-gig daha çok “bir kutsalı çiğnemek”, sebida ise daha geniş anlamda “ilâhî olan bir şeyi ihlâl etmek” anlamına gelmektedir. Sumerler’de ag-gig veya sebidanın cezaî müeyyidesi daha çok dinî kefâret törenleriyle ilişkilidir. Aslî günah fikrinin bulunmadığı Sumerler’de insanın potansiyel günahkârlığına ve bu potansiyel günahın nesilden nesile geçtiğine inanılır (ER, XIII, 327). Bâbil-Asur kanunlarında bütün suçlar dinî günah sayılmakla birlikte sırf dinî suçlar, dünyevî cezalandırmanın yanında dinî bir kefâreti de gerektirmektedir. Dinî suçlar tanrılara hakaret, onlarla ilgili olan şeyleri yapmamak ve tapınmaya dair hatalardan oluşmaktadır. Hırsızlık, zina gibi doğrudan ilâhlarla ilişkisi olmayan suçlar da tanrıların emirlerine uyulmaması sebebiyle bu kapsama dahildir. Günahın ve cezasının nesilden nesile geçtiği inancı dolayısıyla Asur-Bâbil kültüründe günahın toplumsal yönü oldukça önemlidir. Bu sebepledir ki günah işleyen kişi arınıncaya ve bedelini ödeyinceye kadar toplumdan tecrit edilir (ERE, II, 531-532; a.e., V, 637-640).
Bütün Sâmî dillerde dünyevî suçlar annu (arnu) adını alırken günah için fiil olarak hata, isim olarak da hittu (hitutu) kelimeleri kullanılmaktadır. “Yasakları çiğnemek” anlamındaki ikkibu veya anzili kelimelerinin kullanıldığı da görülür. Sumerler’de olduğu gibi Asur-Bâbilliler’de de günahın temel sebebinin şeytanî güçler olduğu kabul edilmektedir. Herhangi bir günahın cezası sadece dünyevî müeyyide ile sınırlandırılmamakta, kişinin aynı zamanda birtakım kefâret yöntemleriyle şeytanî güçlerden de arındırılması gerekmektedir.
Anadolu’da yaşamış olan Hititler’de günah dinî yapıya baş kaldırı olarak kabul edilmiştir. Büyücülük, tanrıların sunusunu çalmak vb. doğrudan dinle ilgili olan günahlar ölüm cezasını gerektirdiği gibi yine bu çerçevede ele alınan zina da ölümle cezalandırılırdı. Günahın nesilden nesile intikal edeceği inancı Hititler’de de yaygındı, dolayısıyla günahın toplumsal yönü oldukça ağır basmaktaydı (Dinçol, XII [1990], s. 90-91).
İran geleneğinde günah kavramı Tanrı fikri, ahlâk ve insanların iyiyi veya kötüyü seçme yeteneğine sahip oluşları inancı ile alâkalıdır. Buna göre Tanrı insanlara iyiyi veya kötüyü seçmeleri için hür bir irade vermiştir. Kötüyü seçmek, gerçekte Tanrı’nın emrettiği şeyi reddetmek anlamına gelir. Böylece günah, iradî bir şekilde Tanrı’nın emrine uymamakla bağlantılıdır. Darius ve ondan sonra gelenlere ait yazılarda günahın Tanrı yolundan uzaklaşma ile aynı şey olarak düşünüldüğü görülmektedir. Darius, “Ey insan! Ahuramazda’nın emirlerini hor görme; doğru yoldan ayrılma; günah işleme” demektedir (ERE, XI, 562). İran dininde günah hem kefâreti hem de hukukî müeyyideyi gerektirmektedir. İran dini öbür dünyadaki yargılanmaya da önem verir ve bazı günahların cezasını öteki dünyaya bırakır. Kefâreti yerine getirilmeyen günah katlanarak devam eder. Bütün günahlar kefâretle temizlenebilir. Kefârette aslolan, yüksek rahip ile günah işleyenin yapacakları dinî törenlerdir. Günahkârların öbür dünyadaki cezası daha çok cehennem ateşiyle verilmektedir (a.g.e., XI, 847).
Grekler’de günah, insan üstü güçlere karşı yapılan bir eylem olarak düşünülmüştür. Suç ve günah arasında bir ayırım yapılarak suç yerleşik düzene, günahsa dinî alana ait bir kavram olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte ilâhlara yönelik yükümlülükleri yapmama halinde oluşan günah, insanın dünya hayatında da birtakım sıkıntılar çekmesine sebep olmaktadır (a.g.e., XI, 545-546). Yunan ve Roma’da dinin sosyal karakteri günahın dinî ve ahlâkî bir tecavüz olduğunu göstermekte ve cehalet günahın sebebi olarak kabul edilmektedir (DCR, s. 578). Grekler’de günah cezasız kalmamakta, günahkârın bizzat kendisinden veya yakınlarından hesabı sorulmaktaydı (ERE, IV, 273).
Konfüçyüs öncesi Çin’de günah, göğün iradesiyle düzenlenen kozmik ilâhî nizama karşı bir saldırı veya suç olarak telakki ediliyordu. Ahlâkî ve mânevî hatalar da göğün hükmüne tâbi idi. Konfüçyüsçü ahlâk sistemine göre insanın tabiatı doğuştan iyi olarak şekillenmekle birlikte günah işlemeye, kozmik düzenden sapmaya da mütemayildir. Bundan dolayı insan için eğitim, rehberlik, özellikle de tövbe gereklidir. Konfüçyanizm’de büyük günahlar hırsızlık, eşkıyalık, adam öldürme, ahlâksızlık, yalancılık, kin tutma ve irade zayıflığı şeklinde gösterilir. En büyük günah ise aileye itaatsizliktir. Konfüçyüsçü gelenekte günahın dinî bir yanı olmadığından cezalar arasında dinî veya dünyevî diye bir ayırım yapılması söz konusu değildir. Bu sebeple cezalar sivil yetkililerce verilir. Günahın nesilden nesile intikal edeceği inancı Konfüçyanizm’de yoktur (a.g.e., IV, 271-272). Budizm Çin’e “hayat sonrası” kavramını, bu hayatta işlenen günahların cezasının gelecekte çekileceği doktrinini, şimdiki cezaların ise geçmişteki günahların karşılığı olduğu düşüncesini getirmiştir. Günahların affedilmesi iyi şeylerin yapılmasıyla mümkündür ki bunlar da ibadetlere iştirak, tövbe, yararlı işler, zühd ve sevgidir. Taoizm’in günah anlayışı da Konfüçyanizm’dekine benzemektedir. Ancak Taoizm’de günahın cezası öbür dünyada verilmektedir (a.g.e., XI, 537
Hint geleneğinde kurtuluşun ve bağımsızlığın bilgiyle mümkün olduğu, “samsara döngüsü”nde insanın karşılaştığı ıstırabın kökenini ise günahtan ziyade cehaletin teşkil ettiği inancı yaygındır. Bununla birlikte dinî törenler ve ahlâkî konularla ilgili günah kavramları, karma teorisinin işleyişinde ve günahı bertaraf etmek için uygulanan kurban tekniklerinde büyük rol oynamaktadır. Hukuk kitaplarında, çeşitli suçlardan doğan kirlenmeleri telâfi etmek için ayrıntılı bir dinî kefâret sistemi düzenlenmiş, maddî ve dünyevî cezalar da pişmanlığı dile getirici ve telâfi edici karakterde kabul edilmiştir. Halk arasındaki yaygın din anlayışında geçmişteki kötü fiillerin neticelerini bertaraf etmek için hac, kutsal yerlerde yıkanmak, kutsal metinleri dinlemek, tanrıların kutsal isimlerini zikretmek gibi bazı uygulamalar faydalı kabul edilmiştir. Hinduizm’de günahları tasfiye edip temizleyen usullere verilen önem ve ruhî kirlenmeyle ilgili karmaşık ihtimaller, kast sisteminin şekillenmesi ve korunmasında önemli rol oynamıştır (Smart, DCR, s. 579). Hinduizm’e göre insanların içinde doğduğu kast işlenen amellerin sonucudur. Ahlâkî bir kâinat nizamı olan “karma kanunu”na göre bu hayatta işlenen ameller canlının kaderine tesir eder. Bütün canlılar kendi durumlarını kendi amelleriyle kazanırlar. Kişi, daha önceki hayatında işlediği günahların karşılığını bu hayatında ödediği gibi şimdi işlediği günahlar da bir sonraki hayatında daha düşük bir kastta dünyaya gelmesine, hatta hayvan veya bitki olarak yeniden doğmasına sebep olur. Bundan dolayı her Hintli, iyi amellerle gelecekteki hayatını garanti altına almaya gayret eder ve günah yüzünden hayvan veya bitki olarak dünyaya gelmekten çekinir. Hinduizm, günahı kast sistemi içerisinde kaynaştırarak aşırı derecede toplumsallaştırmıştır. Bu dinde günahın nesilden nesile geçeceği inancı yoktur (ERE, IV, 283-284).
Japon inançlarında günahla ilgili iki kavram vardır: Tsumi ve aku. Tsumi “günah, felâket, gayri ahlâkî davranış, talihsizlik, dinî hatalar” anlamlarına gelir. Bunlar kirlenmeye sebep olur ve dinî temizlenme ile giderilmesi gerekir. Günah semavî günahlar (ama-tsu-tsumi) ve yeryüzü günahları (kuni-tsu-tsumi) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Birincisi ziraata zarar veren kötü davranışları, ikincisi hayâsız davranışlar, ağır yaralama, evcil hayvanları öldürme, büyü yapma vb. kötülükleri ifade etmektedir. Aslî günah inancının bulunmadığı Şintoizm’de ahlâkî günahkârlık kötü ruhların tesiriyle olmaktadır. Günahkâr iyilik ve mutluluk dünyasının üyesi olamaz; ancak çeşitli ikaz ve cezalarla geri dönmeye teşvik edilir (DCR, s. 580).
Budizm’de günah kavramı karma inancıyla ilgilidir. Karma, bu dünyada ve gelecek hayattaki sosyal farklılıklar, iyi veya kötü kaderin önceki hayatta yapılan iyi veya kötü işler sonucu oluştuğunu ifade etmektedir. Karma, kişinin içinde bulunduğu kast dilimine göre değişmeyen görevi, bir çeşit mecburi kader anlayışı iken Buda iradî davranışın rolünü ortaya koyarak herkesin kendi karması içinde iyi veya kötü iş yapmakta hür olduğunu, ancak yapılanların sonucunun ya bu hayatta ya yeni doğumda yahut daha sonraki doğumda görüleceğini ifade etmiştir. Budizm’de, işlenen günahın telâfisi ancak sonucuna katlanmakla mümkündür. Fakat esas olan günahların telâfisi değil günah işlememeye çalışmaktır. Budizm’de günahların hayırlı işlerle affedilebileceği inancı oldukça geç dönemlerde ortaya çıkmıştır (ERE, XI, 533-534). Sonraki dönem Budizm’inde, günahkârların öldükten sonra ve yeniden doğmadan önce gidecekleri sekiz (bazı rivayetlerde yedi) cehennem inancı vardır (a.g.e., XI, 830).
Yahudilik’te günah, Tanrı-insan ilişkisinde Tanrı’yı seçmeyi, O’nu tercih etmeyi reddediş, dolayısıyla da bu ilişkinin bozulması ve parçalanmasıdır. İbrânîce Kitâb-ı Mukaddes’te günahı ifade eden yaklaşık yirmi kelime vardır. Başlıcaları ḥeṭ’, peşa‘ ve ‘avondur. Ahd-i Atîk’te 459 yerde geçen ḥṭ’ kökünden ḥaṭa’ fiili “doğru yolun terkedilmesi, yitirilmesi” demektir
Dünyevî anlamda “kişinin yolunu (veya amacını) kaybetmesi” olarak da kullanılır (Eyub, 5/24; Meseller, 8/36). 139 yerde geçen pş‘ kökünden peşa‘ kelimesi hem “ihlâl etmek” hem de “isyan etmek” mânasını taşır. 229 yerde geçen ‘avon ise sadece fiilde değil düşüncede de kendini gösteren “sırt çevirme” ve “kötülük” anlamındadır. Kitâb-ı Mukaddes’in Yunanca tercümesinde hata kelimesinin çeşitli karşılıkları arasında en yaygın olanı amartia’dır. Latince tercümede ise günah karşılığı peccatum, culpa, iniquitas, offensio, delictum, scelus kelimeleri kullanılmıştır. Ḥeṭ’, ḥaṭa’ah, ḥaṭṭa’ṭ, peşa‘, ‘avon vb. kelimeler, insan davranışları söz konusu olduğunda “günah” anlamı kazanırlar. Kelimenin bu şekilde kullanılışı günah kavramının esasta bir şeyi ihlâl etmekle özdeş olduğunu gösterir. Diğer bir ifadeyle günah “bir ahdi ihlâl etmek”tir. Rabbânîler ise günah karşılığı averah’ı kullanırlar ki bu kelime “ihmal etmek”, dolayısıyla “ihlâl etmek, Tanrı’nın isteğine karşı gelmek” mânasına gelen avar kökünden türemiştir.
Günah, Tanrı tarafından ikame edilen düzeni ihlâl (Tekvîn, 3/1-24), Yahova’ya karşı baş kaldırıdır (Sayılar, 14/9; Tesniye, 28/15-44; I. Samuel, 12/14). Beşerî planda günah ailevî ve içtimaî bağın parçalanmasına, Tanrı’ya karşı işlenen günah ise Tanrı’dan ayrılmaya sebep olur. Ahd-i Atîk’te insan tabiatının kötülüğü hususunda köklü bir kanaat sergilenir. Kötülüğe karşı doğuştan gelen devamlı meyil insanın topraktan yaratılmış olmasına bağlanır (Tekvîn, 6/5; 8/21; Yeremya, 16/12; 17/9; 18/12). Günah, kişinin iradesinde ve arzusunda köklü bir bozulmayı ifade etmektedir. Günahın kaynağı olarak da kötü duygular ve kalp gösterilir (Tekvîn, 6/5; 8/21). İnsan nefsi ve şeytan daima günaha sürükleyicidir (Tekvîn, 8/21). Peygamberler günahı ayrılmaz bir vasıf olarak “kötü kalbin içinde kök salmış” görürler (Yeremya, 4/4; 5/23; Hezekiel, 11/19). Ahd-i Atîk’te günah doktrini şu şekilde ifade edilir: “Ve vâki olacak ki bütün bu sözleri sen kavme bildirince onlar da sana: Neden bize karşı Rab bu büyük kötülüğü söyledi? Ve fesadımız nedir? Ve Allahımız Rabbe karşı işlediğimiz suç nedir? deyince onlara diyeceksin: Mademki atalarınız beni bıraktılar, Rab diyor: Ve başka ilâhların ardınca yürüdüler ve onlara kulluk ettiler ve onlara tapındılar ve beni bırakıp şeriatımı tutmadılar ve siz atalarınızdan ziyade kötülük ettiniz. İşte siz de beni dinlememek için her biriniz kendi kötü yüreğinizin inatçılığı ardınca yürüyorsunuz” (Yeremya, 16/10-12).
Bâbil esareti sonrasında Yahudiliğin Tanrı kavramındaki değişiklik günah anlayışına da yansır. Böylece günah kavramı daha soyut ve ahlâkî bir hale gelir. İçtimaî münasebetlerde ve insanlara karşı davranışlardaki eksiklikler günah kavramına dahil edilir. İşaya, dinî esaslara uygun olmayan şeyi günah olarak niteler; fakat terim yalnızca fizikî uygunsuzluklar için değil mânevî uygunsuzluklar için de kullanılır. İşaya, günahın Tanrı’ya isyan olduğu fikrine de önem verir (İşaya, 1/2-4). Günahın ve cezanın kolektif olduğu inancı (Çıkış, 20/5; II. Samuel, 4/11) terkedilir; Hezekiel, çocukların anne ve babalarının günahlarını çekeceği doktrinini de reddeder (Hezekiel, 18).
Bâbil esareti dönemi ve sonrasında günahın ahlâkî boyutu üzerinde durulursa da dinî ibadet kurallarına karşı işlenen günahlara özel bir önem verilir (Hezekiel, 40-48; Haggay, 1/2; Zekarya, 6/12; 14/16-21; Yoel, 1/9; Malaki, 1/8; 3/8-10). Süleyman’ın Meselleri’nde günahın sebepleri sıralanır (30/9; 26/13; 27/20; 1/10). Yine bu dönem dinî literatüründe günah ve ıstırap arasındaki ilişki yoğun olarak gündeme gelir (Hezekiel, 18; Mezmurlar, 1; 32/4; 119/67; ERE, XI, 557-559). Günah, ruhu Tanrı’dan ayırıp koparır (İşaya, 59/2). Günah sebebiyle ahlâken zayıflayan kişi günahın kölesi olur (Süleyman’ın Meselleri, 5/22). Tanrı günahın peşini bırakmaz (Çıkış, 32/34) ve günaha karşı Tanrı’nın adaleti çeşitli yollarla kendisini gösterir (Yeremya, 5/25).
Rabbânîler, soyut anlamda günahtan çok belirgin günahlar üzerinde dururlar. Onlara göre iki tip günah belirgindir: Emirleri uygulamada yetersiz kalmak ve yasakları ihlâl etmek (Yoma, 85/86a). Eğer belli bir zamanda yapılması gereken emirler yapılmamış ve zaman da geçmişse bu hata onarılamaz; özel günde Şema duasının okunmaması gibi. Yasakları çiğnemekle ortaya çıkan günahlar ise Tanrı’ya ve komşuya karşı işlenen suçlar olmak üzere iki tiptir. Bunların ilki kefâret günü (Yom Kipur) vasıtasıyla giderilebilir. Komşuya karşı işlenen hata telâfi edilmişse bağışlanabilir (Yoma, 8/9).
Ahd-i Atîk’te günah (ḥṭ’) ve ölüm (mvt) kelimeleri birlikte kullanılarak bir de “ölümcül günah”tan söz edilir. “Ve artık İsrâiloğulları suç yüklenmesinler ve ölmesinler diye...” (Sayılar, 18/22); “...fakat kendi suçunda öldü” (Sayılar, 27/3); “Ve bir adam ölüme müstahak bir suç işlemiş olup öldürülürse...” (Tesniye, 21/22; 22/26); “Herkes kendi suçu için öldürülecektir” (Tesniye, 24/16; II. Krallar, 14/6; Hezekiel, 18/4, 20; Amos, 9/10) ifadeleri bunu göstermektedir. Ahd-i Atîk’e göre, başka ilâhlara tapmak (Çıkış, 32/30-35), Allah’a lânet ve Rabbin ismine küfretmek (Levililer, 24/15-17), zina etmek (Levililer, 20/10) ve diğer bazı günahlar ölümcüldür.
Diğer taraftan günahlar ağır ve hafif şeklinde de tasnife tâbi tutulmuştur. Rabbânîler gözünde en önemli üç günah adam öldürme, putperestlik ve zinadır. Bunları işlemektense insanın canını kaybetmesi yeğ tutulmuştur (Sanhedrin, 74). Ayrıca büyücülük ve Rabbin ismine küfretmek ağır günahlardır (Levililer, 20/2; 24/11-16; Çıkış, 22/19). Tanrı Yahova’ya karşı işlenen günahların dışında beşerî planda ebeveyne karşı gelmek, adam öldürmek, livâta, fakir, dul ve yetimlere müsamaha göstermemek de günahtır (Tekvîn, 18/20; Çıkış, 22/21; Levililer, 19/13). Hafif günahlar Rabbinik literatürde, sık sık işlenilmesinden korkulduğu için genellikle sanki ağır cezaî müeyyideleri varmış gibi sunulmuştur. Bundan dolayı kutsal topraklar dışında ikamet etmek isteyen kişinin günahı puta tapma ile eş görülmüş, komşusunu utandırmak ve küçük düşürmek de insan öldürmek gibi addedilmiştir (EJd., XIV, 1592). Rabbânîler, kişiyi suça yöneltmenin bir insan öldürmekten daha ağır bir günah olduğu konusunda ittifak halindedirler.
Hıristiyanlık’taki günah itirafı âyini Yahudilik’te bulunmaz; sadece dua ve yakarışlarla günahtan tövbe söz konusudur. Tövbe ve istiğfar ferdî olduğu gibi umumi de olabilir (I. Krallar, 8/46-53; Mezmûr, 79). Tanrı otoriterdir, fakat günahı affeder (Eyub, 7/21; Mezmûr, 25/11; 32/1). Günahın affedilmesi için bazı şartlar yerine getirilmelidir. Bunun için de öncelikle günahın itirafı (Levililer, 26/40; Nehemya, 9/2; Eyub, 31/33, 34) ve samimi pişmanlık (Yoel, 2/13) gerekir. Öte yandan sadaka, yardım, oruç, kurban gibi bazı fiiller de günahı affettirir.
Yahudilik’te ister dünyevî ister dinî olsun herhangi bir suçun cezası, ilâhî ve dünyevî adlî hukuka başvurulmak suretiyle verilmektedir. Ahd-i Atîk’te ilâhî cezalandırma ile adlî cezalandırma arasında bir ayırım söz konusu değildir (EJd., VI, 122). Fakat Rabbânî geleneğin müesseseleşmesine paralel olarak iki suç arasında bir ayırım yapılmıştır. Bununla birlikte Talmud hukuku, ilâhî cezalandırmayı gerektiren bazı suçları eğer tövbe edilirse dünyevî ceza kapsamına almıştır. Talmud hukukunun ilâhî cezalandırmayı dünyevîleştirme eğilimine girmesinin temel sebebi, yahudi hukuk mekanizmasının Roma hâkimiyeti dolayısıyla gücünü kaybetmesi ve belirli ceza şekillerinin kısıtlanmasıdır. Suç ne olursa olsun, özellikle idam cezasından kaçınılmıştır (ERE, IV, 288; Jacobs, s. 66). Buna rağmen cezası ölüm olan suç ve günahlar Mişna’da belirtilmiştir (Sanhedrin, VII-XI). Taşla öldürme (recm) on sekiz suçun cezasıdır ki bunlar arasında evlilik dışı cinsî münasebet, homoseksüellik, hayvanlarla cinsî münasebet, putperestlik gibi suçlar vardır. Mişna bazı küçük günahlar için kırbaç cezasını göstermektedir
Günah kavramı yahudi düşüncesinde toplumsal bir niteliğe sahiptir. Ahd-i Atîk’teki bazı ifadelere bakılırsa insanın başlangıçta işlediği suç bütün insanlık tarihine sirayet etmiştir. Tanrı’nın emrini dinlememe cennetten sürülme anlamına gelmiştir ki yahudi düşünce tarihinde mevcut bütün sürgünler bu suçun cezası olarak düşünülmüştür. Bundan dolayı Yahudilik’te günah ferdin kendisiyle sınırlı değildir. Bunun tabii neticesi olarak cezalandırma da toplumsaldır. Günahın fertten onun akrabalarına geçeceği ve dolayısıyla cezalandırmanın da toplumu bağlayacağı inancı konusunda Ahd-i Atîk eski Ön Asya hukukunu takip eder. Bununla birlikte Talmud hukuku suç ve cezanın nesilden nesile intikal edeceği inancını kısıtlamıştır.
Hıristiyanlık’ta da günah ilâhî arzu ve iradeye muhalefet olarak kabul edilmektedir. Ahd-i Cedîd’de günah, insanın arzusunun Tanrı’nın arzusuna muhalefeti olarak takdim edilir. Bütün günahlarda ortak özellikler Tanrı’dan uzaklaşmak, onunla beraber yaşamayı reddetmek (Luka, 15/11-32) ve Tanrı’nın sözüne itaat etmemektir (Matta, 7/21). Günah Tanrı’ya itaatsizlik ve baş kaldırı, ezelî kanuna uymayan arzu, fiil veya söz, akla, gerçeğe ve sağduyuya karşı bir hatadır (Catéchisme de l’église catholique, s. 87, 389).
Günahın teolojik hususiyetleri üzerinde duran Pavlus özel günahlardan çok günahın evrenselliğini işler. Pavlus günah kavramıyla, bütün beşeriyet üzerinde hâkim olan ve şahsîleşmiş evrensel bir gücü anlar. Bu evrensel güce tâbi olmak insanı hürriyetinden mahrum etmekte, kendine köle yapmaktadır. St. Augustin, kötülüğün başlı başına bir cevher olduğunu reddederek onu “iyiliğin olmaması” diye tanımlar ve günahı Tanrı’nın kutsiyet ve hikmetine bir saldırı olarak değerlendirir. Ona göre günah bütün beşerî varlığa bulaşmıştır; bundan dolayı sadece bir gün yaşamış çocuk bile günahkârdır. St. Augustin’in bu kanaati, aslî günah inancına sıkı sıkıya bağlı oluşundan ve bunu doktrin haline getirmesinden kaynaklanmaktadır. Günahın kaynağı, insandaki arzularla bunların baskısı sonucu istek ve iradenin bozulması, kötü niyet ve insanın yaratılıştan getirdiği yetersizliktir. Bunlara dış etkenlerin tesiri de eklenince günah tahakkuk etmektedir. Diğer taraftan insanlık başlangıçtan beri aslî günahla mâluldür (bk. ASLÎ GÜNAH).
Hıristiyan teolojisinde günah birçok kısma ayrılmakta ve günahlar arasında bir derecelendirme yapılmaktadır. Ahd-i Cedîd’de Pavlus günahla ilgili iki liste vermektedir: “Bütün haksızlık, kötülük, tamah, şerirlik ile dolmuş olarak; haset, katil, niza, hile, huysuzluk ile dolu; kötülük söyleyenler, zemmamlar, Allah’ın menfurları, küstah, kibirli, övünücü, kötü şeyler mûcidi, ana babaya itaatsiz, anlayışsız, sözünde durmaz, tabii sevgiden mahrum, merhametsizdirler. Bu gibi şeyleri işleyenler ölüme müstahaktır diye Allah’ın hükmünü bildikleri halde yalnız bunları yapmakla kalmazlar, fakat yapanları da hoş görürler” (Romalılar’a Mektup, 1/28-32). “Ve bedenin işleri bellidir; onlar zina, pislik, şehvet, putperestlik, sihirbazlık, düşmanlıklar, münâzaa, kıskançlık, gazaplar, çekişmeler, ayrılıklar, fırkalar, hasetler, sarhoşluklar, sefahatler ve bunlara benzer şeylerdir... Bu gibi şeyleri yapanlar Allah’ın melekûtunu miras almayacaklardır” (Galatyalılar’a Mektup, 5/19-21).
Öte yandan günahları konu ve muhtevalarına, çeliştikleri güzel davranışlara ve ters düştükleri emirlere göre, ayrıca Tanrı’ya, kişinin kendine ve yakınlarına karşı işlenmeleri veya bedenî ve ruhî olmaları yönünden, hatta düşünce, söz ve davranış açısından tasnif etmek mümkündür. Günah temelde aslî günah (peccatum originale) ve fiilî günah (peccatum actuale) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Birincisinden insanlığı kurtarmak üzere Tanrı günahsız olan kendi oğlunu göndermiş, o da bu günaha kefâret olmak üzere çarmıhta can vererek kendini feda etmiştir. İnsanlar ise vaftiz olmak suretiyle bu günahtan kurtulabilmektedirler
Fiilî günahı kişi doğuştan getirmeyip kendi irade ve arzusuyla tahakkuk ettirdiğinden ondan sorumludur. Fiilî günah tabii ve ilâhî kanunların çiğnenmesidir. Bu günah Tanrı’ya karşı kasten işlenmekle kulu ebedî olan hayattan mahrum edip ebedî cezaya sürükler.
Günah, işlenen suçun ağırlığı ve işleyenin sorumluluğu nisbetinde derecelenir. Fiilî günahlar, ölüme götüren bağışlanmaz (peccatum mortale) ve ölüme götürmeyen bağışlanabilir (peccatum veniale) günahlar olmak üzere ikiye ayrılır (I. Yuhanna, 5/16-17). Kilise geleneği de bu tasnifi benimsemiştir. Ölüme götüren günah, Tanrı’nın kanununu çiğneme sebebiyle insan kalbindeki Tanrı sevgisini yıkmakta, kişiyi Tanrı’dan uzaklaştırmaktadır. Bir günahın bağışlanmaz sayılması için ciddi ve ağır olması ve bile bile işlenmesi gerekir. Ciddi ve ağır olması on emrin çiğnenmesi demektir (Markos, 10/19). Bunlar tamamen bilerek ve isteyerek işlenen günahlar olup tövbe ve Tanrı’dan af dileyip bağışlatılmazsa Mesîh’in krallığından atılmayı ve ebedî olarak cehennemde kalmayı gerektirir. Bağışlanabilir günah işleyenler ilâhî mağfireti kısmen kaybeder, âhirette de arınma yeri olan a‘râfta azap çekerler. Bağışlanmaz günahın affının Tanrı’nın bağışlamasına bağlı olmasına karşılık bağışlanabilir günah ibadet ve iyi işlerle silinir.
Bütün günahların ve kötülüklerin kaynağı yedi temel günahtır (peccata capitale). Hıristiyanlığın S. Jean Cassien ve S. Gregoire le Grand’dan itibaren benimsediği bu yedi günah şunlardır: Gurur, haset, cimrilik, sefahat, oburluk, öfke ve tembellik (Catéchisme de l’église catholique, s. 392).
Günah ferdî bir davranıştır; ancak insan günaha doğrudan ve iradî olarak katıldığında, başkasını günaha sevkettiğinde, teşvik ve tasvip edip övdüğünde, günah işleyeni uyararak engel olmadığında, kötülük işleyenleri koruduğunda başkalarının günahlarından da sorumlu olmaktadır.
Hıristiyanlık’ta da günahların affı söz konusudur. Ahd-i Cedîd’de günahın Tanrı (Matta, 6/14, 15; Markos, 11/25; Luka, 11/4), oğul Tanrı Îsâ (Matta, 9/2-6; Markos, 2/5-10; Luka, 5/20-49) ve havâriler (Luka, 24/27; Yuhanna, 20/23) tarafından affedilebileceği belirtilmektedir.
Hıristiyan inancına göre Hz. Îsâ’nın havârilerine verdiği günahları bağışlama yetkisi, Îsâ’nın yeryüzündeki vekili olan kilise tarafından papazlar vasıtasıyla kullanılmaktadır. Bu sebeple günahların affı Katolik ve Ortodoksluk’ta müşterek bir dinî esastır (sacrament). Günah itirafı ve günahların affıyla ilgili problemler kilise hukukunda ayrıntılarıyla tesbit edilmiştir (Code de droit canonique, s. 171-177).
2/3 Müellif: ADİL BEBEK KELÂM. Kaynaklar, Câhiliye Arapları’nın günah anlayışına sahip olduklarını, ancak âhiret hayatına inanmadıklarından günah işleyenlerin karşılaşacakları cezaların fakir düşmek, hastalanmak gibi sadece dünyada gerçekleşecek türden olduğuna inandıklarını kaydeder. Onların günah saydıkları davranışlar arasında tanrılara saygısızlık, Bahîre, Sâibe, Vasîle ve Hâmî adını verdikleri hayvanlardan faydalanmak, belli bir süre geçmeden kesilen kurban etinden yemek, yakın akraba ile evlenmek, adam öldürmek, hırsızlık ve evli kadının zina etmesi gibi hususlar bulunmaktadır (Ezrakī, I, 120-121, 123; Cevâd Ali, V, 528-529, 555, 560, 605; VI, 180-183, 203-211). Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis metinlerinde günah kavramını ifade eden birçok kelime vardır. Bunlar arasında genel anlamıyla günah yerine kullanılanlar ism, zenb, vizr, cünâh ve hûb kelimeleridir. İsm, “işleyene ceza gerektiren, insanı hayır ve sevaptan alıkoyan fiil veya bundan doğan sorumluluk” anlamına gelir (Ebü’l-Bekā, s. 40). Kur’an’da otuz beş yerde geçen ism kelimesi, genel anlamından başka küfür ve inkârı, düşmanlığı, yalan, içki, kumar, faiz gibi günahları nitelemek için de kullanılmıştır. İsm ayrıca dört yerde “mübîn” (apaçık), bir yerde “kebîr”, bir yerde “azîm”, bir yerde de “zâhir” ve “bâtın” sıfatları ile birlikte zikredilmiştir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “is̱m” md.). Zenb, sözlükte “arka, geri, kuyruk” anlamlarına gelen zenebden türemiş olup “sonu kötü olan fiil” demektir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ẕnb” md.). İsm kelimesinin eş anlamlısı kabul edilen zenb “mükellefin gayri meşrû işi” olarak tarif edilmiş (Tehânevî, I, 507) ve otuz yedi yerde geçtiği Kur’ân-ı Kerîm’de küfür, şirk, katil, zina gibi günahlar için kullanılmıştır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ẕnb” md.). On âyette geçen “ağırlık” mânasındaki vizr kelimesi (çoğulu evzâr), bu âyetlerin çoğunda mânevî yük ve sorumluluk ilgisiyle ism yerine kullanılmıştır (bk. a.e., “vzr” md.). “Kişiyi haktan saptıran fiil veya davranış” anlamındaki cünâh da Kur’an’da geçtiği yirmi beş yerde daha çok insanlar arasındaki münasebetler için kullanılmaktadır (a.e., “cnḥ” md.; Ebü’l-Bekā, s. 41). Hûb kelimesi ise Kur’ân-ı Kerîm’de yetim malı yiyenler için doğrudan “günah” anlamında yer almaktadır (en-Nisâ 4/2). Bu beş kelimeden özellikle ism, zenb ve vizr hadislerde de çokça geçmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “is̱m”, “ẕenb”, “vizr”, “cünâḥ”, “ḥûb” md.leri).
Günahla ilgili olarak âyet ve hadislerde yer alan diğer kavramlar da şöyle gruplandırılabilir: 1. Hukukî suçu veya yanlış ve çirkin fiili anlatan terimler: cürm, sû’ (seyyie), bazı mânalarıyla hatâ (hatîe), fuhş, hubs vb. 2. Haksızlık ve haddi aşma anlamında kullanılan terimler: zulüm, israf, tuğyân, şatat vb. 3. Sonuç itibariyle günah olup sapma ve bozulmayı ifade eden terimler: dalâlet, fesad, fısk, fücûr, gay, cenef, nekb vb. (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, a.g. md.ler; Wensinck, el-Muʿcem, a.g. md.ler; ayrıca krş. Izutsu, s. 250-261). Günahın kalpteki teşekkülü ve olumsuz tesirini ise Kur’ân-ı Kerîm zeyğ (Âl-i İmrân 3/7-8), reyn (el-Mutaffifîn 83/14) ve kasve (el-Bakara 2/74) kelimeleriyle açıklar.
Günaha sevkeden faktörleri, insanın yapısında bulunan meyil ve arzularla onu dışarıdan etkileyen âmiller olmak üzere iki grupta ele almak mümkündür. İslâmiyet’e göre insan yapısında bulunan kötülüklerin kaynağı nefistir. Çünkü nefis, “alabildiğine kötülüğü emreden” (nefs-i emmâre) (Yûsuf 12/53) ve kişiyi günaha yöneltmek için fısıltılar halinde sürekli telkinde bulunan (Kāf 50/16; en-Necm 53/23) bir güçtür. Günaha sevkeden bir başka faktör de ölümsüz bir dünya hayatı içgüdüsü ve âhireti düşünmeme tavrıdır (el-Bakara 2/95-96).
Kendini bu psikolojiye kaptıran insan, hayat sadece bu dünyadan ibaretmiş gibi pervasızca hareket etme arzusuna kapılır ve hayvanî istekleri tatmin etme duygusunun baskısıyla günaha kolayca kayabilir. Kur’ân-ı Kerîm bu menfi temayüllü nefse karşı, kendini kınayan (levvâme) ve rızâ-i Hak’ta huzur bulan (mutmainne) nefisleri, yani dizginlenmiş ve eğitilmiş, iyilik yapmayı kabullenmiş nefislere ulaşmayı önerir (el-Kıyâme 75/2; el-Fecr 89/27-28). Ayrıca insanın hassas bir psikolojik yapıya sahip olması (en-Nisâ 4/28), fizyolojik ve psikolojik bağımlılıklarının bulunması da önemli günah faktörleri olarak zikredilmektedir (el-Bakara 2/155; Âl-i İmrân 3/14). Günaha götüren hâricî sebepler içinde dünya hayatının cazibesi (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/14, 185; Yûnus 10/23; er-Ra‘d 13/26), kötü örneklerin bol miktarda mevcudiyeti (el-En‘âm 6/116; el-Furkān 25/27-29) ve insanın mânevî yücelişine karşı mücadele etmeye ahdetmiş olan şeytanın tahrikleri de (el-A‘râf 7/14-18; el-Hicr 15/36-42) önemli bir yer tutar.
İslâm’da günah niteliğine, tövbesiz affedilip edilmemesine ve hakkı çiğnenen muhatabına göre gruplandırılabilir. Niteliği açısından günah küçük (sagīre) ve büyük (kebîre) olmak üzere ikiye ayrılır. Bu taksim Kur’ân-ı Kerîm’de yer almakla birlikte küçük ve büyük günahların nelerden ibaret olduğu hakkında fazla bilgi verilmez (bk. en-Nisâ 4/31; el-Kehf 18/49; eş-Şûrâ 42/37; en-Necm 53/32). Ancak hem Tanrı’nın hakkını çiğneyen hem de insanın şeref ve haysiyetini hiçe sayan şirkin en büyük günah olduğunda şüphe yoktur. Ayrıca farz veya haram şeklinde nitelenen ilâhî buyrukların ihlâl edilmesi de kebîre sayılmıştır. Konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber’den rivayet edilen metinler içinde şu yedi büyük günahı sıralayan hadis âlimler arasında şöhret bulmuştur: Şirk, büyü, adam öldürme, ribâ, yetim malı yeme, savaştan kaçma ve iffetli müslüman kadına zina isnadında bulunma (Buhârî, “Veṣâyâ”, 23, “Ḥudûd”, 44; Müslim, “Îmân”, 144; Ebû Dâvûd, “Veṣâyâ”, 10). Tövbesiz affedilmeyen yegâne günah küfür ve şirk olup cezası ebediyen cehennemde kalmaktır. Bu günahın tövbesi şüphe yok ki hak dini benimsemekten ibarettir. Diğer günahlardan özellikle büyük sayılanlarının tövbesiz affedilip edilmeyeceği konusunda çeşitli görüşler bulunmakla birlikte genellikle Allah’ın dilemesine bağlı olarak bağışlanma mümkün görülmüştür. Yine çoğunluğun kanaatine göre küfür ve şirk dışında kalan günahlar affedilmese bile ebedî azabı gerektirmez (bk. KEBÎRE). Muhataba göre günah Allah’a, diğer insanlara ve kişinin kendine karşı işlediği günahlar olmak üzere üçe ayrılabilir. İslâm literatüründe mevcut yaygın kanaate göre, kul hakkını çiğnemek ve toplumun selâmetini ihlâl etmek suretiyle işlenen günahların vebali -küfür ve inkâr dışında- Allah’a karşı işlenen günahlardan daha ağırdır. Kişinin nefsine karşı günah işlemesi selim fıtratını bozması demek olup Kur’ân-ı Kerîm’de “kendine zulmetme” tâbiriyle ifade edilmiştir (meselâ bk. el-Bakara 2/57; Âl-i İmrân 3/117, 135; et-Tevbe 9/70; el-Ankebût 29/40). Günahlar ayrıca, dünyevî cezaları açısından hakkında had cezası uygulananlar, sadece kefâret cezası gerektirenler, had ve kefâreti bulunmayıp yalnız uhrevî cezası olanlar şeklinde de taksim edilir (İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 164).
Günah işlemekten doğan ceza şahsî olup kişi kendi yaptığından sorumludur. Hiçbir kimse başkasının cezasını üstüne alamadığı gibi atalarının işlediği günahtan dolayı da sorumlu tutulmaz. Ancak gayri meşrû bir fiil ve harekette bulunanlar, bununla yetinmeyerek başkalarını da etkilemiş ve kötü bir çığır açmışlarsa aynı davranışta bulunan herkesin günahından onlarla birlikte sorumlu olurlar. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Muhammed’e indirilen vahyin “öncekilerin masalları”ndan ibaret olduğunu söyleyenlerin saptırdıkları grupların günahlarından da sorumlu tutulacakları (en-Nahl 16/24-25), ayrıca güç ve imkân sahibi olanların saptırdıkları zayıf karakterli kimselerle birlikte azaba mâruz bırakılacakları (Sebe’ 34/31-33) ifade edilmektedir
Hz. Peygamber de iyi veya kötü bir çığır açanların, onunla amel eden herkesin sevabı veya günahının bir misliyle mukabele göreceklerini belirtmiştir (Müsned, IV, 357, 359, 360, 361; Müslim, “ʿİlim”, 15-16, “Zekât”, 69; krş. Buhârî, “İʿtiṣâm”, 15). İslâmiyet’e göre, hıristiyanların inandıkları gibi Hz. Âdem’den insanlara miras kalan aslî bir günah mevcut değildir. Çünkü Allah Âdem’in işlediği günahı onun tövbesi üzerine affetmiştir (el-Bakara 2/37; krş. Anawati, s. 39-40). İnsanlar dünyaya hem hayır hem de günah işlemeye elverişli bir yetenekle fakat günahsız olarak gelirler.
Günahlara karşılık verilen cezalar dünyevî ve uhrevî olmak üzere ikiye ayrılır. Allah’a itaatsizlikte direnip O’nu inkâr eden, her türlü ilâhî uyarı ve yol göstericiliği reddeden, doğru yolu bulmaları imkânsız hale geldiği gibi diğer insanların ıslahına da engel olan toplulukların dünyada helâk edilmek suretiyle cezalandırıldığı, âhirette ise ebedî azaba mâruz bırakılacağı muhtelif âyetlerde belirtilmiştir. Müslüman fertlerin, hukuk kurallarını ve toplum düzenini ihlâl edecek şekilde işledikleri günahlara had, kısas ve ta‘zîr gibi dünyevî cezaları uygulama mecburiyeti getirilmiştir. Bununla birlikte günahkâr mümin için en büyük ceza, Abdullah b. Mes‘ûd’un da söylediği gibi onun yaşadığı dinî suçluluk psikolojisidir (bk. Tirmizî, “Ṣıfatü’l-ḳıyâme”, 49). Uhrevî ceza ise ebedî mutluluğun simgesi olan cennet nimetlerinden mahrum olmak ve cehennem azabına mâruz kalmaktır. Öte yandan günahkâr mümine dünyada uygulanan cezaların kefâret hükmünde olup uhrevî cezayı düşüreceği genellikle kabul edilmiştir (bk. Buhârî, “Ḥudûd”, 8; Tirmizî, “Ḥudûd”, 12, “Îmân”, 11). Âlimlerin bir kısmı, hadlerle ilgili bazı âyetlere dayanarak (en-Nûr 24/4-5; el-Furkān 25/68-71) uhrevî cezadan kurtulmak için ayrıca tövbe etmeyi şart koşarlar. Bu görüşün, dünyevî cezanın yargı makamlarının zoruyla uygulandığı, gönüllerinde pişmanlık duyup Allah’a dönmeyen suçlular için isabetli olduğunu söylemek gerekir (bk. CEZA).
Kur’an ve Sünnet’te Allah’ın affediciliğinden bahseden birçok ifade yer almıştır. Âyetlerde, küfür dışında kalan günahlara ait cezaların Allah’ın dilemesine bağlı olarak tövbe (meselâ bk. el-Mâide 5/39; Tâhâ 20/82; el-Furkān 25/70-71), ibadet ve taatte bulunma (Hûd 11/114), büyük günahlardan kaçınma (en-Nisâ 4/31), dünyada cezasını çekme (en-Nisâ 4/92; el-Mâide 5/38, 89, 95; krş. Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 361; a.mlf., Teʾvîlât, vr. 126b), zaruret halinde ve cebir altında bulunma (el-Bakara 2/173; en-Nahl 16/106), şehid olma (Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 259), hastalık, musibet ve felâketlere mâruz kalma (a.e., s. 148-149, 463-465) gibi durumlarla, ayrıca şefaat veya ilâhî lutufla (en-Nisâ 4/48; Yûsuf 12/87; ez-Zümer 39/53) affedileceği bildirilmektedir. Ancak burada affa konu teşkil eden uhrevî ceza olup beşerî hukukla ilgili sonuçlar, tövbe edilse bile zarara uğrayan kişi tarafından affedilmedikçe ortadan kalkmaz. Bazı günahlardan arınmanın bir yolu olan kefâret fakirleri doyurmak, giydirmek, kurban kesmek veya oruç tutmakla nefsi temizlemeyi amaçlar (el-Mâide 5/89, 95; el-Mücâdele 58/3-4; bk. KEFÂRET). Günahtan sonra yapılan iyi ameller de o günahın menfi etkisini ortadan kaldırmaya yardımcı olur (Hûd 11/114; el-Furkān 25/70-71). Öte yandan günahın Allah’a karşı itaatsizlik anlamından doğan cezasının O’ndan başka hiçbir kimse tarafından affedilemeyeceği belirtilmiştir (Âl-i İmrân 3/129, 135; el-A‘râf 7/149).
Birçok âyet ve hadis, kişinin işlediği günahlardan dolayı pişmanlık duymasını, Allah’tan bağışlanma niyazında bulunmasını istemekte ve bunun için özendirici ifadelere yer vermektedir. Bunun yanında başkalarının affedilmesi için dua ve istiğfarda bulunulması da emredilmektedir
Kur’an’da meleklerin müminler için af dilediği haber verildikten başka (Gāfir 40/7-9; eş-Şûrâ 42/5) “müminler için istiğfar etmek” kavramı Hz. Peygamber’e nisbet edilmekte, hatta bu onun görevlerinden sayılmaktadır (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/159; en-Nisâ 4/64; Muhammed 47/19; el-Münâfikūn 63/5). Hz. Nûh kendisi, ebeveyni ve evine (dinine) giren her mümin için mağfiret talebinde bulunduktan sonra aynı talebi kadın ve erkek bütün müminler için tekrar etmiş (Nûh 71/28), Hz. Ya‘kūb da oğulları için af dilemeyi vaad etmiştir (Yûsuf 12/98). Bakara sûresinin son âyetinde (2/286) bütün müslümanlara telkin edilen ortak duada yer alan, “Bizi affet, bizi bağışla, bize acı” meâlindeki cümleler dikkat çekicidir. Kur’ân-ı Kerîm’de, ilk müslüman nesli oluşturan muhacirlerin ve ensarın bazı üstünlüklerine temas edilmesinin ardından onlardan sonra gelecek bütün müslümanların birbirlerini kardeş bilecekleri ve daima sonra gelenlerin önceki kardeşleri için Allah’tan af dileme özelliğine sahip bulunacakları ifade edilir (el-Haşr 59/8-10). İlâhî din mensuplarının hürmetle bağlılık gösterdiği Hz. İbrâhim, Kâbe’yi inşa ettiği ve dolayısıyla Mekke şehrini kurduğu sırada Beytullah’ı mâbed edinenlere dua etmiş, kendi zürriyetinden daima namaz kılacak nesiller yaratmasını rabbinden dilemiş, kendisinin, ebeveyninin ve bütün müminlerin kıyamet gününde bağışlanmasını niyaz etmiştir (İbrâhîm 14/35-41). Bu uzun duanın son iki âyetinin (14/40-41), müslümanlar tarafından namazın son rüknünde selâmdan önce genellikle okunması hem tarihî bir değer taşımakta hem de evrensel bir din anlayışını yansıtmaktadır (konuyla ilgili hadisler için bk. Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 202-203).
Günaha dair birçok eser kaleme alınmıştır. Bunlar genellikle konuyu kelâmî ve ahlâkî çerçevede ele alan, günahkârın iman-küfür açısından durumunu inceleyen, günahtan sakınmanın çarelerini araştıran eserler niteliğindedir. Ebü’l-Hasan el-Vâsıtî’nin Kitâbü’l-Kebâʾir ve’ṣ-ṣaġāʾir (Köprülü Ktp., Fâzıl Ahmed Paşa, nr. 1603); Şemseddin ez-Zehebî’nin Kitâbü’l-Kebâʾir (Beyrut, ts. [Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî], trc. M. Enis Kamer, Büyük Günahlar, İstanbul 1982); İbn Kayyim el-Cevziyye’nin ed-Dâʾü ve’d-devâʾ (Amman 1992); aynı müellifin Kitâbü’t-Tevbe (Beyrut 1992); İbnü’l-Cezerî’nin ez-Zehrü’l-fâʾiḥ fî ẕikri men tenezzehe ʿani’ẕ-ẕünûbi ve’l-ḳabâʾiḥ (Beyrut 1986); Zeynüddin İbn Nüceym’in Risâle fî beyâni’l-meʿâṣî kebîrihâ ve ṣaġīrihâ (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 747, 784; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 496; Reşid Efendi, nr. 1981); İbn Hacer el-Heytemî’nin ez-Zevâcir ʿan iḳtirâfi’l-kebâʾir (Beyrut 1988, trc. Ahmet Lütfi Serdaroğlu – Lütfi Şentürk, İslâm’da Helâller ve Haramlar, İstanbul 1981); Bedreddin el-Gazzî’nin Cevâhirü’ẕ-ẕeḫâʾir fi’l-kebâʾir ve’ṣ-ṣaġāʾir (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 3767); Vecîhüddin İbn Ziyâd el-Gaysî’nin ez-Zevâcir ʿan iḳtirâfi’l-kebâʾir (Süleymaniye Ktp., Murad Buhârî, nr. 225); Ali el-Kārî’nin eẕ-Ẕaḫîretü’l-kes̱îre fî recâʾi maġfireti’l-kebîre (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 5327; Hekimoğlu, nr. 944; Ahmed Paşa, nr. 332); Şehâbeddin el-Hamevî’nin ʿAdedü’l-kebâʾir (Adana İl Halk Ktp., nr. 465); İsmâil Hakkı Bursevî’nin Şerhu’l-Kebâir (İstanbul 1257) ve Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî’nin Necâtü’l-ġāfilîn (İstanbul 1268) adlı eserleri klasik literatüre ait örnekler içinde sayılabilir.
Günah kavramıyla ilgili yeni eserler arasında Francis T. Cooke’un “Sins and Their Punishment in Islam” (MW, XXVIII [1938], s. 272-278); E. E. Elder’in “The Development of The Muslim Doctrine of Sins and Their Forgiveness” (a.g.e., XXIX [1939], s. 178-188); Georges C. Anawati’nin “La notion de ‘péché originel’ existe-t-elle dans l’Islam” (St.I, XXXI [1970], s. 29-40); Ralph Stehly’nin Un problème de théologie islamique: la définition des fautes graves (Kabāʾir) (REI, XLV [1977], s. 165-181); Cihat Tunç’un “Kelâm İlminde Büyük Günah Meselesi” (AÜİFD, XXIII [1978], s. 325-342); Sadık Kılıç’ın Kur’an’da Günah Kavramı (Konya 1984);
Osman Cilacı’nın “İlâhî Dinler Açısından Günah Kavramı” (Diyanet Dergisi, XXIV/4 [Ankara 1988], s. 41-49); Âdil Bebek’in Mâtürîdî’de Günah Problemi (doktora tezi, 1989, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) adlı çalışmaları zikredilebilir.
ALİ KÖSE PSİKOLOJİ. Günah bazılarına göre sadece seküler ahlâkla sınırlı iken çoğunluk için dinî bir mahiyet arzeder ve mistik anlamıyla ruhun mükemmele doğru gelişimini engelleyen veya geciktiren davranış ve alışkanlıklardan ibarettir (Grensted, s. 130). Günahkârlık da böyle bir davranışta bulunduktan sonra hissedilen suçluluk duygusudur. Tövbe ise bu duyguyu hafifletme veya ondan sıyrılma mekanizmasıdır. Günah yalnızca teolojik değil aynı zamanda psikolojik bir kavramdır. İnsanın gerek günah işlemesi gerekse işlediği günah sonucunda suçluluk duyması tabiidir. İnsan, günahın ana faktörünü oluşturan bazı behîmî arzulara sahiptir. Bu arzuların bizzat kendileri günah niteliği taşımaz. Meselâ açlık ve cinsellik dürtüleri ahlâkî olarak nötrdür; fakat açlık dürtüsü aç gözlülüğe, cinsellik dürtüsü de şehvete dönüşebilir. İnsanı ilgilendiren husus, bunları fazilet veya rezîlet sayılacak noktaya getirmesidir. Esasen onu hayvandan ayıran en önemli özellik de budur. Burada kişinin “özgürlük duygusu”nu tatmin etmesi de söz konusudur. Faziletli kabul edilen davranışlar yerine süflî nefisten gelen isteklerin tercih edilmesiyle insanın özgürlüğünü kullandığı zannedilebilir.
William James’ten bu yana psikologlar insanı harekete geçiren motivasyonları, dürtülerden veya ideallerden kaynaklanmaları açısından güçlü veya zayıf olmak üzere ikiye ayırırlar. Buna göre dürtülerden kaynaklananlar güçlü, akıl ve şuurdan kaynaklananlar zayıf kabul edilmiştir (Selbie, s. 229). Kuvvetli dürtülere karşı koymak zordur; hatta düşünerek yapılan davranışlarda bile şuuraltından gelen bu dürtü ve çağrışımların etkisinde kalınabilir. Bunlara karşı koymak kişilikte psikolojik çatışmalara yol açabilir. Bu da sonuçta iç sıkıntısı ve depresyona sebep olur ki klasik psikanalize göre insan bu sıkıntıyı yaşamamak için dürtülerini farklı yönlere kanalize eder.
Freud’ün ortaya koyduğu bir ego savunma mekanizması olan yüceltme (sublimation) teorisi, özellikle cinsellik ve saldırganlık ihtiva eden dürtülerin, toplumun ya da süper egonun yasaklamaları sonucunda farklı kılıflara bürünüp sosyal olarak kabul gören davranışlar biçiminde tezahür ettiğini ve dolayısıyla medeniyetin bir yüceltme ürünü olduğunu ileri sürer. Aslında Freud günah diye bir şey kabul etmez. Ona göre günahkârlık duygusu, insanoğlunun zihnî bir yanılma ile oluşturduğu Tanrı imajının misillemede bulanacağına inanarak kendisini yapmaya zorunlu hissettiği ibadet veya davranışları ihmal etmesi neticesinde oluşan bir duygudur.
Günaha sevkeden hem dâhilî hem de hâricî sebepler mevcuttur. İnsanoğlu, dürtüleri olan ve bu dürtüleri çevresi tarafından beslenen veya bastırılan bir varlıktır. Kişi gerek özel yaşantısında gerekse sosyal hayatta bazı ahlâkî-dinî kısıtlama ve emirlere, dürtülerini bastırarak ve onlara hâkim olarak uyacağını temelde kabul eder. Aksi halde sosyal hayat bir anarşi ortamı haline gelir. Fakat insan bu olumsuz dürtülere her zaman karşı koyamayıp boyun eğebilir. Tabii bunu da kişinin hem kendi karakterinin gelişimiyle hem de çevresinden gelen etkilerle kuvvetlenen veya zayıflayan dürtüleri belirler. Hisler, ihtiraslar ve çevre etkenleri onun aklına galip gelebilir. Meselâ bir alkolik, içkinin kendisine zarar verdiğini aklı ile bilir ama iradesi onu engelleyemez. Bununla birlikte davranışçı psikolojinin (behaviorism) iddiaları bir yana, psikoloji insanın tabii olarak rasyonel ve gönüllü hareket edebilen bir varlık olduğunu, akıl, duygu ve iradeyi kapsayan insan şuurunun dürtüleri kontrol edebileceğini, hatta yönlendirebileceğini kabul eder
Psikoloji, sıradan günahla marazî bir hal alan ahlâksızlık arasında ayırım yapar. Buna göre günah yanlış bir duygunun sonucu iken marazî ahlâksızlık, kontrol edilemeyen dürtüleri oluşturan şuuraltı komplekslerinden kaynaklanır. Günahı “iradenin doğru kabul edilen ideale göre hareket etmemesi” şeklinde değerlendirmek mümkündür. Buna bağlı olarak hem sıradan günahkârın hem de marazî ahlâksızın ideal bilincine doğuştan sahip bulunduğunu da söylemek gerekir. Ne var ki sıradan günahkâr ideali bilinçli olarak yerine getirmezken marazî ahlâksızlığı olan kimse buna muktedir değildir. Yani ideale göre hareket etmeyen marazî ahlâksızın iradesi günaha karşı koymak için yeterince güçlü sayılmaz.
Günah kendisiyle beraber suçluluk duygusunu da getirir. Bunun gerçekleşebilmesi için kişinin neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair dinî veya ahlâkî bir bilgisi olmalıdır. Değer yargıları oluşturmak ve sorumluluğun farkına varmak insan benliğinin tabii bir gelişimidir. Ancak bunlar, insanın hem mizacına hem de eğitimine bağlı olarak gelişir. Bir çocuk, henüz ahlâk şuuru edinmeden önce kötü bir eğitim sonucunda yalan söyleme alışkanlığı kazanabilir. Bu durumda çocuğun yaptığı iş, ilâhî iradeyle çeliştiği için günah olarak nitelendirilebilir; fakat çocuk yaptığı şeyden dolayı suçlu değildir. Çünkü ahlâkî sorumluluk çağına erişmemiştir. Dolayısıyla insana suçluluk veya günahkârlık duygusunu şuurluluk kazandırır. Dinler ve özellikle İslâmiyet kişiye günahkârlık duygusundan kurtulmanın yolunu da göstermiş, ona tövbe imkânını sunmuştur.
Günahkâr olduğu hissine kapılan kimse eğer tövbe yolunu tercih etmez veya tövbesi neticesinde suçluluk duygusunun hafiflediğini hissetmezse psikolojik rahatsızlıklara mâruz kalır. Dinî kaynaklı psikozların temel sebeplerinden birini oluşturan bu hususun, Allah’ın sevgiden ziyade cezalandırıcı yönünü vurgulayan yanlış dinî eğitimden kaynaklandığı söylenebilir. İslâm dini, günahlar için tövbe kapısının açık olduğunu ve insanın doğrudan Allah’la irtibat kurmasının gerektiğini ısrarla vurgular. Çünkü Allah tövbeleri kabul edendir ve merhamet edenlerin en merhametlisidir (bk. TÖVBE).
BİBLİYOGRAFYA W. B. Selbie, The Psychology of Religion, Oxford 1924, s. 226-244.
L. W. Grensted, Psychology and God, London 1936, s. 129-158.
W. E. Oates, The Psychology of Religion, Waco 1973, s. 211-215.
G. E. Scobie, Psychology of Religion, London 1975, s. 83-85.
C. Bryant, Depth Psychology and Religious Belief, London 1987, s. 20-29.
Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara 1993, s. 273-277.
S. Freud, “Obsessive Acts and Religious Practices”, Collected Papers, II, London 1924, s. 28-29.
HEBÂ الهباء Allah’ın, içinde âlemin sûretlerini döktüğü şekilsiz madde anlamında tasavvuf terimi.
Müellif: SÜLEYMAN ULUDAĞ Sözlükte “toz, zerrecik” anlamına gelen kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde (el-Furkān 25/23; el-Vâkıa 56/6) âhirette hiçbir karşılık verilmeyip boşa giden, geçersiz sayılan ameller için kullanılmıştır. Bazı âlimler, buradan hareketle dünyanın değersizliğini ve önemsizliğini hebâ kavramıyla ifade etmişlerdir.
Tasavvuf literatüründe ilk defa Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de rastlanan hebâ kavramını sonraki mutasavvıflar âlem-Allah, madde-sûret ve zâhir-bâtın ilişkisini anlatmak için kullanmışlardır. Allah, hebâ denilen şekilsiz maddenin içine âlemin sûretlerini (suver-i âlem, ecsâd-ı âlem) açmıştır. İlk akıl, küllî nefs ve küllî tabiattan sonra varlık mertebelerinin dördüncü ve en aşağı sırasında yer alan hebâ varlıktan o kadar az pay almıştır ki ona yok demek bile mümkündür. Nitekim ismi duyulduğu, cismi bulunmadığı için ona anka da denilmiştir. Hebâ mertebesindeki varlık ancak beyazdaki beyazlık olarak düşünülebilir; beyazlık sadece zihinde, beyaz ise duyuda var olduğu gibi hebâ da sadece zihinde vardır. Toz ve zerreciklerin varlığı güneş olmadan görülmediği gibi hebânın varlığı da onda açılan ve tecelli eden sûretler olmadan anlaşılamaz. Kendi kendine varlığı olmayıp sûretlerle var olduğu için ona sebha da (üzerinde hiçbir şey bitmeyen çorak arazi) denilmiştir (Kâşânî, s. 45). Mutasavvıfların anka veya sebha dedikleri bu kavram filozofların heyûlâ kavramını hatırlatmaktadır (bk. ANKA).
Muhyiddin İbnü’l-Arabî hebâyı “karanlık cevher ve şekil kabul eden madde” diye tarif etmiştir. İbnü’l-Arabî’ye göre tabiatla hebâ birbirini tamamlayan varlıklardır; birincisi etkiler, ikincisi etkilenir; bu etkileşimden küllî cismin sûreti doğar. Tabiat baba, hebâ anne gibi olup küllî cismin sûreti bunların eseridir. İbnü’l-Arabî, madde anlamına gelen hebâya kabul ettiği sûret tabii ise tabiî hebâ, sunî ise sınaî hebâ adını verir. Meselâ unsurlar bitki ve canlı gibi şeyler için tabiî hebâ, demir de ondan yapılan bıçak, keser ve tel gibi nesneler için sınaî hebâdır (el-Fütûḥât, II, 433).
BİBLİYOGRAFYA et-Taʿrîfât, “hebâʾ” md.; Tehânevî, Keşşâf, I, 92; II, 1538; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 1095-1097; Ca‘fer Seccâdî, Ferheng, “hebâʾ” md.; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, II, 54, 153; II, 118, 433; İbnü’l-Hatîb, Ravżatü’t-taʿrîf (nşr. Muhammed el-Kettânî), Beyrut 1980, s. 597; Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 45. Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1998 yılında İstanbul'da basılan 17. cildinde, 147-148 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız. ANKA İslâm tasavvuf ve sanatında anka veya sîmurg, halk arasında zümrüdüanka adlarıyla anılan efsanevî kuş. HEYÛLÂ Âlemin ilk maddesi anlamında felsefe ve kelâm terimi. SÛRET Duyu veya akılla algılanan bir şeyi o şey yapan öz ve ilke anlamında felsefe terimi. TECELLÎ Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi, sâlikin keşf yoluyla bu zuhuru idrak etmesi anlamında tasavvuf terimi. ANÂSIR-ı ERBAA İlkçağ Yunan, Ortaçağ İslâm ve hıristiyan felsefesinde tabii varlıkların ilkesi sayılan dört madde. MADDE Kâinatın kendisinden meydana geldiği şey, varlığın henüz şekil almamış belirsiz hali, sırf güç ve mutlak imkânı ifade eden cevher anlamında felsefe terimi. CİSİM Üç boyutlu varlık anlamında ve genel olarak ruh veya nefis gibi mânevî varlıkların karşıtı olarak kullanılan felsefe terimi. Öğretisinde kavrama yer veren mutasavvıf İBNÜ’l-ARABÎ, Muhyiddin Tasavvuf ve İslâm düşünce tarihinde büyük etkileri bulunan sûfî müellif. Kavramdan ilk olarak söz eden mutasavvıf SEHL et-TÜSTERÎ Sûfî ve müfessir.
atatürk ün el yazısı notları silindi mi.... pazar 7 nisan 2002 sabah gazetesi. mustafa kemal ataturk ün gizlenen vasiyeti nin en önemli kısmı silindimi....
Yrd. Doç. Dr., Harran Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fak., Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü öğretim üyesi.
Giriş
Dünyanın birçok ülkesinde komünizm, sosyalizm, kapitalizm ve hedonizmin çarkları arasında kalan aile, gittikçe yozlaşmakta, aile kavramı yerini başka kavramlara bırakmaktadır. Toplumun en küçük birimi olarak kabul edilen çekirdek aile, anne, baba ve çocuklardan oluşmaktadır. Aile, anne-babanın mutluğunu sağlayıp devam ettirmenin yanında, çocukların eğitilmesi ve topluma faydalı fertler olarak yetiştirilmesi için de çok önemlidir. Ancak, son çeyrek asırdır, gelişmiş Batı ülkelerinde aile artık geleneksel aile tipi olmaktan çıkmış, “single parents” denilen, anne–çocuk, baba-çocuk şeklinde yeni bir görünüme bürünmüştür. Bunun yanında ana- babasının kim olduğunu bilmeden büyüyen milyonlarca insan da, ailenin dejenere edilmesinin en büyük göstergelerinden birisidir.
Boşanma oranların yüzde 50-70 arasında oynadığı bir çok Batılı ülkede insanlar, kendilerine empoze edilen “aşkı” ya da “romantik aşkı” bulamadıklarından veya kaybettiklerinden dolayı, psikoterapistlerin kapısını aşındırmaktadırlar. Aynı Batı ülkelerinde ne acıdır ki, boşanmalara sebep olan unsurlar, evliliğin kurtarılması için de vazgeçilmez bir unsur olarak zikredilmektedir. Boşanma oranlarının artması, evliliklerin mutlu olmak için vazgeçilmez bir kurum olduğu inancını gittikçe sarsmakta, onun yerine sorumluluk duygusundan mahrum gayr-i meşru birliktelikler yaygınlaşmaktadır. Bazı çiftler arasında evlilikler artık beş sene evli kalma şartı ile yapılan kontratlarla en azından belli bir müddet devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Konuyla ilgilenen uzmanlara göre, gelecekte bu ülkelerin çoğunda evlilik kurumu, aile kurumu ya tamamen ortadan kalkacak ya da çok kısa süreli anlaşmalara dönecektir. Bu durum, insanlığın tekrar İslam’dan önceki cahiliye dönemine dönmekte olduğunu göstermektedir.
Mutlu evliliğin sırları, boşanmayı durdurmanın yolları, evliliği kurtarmanın ipuçları gibi kitaplar ve internet sitelerindeki rehberlik yazıları insanlığın sağlıklı bir şekilde devamı için en lüzumlu bir kurum olan evlilikleri kurtarmak için adeta çırpınmaktadır. Bütün bu olanlara ve yapılan çalışmalara baktığımızda asıl hedefin, “mutlu evlilik; ebedi sevgi”yi oluşturmak olduğu anlaşılmaktadır. Ancak çoğu zihinlerin materyalist fikirlerle yaralandığı, çoğu insanların zevkçi ahlak ekollerinin peşine düştüğü, manevi, ruhsal, kalbi olan problemlerin görmezden gelindiği bir çağda, yıkılmakta olan bir kurumun kurtulması için gerekli olan manevi temeller göz ardı edilmektedir. Evliliğin kurtarılması, boşanmanın önlenmesi, mutlu evliliğinin sırları ile ilgili çok yaygın olan ve artık bir sektör haline gelen çalışmalarda ortaya konulan çözüm yollarında hep bu materyalist ve hedonist bakış açılarının etkili olduğu görülmektedir.
Hıristiyanlık dini temel alındığında dindar bir ülke sayılan Amerika’da boşanma oranları ürkütücü boyutlardadır ve ortalama yüzde 50’dir. İlk evliliklerde boşanma oranları yüzde 50, ikinci evliliklerde yüzde 67, üçüncü evliliklerde yüzde 74’tür. Avrupa ülkelerinde de durum buna yakındır. Batı kültürünün etkisine giren Japonya ve Çin gibi Asya ülkelerinde de boşanma oranları hızla artmaktadır. Boşanan çiftlerin yüzde 66’sı çocuk sahibi değildir. Ülkeden ülkeye bazı değişikler olsa bile genel olarak boşanmanın en önemli sebepleri, ekonomik problem, sadakatsizlik ya da aldatma-aldatılma, cinsel isteksizlik ve hayatta değişiklik arayışına girilmesi gibi hususlardır. Buradan anlaşılmaktadır ki, Amerika ve diğer Avrupa ülkelerinde Hıristiyanlık aile kurumunun çözülmesini engellemeye olumlu katkılarda bulunamamaktadır. İncil’de yer alan, ”eşini kendi bedenin gibi sev” emirleri, Hıristiyan erkekler üzerinde yeterli etkiyi gösterememektedir. Diğeri ülkelerde sahip olunan felsefi ve dini referanslar da aileyi korumada yeterli olamamaktadır.
Ülkemize geldiğimizde, Türkiye Müslüman bir ülkedir. Dünyada boşanma oranının en düşük olduğu ülkelerden birisidir. Bu oran binde 1.4’tür. Ancak yılda 90 binden fazla evliliğin boşanma ile neticelenmesi ve bu oranın az da olsa artma eğilimi göstermesi, bu konunun üzerinde durulmasını gerektirmektedir.
Devletin yaptırdığı bir araştırmaya göre, “Bireylerin boşanmasında en önemli faktör geçimsizliktir. Bunu doğuran nedenlerin başında da sırasıyla ilgisizlik ve sorumsuzluk, kıskançlık, çocuk nedeniyle yaşanan anlaşmazlıklar, ekonomik sıkıntılar, eşle kopukluk ve bedensel uyumsuzluk” gelmektedir.
Ülkemizde boşananların yüzde 90’ı kentlerde yaşamaktadır. Bu araştırma, boşananların çoğunun 2-5 yıl arasında evli kaldıklarını saptamıştır. Daha önce ailede olan boşanmaların diğer boşanmalar için örnek teşkil ettiği, bu durumun kadınlarda daha yaygın olduğu söylenebilir. Boşananların büyük bölümünün, tanıştırılarak veya bir süre flört ettikten sonra evlendikleri görülmektedir. Araştırmaya göre, boşanmış erkeklerin ve kadınların yaklaşık yüzde 90’ı evlilik kararını kendileri vermiştir. Boşanmış kadın ve erkeklerin evlenmelerinde birinci neden, ‘aşık olmak’ şeklinde belirtilmektedir. Bu durum, başta Amerika olmak üzere Batı kültürünün sinema ve televizyon ve basın yoluyla insanlarımız üzerinde ne kadar çok etkili olduğunu göstermektedir. Romantik aşk efsanesinin büyüsüne kapılan insanlar, evliliklerini sağlam olmayan temeller üzerine kurmakta, bu da kısa süre boşanma ile neticelenmektedir.
Burada karşımıza bazı sorular çıkmaktadır: Fıtratın bir gereği olan evlilikleri korumak nasıl mümkündür? Eşler birbirlerine nasıl daha çok sevgi ve saygıyla yaklaşabilirler? Eşler arasındaki sevgi ve şefkat nasıl ölene kadar devam ettirilebilir? Bireyler boşanmayı nasıl en son seçenek olarak düşünebilirler? Yıkılmak üzere olan evlilikler nasıl kurtarılabilir ve kurulmakta olan evlilikler nasıl sağlam bir şekilde kurulabilir? Ailenin televizyon, sinema, gazeteler ve internet vasıtasıyla gittikçe yozlaştırılmaya çalıştığı çağımızda sağlıklı bir aile nasıl olur? İslam dininin ailenin kurulmasında ve devamında ne gibi olumlu katkıları vardır? İslam’ın ana kaynaklarını kendisine referans olarak alan Said Nursi, aile hayatımızın bir cennet hayatına dönüşebilmesi için neler önermektedir? İşte bu çalışma, bu gibi sorulara cevap bulmaya çalışmayı amaçlamaktadır.
Evlilik, toplumun en temel kurumudur. Toplumun gerçek bir toplum olması, fertlerin mutlu olması, insan neslinin sağlıklı bir şekilde devam etmesi, dünyaya gelen çocukların terbiye edilip büyütülmesi, erkek ve kadının bedensel olduğu kadar ruhsal ve kalbî olarak da tam olarak tatmin olup sükûnet bulması ancak aile kurmakla mümkündür. Cenab-ı Hak ayetlerde müminlere evlenmeye ve evlendirmeye teşvik etmektedir. Örneğin bir ayette şöyle buyrulur:
“İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah kendi fazlından onları zengin eder. Allah, geniş (nimet sahibi)dir bilendir”1
Bir başka ayette ise, “Nikah (imkanı) bulamayanlar, Allah, onları kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar” buyurmaktadır.2
Bir diğer ayet ise şöyledir: “Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı (Kendilerine) Kitap verilenlerin yemeği size helal sizin de yemeğiniz onlara helaldir Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da namuslu fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı). Kim imanı tanımayıp küfre saparsa elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, ahirette hüsrana uğrayanlardandır. “3
Peygamberimiz (s.a.v.) de hadis-i şeriflerinde evlenmeye teşvik etmiştir. Bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Evlenmek benim sünnetimdendir. Kim benim bu sünnetimle amel etmezse, benim yolumda olmamış olur. Evleniniz. Çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim. Evlenme imkânı olmayan oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırar.”4
Bir başka hadislerinde, dört şeyin peygamberlerin sünnetinden olduğunu, bunların da haya, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek olduğunu bildirmektedir.5
Konuyla ilgili bir başka hadis-i şerif de çok anlamlıdır: “Dindarlığını ve ahlakını beğendiğiniz kimse, ailenizden birisi ile evlenmek isterse, onları evlendirin. Şayet bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve fesat çıkar.”6
Görüldüğü gibi ayet ve hadislere göre, bir erkek ve bir dişiden yaratılan insanlar evlenmekle hem Allah’ın bir emrini yerine getirip ibadet sevabını kazanmış olmaktadırlar, hem de Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bir sünnetini yerine getirmiş olmaktadırlar. Bütün bunlar, evliliğin mukaddes bir kurum olduğunu ve korunması gerektiğini göstermektedir. Evliliğin engellenmesi, ya da insanların çeşitli sebeplerle evlilikten uzaklaştırılması, fitne ve fesatların, fuhuş ve ahlaksızlıkların yayılmasına, toplumun huzurunun bozulmasına sebep olmaktadır.
Günümüzde evliliklerde önemli kriterler, zenginlik, yakışıklılık ya da güzellik, iyi bir kariyer sahibi olmak gibi hususlardır. Peygamberimiz (s.a.v.) ise, bir kadınla dört şey için evlenildiğini bildirmektedir. Bunlar da mal, asalet, güzellik ve dindarlıktır. Ancak Hz. Muhammed dindar olanın seçilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.7 Çünkü insanı mutlu edecek olan husus, dini inanç ve değerlere sahip olan bir kimse ile evlenmesidir. Bir başka hadislerinde kadınların sadece güzellikleri için nikahlanmaması gerektiğini, çünkü güzelliklerinin onları tehlikeye atabileceğini bildirerek şöyle devam etmektedir: “Sadece malları için de nikahlamayınız. Çünkü malları onları azdırabilir. Dindar olanını nikahlayınız. Şüphe yok ki, burnunun bir kısmı kesik, kulağı delik ve teni siyah dindar bir cariye, dindar olmayan hür bir kadından efdaldir.”8
Görüldüğü gibi dinimiz, evliliklerin sağlıklı olabilmesi, karşılıklı sevgi ve saygının, şefkat ve merhametinin devamı için dindar olmayı, dini inanç ve değerlere sahip olmayı en birinci şart olarak göstermektedir. Burada diğer hususların hiçbir değerinin olmadığı bildirilmemektedir. Ancak dindarlığın ön plana çıkması gerektiği hatırlatılmaktadır. Çünkü dindarlık hem insanda kalıcı değerlerin oluşmasına sebep olmakta, hem de eşlerin birbirlerini geçici özelliklerden dolayı değil, kalıcı özelliklerden dolayı sevmesine, sevgilerini ebediyete taşımasına sebep olmaktadır.
Sevgi her insanda var. Hem de Bediüzzaman’ın 24. Söz’ün Beşinci Dalındaki ifadeleriyle kâinatı istila edecek kadar ucu açık olan bir sevgi var. Ama çoğu insan, böyle sonsuz denecek kadar bir potansiyele sahip olan sevginin niçin verildiğinin farkında değil. Halbuki bu sonsuz potansiyele sahip olan sevgi, sonsuz ve mukaddes bir güzelliği olan Allah’ı sevmek için insana verilmiştir. Yaratıcı bizim kendisine iman etmemizi, kendisini tanımamızı ve kendisini sevmemizi, buna bağlı olarak da O’na ibadet etmemizi istemektedir. İnsan yaratıcının kendisine verdiği bu sevgiyi, ya Allah’a ya da diğer varlıklara karşı kullanır. Allah’ı sevmeden doğrudan diğer varlıkları sevmek, gerçek bir sevgi değildir ve sevilen şeyler bu sonsuz potansiyele sahip olan sevgiye değmemektedir. Aynı zamanda Allah inancından ve sevgisinden mahrum olarak geliştirilen bir sevgi, örneğin evlendiğimiz eşimize yönelmişse, o zaman eşimizin sadece maddi özellik ve güzelliklerine yönelmiş, manevi ve ahlakî yön ya hiç nazara alınmamış, ya da en son sıralarda yer almıştır. İşte bu durumda Allah sevgisinin yerleşmediği bir kalbin bir insanı sevmesi, yapmacık ve suni bir sevgi olmakta, bu da kısa bir süre içinde sona ermekte, her iki tarafı da yaralamaktadır. Yani insanlar, en önemli sevgi objeleri olan eşlerini Allah’ın bir hediyesi, bir nimeti olarak sevmemekte, sadece zatları için sevmektedir. Halbuki ayette zikredilen içimize koyulan sevginin ilk objesi, Allah olsa, Allah’ı kainatta yansıyan isim ve sıfatlarıyla tanıyıp da sevsek, o zaman eşimizi O’nun namına, O’nun için sevebiliriz. Bu sevgi, “yaratılanı hoş gör, Yaratandan ötürü” prensibinin aile hayatımıza yansımasına sebep olur
Evlilikler, Allah için olmazsa, eşler birbirlerini Allah için sevmezse, ruhsal birliktelik, gönül birlikteliği, şefkat güzelliğine bağlı birliktelik, ahiret inancına bağlı birliktelik olmaz. Kadın ya da erkek o zaman bir meta gibi olur. Bir fiziksel eğlence vasıtası ve bir oyuncak haline gelir. Oyuncaktan bıkılınca da değiştirme başlar. Batı dünyasında boşanmalarının çok yüksek olmasının sebeplerinin birisi de dünyevi olan evliliklerden bir müddet sonra bıkılması, manevi, uhrevi bir yönün, Allah ile bir bağın ya hiç bulunmaması ya da doğru bir şekilde olmamasıdır.
Allah’a ve ahiret gününe inanan bir mümin ise, erkek olsun kadın olsun eşini Allah için sever. Zaten daha evlenirken buna dikkat eder. Evlenirken dikkat etmemişse, sonradan bunu temin etmeye çalışır. Peygamberimizin (s.a.v.) tavsiyesine uyarak, “dindar olan bir eş”i tercih eder. Allah için sevginin başlangıcı budur. Allah için sevgide eşler birbirine emanettir. Erkek de, kadın da çobandır. Amaç dünya ve ahiret mutluluğudur. Batılının keşfedemediği bir durumdur bu. Allah için birbirini seven eşler bilirler ki, imanla kabre girerlerse cennette birlikte olacaklar. Ebedi bir şekilde birlikte olacaklar. Konuyla ilgili olarak Yüce Allah bir ayet-i kerimede, “Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz.”9 Buyurmaktadır.
Sonraki ayetler de onların Cennetteki durumlarını anlatıyor:
“Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız. İşte, bu yapmakta olduklarınıza karşılık size miras verilen cennettir. Orada sizin için bol bol meyve var, onlardan yersiniz” 10
Cennet ebedi kalınacak, Cenab-ı Hakkın sonsuz lütuflarına, en büyük lütfu olan Cemalini görmeye vesile olacak bir mekân. İşte buraya beraber gitmek, gerçek mutluluktur. Gerçek mutluluğa götüren yolda yürümek de insana mutluluk verir. Dünyada bile güzel bir piknik yerine giderken insan ne kadar mutlu oluyor. İşte böyle bir inanç, evlilik bağını kuvvetlendirir. Hayat ebedi hayata kadar uzanan bir yoldur. Ebediyete kadar birlikte yürürsek, engelleri birlikte aşarsak, o zaman bu hayat yolunun ve yolculuğunun anlamı çok büyük olur. Oraya gitmeyen yollara girenlerin beraberlikleri de kısa sürer, mutlulukları da… Çünkü o yollardan gitmek zordur. Hz. Muhammed gibi bir rehberimiz, Kur’an gibi bir yol haritamız, bir kitabımız olmazsa hayat yolu zorların da zoru bir yoldur.
Ahirette ebedî olarak yepyeni bir yaratılışla cennette birlikte olacaklarına inanan, ebediyet âleminin anahtarını almak için çabalayan karı-koca bu yolda ayaklarına takılan taşlara, batan dikenlere aldırış etmezler. Ebedi arkadaşlığın hatırı için sevgi dolu bir hayat yaşarlar. Allah için birbirlerini seven insanların hiç mi hataları, kusurları olmaz? Olmaz olur mu! Beşerdir şaşar denmiştir. Ancak gittiğimiz yolun ebede, sonsuzluğa giden bir yol olduğunu bildiğimizde, sevgimizin Allah için olduğunu hatırladığımızda eşimizin hatalarını büyütmeyiz. Gerçekten yanlış bir şey yapmışsa da ona düşmanlık beslemeyiz, ona kin beslemeyiz. Onunla aramızda aşılmaz bir duvar, bir buz dağı örmeyiz. Said Nursi’nin 22. Mektup’ta bildirdiği gibi, Gönlü gerçek sevgi ile dolu bir insanın kalbinde düşmanlığa yer olmaz. Düşmanlık mecazi olur artık. O acımaya, şefkate dönüşür. Bu durumda birbirimizin hatalarını lütufla düzeltmeye çalışırız. Ama kalbimizde sevgi değil de, düşmanlık varsa bu durumda karşımızdaki insana, eşimize olan sevgimiz sahte olur. Sadece onu sözlerle uyuturuz. Hatalarını bağışlamayız. Affetme ahlakımız olmaz. O halde Allah için olan sevginin tezahürü affetmektir, hoşgörülü olmaktır. Eşimizin sevmediğimiz bir ya da birkaç sıfatı olabilir. Bu da insan olmamızdan dolayı anormal değildir. Onu da öyle kabul etmek lazım. Diğer güzel sıfatlarına, özelliklerine bakmalıyız. Birkaç sıfatı hoşumuza gitmiyor diye, onu ortalığa bırakamayız. Ebediyet yolunun yolcularına, ebediyet yoluna bizi gönderen Rabbimiz bu durumda bize şöyle bir davranış öneriyor:
“Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur”.11
Eşimizden kızgınlık anında bizim hoşumuza gitmeyen bir söz işittiğimizde, nasıl davranmamız gerektiği şöyle bildirilmektedir:
Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav, çünkü biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.”12 Yani, başkalarının olduğu gibi eşimizin, çocuklarımızın hatalarına, yanlışlarına, kötülüklerine iyilikle karşılık vermek, onları affetmek aile hayatımızı cennetten bir köşe haline getirecektir. Bu af, onların hatalarının düzelmesi için çaba sarfetmeyi engellemez, aksine teşvik eder. Aynı zamanda bu aile arasındaki bağların daha da kuvvetlenmesine sebep olur.
B. Risale-i Nur Perspektifi: Aile’de Gerçek Mutluluk
İnsan dünyada mutluluğu değişik şekilde tadabilir. Ancak insanı en çok mutlu eden hususların başında evlilik, yani bir aile kurmak gelmektedir. Fakat bu mutluluğun geçici değil daimi olması, engellerle karşılaştığında hemen ortadan kalkmaması, basit sebeplerden dolayı hemen boşanmayla kesintiye uğramaması için dikkat edilmesi gereken bazı hususlar vardır. Nursî, eserlerinde bu hususların en önemlilerini zikreder.
Said Nursi, evlilik akdinin insanın dünyevî mutluluğunun esaslarından birisi olduğunu dile getirir. Ona göre, insan evlilikle kalbine mukabil bir kalp bulur ve karı-koca sevgilerini, aşklarını, şevklerini, sevinçlerini ve kederlerini paylaşır, birbirlerine yardımcı olur.13
Nursi’nin bu ifadelerine göre evlilik, insanın kalbine mukabil bir kalb bulmasının, sevgi, lezzet, gam ve kederlerini paylaşmasının en doğru adresidir. Çünkü insanın hayatta en çok ülfet ettiği kimse, onun eşidir. Bu yüzden Nursi, bu paylaşmanın sadece sevgi, lezzet gam ve keder paylaşması değil, aynı zamanda “hayret ve tefekkür paylaşımı” olduğunu da söylemektedir. “ Bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun ister ki, birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalplerin en latifi, en şefiki, “kısm-ı sâni” ile tâbir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam eden, sûrî ve zahiri olan arkadaşlığı samimileştiren, kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hâli olmasıdır.”14
O bu ifadeleriyle, gerçek dindar olan bir eşte bulunması gereken nitelikleri en veciz bir şekilde dile getirmektedir. Her şeyden önce kadın ve erkeğin mutlu olması “nikah” akdine bağlıdır. Yani evlenmelerine bağlıdır. Evlenmeden, gayr-i meşru bir hayatta insanın mutlu olması mümkün değildir. Nursi’nin 32. Sözdeki ifadesiyle, “Gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir.” Yani gayri meşru birliktelikler, merhametsiz azapların çekilmesine, insanın şefkat beklediği nazarlardan nefret görmesine sebep olur. İkinci olarak, eşler, evliliklerinin mutluluk içinde geçmesini istiyorlarsa, birbirlerini sevmeli, sevinçlerini ve kederlerini paylaşmalıdır. Beraber sevinmeli, beraber üzülmelidir. Üçüncü olarak, evliliğin hayret ve tefekkür paylaşımı gibi günümüz pragmatik felsefesinin çok ötesinde önemli ortak noktaları olmalıdır
Yani karı koca yeni öğrendiği ve şaşkınlığa düştüğü bir şeyi, yeni okuduğu ve beğendiği bir hususu paylaşmalıdır. Böyle bir durum evliliğin düşmanlarından olan rutin ve sıkıcılığı ortadan kaldırdığı gibi, bedensel hazların ötesinden akıl ve ruhun önünde açılan geniş manevi sofralarda da paylaşılacak çok büyük manevi lezzetler olduğunu ortaya koyar. Dördüncü olarak, kadın ile erkek arasındaki ülfeti, arkadaşlığı pekiştiren ve doyumsuz hale getiren şeylerin başında, iffetli, yani namuslu olmak, haramdan uzak bir yaşantıyı benimsemek, kötü ahlaki niteliklerden uzak olmak gelmektedir. Eşler arasındaki sevginin devam etmesi ve şefkatin oluşması, iffetli olmaya; yani kötü ahlaki vasıflardan uzak olmaya bağlı olan bir durumdur. Çünkü ister erkek, ister kadın olsan eğer kötü ahlak sahibi ise, yani niteliklerinin çoğu güzel değilse, o insanın zengin olmasının, o insanın güzellik sahibi ya da yakışıklı olmasının, tanınmış bir aile sahibi olmasının hiçbir anlamı yoktur. İnsanı insan yapan imandır ve ona bağlı olarak da güzel ahlak prensipleridir.
Yine Bediüzzaman’a göre aile; insanlık nev’inin dünya hayatında en cemiyetli bir merkez, en esaslı bir zemberek, dünyevî saadet için bir cennet, bir melce; bir tahassüngâhtır.15
Onun bu ifadelerinde ailenin dünyevî mutluluk için bir cennet ve bir sığınak olduğunu söylemesi altı çizilmesi gereken iki önemli husustur. Bu ifadelere göre dünyevî mutluluğun gerçek adresi, evlilik dışı münasebetler, meşru olmayan davranışlar değil, ailedir. Aynı zamanda aile, insanı dış dünyada, yani toplumda insanı bekleyen bir çok tehlikelerden korunmak için bir sığınak görevi görmektedir. Aile sadece karı-kocayı korumakla kalmaz, çocukları da en güzel şekilde korur. Bu ifadeler, “kadınlar sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtüsünüz” ayetini hatırlatmaktadır.16
Dünyevi mutluluk için bir cennet ve bir sığınak olarak nitelendirilen ailenin mutluluğu ise, “samimî ve ciddî vefâdarâne hürmet ve hakikî ve şefkatli ve fedâkarâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise, ebedî bir arkadaşlık ve daimî bir refakat ve sermedî bir beraberlik, hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta, birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münasebetlerin bulunmak fikriyle ve akidesiyle olabilir.”17
Said Nursî’nin, Kur’an ve hadis perspektifi ile ortaya koyduğu mutlu aile modelinde bulunması zarurî olan ahlaki kurallar, samimî ve ciddî hürmet, hakikî, şefkatli ve fedakarâne merhamettir. eşlerin birbirine saygısı, çocukların ana-babalarına saygısı, eşlerin birbirine sevgi ve şefkati, çocuklarına sevgi ve şefkati ve yaşlandıkları zaman çocukların ana-basına sevgi ve şefkati nasıl samimî, ciddî, hakikî ve fedakarâne olabilir? Ona göre, bunun sağlamanın yolu, Allah’a ve ebedi cennet hayatına imandır. Mademki Kur’an salih ve saliha olan eşlerin cennette ebedi olarak birlikte olacaklarını söylüyor. O halde buna iman etmek, bunu düşünmek insanın hürmet, sevgi ve şefkatinde samimi, ciddi ve fedakâr olmasını sağlar. Ebedî bir hayatta beraber olma inanç ve düşüncesine sahip olan bir insan, eşinin ebedî hayatta, ebedi bir hayat arkadaşı olacağını söyler, onun çirkin ve ihtiyar olmasına önem vermez.
Böyle ebedî bir arkadaşlığın hatırı için her türlü fedakârlığı ve hürmeti yapar.18 Böyle düşünen bir insan, Allah’ın en çok buğzettiği helal olan boşanmayı kolay kolay aklına getirmez. Buradan anlaşılmaktadır ki, ahiret inancının sağlam olması, evliliklerinin temelinin de sağlam atılmasına sebep olmakta, başta anne baba olmak üzere bütün aile fertlerinin birbirlerini ebedî bir sevgi ile sevmelerine sebep olmaktadır. İşte Batı dünyasının aradığı ama bulamadığı sevgi böyle bir sevgidir.
Bir ailede kadının herhangi bir sebepten dolayı çirkinleşmesi, ihtiyarlaması gibi durumlar bile ailenin birlikteliğini bozmayıp kuvvetlendiren bir unsur olursa, o aile dünyanın en mutlu ailesi olur. Bu inancın kuvvetli olmadığı aileler, menfaat, güzellik, yakışıklılık gibi geçici özellikler üzerine kurulduğundan çok uzun sürmemektedir. Menfaatler azaldığında, güzellik bozulduğunda ya da inanç zayıflığının verdiği sorumsuzlukla vefa ortadan kalktığı zaman evlilik de bir anda bozulmaktadır. Bu yüzden Nursî’ye göre, kısacık bir arkadaşlıktan sonra ebedî bir ayrılık düşüncesi ve inancı, ancak gerçek olmayan mecazî bir merhamet ve sun’î bir hürmet verebilir ve insan artık bir hayvan gibi hareket etmeye başlar. Tıpkı hayvanlarda olduğu gibi diğer galip olan hisler, duygular, menfaatler, o hürmet ve merhameti mağlup eder, o dünyevi cenneti cehenneme çevirir.19
Bu tespitler, dünyada gittikçe artan, yavaş yavaş ülkemize de sirayet eden boşanma oranlarının gerçek sebebini de açıklamaktadır. Sadece bedensel hazlar ve menfaat peşinde koşan bir insanın evlendiği eşiyle mutluluk içinde yaşaması mümkün değildir. İster erkek ister kadın olsun bu inanç ve ona bağlı manevi değerlerden, ahirette ebedi beraberlik düşüncesinden mahrum olan kimselerin başka türlü yaşaması da çok şaşırtıcı olur. Nursi, insanlığın bu kanayan yarasına iman odaklı, özellikle de ahiret inancı odaklı bir çözüm önerisi sunmaktadır. Sevginin gerçek sevgi, hürmetin hakiki ve samimi hürmet, şefkatin fedakâr bir şefkat olması bu inanca bağlıdır. Bunun dışındaki çözümler, kökleri hastalanan bir ağacın yapraklarını ilaçlamaya benzer. Yaprakları ilaçlamak ağacın kurumasını engelleyemediği gibi, kişisel gelişimin çok denenmiş ve başarısız olmuş metotları da evlilikleri kurtarmada yetersiz kalır.
Nursi, erkeklerin kadınları ebedi bir sevgi, ebedi bir arkadaş düşüncesi ile sevmesinin yanında, kadınların da erkekleri böyle ebedi bir sevgi ile sevmesi gerektiğini söyler. Ona göre, bir kadın kocasına yalnız dünya hayatına mahsus bir hayat arkadaşı değildir. Belki ebedi hayatta dahi bir hayat arkadaşıdır. Bu yüzden ebedi arkadaşı olan kocasından başkasına güzelliklerini göstermemeli, kocasını kıskandırmamalı ve darıltmamalıdır. Bir erkek, eşini ebedi bir arkadaşlık açısından sevdiği, bu yüzden ona ciddi bir muhabbet beslediği, o kadın çirkinleştiği ve ihtiyarladığı zaman da o sevgi ve şefkati taşıma kararlılığında olduğundan dolayı, kadının kendi güzelliklerini sadece kocasına tahsis etmesi, sevgisini ona hasretmesi, insanlığın gereğidir, yoksa pek az kazanır, pek çok şey kaybeder.20 Ona göre, mutluluk, eşler arasında karşılıklı güven, samimî bir hürmet ve muhabbetle sağlanır. Ancak tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o karşılıklı hürmet ve sevgiyi kırar.21 Özellikle kadınların İslam’a uygun olmayan ortamlarda, İslam’a uygun olmayan giyiniş tarzlarıyla çalışması bu güvensizliğin ve sevgi kaybının en önemli sebepleri arasındadır.
Kadının en önemli hasletlerinden ikisinin de “sadakat ve güven” olduğunu söyleyen Nursi’ye göre, açık saçıklık bu sadadaki kırar, kocası nazarında güvenin kaybolmasına sebep olur ve kocasının da vicdan azabı çekmesine sebep olur. Said Nursi, cesaret ve cömertliğin kadınlarda iyi bir haslet olmadığını, güven ve sadakata zarar vereceğini de bildirir.22 Burada cesaret ve cömertlik, kadının sadece kocasına göstermesi gereken güzelliklerini kocasının dışındaki erkeklere gösterme ile ilgili “cesaret ve cömertlik” olarak kullanılmaktadır. Ona göre kocanın görevi de, “himaye, merhamet ve hürmettir.”23 Bir erkek, ancak güvendiği, sadık olduğuna inandığı, sevmeye değer bulduğu eşini himaye etmek ister, ona merhamet ve hürmet eder. Bu yüzden güvenin kaybolması, sadakatin sarsıntıya uğraması, vicdan azabı ve sevginin azalması ya da kaybolması mutsuz bir ailenin mutsuzluğunun sebeplerini oluşturmaktadır. Çünkü artık erkek sadakatsiz, güven duymadığı ve sevgisinin azaldığı bir kadını himaye etmek istemez, ona hürmet etmez ve merhamet duyguları kabarmaz. Bu durum, bir cennet gibi olması gereken aileyi cehenneme çevirir ve böyle bir evlilik de çok fazla devam etmez.
Diğer taraftan Bediüzzaman evli kadınlara seslenerek, gerçek mutluluğun meşru dairenin dışındaki zevklerde, lezzetlerde olmadığını, bunlardan alınan lezzetten çok fazla elemler ve zahmetler bulunduğunu, meşru eğlence ve lezzetin ne olduğunu hatırlatır ve şöyle der:
“Kat’iyen biliniz ki: Daire-i meşruanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde; on derece onlardan ziyade elemler ve zahmetler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hâdisatlarla isbat etmiştir. Uzun tafsilatı Risale-i Nur’da bulabilirsiniz.
Ezcümle: Küçük Sözlerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi benim bedelime sizlere tam bu hakikatı gösterecek. Onun için daire-i meşruadaki keyfe iktifa ediniz ve kanaat getiriniz. Sizin hanenizdeki masum evlâdlarınızla masumane sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir. Hem kat’iyen biliniz ki; bu hayat-ı dünyeviyede hakikî lezzet, îman dairesindedir ve îmandadır. Ve a’mâl-i sâlihanın her birisinde bir mânevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefahette, bu dünyada dahi gâyet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kat’î delillerle isbat etmiştir.”24
Said Nursi, sinemanın pek yaygın olmadığı bir zamanda, büyük çoğunluğu aile bağlarını ortadan kaldırıcı filmlerin oynatıldığı sinemaların meşru olmayan bir eğlence olduğuna dikkat çeker. Batı dünyasında ailenin çökmesinin en önemli sebeplerinden birisi de sinema filmleridir. Filmlerde gösterilen gayr-i ahlaki sahneler, kadın ve erkek arasındaki gayr-i meşru münasebetler normal birer davranış olarak takdim edildiğinden, manevi değerlere sahip olmayan insanlar üzerinde yıkıcı etki bırakmaktadır. Bugün romancı Batı medeniyetinin ortaya çıkardığı sinemalarda gösterilen en masum filmlerde bile gayr-i ahlaki unsurların var olduğu bilinen bir gerçektir.
Televizyon, sinemaları evlere kadar getirmiş, internet her evin içine kadar girmiştir. Teknoloji ailenin eğitilmesi, dinimizin öğrenilmesi, maneviyatımızın geliştirilmesi için kullanıldığı zaman insanlığın yararınadır. Ne yazık ki günümüzde büyük çoğunluğuyla dinin, ahlakının, manevi değerlerin öğretilmesine değil, öğütülmesine çalışmaktadır. Evde çoğu ile ilgilenmesi, onu yetiştirmesi gereken bir anne ve baba, zamanları televizyon dizileri, filmleri karşısında geçirirlerse, çocuklarına gereken zamanı ayıramazlar. Halbuki Nursi, insanın çocuklarıyla masumane sohbet etmesinin yüzer sinemadan daha zevkli olduğunu bildirmektedir. Çünkü birisinde gerçek olmayan bir şeyle karşılıksız bir iletişim kurulmaktadır. Sinemadaki karakterleri insan sevse, beğense onların cansız görüntülerinden bir karşılık bulamaz. Bu da karşılıksız bir iletişim, karşılıksız bir sevginin oluşmasına sebep olur. Halbuki insanın çocuğuyla sohbet etmesi, ona dinini, diyanetini, güzel ahlakı öğretmesi, onu muhatap alması çocukta büyük bir sevgi ve ilginin oluşmasına sebep olacaktır. Anne baba bu sevgiyi yüreklerinde hissedecekler böylece mutluluklarına mutluluk katmış olacaklardır. Nursî, aileye mutluluk verecek gerçek sevginin çocukla ciddi ilgilenmek olduğuna vurgu yapmaktadır.
Ona göre kadın, bir annedir ve çocuğun ilk tesirli öğretmenidir. Baba büyük ölçüde dışarıda olduğu için çocuk üzerinde anne kadar etkili olamaz. Kadınlarda “fedakâr şefkat” bulunmasından dolayı, çocuklarını karşılıksız severler. Bu güzel haslet insanın dünya ve ahiretinin kurtulmasına sebep olmalıdır. Fakat “bazı fena cereyanlarla o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez veyahut suiistimal edilir.”25
Nursi’ye göre bu fedakâr şefkat potansiyel olarak bütün annelerde vardır. Ancak fena cereyanlar olarak nitelendirdiği, dünyevileşmeye teşvik eden modernite, hayatın her alanına sirayet eden materyalizm, kadınları yuvalarından çıkaran feminizm gibi akımlar, insanın nazarını sadece dünyevi istikbale çevirmektedir. Bu da kadınlarda bulunan bu fedakâr şefkatin rotasını şaşırmasına, Said Nursi’nin ifadesiyle, “şefkatin suiistimal edilmesine” sebep olmaktadır.
Ona göre bu suiistimal de şöyle olmaktadır:
“O şefkatkâr valide, çocuğun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakarlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. Oğlum paşa olsun diye bütün malını verir; hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor, Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor.”2
Buradan anlaşıldığına göre, çocuğuna İslami terbiye vermeyen bir kimse, ona gerçek şefkat göstermiyor demektir. Gerçek şefkat insanı uhrevi tehlikelerden de korumak için çalışmaktır. Sadece dünya ve menfaat odaklı düşünmek, şefkatin kötüye kullanılması anlamına gelir. Bu durum çocuklarda da ana-babalarına karşı gerçek bir şefkatin oluşmasını engeller, çocuklarına en çok muhtaç oldukları zamanlarda onları yanlarında bulamazlar. Aynı zamanda çocukların ahirette ana-babalarından davacı olmalarına da sebep olur. İnsan çocuğunun dünyasını kurtarmayı düşündüğünden daha da fazla ahiretini kurtarmayı düşünmelidir. Çocuğunun ahiretini kurtarmak için çabalayan bir insan salih bir evlat yetiştirdiğinden onun kazandığı hayırların bir mislinin, ana-babasının amel defterine de geçeceği unutulmamalıdır. O halde bir insanın çocuğuyla ilgilenmesi, ona dinini-diyanetini, İslam ahlakını öğretmesi, onun ebedi hayatını da kurtarmaya çalışması bir ailenin mutlu olmasına çok önemli katkılarda bulunacak bir husustur. Allah’a ve ahiret gününe inanan ve birbirlerini “ebedî hayat arkadaşı” olarak görerek sevgilerini ve şefkatlerini ahiret odaklı yapan anne-babalar, çocuklarını da ahiret odaklı sevmek suretiyle ailenin dünyevi mutluluğuna çok önemli katkılarda bulunmuş olmaktadırlar.
Sonuç
Dinî değerlerin kıymetini kaybettiği, inançların etkisini bir hayli yitirdiği, ahlakın hedonist ahlaka dönüştüğü toplumlarda böyle bir sonuçla karşılaşılması hiç de sürpriz sayılmamalıdır. Batılı bazı bilim adamları, devlet adamları bu çözülmeye çareler bulmaya çalışırken, Batıyı taklit etmekte bir yarış içinde olan bizim gibi ülkelerde de, ailede yozlaşmanın gittikçe arttığı bir realitedir. Hâlâ romantik aşkın evliliklerin tek sebebi, mutlulukların tek sebebi olarak gösterildiği filimler, televizyon dizileri hem Batıdan sürüyle gelmekte, hem de bizdeki kanalların birçoğu benzer şeyleri insanlara sunmaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki, ailenin çözülmesi, ailenin aile olmaktan çıkması yaşlanan dünyamızın bir numaralı sorunu haline gelmiştir. İslam dini, ailenin dini esaslar üzerine kurulmasına büyük önem vermekte ve evliliği temel kaynaklarında teşvik etmektedir.
Çağımızın sorunlarını geçen asrın başlarından itibaren iyi okuyan Said Nursi, ailenin bu yozlaştırılmasına karşı, İslam dininin inanç ve ahlak ilkeleri doğrultusunda çözüm önerileri sunmuştur. Nursi’nin ortaya koyduğu aile modelinin temelinde iman, bu imanın içersinde de ahirete iman bulunmaktadır. Ona göre bu iman tahkiki, sağlam bir iman olmalıdır. Mümin bir insan evlenmeyi, geçici heveslerini, arzularını geçici olarak tatmin etmek için değil, ebedî bir arkadaşlık için, dünyaya gelecek çocuklarını da sevgi ve şefkat ile yetiştirmek için ister. Bu modelde, evlilikler, maddi menfaatler üzerine, güzellik ve yakışıklılık üzerine, soy-sop üzerine kurulmaz. Ahlak güzelliği üzerine kurulur. Erkek ve kadın arasına Allah tarafından koyulan sevgi, yaşlandıkça güzelliği artan dinî ve ahlakî güzellik üzerine kurulur. Said Nursi’nin önerdiği bu modelde, eşler birbirini Allah için sevdiği gibi, çocuklarını da Allah için severler. Bu sevgi, hataları birlikte düzeltmeyi, problemleri büyütmeden birlikte çözmeyi sağlar. Eşlerin yaşın ilerlemesiyle fiziksel özelliklerinin kaybolması, nefret ve ayrılığı değil, ebedî arkadaşlık düşüncesiyle güzel muameleyi doğurur. İman-sevgi, şefkat ve ahlak üzerine kurulmuş olan ailelerde, sıkıntılar en asgariye iner. Bugün, insanlık, Nursi’nin Kur’an ve sünnet referanslarıyla ortaya koyduğu bu iman, ahlak, sevgi ve şefkat temelli aile modeline ihtiyaç duymaktadır. Bu model üzerinde ciddi çalışmalar yapılması ve insanlığa bir reçete olarak sunulması İslamî olduğu kadar, insanî bir borçtur.
Aile, anne-babanın mutluğunu sağlayıp devam ettirmenin yanında, çocukların yetiştirilmesi, eğitilmesi ve topluma faydalı fertler olarak yetiştirilmesi için de çok önemlidir. Ancak, son çeyrek asırdır, gelişmiş batı ülkelerinde aile artık geleneksel aile tipi olmaktan çıkmış, “single parents” denilen, anne–çocuk, baba-çocuk şeklinde yeni bir görünüme bürünmüştür. Bunun yanında ana- babasının kim olduğunu bilmeden büyüyen milyonlarca insan da, ailenin dejenere edilmesinin en büyük göstergelerinden birisidir. Fıtratın bir gereği olan evlilikleri korumak nasıl mümkündür? Yıkılmak üzere olan evlilikler nasıl kurtarılabilir ve kurulmakta olan evlilikler nasıl sağlam bir şekilde kurulabilir? İslam’ın ana kaynaklarını kendisine referans olarak alan Said Nursi, aile hayatımızın bir cennet hayatına dönüşebilmesi için neler önermektedir? İşte bu çalışma, bu gibi sorulara cevap bulmaya çalışmayı amaçlamaktadır.
Family is not only important since it ensures and sustains parents’ happiness, but also in raising and educating children as useful individuals for the society. However, within the latest quarter century, family does not have its traditional family type anymore in developed western countries, and gained a new look called “single parents” in the form of mother-child, father-child. In addition to this, millions of people who grew up without knowing who their parents are one of the greatest indicators of family degeneration. How is it possible to protect marriages, that are one of the requirements of natality? How can the marriages that are about to destroy be saved and how new marriages can be firmly established? What does Said Nursi, who takes main Islamic sources as reference, suggest to turn our family life into a life in paradise? This study aims at finding answers to such questions.
ÖZAL, Turgut (1927-1993) Türkiye Cumhuriyeti’nin sekizinci cumhurbaşkanı. İlişkili Maddeler Selefi, kendisinden önceki cumhurbaşkanı EVREN, Ahmet Kenan Türkiye Cumhuriyeti’nin yedinci cumhurbaşkanı. Birlikte çalıştığı, danışmanlığını yaptığı kişi, halefi DEMİREL, Süleyman Sami Türkiye Cumhuriyeti’nin dokuzuncu cumhurbaşkanı.
Müellif: MUHİTTİN DEMİRAY 13 Ekim 1927’de Malatya’da doğdu. Babası Mehmet Sıddık Bey, annesi Hafize Hanım’dır. Aile Cinlioğlu olarak tanınmaktadır. Anne tarafı, Elazığ’ın Çemişkezek ilçesinin 1974 yılında Keban Barajı’nın altında kalan Toma mezrasındandır ve Kayı boyuna dayanır. Babasının memuriyeti sebebiyle Anadolu’da çeşitli mekteplerde okudu. Bilecik’in Söğüt ilçesinde başladığı ilkokulu dördüncü sınıfta iken (1937) babasının tayini Silifke’ye çıktığından Silifke’de bitirdi. Silifke’de girdiği ortaokulu Mardin’de tamamladı. Mardin’de o zamanlar lise olmadığı için ailesi onu Konya Lisesi’ne gönderdi. Bir yıl sonra da ortaokulu bitiren kardeşi Korkut’la birlikte Kayseri’deki liseye nakledildi. Buradan mezun olunca (1945) gittiği İstanbul’da kaydolduğu İstanbul Teknik Üniversitesi’nden 1950’de yüksek mühendis olarak mezun oldu. Üniversite yıllarında dinî alt yapısı güçlendi ve burada iken Necmettin Erbakan’la tanıştı. Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı’nın evindeki bir sohbette daha sonraları sıkı bir irtibat içinde olacağı Mehmet Zahit Kotku’nun yakın arkadaşı ve dergâhın postnişini Abdülaziz Bekkine ile tanıştı.
İlk görevine 1950’de Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde başladı. Süleyman Demirel’in de çalıştığı bu kurum o yıllarda Ankara’nın en iyi kurumları arasında yer alıyordu. Demirel baraj projelerini çizerken Özal da projelerin elektrikle ilgili hesaplarını yapıyordu. Bu arada Hasan İnan’ın kızı Ayhan Hanım’la evlendi. 1951 yılının ilkbaharında başlayan ve sonbaharında sona eren bu evlilik onda derin iz bıraktı. Altı ay sonra elektrik enerjisi ve mühendislik ekonomisiyle ilgili eğitim görmek üzere bir yıllığına Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Amerika’nın teknolojisinden ve toplumsal yaşamından etkilendi. 1953’te Türkiye’ye dönünce Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde çalışmaya devam etti ve genel müdür teknik müşaviri oldu. İkinci evliliğini 31 Mayıs 1953’te Semra Yeyinmen ile yaptı. 1958’de Ankara’da iki yıllık Devlet Yatırım Planı’yla ilgili çalışma grubunda yer aldı; bu grup Devlet Planlama Teşkilâtı’nın çekirdeğini oluşturdu. 1957’de Devlet Su İşleri genel müdürü olan Süleyman Demirel’in 1958 ve 1959 yıllarında danışmanlığını yaptı. 1959-1961 yıllarında ifa ettiği askerlik görevinin ardından Elektrik İşleri Etüt İdaresi’ndeki vazifesine geri döndü ve 1965 yılına kadar bu görevini sürdürdü.
1965’te Süleyman Demirel hükümeti kurulunca başbakanlık müşavirliğine tayin edildi. 1967’de Devlet Planlama Teşkilâtı’nın başına getirildi. Bu görevinin yanında Ereğli Demir-Çelik Fabrikaları Yönetim Kurulu üyeliği, Para Kredi başkanlığı, Ekonomik Koordinasyon Kurulu başkanlığı, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Bölgesel Kalkınma ve İşbirliği Örgütü kurul başkanlığı yaptı. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından görevden alınınca Dünya Bankası’ndan gelen teklifi kabul ederek Dünya Bankası Başkanı McNamara’nın özel danışmanı oldu. 1975’te Türkiye’ye dönüp Sabancı Holding’de genel koordinatör olarak işe başladı. Daha sonra çeşitli firmalarda değişik görevlerde bulundu. Aynı dönemde Madenî Eşya
Sanayicileri Sendikası üyesi oldu. Bir süre sonra Madenî Eşya Sanayicileri Sendikası’nın önce yönetim kurulu başkanlığını, ardından genel başkanlığını üstlendi. 1977 seçimleri öncesinde Millî Selâmet Partisi’nden İzmir’den milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Süleyman Demirel 12 Kasım 1979’da bir azınlık hükümeti kurunca hükümetin planlama ve başbakanlık müsteşarlıklarına getirildi. 24 Ocak 1980 tarihinde yayımlanan ve “24 Ocak kararları” diye anılan Türkiye’nin en köklü ekonomik reformuyla ilgili kararların alınmasında başta gelen isimler arasında yer aldı.
12 Eylül 1980 darbesinde Kenan Evren tarafından çağrılarak 24 Ocak kararlarının uygulanacağı ve beraber çalışma isteği kendisine bildirildi. 20 Eylül’de kurulan Bülent Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı oldu ve 13 Temmuz 1982’de istifasına kadar görevini sürdürdü. Halk oyuna sunulan yeni anayasa 8 Kasım 1982’de kabul edilip parti kurma çalışmaları başlayınca 20 Mayıs 1983’te Anavatan Partisi’ni oluşturdu. 6 Kasım 1983’te yapılan genel seçimlerde tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde etti. 13 Aralık 1983’te kurduğu hükümet 24 Aralık 1983’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden güven oyu aldı. Böylece başbakan olarak Türkiye’nin 1980’li yıllarına damgasını vuracağı yeni bir dönemi başlattı. Şubat 1987’de Amerika’da “koroner by-pass” ameliyatı oldu. Aynı yıl gerçekleştirilen erken genel seçimlerde de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu sağladı. Anavatan Partisi’nin 18-19 Haziran 1988 tarihinde yapılan II. olağan büyük kongresindeki konuşması esnasında kendisine düzenlenen suikastta parmağından hafif şekilde yaralandı. Kürsüden bu durumda yaptığı konuşma kamuoyunda derin etki bıraktı. Kenan Evren’in yerine 31 Ekim 1989’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde cumhurbaşkanı seçildi ve 9 Kasım’da cumhurbaşkanlığı görevini devraldı. 17 Nisan 1993’te kalp krizi geçirerek öldü. Böylece 1983 yılında başlayan, Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve toplumsal alanlarında birçok yeniliğin yapıldığı bir dönem sona ermiş oldu
Turgut Özal bir devlet adamı olarak bazan mütevekkil, kaderci, bazan da inatçı bir karakter sergilemiştir. Kafasına koyduğu işi mutlaka başarmak isteyen bir kişiliğe sahipti. Kazanma arzusu, kaybetmeyi kabullenmemesi ve tez canlılığı ile dikkat çekiyordu. Bürokratik işlemlerin uzamamasını ister, sürekli yenilik peşinde koşardı, yeni teknolojiye karşı özel bir merakı vardı. Siyasî hayatında ve davranışlarında liberal düşünce tarzı onun en önemli özelliğiydi. O zamana kadar Türkiye’de alışılmamış bir siyasetçi profili çizmişti. Konuşmaları, mimikleri, davranışları ve insanlara yaklaşım tarzı ile sade bir insan görüntüsü ortaya koymuş, halka yakın davranışlarıyla geniş kitlelerin sempatisini kazanmıştı. Bu durumuyla halkın gözünde her gün karşılaşılan bir insan profili çizmekteydi. Siyaset sahnesinde asık suratlı, üstten bakan devlet adamı yerine sevimli ve sempatik bir görünüm sergilemişti. Türk halkının çoğunluğu Özal’ın şahsında kendi kimliğiyle iktidara ortak olduğuna inanmıştı. Özal, devletin geleceğe yönelik kimlik tasavvuru ile halkın tarihsel süreçten gelen geleneksel kimliği arasında bağlantı kurma becerisini de göstermişti. Bir yönüyle Türkiye’yi çağdaş dünyanın rasyonel değerleriyle buluşturmaya çalışırken diğer yönüyle Türk insanının yerel değerlerine evrensel ufuklar açma çabasındaydı.
Özal, siyasî olarak kavgadan uzak dört farklı eğilimi birleştirme hedefini ortaya koymuş, kendi görüş ve düşüncelerini esas alarak bu dört eğilime yeni bir ruh ve anlayış kazandırma yoluna gitmişti. Temelde muhafazakâr aile yapısına sahipti. Cumhuriyetçi yönetici sınıfının yetiştiği ortamda yetişmemiş, Cumhuriyet’in bürokratik kadrolarını yetiştiren okullarda okumamıştı. Yaşam tarzından, yönetim biçiminden ve liberal düşünce yapısından etkilendiği Amerika Birleşik Devletleri, Özal’ın dünyaya açılan küresel siyasî bakışının temel paradigmasını oluşturdu. Amerika’nın toplumsal ve siyasal yapısı, Türkiye’nin kültürel ve etnik temelden kaynaklanan sorunlarının çözümünde ilham kaynağı olarak onun üzerinde etkili oldu
Turgut Özal’ın gerek iç politikada toplumsal sorunların çözümünde, gerekse ekonomide ve dış siyasette gerçekleştirmeye çalıştığı politikalarda ana hatlarıyla bir istikrarın olduğunu söylemek mümkündür. 1973’te Dünya Bankası’nda çalışırken Süleyman Demirel’e gönderdiği bir mektupta Türkiye’nin durumu ve yapılması gerekenlerle ilgili düşüncelerini aktarmış ve serbest piyasa ekonomisine geçilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Nisan 1979’da yayımladığı “Kalkınmada Yeni Görüşün Esasları” başlıklı rapor, 1983’te iktidara gelen Anavatan Partisi’nin hükümet programının ekonomik ve siyasal söylemlerinin temelini oluşturacak ve Özal’ın ölümüne kadar savunduğu görüşlerin esaslarını ortaya koyacaktır. Özal, bir taraftan Osmanlı devlet geleneğinin modern Türkiye politikasına güncelleştirilerek uyarlanması ve yeni bir ivme kazandırılması, diğer taraftan özellikle dış politikada Türkiye’nin jeopolitik, jeokültürel, güvenlik ve tarihsel hinterlandını oluşturan Osmanlı mirasına sahip çıkabilecek bir stratejinin geliştirilmesi isteğini ortaya koymuştur. Balkanlar’dan Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya uzanan bölgede Türkiye’nin çıkarlarının korunabilmesi ve Türkiye’nin güvenliğinin sağlanmasının statükocu bir zihniyetle değil çok yönlü geliştirilecek aktif bir dış politika ile mümkün olacağına inanmaktaydı. Dış ilişkilerin yürütülmesinde ülkelerle olan ekonomik ve ticarî münasebetlerin asıl itici gücü oluşturduğunu düşünen Özal, dış ilişkilerde ticarî ve ekonomik çıkarların daha fazla vurgulandığı bir politika stratejisini benimsemiştir. 1985’te Pakistan, İran ve Türkiye arasında kurulan Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı ile jeopolitik açıdan önem taşıyan bir kuşak üzerinde stratejik oyuncu ve mihver devletlerle ticarî ilişkileri kurumsallaştırmaya çalışmış, soğuk savaş sonrası bu örgüte Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinin dahil olmasını sağlayarak ekonomik ve ticarî bölgesel iş birliğini Orta Asya’ya kadar yaymaya gayret etmiştir. Aynı şekilde onun inisiyatifiyle kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü, küreselleşen dünya ekonomisinde kalkınmakta olan bölge ülkelerinin ticarî ve ekonomik ilişkilerinin uyumlaştırılmasını öngörmekteydi.
Özal 1987’de Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik için başvurdu. Avrupa Birliği ile kurumsal iş birliğini gerçekleştirerek Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme konusundaki açıklarının kapatılmasına gayret etti. Demokratik kurumsallaşmanın önündeki engelleri kaldırmaya çalışan Özal bilhassa din ve vicdan hürriyeti, düşünce hürriyeti, teşebbüs hürriyeti üzerinde durmakta ve bir ülkenin kalkınması ile bireysel özgürlükler ve demokratik haklar arasında sıkı bir ilişki görmekteydi. 1987’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının kabul edilmesi, 1991’de 141, 142 ve 163. maddelerin kaldırılması, düşünce hürriyeti ve hukuk anlayışında vatandaşlara tanınan haklar Özal’ın hânesine yazılan olumlu uygulamalardır. Genel anlamda, iç politikada temel özgürlüklerin geliştirilmesine yönelik icraatlarla hizmetin devlete değil topluma ve bireye yapılmasını sağlayan insan merkezli politik bir söylem geliştirmesiyle önemli bir zihnî değişim ortaya koyan Özal iç ve dış politikadaki icraatlarında ve öngörülerinde her zaman haklı çıkmamış, özellikle ekonomik politikaları eleştirilmiş, geleneksel değerlerin maddiyatçılık karşısında giderek bozulduğu, çıkarcı bir hayat tarzının toplumun bünyesinde derin yaralar açtığı belirtilmiştir
BİBLİYOGRAFYA Osman Ulagay, Özal Ekonomisinde Paramız Pul Olurken Kim Kazandı Kim Kaybetti, Ankara 1987; Başbakan Turgut Özal’ın Dış Gezilerinde Konuşmaları 1987-1988, Ankara 1988; Anavatan Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Turgut Özal’ın 2. Olağan Büyük Kongrede Yaptığı Konuşmalar, Ankara 1988; Hasan Cemal, Özal Hikayesi, Ankara 1989; Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 21. Asır Türkiye’nin ve Türklerin Asrı Olacak Konulu Konuşmaları, Ankara 1991; “Geleceğe Bakış, Değişim”, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Marmara Kulübü Toplantısı’daki Konuşmaları, Ankara 1992; “Türkiye’de Gerçekleşen Büyük Değişim, İkinci Değişimin Hedefi 15 Batı İleri Ülkesinin Arasına Katılmak”, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın İş Dünyası Vakfı Toplantısındaki Konuşmaları, Ankara 1992; Yavuz Gökmen, Özal Sendromu, Ankara 1992; Nokta Dergisi, “Turgut Özal Özel Eki”, 17 Nisan 1993; Kutlay Doğan, Turgut Özal Belgeseli, Ankara 1994; Nail Güreli, Gerçek Tanık Korkut Özal Anlatıyor, İstanbul 1994; Mehmet Barlas, Turgut Özal’ın Anıları, İstanbul 1994; Devlet ve Siyaset Adamı Turgut Özal (ed. İhsan Sezal), İstanbul 1996; Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara 1996; Engin Güner, Özal’lı Yıllarım, İstanbul 2000; M. Ali Birand – Soner Yalçın, The Özal: Bir Davanın Öyküsü, İstanbul 2001; Cengiz Çandar, “Türklerin Amerika’ya Bakışından Örnekler ve Amerika’nın Türkiye’ye Bakışı”, Türkiye’nin Dönüşümü ve Amerikan Politikası (ed. Morton Abramowitz, trc. Faruk Çakır), Ankara 2001, s. 169-219; Şaban H. Çalış, “Ulus, Devlet ve Kimlik Labirentinde Türk Dış Politikası”, Türkiye’nin Dış Politika Gündemi (der. Şaban H. Çalış v.dğr.), Ankara 2001, s. 3-34; M. Hakan Yavuz, “Değişen Türk Kimliği ve Dış Politika: Neo-Osmanlıcılığın Yükselişi”, a.e., s. 35-63; Muhittin Demiray, “Özal Dönemi Türk Dış Politikasının Temel Anlayışları”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, XVII, 291-300; Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet (ed. İhsan Sezal – İhsan Dağı), İstanbul 2003; Tanıl Bora, “Turgut Özal”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Liberalizm (ed. Tanıl Bora – Murat Gültekingil), İstanbul 2005, s. 589-601; Emin Akdağ, “Özal-Vefatının 10. Yılında Turgut Özal Belgeseli (1927-1993)”, Aksiyon Dergisi, sy. 436, İstanbul 14 Nisan 2003 (özel ek).
Biz bugün, yani 1 Kasım 1928’de bir “Minor reset” yaşadık. Bakın İsmet Paşa (‘Paşa’ demek yasak, biliyorum efendim. Biliyorum ‘Efendi’ demek de yasak). Biliyorsunuz “Şapka” giymek de mecburi. Ama üniformalılar dışında giyen kaç kişi.
Bugün Harf Devrimi’nin yıl dönümü, 3 Kasım’da ABD seçimleri var. 4 Kasım AİHS’nin 70.yılı.
Biliyor musunuz, bizim sınır komşularımızın hiçbiri harflerini değiştiremedi. İşgale uğradılar yine değiştirmediler. İşgal yıllarında zayıflayan harflerine geri döndüler, Azerbaycan hariç. Güney Azerbaycan Farisi alfabesi kullanır. Azerbaycan da bizi takip etti, ama yine de harflerinde bazı farklılıklar mevcut. Mesela Yunanlar, Bulgarlar, Gürcüler, Ermeniler, Farisiler, Araplar, Yahudiler kendi alfabelerini kullanırlar.
Harf Devrimi ile gelen “Türk alfabesi” değil, Latin Alfabesidir. Fatih Bizansı / Doğu Roma’yı Latin işgalinden kurtardı, ama Harf devrimi ile Latin askerleri topraklarımızı değil ama alfabesi kafamızı işgal etti. 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun”un kabul edilmesi ile yeni bir süreç başladı. Hem de aniden ve hiçbir hazırlık, altyapı olmadan. Bir toplum bir gecede okur-yazar olmaktan çıkartıldı. Latin alfabesinin kabul edilmesi ile Osmanlıca, Arapça, Farsça bütün yayınlar toplatılmaya başladı, kütüphaneye girişler yasaklandı.
İnkılapların hiçbiri Osmanlıya yeni bir şey getirmedi. Hepsi vardı. Devrim ya da inkılap dedikleri şey aslında İslami olanın yasaklanması idi.
İsmet İnönü bu konuyu şöyle açıklar hatıratında: “...Harf inkılâbı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. (...) Harf inkılâbının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler.”
Aslında Arapça harfler, Osmanlı’da bir “Hat sanatı”nın doğmasına da vesile olmuştu. Hatta deniyordu ki, Kur’an Mekke’de nazil oldu, Kahire’de okundu, İstanbul’da yazıldı. Hat sanatı beraberinde tezhibi getirdi. Kâğıdın ve mürekkebin kalitesini artırdı. Ve bütün bunların üzerine bir gecede yok edildi. “Eskiyi unutacaktık”. Okullarda “on yılda on beş milyon genç yaratılacaktı”.
Harf inkılabı ile din, tarih ve gelenek arasına bir duvar örüldü. Hâlâ bu duvar yıkılmış değil. Berlin duvarından daha müstahkem bir duvar oldu. Hâlâ arşivlerimizden yararlanamıyoruz. Zaten bu darbenin ardından dil devrimi geldi. Genç cumhuriyetin İstiklal Marşı’nı bile genç nesiller okuyamaz oldu. Kemalistler Nutuk’u okuyup anlayacak durumda değil artık. Çünkü “az zamanda çok işler başarmışlardı”. İlk dönem alfabelerini bulup bir baksanız, o ilk birkaç yıl öyle komik şeyler olmuş ki Mesela “Kâr” diye yazmıyorsunuz “Khar” yazıyorsunuz. Bugün “Mekteb diye yazdığımız kelimeyi o gün “Mekhteb” diye yazıyorlardı.
Necmeddin Sadık’ın “Türk Alfabesi” isimli kitabının kapağında Mustafa Kemal’e atfen şöyle denir: “Büyük taarruza karar verdiğim zaman İsmet paşaya: Göreceksin neler olacak demiştim. Şimdi size söylüyorum: Göreceksiniz neler olacak”.
O dönem yayınlanan karikatürlerde, İslam, Müslüman, cami, hoca, Arapça harflerin horlandığını, aşağılandığını, tekmelendiğini görürsünüz.
Neyse “Minor Reset” dönemi geçmişte kaldı. Artık gençler emojilerle haberleşiyor. Nesnelerin iletişiminden sonra düşünce nakli söz konusu olacak. Ses nakli zaten şimdiden uygulamada. “Yeni normal” dönemde, bırakın harfi, dil de kalmayacak sanki. Great Reset, insanların cinsiyetlerini bile “Gender” ile resetlemeye kalkışıyor şimdiden.
Covid’le başlayıp, korku pandemisine dönüşen ve aşı ile devam edecek sürecin ilk etabı tamamlanıp, derin uykudan uyandığımızda, insanlık tarihi için gerçi dönüşü çok zor olacak bir sürecin içinde bulabiliriz kendimizi.
Dil değişirse, her şey değişir. Her şey değişmişse dil de değişir.
Müellif: M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU 23 Temmuz 1908 inkılâbı sonrasında mevcut istihbarat birimleri ve hafiyelik teşkilâtına gösterilen tepkiler bu kurumların neredeyse tamamen tasfiyesine yol açmıştır. Bunun yanı sıra II. Abdülhamid döneminde benimsenen panislâmizm siyasetinin yürütülmesinde kullanılan değişik mekanizmalar, gerek bu alanda görevlendirilen kişilerin devre dışı kalması gerekse yeni siyasetler oluşturulması yolundaki beklentiler sebebiyle işlevsiz kalmıştır. Siyasette yeni bir güç merkezi halinde ortaya çıkan Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti kendi istihbarat birimlerine ve fedai teşkilâtına yarı resmî bir karakter kazandırarak bu boşluğu doldurmaya çalışmış, bu sebeple II. Meşrutiyet döneminin ilk yıllarında ciddi bir yetki çatışması meydana gelmiştir. Aslında Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti’nin (cemiyet 1908 ihtilâlinin ilk günlerine kadar bu adı kullanır) 1908 öncesindeki muhaberatına bakıldığında, özellikle Batı devletlerinin idaresi altına girmiş müslüman topluluklarla Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk kavimleriyle irtibat konusunda II. Abdülhamid’in izlediği siyasetten temelde farklılık göstermeyen düşüncelerin örgüt tarafından benimsendiği görülür. Nitekim Terakkî ve İttihat Cemiyeti reisleri 1906 yılında Uhuvvet-i İslâmiyye Cemiyeti adı altında Paris merkezli bir teşkilâtı örgütlemiş, Âzerî ve Tatar aydınları ve siyasî cemiyetleriyle ilişkiler kurmuştur
1908 sonrasında kendi teşkilâtını tedrîcen devlet istihbaratı haline getiren İttihat ve Terakkî Cemiyeti aynı şekilde dünya müslümanları, Kafkasya ve Orta Asya Türkleri’yle münasebetleri düzene sokma alanında kurumsal düzenlemeler yapmıştır. Balkan savaşlarının ardından bu topluluklara Rumeli’nin kaybedilen topraklarındaki müslümanlar da katılmıştır. Bunun yanı sıra Trablusgarp’ın İtalyanlar tarafından işgali, Asîr’de Seyyid Muhammed el-İdrîsî, Yemen’in Cibâl bölgesinde İmam Yahyâ Hamîdüddin ve Arabistan yarımadasının değişik bölgelerinde yerel liderlerin nüfuz alanlarını genişletmeleri Arap liderleriyle ilişkinin niteliğini değiştirmiştir. Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın Veteriner Miralay Râsim Bey’in telkiniyle gayri resmî olarak Eşref Sencer (Kuşçubaşı) tarafından 1898’de kurulduğu ve 1910’da Sultan Reşad’ın onayı ile resmiyet kazandığına dair kayıtların geçerliliği tartışmalıdır. Mevcut belgelerden 17 Teşrînisâni 1329 (30 Kasım 1913) tarihinde Harbiye Nezâreti bünyesinde Umûr-i Şarkıyye Şubesi veya Teşkîlât-ı Mahsûsa diye adlandırılacak bir teşkilâtlanmaya gidilmesinin kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Fakat aynı belgeler, asıl örgütlenme ve faaliyetin 1914 yılında bilhassa I. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır. Nitekim savaşın ardından teşkilâtın faaliyetlerinin soruşturulması amacıyla belgeleri talep edildiğinde müdürlüğün Başkumandanlık Vekâleti’ne bağlı şekilde kurulup ilga edildiği vurgulanmıştır (BA, HR.SYS 2461/31-4.12.1918). Teşkilâtlanmanın, İttihat ve Terakkî Cemiyeti içinde Enver Bey (Paşa) liderliğindeki askerî ağırlıklı kanadın güçlendiği bir dönemde yapılmasının bir neticesi olarak örgütlenme de askerî karakter kazanmış ve Enver Bey’in denetimi altında gerçekleştirilmiştir. Enver Bey ile 1905 sonundan itibaren cemiyeti örgütleyen Dr. Nâzım ve Dr. Bahâeddin Şâkir beylerin Teşkîlât-ı Mahsûsa içindeki konumları ve örgütün ideolojisinin şekillenmesindeki rolleri bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Enver Paşa’nın Bingazi’de Alman propagandası tarafından dikkat çekici bir askerî ve sivil örgütlenme modeli diye nitelenen düzenlemeleri (Enver Pascha, Um Tripolis, s. 7 vd.), Dr. Bahâeddin ile Dr. Nâzım beyler tarafından idare edilen Terakkî ve İttihat Cemiyeti muhaberatında dünya müslümanları, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türkler’e yönelik olarak dile getirilen görüşler (Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyetinin 1906-1907 Senelerine Ait Muhaberatının Kopya Defteri, s. 119-123, 180-181) ve La Fraternité Musulmane-Uhuvvet-i İslâmiyye Cemiyeti’nin belirtilen amaçlarıyla (Archives nationales [Paris], Fonds Emile Corra, 17/AS/23/dr2; Şûrâ-yı Ümmet, sy. 122 [1907],
Ümmet, sy. 122 [1907], s. 4) Teşkîlât-ı Mahsûsa ideoloji ve uygulamaları arasında çarpıcı benzerlikler bulmak mümkündür. Teşkîlât-ı Mahsûsa başkanlığına getirilen Süleyman Askerî Bey, hem Bingazi’de hem Garbî Trakya’da direnişte ve geçici yönetimler kurulmasında (1913) önemli görevler almış bir Osmanlı zâbitidir. Teşkîlât-ı Mahsûsa örgütlenmesinin, İttihat ve Terakkî Cemiyeti tarafından 1911 sonrasında planlanarak icra edilen eylemlerin devlet mekanizması içinde tek merkezden ve daha geniş ölçekte uygulanması amacıyla gerçekleştirildiğini belirtmek gerekir. Trablus ve Balkan savaşlarının yol açtığı sorunlar, I. Dünya Savaşı’nın çıkışıyla birlikte çatışmaya Osmanlı Devleti’nin dahil olması, bu tür bir istihbaratın ve gayri nizamî harp teşkilâtının eylem alanı ve hacminin fazlasıyla genişlemesine sebep olmuştur. Yeni örgütte Süleyman Askerî, Yâkub Cemil ve Âtıf (Kamçıl) gibi İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin önde gelen fedai liderleri görev almıştır. Süleyman Askerî Bey’in 1914 sonunda Irak’ta görevlendirilmesinin ardından Ali Başhampa reisliğe getirilmiş, onun 31 Ekim 1918 tarihinde vefatından sonra Hüsamettin (Ertürk) son başkan olarak çalışmıştır.
Teşkîlât-ı Mahsûsa örgütlenmesine dair ulaşılabilen belgelerden örgütün Mısır, Tunus, Orta Asya’nın değişik bölgeleri, Hindistan, Afganistan, Balkan devletleri arasında paylaşılan eski Rumeli vilâyetleri, Vilâyât-ı Şarkıyye, Kafkasya, Kırım gibi bölgelerle ilgilenen masaları ve değişik dillerde istihbarat toplayarak propaganda yapan birimlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Teşkilât, I. Dünya Savaşı’nda belgelerde dârülharp diye atıfta bulunulan Kafkasya, Suriye, Asîr gibi savaş alanlarına değişik ölçeklerde (çete, müfreze, tabur, alay) faaliyet gösteren yarı askerî yapılanmaların gönderilmesini sağlamış; Mısır, Sudan, Trablusgarp bölgelerinde operasyonlar yapmaya çalışmıştır. Ayrıca Ermeni tehcirinde aktif rol almış, Dr. Bahâeddin Şâkir Bey örgütün Vilâyât-ı Şarkıyye reisi sıfatıyla bunun uygulayıcılarından biri olmuştur. Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın örgütlediği gayri nizamî birimleri, faaliyet ve operasyonları Osmanlı ordusundaki emir-komuta düzeninde ciddi sorunlara yol açmış ve düzenli birlik komutanları tarafından eleştirilmiştir
Harbiye Nezâreti içerisinde bulunan Teşkîlât-ı Mahsûsa, bir diğer istihbarat birimi şeklinde faaliyet gösteren Dahiliye Nezâreti Emniyyet-i Umûmiyye Müdüriyeti ile irtibatı sürdürmüş, vilâyetlerdeki mülkî idarecilerle değişik konularda iş birliği yapmıştır. Belgeler, teşkilâtın özellikle savaş döneminde fazlasıyla artan masraflarının Harbiye Nezâreti yanında diğer nezâretler, vilâyetlerin örtülü ödenek bütçeleriyle Müdâfaa-i Milliyye Cemiyeti gibi kuruluşlar tarafından karşılandığını, ayrıca gönüllü müfrezelerin oluşturulması alanında iâneler toplandığını ortaya koymaktadır (BA, DH.ŞFR. 497-52/1.11.1331). Ancak teşkilât görevlileri aslî raporlarını örgütlendikleri nezâret birimlerine sunmuştur. Teşkîlât-ı Mahsûsa liderlerinin İttihat ve Terakkî Cemiyeti ileri gelenlerinden oluşması iki kurum arasındaki ilişkinin tanımlanmasını güçleştirmektedir. Hukuken Teşkîlât-ı Mahsûsa devlet örgütlenmesi içinde yer alan bir kurum olmakla birlikte İttihat ve Terakkî’nin baskıcı tek parti uygulamalarıyla devlet bürokrasisine hâkim olması ve mensuplarını önemli mevkilere yerleştirmesi sebebiyle bu cemiyetin bir yan kuruluşu gibi mütalaa edilmiştir. Bu husus, İttihat ve Terakkî reislerinin 1918 sonrasındaki sorgulama ve muhakemelerinde dile getirilmiş, ancak ülkede kalan İttihatçı liderler bu iddiayı kesinlikle reddedip cemiyetle Teşkîlât-ı Mahsûsa arasında organik bir bağ bulunmadığını, cemiyet yerel şube örgütlerinin kanunlar çerçevesinde faaliyet gösteren teşkilâta yalnızca gönüllü temini konusunda yardımcı olmaya çalıştıklarını savunmuştur.
Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın gayri nizamî birimler örgütlerken keyfî davranışlar içine girdiği, bu alanda teşkilât görevlilerinin hukukî sınırları zorladıkları belgelerden anlaşılmaktadır. Çoğunluğu 1914 yılı Şubatında Takvîm-i Vekāyi‘de neşredilen, Dârülharbe Gidecek Olan Eşhas Hakkındaki Takibat ve Mücâzâtın Teciline Dair Kānûn-ı Muvakkat’a dayanarak silâh altına alınan kişilerden oluşturulan çeteler ve diğer birimler kısa süreli bir eğitimin ardından cephelere ve cephe gerisine gönderilmiş, teşkilât mensubu zâbitlerin kumandası altında çalışmıştır. Ayrıca mahkûm ve gönüllülerden kurulan, bazı bölgelerde aşiret mensuplarından oluşturulan (BA, DH.ŞFR. 445-31/8.10.1330), Osmanlı tebaası dışında diğer ülke vatandaşlarının da görevlendirildiği (BA, DH.EUM.2.Şb. 15-64/6 N 1335; DH.İ.UM. 29-1-43/1 Ca 1333) birimler mevcut askerî birliklere göre çok daha gevşek bir disiplin içerisinde hareket etmiş; eşkıyalık, hırsızlık ve esnafa para ödememe gibi pek çok şikâyete yol açmıştır (BA, DH.ŞFR. 464-34/3.2.1330; 475-35/30.5.1331; 505-82/3.11.1331; 547-85/10.5.1333; İ.HB 179-1334-S-093/25.S.1334
I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı yenilgisiyle sonuçlanması eleman temini, operasyon ve mensuplarının eylemleri ciddi tartışmalara yol açan ve uygulamada bürokratik denetim dışında kalan teşkilâtın lağvına yol açmıştır. Teşkilât liderlerinden Hüsamettin Bey (Ertürk) hâtıratında Enver Paşa’nın kendisine, lağvedilme kararına rağmen teşkilâtın faaliyetlerini sürdürmesi konusunda yeni sadrazam Ahmed İzzet Paşa ile fikir birliğine varıldığını söyleyerek bu yönde tâlimat verdiğini nakletmektedir. Bu ifade, İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin savaşın mağlûbiyetle neticeleneceğinin anlaşılmasından sonra ülkede direniş örgütlenmesinin yapılandırılması konusunda gösterdiği çabalara uygunluk göstermektedir. Teşkilâtın bu faaliyet döneminde direniş, Millî Mücadele’nin başlatılması ve sürdürülmesinde istihbarat, lojistik ve operasyonlarla ilgili destek sağladığı değişik kaynaklar tarafından belirtilmektedir.
BİBLİYOGRAFYA BA, DH.EUM.2.Şb. 5-90/28 Ca 1333; DH.KMS. 35-22/7 M 1334; DH.ŞFR. 55A-222/23 N 1333; 75-71/14 C 1335.
Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetinin 1906-1907 Senelerine Ait Muhaberatının Kopya Defteri, İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, nr. O.30, s. 23, 119-123, 180-181.
Enver Pascha um Tripolis (trc. F. Perzynski), München 1918, tür.yer.
Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası (nşr. Samih Nafiz Tansu), İstanbul 1957.
Galip Vardar, İttihat ve Terakki İçinde Dönenler (haz. Samih Nafiz Tansu), İstanbul 1960, tür.yer.
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, İstanbul 1989, III, 275-292.
Philip H. Stoddard, Teşkilât-ı Mahsusa (trc. Tansel Demirel), İstanbul 1993.
Arif Cemil, I. Dünya Savaşı’nda Teşkilât-ı Mahsusa, İstanbul 1997.
Vahdet Keleşyılmaz, Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Hindistan Misyonu: 1914-1918, Ankara 1999.
Mustafa Balcıoğlu, Teşkilât-ı Mahsusa’dan Cumhuriyete, İstanbul 2001.
Atilla Çeliktepe, Teşkilât-ı Mahsusa’nın Siyasi Misyonu, İstanbul 2003.
Polat Safi, The Ottoman Special Organization-Teşkilat-ı Mahsusa: A Historical Assessment with Particular Reference to its Operations against British Occupied Egypt, 1914-1916 (yüksek lisans tezi, 2006), Bilkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Nurettin Şimşek, Teşkilât-ı Mahsusa’nın Reisi Süleyman Askerî Bey: Hayatı, Siyasî ve Askerî Faaliyetleri, İstanbul 2008.
İhsan Aksoley, Teşkilât-ı Mahsusa’dan Kuvâ-yı Milliye’ye, İstanbul 2009, s. 15-77.
“Uhuvvet-i İslâmiyye Cemiyeti”, Şûrâ-yı Ümmet, sy. 122, İstanbul 1907, s. 4.
Hamit Pehlivanlı, “Teşkilât-ı Mahsusa Türk Modern İstihbaratçılığının Başlangıcı mı?”, Yeni Türkiye, VI/31, Ankara 2000, s. 512-521.
Vucudu onu verenin yolunda sarfetmek gerekir.(B.L.) 195. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi.sy.674.
30 Ekim 2020 23:37 Sil Blogger yuksel dedi ki... Akrabayı yoklamayı ve ihtiyaçlarını gidermeyi terketmek, Hainlik etmek, Yalan söylemek, Bunların cezası bu dünyada hemen acil verilir, ahirette de ayrıca bir daha verilir. Mahmud Esad Coşan Günün Sohbeti. Akra fm.
Said-i Nursi” 89 İLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER 90 1- Bir kaç Deccal mes'elesi: “Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler. Buna cevaben: Gayet parlak, kat î bir mu'cize-i peygamberiyi göste- ren bu hadis-i sahihte:
لن تزال الخلاف في ولير بنی نو آبي العباس ٹی سلمها إلى الدجال 88 89 Şuâlar Envar Neşriyat, s:271 Afyon Hapsi mektupları, Kırmızı defter, s:69 Tarih-i Hulefa-i Suyuti, s:6 ve Ramuz-ul Ehadis, s:304 90
Said-i Nursi” 89 İLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER 90 1- Bir kaç Deccal mes'elesi: “Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler. Buna cevaben: Gayet parlak, kat î bir mu'cize-i peygamberiyi göste- ren bu hadis-i sahihte:
لن تزال الخلاف في ولير بنی نو آبي العباس ٹی سلمها إلى الدجال 88 89 Şuâlar Envar Neşriyat, s:271 Afyon Hapsi mektupları, Kırmızı defter, s:69 Tarih-i Hulefa-i Suyuti, s:6 ve Ramuz-ul Ehadis, s:304 90
Mevlidi Şerif – Süleyman Çelebi Süleyman Çelebi Hazretleri, Mevlidi Şerif‘i Peygamberimiz (SAV) Efendimiz’in diğer peygamberlerden üstün olduğunu isbat etmek üzere yazmıştır. Buna lüzüm görmesine Bursa’da İranlı bir vaiz’in Peygamberimiz (SAV)’in diğer peygamberlerden farklı olmadığını ileri süren cahilce sözleri sebep olmuştur. Mevlidi Şerif Mefhar – i Mevcudat, Hazret-i Fahr-i Alem Muhammed Mustafa ra Salevat Allah adın zikredelim evvela Vacib oldu cümle işte her kula İlgili Makaleler Sünnet Üzere Yemek 30 Aralık 2018 Mirac’tan gelen hediyeler 11 Nisan 2018 Babası Medine’de vefat eden çocuk 11 Şubat 2015 Peygamber Efendimiz’in (SAV) Vefatı 5 Ağustos 2013 Allah adın her kim ol evvel ana Her işi âsan eder Allah ona 4K Cep telefonu arkaplan resimleri Cep telefonu masaüstü resimleri Dini Nasihatler Hanımlar için telefon duvar kağıtları Hd İslami telefon duvar kağıtları Hd Telefon Duvar Kağıtları Hd Telefon Duvar Kağıtları (2) iPhone 11 Pro Max Duvar Kağıtları Oled iPhone duvar kağıtları Pc Hd arkaplan resimleri Allah adı olsa her işin önü Hergiz ebter olmaya anın sonu Bir kez Allah dese şevkile lisan Dökülür cümle günah misli hazan İsm-i pakin pak olur zikreyleyen Her murada erişir Allah diyen Aşk ile gel imdi Allah diyelim Dert ile göz yaş ile ah edelim Ola kim rahmet kıla ol padişah Ol Kerimü ol Rahimü ol ilah SOSYAL MEDYADA BİZİ TAKİP EDİN Facebook | Twitter | Pinterest | Instagram | Youtube | SoundCloud Birdir ol birliğine şek yok dürür Gerçi yanlış söyleyenler çok dürür Cümle alem yok iken ol var idi Yaradılmıştan Gani Cebbar idi Var iken ol yok idi ins-ü melek Arşü ferşü ayü güm hem nüh felek Sün ile bunları, ol var eyledi Birliğine cümle ikrar eyledi Kudretin izhar edüp hem ol Celil Birliğine bunları kıldu delil ‘Ol! ‘ dedi bir kere var oldu cihan ‘Olma! ‘ derse, mahv olur ol dem heman Haşre dek ger denilirse bu kelam Nice haşr ola, bu olmaya temam Pes Muhammeddir bu varlığa sebeb Sıdk ile anın rızasına kıl taleb Ey azizler işte başlarız söze Bir vasiyet kılarız illa size Ol vasiyyet kim derim hem tuta Mis gibi kokusu canlarda tüte Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
Hakk Teala rahmet eyleye ana Kim beni ol bir dua ile ana Her kim diler bu duada buluna Fatiha ihsan ede ben kuluna (Mevlidi Şerif’in müellifi Merhum Süleyman Süleyman Çelebi Hazretleri´nin ruhu için ve bu satırları okuyan, dinleyen, okumasına sebep olanlardan yaşayanların ruhu makamlarına, ahirete göçmüş olanlarının da ruhlarına El-Fatiha.) HAK TEALA BAHRİ Hak Teala çün yaratdı Ademi Kıldı Ademle müzeyyen alemi Ademe kıldı feriştehler sücud Hem ana çok kıldı ol lûtf issi cûd Mustafa nurunu alnından kodu ‘Bil habibim nurudur bû nur dedi’ Kıldı o nur anın alnında karar Kaldı anın ile nice ruzigar Sonra Havva alnına nakletdi bil Durdu anda dahi nice ayü yıl Şit doğdu ana nakletti bu nur Anın alnında tecelli kıldı nur Erdi İbrahimi İsmaile hem Söz uzanûr eğer kalanın der isem İşbu resm ile müselsel muttasıl Ta olunca Mustafa´ya müntekil Geldi çün ol rahmeten lil´alemin Vardı nur anda karar etti hemin ‘Ger dilersiz, bulasız oddan necat Aşk ile, derd ile edin essalat’ VİLADET BAHRİ Şefiul´usati fi yevmil´arasat, Hazreti-i Ahmedü Mahmudû Muhammed Mustafa ra Salevat Amine hatun Muhammed annesi Ol sadeften doğdu ol dür danesi Çünki Abdullah´dan oldu hamile Vakt erişdi hefte vü eyyam ile Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn Çok alametler belirdi gelmedin Ol Rebiul evvel ayı nicesi On ikinci gice isneyn gecesi Ol gice kim doğdu ol hayrûl beşer Anesi anda neler gördü neler Dedi gördüm ol Habibin anesi Bir acep nur kim güneş pervanesi Berk urup çıktı evimden nagehan Göklere dek nur ile doldu cihan Gökler açıldı ve feth oldu zulem Üç melek gördüm elinde üç alem Biri meşrık biri mağribde anın Biri damında dikildi Ka´benin Bildim anlardan kim ol halkın yeği Kim yakin oldu cihana gelmeği Bildim anlardan ki ol halkın beyi Kim yakın oldu cihana gelmeyi İndiler gökten melekler saf ü saf Kabe gibi kıldılar evim tavaf Hem hava üzre döşendi bir döşek Adı Sündüs, döşeyen anı melek Çün göründü bana bu işler ayan Hayret içre kalmış idim ben heman Yarılıp çıktı divardan nagehan Geldi üç huri bana oldu ayan Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
Bazıları derler ki ol üç dilberin Asiye´ydi biri ol meh-peykerin Biri Meryem hatun idi aşikar Birisi hem hûrilerden bir nigar Geldiler lutf ile ol üç mehcebin Verdiler bana selam ol dem hemin Çevre yanıma gelip oturdular Mustafayı birbirine muştular Üç alem dahi dikildi üç yere Her birisin edeyim nerden nere Dediler oğlun gibi hiç bir oğul Yaradılalı cihan gelmiş değil Bu senin oğlun gibi kadri cemil Bir anaya vermemiştir ol Celil Ulu devlet buldun ey dildare sen Doğuserdir senden ol hulki hasen Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır Bu gelen tehvid-i irfan kanıdır Bu gelen aşkina devreyler felek Yüzüne müştakdürür ins ü melek Bu gice ol gicedir kim, ol şerif Nur ile alemleri eyler latif Bu gice şadan olur erbab- dil Bu giceye can verir eshab-ı dil Rahmeten lil´alemindir mustafa Hem şefiu´l-muznibindir mustafa Vasfını bu resme tertib etdiler Ol mübarek nuru tergib ettiler Amine eder çü vakt oldu tamam Kim vücuda gele ol hayrül enam Susadım gayet hararetten kati Sundular bir cam dolusu şerbeti Şerbeti karşımda tutdu hûriler Bunu sana verdi Allah dediler Kardan ak idi ve hem soğuk idi Lezzeti dahi şekerde yok idi İçtim anı oldu cismim nura gark Edemedim kendimi nurdan fark Geldi bir ak kuş kanadiyle revan Arkamı sıvadı kuvvetle heman Doğdu ol saatte ol sultan-ı din Nura gark oldu semavat ü zemin Sallü aleyhi sellimü teslima Hatta tenali cennetten ve naima Essalatü vesselamü aleyke Ya Resulallah Esselatü vesselamü aleyke Ya Habiballah Essalatü vesselamü aleyke Ya Seyyidel-evveline velahirin. Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
MERHABA BAHRİ Yaradılmış cümle oldu şadüman Gam gidip alem yeniden buldu can Cümle zerrat-i cihan edip seda Çağrışuben dediler kim merhaba Merhaba ey al-i sultan merhaba Merhaba ey kan-i irfan merhaba Merhaba ey sırr-ı fürkan merhaba Merhaba ey derde derman merhaba Merhaba ey bülbül-i bağ-ı Cemal Merhaba ey derde derman merhaba Merhaba ey mah-ü hürşid-i Hüda Merhaba ey Hakk´dan olmayan cüda Merhaba ey asi ümmet melcei Merhaba ey çaresizler eşfai Merhaba ey can-ı baki merhaba Merhaba uşşaka saki merhaba Merhaba ey kudreti ayn-ı Halil Merhaba ey has-ı mahbub-u Celil Merhaba ey rahmeten lil´alemin Merhaba sensiz şefia´l müznibin Merhaba ey Padişah-ı dû cihan Senin için oldu kavnile mekan Ey cemali gün yüzü bedr-i münir Ey kamû düşmüşlere sen dest-gir Dest-girisin kamu üftadenin Hem penahı bende-vü azadenin Ey gönüller derdinin dermanı sen Ey yaradılmışların sultanı sen Sensin ol sultan-ı cümle enbiya Nur-i çeşm-i evliya vü asfiya Ey risalet tahtının sen hatimi Ey nübüvvet mührünün sen hatemi Çünkü nurun ruşen etdi alemi Gül cemalin gülşen etdi alemi Oldu zail zulmet-i cehl-ü dalal Buldu bağ-ı marifet ayn-i kemal Ya Habiballah bize imdad kıl Son nefes didarın ile şad kıl Ger dilersiz, bulasız od-dan necat Aşk ile, derd ile edin es-salat Çünkü ol mahbub-i Rahman ü Rahim Kıldı dünyayı cemalinden naim Birbirine muştalayıp her melek Raksa girdi şevk ü şadından felek İşbu heybetten Amine hub rû Bir zaman aklı gidüp geldi gerû Gördü gitmiş huriler hiç kimse yok Görmedi oğlun tazarru kıldı çok Huriler aldı tasavvur kıldı ol Hayret içre çok tefekkür kıldı ol Çevre yanın isteyü kıldı nazar Gördü kimbir köşede hayrü´l-beşer Şöyle Beytullaha karşı ol Resul Yüz yere vurmuş ve secde kılmış ol Secdede başı dili tahmid eder Hem kaldırmış parmağın tehvid eder Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
Debrenür dudakları söyler kelam Anlayamazdım ne derdi ol hümam Kulağım ağzına verdim dinledim Söylediği sözü ol dem anladım Der ki ey Mevla yüzüm tuttum sana Ya İlahi ümmetim ver- gil bana Ümmetim dedi sana çün Mustafa Ver salavat sen de ana bul safa Miracı Hazreti Peygamber Sahibü´l hullet-i vettaç, verakib´ül büraki fi leyleti´l mir´ac Hazret-i Ahmed-i Mahmud-ü Muhammed Mustafa? ya salevat Gel beri ey aşk od´una yanıcı Kendüyi maşuka aşık sanıcı Dinle gel mir´acın ol şahın ayan Aşık isen aşk oduna durma yan Bir düşenbih gecesi tahkik haber Leyle-i kadr idi o gece meğer Ol hümayun bahtı ol kadri yüce Ümmühanın evine vardı gece Anda iken nagehan ol yüzü ak Cennete var dedi Cebrail Hak Bir murassa taç ve bir hulle kemer Hem dahi al bir burak-ı muteber Ol habibime ilet binsin ana Arşımı seyreylesin görsün beni Cebrail çün cennette vardı revan Gördü kimin kırk burak otlar heman İçlerinden bir burak ağlar kati Yemez, içmez, kalmamış hiç takati Gözlerinden yaşı ceyhun eylemiş Ciğerini dert ile hun eylemiş Dedi Cebrail nedir ağladığın Hüznile can ü ciğer dağladığın Baki yoldaşın yeyip içip gezer Sen inilersin, canın ne sezer? Dedi bırk bin yıl durur kim ya emin Aşk durur bana yemek, içmek hemin Nagehan bir ün işitti kulağım Ol zamandan bilmezem sağu solum Ya Muhammed deyuben çağırdılar Bir seda birden yürekler deldiler Ol zamandan bilmezem kim nolmuşam Ol adın ismine aşık olmuşam Yüreğim içinde eridi yağım Aşık oldu görmeden bu kulağım Cenneti başıma aşkı dar eder İşimi veleyl-ü nehar üş zar eder Gerçi zahir cennet içinde duraram Ma´nide narın azabın görürem Ger eremezsem visaline anın Uruserem terkini can ü tenin Cebrail eder buraka ey burak Verdi Hak maksudunu kılma firak Kimde kim aşkın nişanı vardurur Akibet maşuka anı er görür Gel beru maşukuna er göreyim Yüreğin zahmine merhem urayım Aldı cebrail burakı ol zaman Ta Cenab-ı Ahmede geldi heman Hak selam etti sana ey Mustafa Kim mübarek hatırın bulsun safa Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
Dedi kim gelsin konuklarım anı Arşımı seyreylesin, görsün beni Bu gece zahir olur esrar-ı Hak Gösteriserdir sana didar-ı Hak Zemzem ile doldu kevn ile mekan Arşa varır dediler Fahr-i Cihan Hem sekiz cennet kapısı açtılar Alemin üstüne rahmet saçtılar Gel gidelim Hazrete ya Mustafa Muntazırdır anda ashab-ı safa Sana cennettten getirdim bir burak Deveti Rahmandurur eyle yirak Durdu yerinden hemanden Mustafa Kodu tacı başına ol pür safa Çekti ol demde burakı Cebrail Önüne düştü ana oldu delil Tarfetül´ayn içre ol şahı harem Geldi Kudse erdi vü bastı kadem Enbiya ervahı karşı geldiler Mustafaya izzet ikram kıldılar Pes geçip Mihriba ol hayrü´l enam Enbiya ervahına oldu imam İki rekat kıldı Aksada namaz Öyle emretmiş idi ol bi niyaz Ol gece durmadı ceylan eyledi Şöyle kim eflaki seyran eyledi Her biirnden türlü hikmet gördü ol Ta ki vardı Sidreye erişti ol Cebrailin durağıdır ol makam Nüh felek ta kim tutalıdan nizam Kaldı Cebrail makamında hemin Dedi ana Rahmeten lil alemin Bilmezem bu yollrı ben nideyim Kim garibem bunda kande gideyim Cebrail dedi Resule ey Habib Sanmagil bu yerde sen garib Senin için yaratıldı nüh felek İns ü cinnü, hur ü cennet hem melek Bundan hatmoldu benim seyrangahım Maverasından dahi yok aahım Ban böyle emredübtür Zülcelal Açmayam ben bundan öte perrü bal Eğer geçem bir zerre denlu ileru Yanarım baştan aşağı ey ulu Dedi Cebraile ol şah-ı cihan; Pes makamında dur imdi sen heman Rah-ı aşkta kim sakınır canını Ol kaçan görse gerek cananını Çün ezelden bana aşk oldu delil Yanar isem yanayım ben ey Halil Rah-ı aşk sanma gafil serseri Belki katmer nesnedir vermek seri ‘Ger dilersiz, bulasız oddan necat Aşk ile, derd ile edin essalat’ Söyleşirken Cebrail ile kelam Geldi Refret önüne verdi selam Aldı ol şah-ı cihanı ol zaman Sidreye gitti vü getirdi heman Gördü gök ehli ibadettre kamu Her biri bir türlü taatte kamu Kim tehlil ü kimi temcid okur Kimi tesbih ü kimi tahmid okur Kimi kıyamda kimi kılmış rükû Kimi Hakka secde kılmış ba huşû Kimisini aşk-ı Hak almış durur Valehü hayran´ü mest kalmış durur Hep gök ehli cümle karşı geldiler Mustafaya izzet ikram kıldılar Merhaba ya muhammed dediler Ey şefaat kan-ı Ahmed dediler Her biri kutladı mi´racını Dediler giydin saadet tacını Yürü kim meydan senindir bu gece Sohbeti sultan senindir bu gece Ermedi evvel gelen bu devlete Kimse layık olmadı bu ri´fate Çünkü kamusun görüp geçti öte Vardı erişti ol ulu hazrete Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
Bi hurufu lafs-ı sazt ol padişah Mustafaya söledi bî iştibah Dedi kim mahbubu matlubun benem Sevdiğin can ile mabudun benem Gece gündüz durmayıp istediğin Nola kim görsem cemalin dediğin Gel Habibim sana aşık olmuşam Cümle halkı sana bemde kılmışam Ne muradın var ise kılam reva Eyleyem bir derde bin türlü deva Mustafa dedi ya rabbenalalemin Ey hatabuşu atası çok kerim Ol zaif ümmetlerin hali ne ola Hazretine nice anlar yol bula Gece gündüz işleri isyan kamu Korkarım ki yerleri ola tamu Ya İlahi hazretinden hacetim Bu durur kim olan makbul ümmetim Hak Tealadan erişti bir nida Ya Muhammed ben sana kıldım ata Ümmetini sana verdim ey Habib Cennetimi anlara kıldım nasib Ey habibim nedir ol kim diledin Bir avuç toprağa minnet eyledin Ben sana aşıkı olucak ey latif Senin olmaz mı dü alem eş şerif Zatıma mir´at edindiğim zatını Bile yazdım adım ile adınıı Hem dedi kim ya Muhammed ben seni Bilürem göremeğe doymazsın beni Liyk varıp davet et kullarımı Ta gelüben göreler didarımı Tarfet-ül ayn içere ol Fahri cihan Ümmühanı evine geldi heman Her ne vaki oldu ise serseter Cümlesin ashabına verdi haber Dediler ey kıble-i İslam-ı din Kutlu olsun sana mir´ac-ı güzin Biz kamumuz kullarız sen şahsın Gönlümüz içinde ruşen mahsın Ümmetin olduğumuz devlet yeter Hizmet kıldığımız izzet yeter Evvel Andık Evvel andık anı kim evveldir ol Evveline bulmadı hiç akl yol Evvelin ol evvelidir bigûman Ahirin hem ahiridir cavidan Çünkü Hak evvelliğin bildik ayan Dinle imdi kılayım sûn´un beyan Hak Tela ne yarattı evvela Cümle mahlukattan kim evvel ola Mustafa nurunu evvel kıldı var Sevdi anı ol kerimü girgidar Her ne türlü kim saadet vardürür Yahşi hu, gerekli adet vardürür Hak sana verdi mükemmel eyledi Yaradılmıştan mufaddal eyledi Andan oldu her nihan-ü aşikar Arş-ü ferş-ü yerde gökte ne ki var Ger Muhammed olmaya idi ayan Olmayıserdi zemin ü asuman Hem vesile olduğu içün ol Resul Ademin Hak tevbesini kıldı kabul Ger Muhammed gelmeseydi aleme Tac-i izzet ermez idi Ademe Nuh anıçün buldu hem garktan necat Daği doğmadan göründü mûcizat Cümle anın dostluğuna adına Bunca izzet kıldı Hak ecdadına Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
Ceddi olduğiçün anın hem Halil Narı cennet kıldı ana ol Celil Hem dahi Musa elindeki asa Oldu anın hürmetine ejderha Ölmeyip İsa gök´e buldu yol Ümmetinden olmak için idi ol Gerçi kim bunlar dahi mürseldürür Lîk Ahmed ekmelü efdaldürür Çün temenni kıldılar Haktan bular Kim Muhammet ümmetinden olalar Sünnetin tut ümmeti ol ümmeti Ta nasip ola sana Hak rahmeti Süleyman Çelebi Mevlidi Şerif Mevlidi Şerif Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
Namaz mektebine kaydolup günde kirk defa rükú eden başlar, huzurunda eğilmeye layık yegane varliğin Allah Azze ve Celle olduğunu öğrenirler. Peygamber-i Ekber dünya nın Cenáb-ı Hakk ın yanında bir sinek kanadı kadar kymetinin olmadığını öğrendikleri için dünyâ ve içindekiler onların gözünde her rükû ettiklerinde küçülerek adeta bir nokta hâline dönüşür. Artık onlar ebedi ve bakî olan ahiret âlemine nisbetle fani, geçici ve yok olmaya mahkum olan dünyánin metaîna iltifat etmeyi, nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilmeyi ya da herhangi bir kulun veya otoritenin önünde baş eğmeyi namaz mektebinde öğrendiklerine ihânet sayarlar. Bugün namaz kîlmasına rağmen üç kuruşluk menfaati için zâlimin karsisinda elpençe divân duranlar, Allah ve Rasûl düşmanlarına boyun eğenler seni aldatmasın. Onlar her ne kadar namaz kılsa da kiyâmin, riükúnun ma'nāsını kavrayamamış nasibsizlerdir.Eğer birileri namaz klmasına rağmen hakk, hakikati gördügü hálde teslîim olup boyun eğmiyor, hâla haklı çıkmak için tartişmaya devam ediyorsa bil ki o kişi de rükûdan nasibdar alamamiş, hakkin karşisinda boyun bukmesini beceremeyen bir zavallidir. O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma! Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan Saylmaz. Kisşi, başım var diye övünmesin! Secdeye varmayan baş, baştan sayılmaz." EN SEVGIYLE BAŞ BAŞA Selim Seyhan
O halde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kiyamet gununde dunyada secde etmeyenlerin buna guç yetiremeyceği; horluktan gozleri one duşmuş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma ! Bilesin ki Halika yapacağin bir secde seni mahluka yapacağin bin secdeden kurtaracaktir.
Unutma!Şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayılmaz.Hak için akmayan yaş, yaştan sayılmaz.Kişi başım var diye övünmesin ! Secdeye varmayan baş, başta Namaz mektebine kaydolup günde kirk defa rükú eden başlar, huzurunda eğilmeye layık yegane varliğin Allah Azze ve Celle olduğunu öğrenirler. Peygamber-i Ekber dünya nın Cenáb-ı Hakk ın yanında bir sinek kanadı kadar kymetinin olmadığını öğrendikleri için dünyâ ve içindekiler onların gözünde her rükû ettiklerinde küçülerek adeta bir nokta hâline dönüşür. Artık onlar ebedi ve bakî olan ahiret âlemine nisbetle fani, geçici ve yok olmaya mahkum olan dünyánin metaîna iltifat etmeyi, nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilmeyi ya da herhangi bir kulun veya otoritenin önünde baş eğmeyi namaz mektebinde öğrendiklerine ihânet sayarlar. Bugün namaz kîlmasına rağmen üç kuruşluk menfaati için zâlimin karsisinda elpençe divân duranlar, Allah ve Rasûl düşmanlarına boyun eğenler seni aldatmasın. Onlar her ne kadar namaz kılsa da kiyâmin, riükúnun ma'nāsını kavrayamamış nasibsizlerdir.Eğer birileri namaz klmasına rağmen hakk, hakikati gördügü hálde teslîim olup boyun eğmiyor, hâla haklı çıkmak için tartişmaya devam ediyorsa bil ki o kişi de rükûdan nasibdar alamamiş, hakkin karşisinda boyun bukmesini beceremeyen bir zavallidir. O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma! Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan Saylmaz. Bugün bilinen dört temel kuvvet var: güçlü kuvvet, zayıf kuvvet, elektro- manyetik kuvvet ve kütleçekim kuv- veti. Güçlü kuvvet atom çekirdekle- rindeki protonların ve nötronların bir arada kalmasını sağlıyor. Zayıf kuvvet parçacık bozunmalarında rol alıyor. Elektromanyetik kuvvet atomların oluşmasını sağlıyor. Küt- leçekim kuvvetiyse evrenin büyük ölçekteki yapısını belirliyor.
Beşinci Element Karanlik enerjiyi açıklamak için öne sürülmüş görüşlerden biri, bir kozmolojik sabitin varlığıdır. Albert Einstein, genel görelilik kuramını formüle ederken, durağan bir ev- ren modeli oluşturmak için, alan denklemlerine kozmolojik sabit adı verilen bir sabit eklemiş ancak evre- nin genişlediği keşfedildikten sonra kozmolojik sabiti denklemlerden çı- karmıştı. Evrenin genişleme hızının giderek arttığını gösteren gözlemler- den sonra kozmolojik sabit yeniden alan denklemlerinde kendine yer bulmaya başladı. Boş uzayın enerji yoğunluğuna karşılık gelen bu sabi- tin negatif bir basınca sebep olarak evrenin genişleme hızını artırdığı düşünülüyor. Beşinci element hipotezi, karanlık enerjiyi açıklamak için öne sürülmüş bir diğer hipotezdir. Beşinci elemen- tin kozmolojik sabitten temel farkı, bir sabit değil büyüklüğü konumla ve zamanla değişen bir alan olmasıdır. Bilim ve Teknik Dergisi Kasım 2020 sayısı syf 62 ve syf 6 Fitne gelir savrulur. Heva ve sabrı da beraber getirir. Kim hevaya tabi olursa onun fitnesi siyah (kara) olur. Kim de sabra tabi olursa, onun fitnesi ak (nur) olur. Ravi: Hz. Ebû Malik el Eş'ari (r.a.) Sayfa: 105 / No: 9 Ramuz El-Ehadis Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin vefatından 111 gün sonra Şanlıurfa Halil İbrahim Peygamber dergahında meftun bulunduğu kabrinden naşı çıkarılarak Isparta mekiine götürüldüğünde 27 Mayıs ihtilâl hükümetinin devlet başkanlığı makamında Cemal Gürsel, Bâşbakanlık makamında ise Alpaslan Türkeş vardı.Başta bunların ve MBK üyelerinin haberi olmadan nakil yapılması mümkün değildir, çünkü hakim güç onlardı. Bedüzzaman'ın Kardeşi Abdülmecid Nursi Halil Uslu.sy.145.
"Şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin Zelzele gibi vakıalar olan şu hâdisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller.(...) Belki öyle hadiseler, bir Hakim-i Rahim'in emriyle ehl-i imanın fâni malını, sadaka hükmün7 çevirip inka etmektir ve küfran-ı nimetten gelen günahlara kefarettir. Risale-i Nur Külliyatı Zelzele Risalesi. Bediüzzaman Said Nursi.
O musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahnet cilvesi var.Çünki o masumlarınnfâni malları , onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabtan büyük ve daimi bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir. Risale-i Nur Külliyatından Zelzele Risalesi. Bediüzzaman Said Nursi.
O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma! Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan Saylmaz. Bugün bilinen dört temel kuvvet var: güçlü kuvvet, zayıf kuvvet, elektro- manyetik kuvvet ve kütleçekim kuv- veti. Güçlü kuvvet atom çekirdekle- rindeki protonların ve nötronların bir arada kalmasını sağlıyor. Zayıf kuvvet parçacık bozunmalarında rol alıyor. Elektromanyetik kuvvet atomların oluşmasını sağlıyor. Küt- leçekim kuvvetiyse evrenin büyük ölçekteki yapısını belirliyor.
Beşinci Element Karanlik enerjiyi açıklamak için öne sürülmüş görüşlerden biri, bir kozmolojik sabitin varlığıdır. Albert Einstein, genel görelilik kuramını formüle ederken, durağan bir ev- ren modeli oluşturmak için, alan denklemlerine kozmolojik sabit adı verilen bir sabit eklemiş ancak evre- nin genişlediği keşfedildikten sonra kozmolojik sabiti denklemlerden çı- karmıştı. Evrenin genişleme hızının giderek arttığını gösteren gözlemler- den sonra kozmolojik sabit yeniden alan denklemlerinde kendine yer bulmaya başladı. Boş uzayın enerji yoğunluğuna karşılık gelen bu sabi- tin negatif bir basınca sebep olarak evrenin genişleme hızını artırdığı düşünülüyor. Beşinci element hipotezi, karanlık enerjiyi açıklamak için öne sürülmüş bir diğer hipotezdir. Beşinci elemen- tin kozmolojik sabitten temel farkı, bir sabit değil büyüklüğü konumla ve zamanla değişen bir alan olmasıdır. Bilim ve Teknik Dergisi Kasım 2020 sayısı syf 62 ve syf 6 Fitne gelir savrulur. Heva ve sabrı da beraber getirir. Kim hevaya tabi olursa onun fitnesi siyah (kara) olur. Kim de sabra tabi olursa, onun fitnesi ak (nur) olur. Ravi: Hz. Ebû Malik el Eş'ari (r.a.) Sayfa: 105 / No: 9 Ramuz El-Ehadis Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin vefatından 111 gün sonra Şanlıurfa Halil İbrahim Peygamber dergahında meftun bulunduğu kabrinden naşı çıkarılarak Isparta mekiine götürüldüğünde 27 Mayıs ihtilâl hükümetinin devlet başkanlığı makamında Cemal Gürsel, Bâşbakanlık makamında ise Alpaslan Türkeş vardı.Başta bunların ve MBK üyelerinin haberi olmadan nakil yapılması mümkün değildir, çünkü hakim güç onlardı. Bedüzzaman'ın Kardeşi Abdülmecid Nursi Halil Uslu.sy.145.
YANITLAYINSIL
yuksel12 Kasım 2020 16:16 Allahümme salli alâ men ruhuhu mihrâbül ervahı vel melaiketi vel kevn" Allahümme salli alâ men hüve imâmül enbiyâi vel mürselin" Allahümme salli alâ men hüve imâmü ehlil cenneti ıbadillahil mü'minin. Salavat-ı Şerifelerin Esrarı hikmeti Fazileti.sy.38.
YANITLAYINSIL
yuksel12 Kasım 2020 16:26 Manası: Yâ Rabbi! Babacığım Hazreti Muhammed (s.a.v.) 'e salat getir. O bütün kainatın kıblesidir. Ruhlar, melekler ve peygamberler hep O'ndan şefaat isterler.Yâ Rabbi ! Benim Peygamberim Hazreti Muhammed'e salat getir.Çünkü o peygamberlerin ve resullerin reisidir.Yâ Rabbi ! Babam Hazreti Muhammed ( s.a.v.) 'e salat getir.Zira o mü'minlerin, cennet ahalisinin, peygamberlerin ve resullerin en hayırlısıdır. Salavat-ı Şerifelerin Esrarı, Hikmeti, Fazileti.sy.38.
YANITLAYINSIL
yuksel12 Kasım 2020 16:38 Bu salavat-ı şerife kitablarda yoktur. Hazreti Fatıma (r.anha) buyurdu. Eğer bu salavatı şerifeyi bir defa okursanız denizler mürekkeb, ağaçlar kalem klsa bunun sevabını yazmakla bitiremez. Bunun üzerine Rasülü Ekrem (s.a.v.) : Fatıma ne dediyse doğrudur.".buyurdu.Bu salavat-ı Şerife Cenab-ı Peygamber'i o kadar övüyord ki, arkada hiçbir şey bırakmıyordu. Salavat-ı Şerifelerin Esrarı Hikmeti, Fazileti. sy.36,37.
GİZLİ GÖREVLE LİBYA'YA GİDEN ATATÜRK HALI TÜCCARI KILIĞINDAYDI Halı tüccarı kılığında Mısır'a giden Mustafa Kemal'in ve diger anla Teşkilatı Mahsusacı Kara Kemal sorumluydu. futihat ve Terakki'yi Ittihad-1 Islam (Islam birligi) projesine tepik eden Trablusgarp'ın Italyanlar tarafından işgal edilmesiydi. Ittihat ve Terakki, iktidarın dizginlerini ele geçirdiklerinde bu projeye bel bağladı. İttihatçı eylemciler Libya'da kazandıkları tecrü- beden Balkan ve I. Dünya savaşlarında da yararlanacaklardı. Enver Paşa'nın liderliğindeki Teşkilatı Mahsusa, Libya'da silah, cephane ve profesyonel asker kıtlığına rağmen, mükemmel bir geril- la harbini örgütleyerek, 200.000 kadar Italyan askerini sahil şeridine kilitlemeyi başarıyordu. Trablusgarp'ta, sonradan çoğu Teşkilatı Mahsusacı olan ünlü İsimler gerillacılık yaptı. Bunların başında Mustafa Kemal Paşa, Nuri ve Halil Paşalar, Ali Fethi Okyar, Kuşçubaşı Eşref ve Hacı Selim Sami, Kel Ali lakaplı Ali Cetinkaya, ilk tayyareci şehitlerden Sadık Bey, Çerkez Reşit Bey, Sü- leyman Askeri, Fuat Bulca, Yakup Cemil, Nuri Conker, Rauf Orbay gibi isimler yer alıyordu. Ünlü Masonlardan Ord. Prof. Mim Kemal Öke de yüzbaşı rüt- betinde Derne cephesindeydi. Prof. Ayhan Songar'ın babası Nazmi Bey ve ünlü seyyah Abdurreşit İbrahim de Libya'ya giden gönülla "FUAT, TRABLUSGARP'A GİDİYORUZ, SEN DE GELİYORSUN"
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 04:10
Ilim ehli ve ilim öğrenmenin önemi: Eger büyük alimler Allah'ın veli kullan değilse, Allah Teâlâ'nin veli kullanının bulunmaması gerekirdi. Bu durumda cahiller Allah (cc)'ın veli kulları olamazlar (Bilgin, s. 243). Ilmi dünyayı elde etmek maksadıyla öğrenen, onun bereketinden mahrum kalır. Bu tür insanlar ilimde tam olarak derinleşemeyeceğinden, başkalan onun ilminden pek fazla yararlanamaz Islam dinini korumak niyetiyle ilim Öğrenenlerin ilmi artar ve onun inceliklerine vâkıf olur. Ayrıca onların ilminden yararlananlar çok bulunur (Bilgin, s. 243). Bir kimse ilmi, dünya için öğrenirse ilimo kimsenin kalbinde sağlam yer etmez ve hiç kimse o ilimden yararlanamaz. o ilmin hiç bereketi de olmaz. Kim ilmi ahiret için öğrenirse o ilimde bereket olur, kalpte muhkem olur ve ondan herkes istifade eder, faydalanır (Kacalin, II, s. 58). Şakik Ton Torahim şöyle der. Hazret-i Imam-1 A'zam. Ibrahim bin Edhem'e: "Ey İbrahim, Allahu Teala ibadetlerden sana salih azik verdi. Ilim de senin kapında olsun; zira ibadetin başı ilimdir ve daima amel de ilimle elde edilir." dedi (Kaçalin, II, s. 58) Ebu Hanife, Ibrahim Edhem'e şöyle dedi: “Ey Ibrahim! Senin ibadet hususundaki başarın yerindedir. Fakat ibadetin başı ve dini işlerin olgunluğu ilimle olduğundan, onu da çok değerli tutmalısın." (Bilgin, s. 244)
kirilcak şeyleri ust uste dizseler derinindekini çekseler, seyreyle sen gumburtuyu. yunus emre. Dost T V. Nihat Derindère Katre. 32.söz.1.mevkif. Risale-i Nur Kulliyati. Bediuzzaman Said Nursi. yazan. manevi Evladi. Yuksel Çelik.
Başlıktaki konuyu yıllardır yazıyor ve konuşuyoruz. O sebeple bunu uzun uzadıya tekrar değerlendirmek yerine son birkaç günde dünyada ve bölgemizde olan gelişmeleri hatırlatarak izah etmeye çalışacağız.
Bakınız sadece birkaç günde neler oldu?
Azerbaycan, yaklaşık 30 yıldır işgal altındaki topraklarını geri aldı. Ermenistan başbakanı Paşinyan kayıplara karıştı. Yenilen Ermenistan değildi. Ermenistan’ı parmaklarında oynatan Rusya, ABD, Fransa ve diğer destekçi devletler idi.
Bu hezimet dünyada şok etkisi yaptı. Ermenistan Ulusal Güvenlik Servisi’nin eski başkanı ve muhalif ‘Rodina’ partisinin lideri Artur Vanetsyan, Başbakan Nikol Paşinyan’a yönelik suikast hazırlığında olduğu şüphesiyle önce gözaltına alındı. Ardından Artur Vanetsyan ve Gönüllü Güçler Komutanı Ashot Yerkat Ashot Minasyan tutuklandı.
Dağlık Karabağ’ı işgalden kurtaran Azerbaycan ise, "Türk askeri birliklerinin Karabağ'da bulunmasına gerek yok” diyen Moskova Büyükelçisi Polat Bülbüloğlu’nu görevden aldı.
Aliyev'den, Karabağ’da Türk askerinin bulunmasına karşı çıkan Putin'e, ise “Türkiye olmazsa o kağıt parçası (anlaşma) çöptür” resti geldi.
Azerbaycan’a asker göndermeye karar veren TBMM Tezkeresi kabul edildi. Türkiye'nin yurt dışında askerî varlık gösterdiği ülke sayısı 15'e yükselecek. Türkiye, ABD'den sonra yurt dışında en aktif olan ikinci orduya sahip.
Karabağ konusunu konuşmak üzere kalabalık bir heyet Ankara’ya gelmişti. Rus heyet, Ankara'dan eli boş ayrıldı. Dağlık Karabağ’da ve Suriye'de istedikleri hiçbir şey kabul edilmedi.
Azerbaycan ordusunun zaferinin ardından Ermenistan, mezarlardaki ölüleri de çıkararak Karabağ’ı terk etmeye başladı.
Ağır yenilgiye uğramasından sonra sırra kadem basan Ermenistan’ın Başbakanı Nikol Paşinyan ortaya çıktı ve “Yüzlerce askerimiz kayıp” açıklaması yaptı, istifa iddialarını yalanladı. Ermenistan’ın daha sonra gelen resmi açıklamaları durumun vahametini gözler önüne serdi. Tümgeneral Levon Stephanyan, “2900 asker ölü, 1700 asker kayıp, 10 binin üzerindeki asker kaçak” diye aktardı. Oysa Rusya’nın tesbitlerine göre 12 binin üzerinde Ermeni askerinin öldüğü belirtiliyor. Eğer 10.000 Ermeni askeri kaçtıysa bu 10.000 Ermeni askerinin ölümünden daha büyük bir felakettir Ermenistan için…
Bu arada çok anlamlı bir kararla Rus Barış Gücü Komutanlığına Dağıstanlı Rüstem Muradov getirildi. Dağlık Karabağ'daki Rus barış gücü birliğinin komutanı General Rustam Muradov, yaptığı açıklamada, tarafların ateşkese bağlı kaldıklarını ve savaş bölgesindeki durumun istikrara kavuştuğunu ifade etti.
Ermenistan Başbakanı Paşinyan, Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan'ı görevden aldı.
Ermenistan Genelkurmay Başkanı Azerbaycan’a neden teslim olduklarını itiraf etti! Savaşı daha 3. gününde kaybettikleri ortaya çıktı.
Putin'den Ermenistan'ı yıkan bir açıklama geldi. Putin, “Karabağ Azerbaycan'ın bir parçasıdır, Türkiye uluslararası hukuku ihlal etmedi” dedi. Rusya'nın savaşa müdahil olması için bir gerekçe olmadığını belirten Putin, Ermenistan'la askeri işbirliği anlaşmasının da buna zemin oluşturmadığını söyledi. "Ermenistan da Dağlık Karabağ'ın bağımsızlık ya da egemenlik ilanını tanımamıştı. Bu da Dağlık Karabağ ve çevresindeki bölgelerin uluslararası kanuna göre Azerbaycan toprağı olduğu gerçeğini bir kez daha kanıtlıyor. Anlaşmamız, taraf ülkelere yönelik bir saldırı olması halinde ortak hareket etmeyi gerektiriyor. Kimse Ermenistan topraklarına girmemişti, bu durum da bize bu savaşa doğrudan müdahale etme hakkı vermiyordu" dedi.
Pakistan, Hindistan'ın doğrudan Pakistan'daki terör saldırılarının sponsorluğunu yaptığını belgelerle kanıtladı.
Pakistan Başbakanı İmran Han "İsrail'i tanımamız için baskı yapan ülkeler var. Filistinlileri tatmin eden adil bir çözüm olmadıkça İsrail'i tanımak gibi bir düşüncem yok" çıkışı yaptı.
İmran Han, Azerbaycan’a desteğini tekrarlayarak “Örnek bir cesaret gösterdiler. Dağlık Karabağ konusunda herhangi bir ihtilaf yoktu. Tüm dünya Dağlık Karabağ'ın Azerbaycan'a ait olduğunu kabul ediyor. Onlar (Azeriler) kendi bölgelerine geri döndüler” dedi.
İmran Han, ABD başkanlığına gelmesi beklenen Joe Biden’ın Afganistan politikası konusunda, “Afganistan asıl mesele değil. Asıl mesele İsrail. Trump'ın İsrail politikalarını değiştirip değiştirmeyeceği. Biden'in İsrail, İran ve Keşmir politikasından emin değilim” diyerek ABD’ye güvensizliğini vurguladı.
Yunanistan’da yayın yapan Greek City Times, “Kuşkusuz, Türk diplomasisi Karabağ ihtilafından sonra daha da güçlendi. Er ya da geç Batı Trakya Türkleri gündeme gelecek, ön plana çıkarılacaktır. Ebedi düşmanımız olan Türklerin, tek taraflı eylemlerinin sonuçlarına hazırlıklı olmalıyız” diye yazdı.
KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Kapalı Maraş’ın kullanıma açılmasının ardından "Rum tutumu nedeniyle Kıbrıs'ta federal bir çözümün mümkün olmadığı son 43 yıldır yaşananlarla ortaya çıkmıştır. Artık egemen eşitliğe dayalı çözüm yani iki devletli çözüm masaya gelmelidir" çıkışı yaptı.
GKRY Dışişleri Bakanı Nikos Christodoulides de kendileri açısından başka bir korkuyu dile getirerek “Korkum şu ki eğer Kıbrıs sorununa 2023’e kadar bir çözüm bulunamazsa Türkiye, adanın kuzeyini zorla ilhak edebilir” dedi.
Dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşması imzalandı. 15 ülkenin imzaladığı Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) anlaşması, küresel ekonomik çıktının yaklaşık üçte birini kapsıyor ve bölgenin ekonomik entegrasyonu için büyük bir adımı işaret ediyor. Dört gün süren ASEAN zirvesinin sonunda imzalanan RCEP, tarifeleri kademeli olarak düşürerek, korumacılığa karşı koymayı, yatırımı artırmayı ve bölge içinde malların daha serbest dolaşımına izin vermeyi hedefliyor. Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık, Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda, Brunei, Vietnam, Laos, Kamboçya, Tayland, Myanmar, Malezya, Singapur, Endonezya ve Filipinler’i içinde bulunduruyor. ABD ve AB bu yeni sistemden dışlanmış oluyor.
Danimarka'da bir haber ajansı Danimarka askeri gizli servisinin (FE) ABD'li NSA ile bazı Avrupa ülkelerini içeren bir kablolu (f/o) dinleme operasyonuna karıştığını ayrıntıları ile ortaya çıkardı.
Fitneci devletler tarafından yıllardır karıştırılan Libya'da askeri heyetlerin imzaladığı ateşkes anlaşmasının ardından siyasi heyetler de seçim tarihi üzerinde anlaştı: 24 Aralık 2021'de parlamento ve başkanlık seçimleri yapılacak.
Libya milli petrol kurumu başkanı, ülkedeki Petrol tesislerinin yeni kurulacak bir güç tarafından korunacağını açıkladı.
Libya ordusu şart koşarek Wagner ve Cancavid Milislerinin geri çekilmelerini istedi.
Fransa’ya giden ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Dağlık Karabağ ve Doğu Akdeniz'deki gelişmelere işaret ederek, "Türkiye'nin son aylarda oldukça saldırgan tavır sergilediği hususunda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile hem fikiriz" dedi. Türkiye'nin bu tutumunun, halkının çıkarına olmadığı konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ikna edilmesi gerektiğini söyleyen Pompeo, “Bunun için Avrupa ve ABD'nin Ankara'ya karşı birlikte tavır alması gerekiyor. Türkiye’nin son zamanlarda attığı adımların çok agresif olduğu konusunda hemfikiriz. Bu adımlara Türkiye’nin Dağlık Karabağ’da Azerbaycan’a desteği, Libya’daki askeri adımları ve Akdeniz dahil. ABD yönetimi ve Avrupa, Türkiye tarafından Ortadoğu’da son birkaç ayda atılan adımlara karşı ortak çalışmalı. Türkiye’nin giderek artan askeri kabiliyetleri bir endişe kaynağı” diyerek Türkiye’ye karşı bir bakıma Haçlı ittifakı talep etti.
Bu konuşmaları yapmış olan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Paris ziyaretinin ardından Türkiye’ye geldi. Ankara’da hiçbir bakan ve cumhurbaşkanı ona randevu vermedi. İstanbul’da Fener Patriği Bartalemeos ile görüşüp çaresiz evine döndü. Tek başına bu olay bile Türkiye karşısında ABD’nin ne durumda olduğunun çok çarpıcı bir fotoğrafı idi.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) artık yararlı çözüm üretemediğini dile getirerek kurdukları uluslararası sistemin çöktüğünü ifade etti. Fransız basınına verdiği demeçte Macron, uluslararası iş birliğine dair yapıların reforme edilerek modernleştirilmesi gerektiğini söyledi. Macron, bu yapıların son dönemde engellendiğini ve bu sebeple zayıflatıldıklarını belirtti. Macron, BMGK'nın yanı sıra Dünya Sağlık Örgütü'nü de aksayan uluslararası sistemlere örnek olarak gösterdi.
"Güçlü Avrupa" söylemini savunan Macron, daha önce de "NATO'nun beyin ölümü gerçekleşti" açıklamasıyla dikkatleri üzerine çekmişti.
Bağdat ve Erbil yönetimleri PKK'nın Sincar'daki varlığını sonlandıracak anlaşmayı uygulamaya koydu. Haçlı taşeronu terör örgütlerinin Irak’tan çıkarılması süreci başladı.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi terör destekçisi James Jeffrey, stratejik ortaklarını satarak yüzüstü bırakan şu açıklamayı yaptı: “PKK/YPG'ye Türkiye karşısında durma garantisi vermedik.”
Türk güvenlik kaynaklarının açıklamasına göre, TSK, Irak'ın kuzeyine son bir ayda gerçekleştirdiği operasyonlarda 82 teröristi etkisiz hale getirildi. Operasyonlar nedeniyle bölgede harekat imkanını tamamen kaybeden terör örgütünde çözülmeler hızlandı. Bu durum telsiz konuşmalarıyla da tespit edildi.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Musavi, ABD’ye göz kırpan bir mesajla “ABD Afganistan'ı sorumsuzca terk etmemeli” diyerek Afganistan’da kalmaya devam etmelerini talep etti ve açıklamada, (İran’a uygulanan) ambargoya rağmen, Afganistan işgali sırasında ABD’ye zorluk çıkarmadıkları” itirafında bulundu.
İsrail F35 savaş uçakları Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile düzenledikleri tatbikat kapsamında 3 gün Kıbrıs üzerinde uçuş yaparak bir züğürt tesellisi olarak kendilerince mesaj verdiler.
ABD ordusunda, sadece bir günde yapılan Covid-19 testlerinde silahlı kuvvetlerinde 1.300'den fazla pozitif vaka tespit edildi. ABD Savunma Bakanlığı'nın, verilerine göre ordunun aktif üyeleri arasında 69.000'den fazla vaka tespit edilmiş oldu.
Sadece son birkaç gün içinde dünyada ve bölgemizde neler olduğunu özetle hatırlatarak egemen güçlerin nasıl perişan vaziyette olduklarını göstermeye çalıştık. Bütün bunlar “Süper güçlerin” ölümcül hasta olduklarını göstermiyor mu?
CHP’den bir halt olmaz. Doğru düzgün muhalefet bile yapamıyor. Yarım asırdır muhalefette güya, onu bile yüzüne gözüne bulaştırıyor.
Türkiye öteden beri tek parti ve darbelerle yönetildi. Hiçbir zaman kamil bir iktidar ve kamil bir muhalefet olmadı. CHP’liler yemeyi de bilmiyor. Hapur hupur yerken üstüne başına dökülüyor. Batılılar bu işi biliyorlar. Her şey kitabına uydurulmuş, şeffaf, muhasebeleştirilmiş. Adamlar işi biliyor. Sağcılar bu konuda solculardan daha iyi.
Bu iş başından beri böyle. İş Bankası’na bakın, işin içinde İtibarı Milli Bankası var, Afyon Terakki Bankası var, Hilafet fonundan gelen paralar var, Hazineden aktarılan paralar var, Anadolu’daki tüccardan toplanan paralar var, ama bunun üzerinde bir Kamalizm şalı örtülmüştür, kimse dokunamaz.
Taksim anıtı gibi, yapan İtalyan, parasını veren İtalyan bankerler, Ermeni bir tüccar, öne koymuşsun Mustafa Kemal, İnönü, Fevzi Çakmak, onlar o heykeli dokunulmaz kılıyor. Arkada işgal kuvvetlerine komuta eden Rus generalleri. Milli bayramlarda gider çelenk koyarsınız. Anıtın bir tarafında başı eğdirilen başörtülü bir kadın, öbür tarafında başı göklere bakan başı açık bir kadın.. Biri cepheye mermi taşıyan kadın figürü, öteki Keriman Halis karakteri.
CHP’li bir belediye başkanı kurban da kesmişti, nerde biliyor musunuz, genelev açarken, davul da çaldırmış, dansöz de oynatmıştı. Tabii adettendir dansözün göbeğine para yapıştıracaksın bir de! Böyleymiş CHP’nin Laik Demokratik Cumhuriyetinde işler demek ki. Ah bu CHP’liler. Tek parti döneminde bir bakmışın komünist olmuşlar.. Bir bakmışın Hitler’in doğum günü partisine katılmışlar. Bir bakmışsın Mussolini’nin “Terbiye diktatörlüğü” hayranı olmuşlar. Dağ başını duman almış, kara gömlekliler yürümeye başlamışlar. Ardından “denize döktüğümüz Yunan’la kardeş”. Venezilos’la kol kola! Ardından İngiliz’le dost, sonra Küçük Amerika hayalleri.
Zavallı Fevzi Çakmak, TKP kurucusu, ama aynı zamanda Küçük Hüseyin efendinin müridi. Küçük Hüseyin efendi, Afyon Terakkinin kurucularından, Çakmak, Laik Cumhuriyetin koruyucusu. Çık işin içinden çıkabilirsen. Sahi İsmet Para 10 Kasım’da neredeydi!? Şimdi kendi aralarında da konuşuluyor: “Atatürk öldürüldü mü” diye. Öldürüldü ise kim öldürdü!.
CHP’liler soruyor, her darbeden sonra kurulan ilk hükümetin hemen hemen tamamı, CHP’li Masonlardan oluşur. Sahi Mustafa Kemal Mason localarını kapatmıştı değil mi? Tabii, “aynı gayeye hizmet edecek iki cemiyete hacet yoktu”. Onun için meşrik-i azam Mustafa Kemal’e müşavir yapıldı. Mustafa Kemal öldüğünde onun yanında olan da o kişi idi.
CHP iktidardayken yeme konusunda iştahlıdır. Muhalefette iken ihtiraslı. Kıt kaynakları paylaşamayınca kavga ediyorlar. Zaten CHP biri ile kavgalı değilse kendi içinde kavga eder. Tek başına sahip olmak ister her şeye. Paylaşımcı değildir. Sağcılar paylaşır. Aslan payı kendinin olsa da sus payını ihmal etmez.
Solcu’nun halkçı bir dili vardır. O dil şuuraltına yerleşmiş olduğundan sürekli vijdanını rahatsız eder. Bizim dindar yiyicilerde de aynı durum sözkonusu. O vijdanının sesini dindirmek için “aslan sütü” ile onu sakinleştirmesi gerek. Rakı ve tuzlu leblebi, bu işin olmazsa olmazıdır. Aklını ve vijdanını baskıladın mı her şey mümkün. Onun için “İçki kötülüklerin anasıdır” denmiştir.
Ya hu, n’olacak bu CHP’nin hali. Strafor, Otpor gibi Amerikan beslemesi örgütler devreye girip Taksim’deki Gezi Parkı olaylarını örgütlüyorlar, bir bakıyorsunuz CHP işe atlamış. Hoş artık bizimkiler de Adnan Oktar, Kalkancı oltasını yutmadı mı. ABD’nin elinde ANTİFA da var, DAEŞ gibi örgütler de. Milliyetçisi de var, solcusu, hatta komünisti de. 68 Kuşağı ABD operasyonu değil mi idi, ama sokağa çıkanlar “Kapitalizmin bekçileri ya da hizmetçileri olmak istemiyoruz.”, “Kapitalizmin koruma köpeği ya da hizmetkarı olmak istemiyoruz” Ama aslında o iş Charles de Gauille’nin, ABD’den dolar karşılığı olmayan altınları geri istemesi idi. Bu işler böyledir. Şimdi de Biden Türkiye’de muhalefete destek vereceğiz diyor, birileri sevindirik oluyor. Ayıp ya hu!
ABD’nin siyaset ajandasında herkes var. Komünizme karşı, sola karşı dindarları ve milliyetçileri kullandı, dindarlara ve milliyetçilere karşı solcuları ve liberalleri kullandı. Bu işler böyledir. Komünizmin cehenneminden kaçanlar Kapitalizmin cehennemine, Kapitalizm cehenneminden kaçanlar Komünizm cehennemine sığındılar. Oysa, aslında her iki cehennemde de aynı Şeytan’ın dostları onları bekliyordu. Aslında bunların sağı solu yok. Yok aslında birbirlerinden pek farkları.
Hani iktidarın yanlışları karşısında halkın sesine kulak verip onu dile getirecek maalesef bugün tek bir siyasi parti yok. Aslında hemen hemen hepsi İstanbul sözleşmesinden yana, geleceklerini Avrupa’da arıyorlar. ABD ile ittifak onlar için önemli. BM, DSÖ, IMF vazgeçilmezimiz.
5G’ye itiraz eden parti var mı? Ya da Starlink’e, Neuralink’e, Chip teknolojisine, HES’e karşı çıkan var mı, ya da aşıya. O kadar çok birbirlerine benziyorlar ki, peki niye bu kadar çok kavga ediyorlar o zaman. Tarım politikaları, dış politika konusunda birilerinin neden hiç sesi çıkmıyor?
Uluslararası sistemin vazgeçilmezleri konusunda aslında herkes uysal. Halkın gazını almak ya da kendi tabanlarına selam kabilinden sözler edilmiyor değil. Bu anlamda ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. 68 Kuşağı da ABD’ye küfrediyordu ama aslında o gün Amerikan âmâline hizmet ediyordu. Haklı eleştirileri de vardır. Ama o haklı eleştiriler, altın tas ve bal hükmünde olsa da asıl iş o bala karıştırılan zehirdeydi.
En iyi Amerikancı dil ile ABD’yi eleştirirken, perdenin arkasında el sıkışandır. Biden’ın attığı oltayı hemen yutanlar var ya, onlar yem de istemezler. Çünkü oltaya takılan balık yem istemez! ABD’ye Türkiye’yi şikayet etmek, ABD destekli ulusalcılık, solculuk CHP’ye de bu işe teşne STK’lara da Media’ya da hayır getirmez. Efendilerine hizmet edeceksen, önce büyük bir sadakatla onlara bağlanacaksın, sonra ülkede gelip kendini milli kahraman ilan ettireceksin. Ulusalcılarla, geniş halk kitlelerine sahip topluluklarla fotoğraf çektireceksin, sonra efendilerinin işaret ettiği bir politikacıya el altından destek verecek, ona uluslararası arenada siyasi ve mali destek sağlayacaksın. Bu destekleri alan Media ve STK’ları o kişiye destek için yönlendireceksin. Bu günün dünyasında işler böyle yürüyor. “Cilalı adam” devrini geçti, siber dünyanın “yeni normal”i böyle artık. Bize yemez yapmaz, yer yapmaz, yapar yer değil; yemez yapar adamlar lazım.
İnsana vaaz / nasihat olarak ölüm yeter denir. Lakin şu korona günlerinde ölüm yağıyor üstümüze, kimsecikler tınmıyor! Ölüm düşüncesinden bu kadar uzak bu kadar nasipsiz başka bir dönem yaşanmadı. "Hayat eve sığar" diyoruz... Ya ölüm neye sığar? İstatistiklere mi? Her gün ölüm raporları yayımlanıyor tüm dünyada. Sayılardan oluşan ölümler... "Bugün İspanya'da ne çok ölen oldu birader" gibi lakırdılar arasında kanıksadık ölümü bile. İlkin, koronavirüs yaşlıları öldürüyor denilmişti. "Bana bir şey olmaz" dedi yaşlı olmayanlar. Sonra yaş aralığı aşağıya indirildi. Fakat o da kanıksandı tedrici bir şekilde. Halbuki, ölüm her gün inen bir ayet. Kanıksandı mı rahmet biter. Zaten ölüm hakkında hiçbir şey bilmeden yaşam hakkında da hiçbir şey bilemeyiz. Hayatın anlamı ölümde saklı. Gününü gün etmek / vur patlasın çal oynasın yaşamak, Camus'nün dediği gibi, upuzun uykudan ibarettir.
Sabah Haberler Yazarlar Son Dakika Sabah Cumartesi Gündem Ekonomi Yaşam Sağlık Dünya Sigorta Seyahat Hava Durumu Diğer Galeri Sabah TV Video Galeri Ekler Bölgeler Şans Oyunları Astroloji Televizyon Çizerler e-Gazete BİZE ULAŞIN KÜNYE
SALİH TUNA SALİH TUNA Dünyayı terk eden ölüm paylaş tweetle paylaş Yazara Gönder paylaş AA İnsana vaaz / nasihat olarak ölüm yeter denir. Lakin şu korona günlerinde ölüm yağıyor üstümüze, kimsecikler tınmıyor! Ölüm düşüncesinden bu kadar uzak bu kadar nasipsiz başka bir dönem yaşanmadı. "Hayat eve sığar" diyoruz... Ya ölüm neye sığar? İstatistiklere mi? Her gün ölüm raporları yayımlanıyor tüm dünyada. Sayılardan oluşan ölümler... "Bugün İspanya'da ne çok ölen oldu birader" gibi lakırdılar arasında kanıksadık ölümü bile. İlkin, koronavirüs yaşlıları öldürüyor denilmişti. "Bana bir şey olmaz" dedi yaşlı olmayanlar. Sonra yaş aralığı aşağıya indirildi. Fakat o da kanıksandı tedrici bir şekilde. Halbuki, ölüm her gün inen bir ayet. Kanıksandı mı rahmet biter. Zaten ölüm hakkında hiçbir şey bilmeden yaşam hakkında da hiçbir şey bilemeyiz. Hayatın anlamı ölümde saklı. Gününü gün etmek / vur patlasın çal oynasın yaşamak, Camus'nün dediği gibi, upuzun uykudan ibarettir.
***
Koronavirüs günlerinde ölüm, o şaşaalı cenaze törenlerinin ironik ödeşmesi sanki. Cenazeler koronadan önce adeta gösteriş törenlerine dönüşmüştü ya onu diyorum. Korkunç siyah büyük gözlüklerle, alkışlarla ve o tuhaf lakırdılarla... Nedir o "Rahat uyu" falan, mevtanın ardından. Ölümü yanlış anlamamak gerek. Ölüm uyumak değildir. Tam aksine, bir uykudan uyanmaktır. Muhafazakarlar da ellerinde cep telefonlarıyla kendi "ünlülerinin" cenazelerini panayırlara dönüştürmüşlerdi. Tabutla selfie çektireni bile gördüm, daha ne diyeyim! Hatta bir defasında, "Korkuyorum; birbirlerine 'görünmek' sevdasından bir gün mevtalarını musalla taşında unutacaklar!" demiştim. Şimdi malumunuz moderni / muhafazakarı kaçıyor, kaçmak zorunda kalıyorlar cenazelerden. "Ölümün ironik ödeşmesi" dediğim bu! ***
İnsanları ölüm de durup düşünmeye, hayatı sorgulamaya sevk etmiyor, derin uykusundan uyandırmıyorsa o ölüm dünyayı terk etti demektir. Sokurov bir kahramanını (Aleksei Ananishnov) şöyle konuşturur: "İnsan birçok sebepten dolayı ölür ama hangi sebepten dolayı yaşadığını bilmez..." Yaşamanın nedeni bilinmeden yaşanan hayat, kaçak bir hayattır. Acınası, bedbaht ve beyhude bir hayat... Bir de ölmeden önce ölenler vardır, yaşanmaya değer hayatı idrak edenler. Onlar ki, hiçbir zaman mahzun olmayacaklardır. Gelin kulak verelim onlardan birine, Hazreti Pîr'e: "Öldüğüm gün tabutum yürüyünce / Bende bu dünya derdi var sanma! / Benim için ağlama / 'Yazık, yazık! Vah, vah!' deme! / Şeytanın tuzağına düşersen o zaman 'eyvah' demenin sırasıdır. / Cenazemi gördüğün zaman 'Ayrılık, ayrılık!' deme! / Benim buluşmam asıl o zamandır. / Beni mezara koyunca elvedâ demeğe kalkışma! / Mezar cennet topluluğunun perdesidir. / Mezar hapis görünür amma, / Aslında canın hapisten kurtuluşudur. / Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret! / Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki? / Sana batma görünür amma / Aslında o doğmadır, parlamadır. / Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi? / Neden insan tohumu için bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun?..."
Müslümanın anti emperyalist oluşu, basit bir siyasi tavır alma meselesi olarak yorumlanmamalı.
Sözünün söylenmeye değer olduğuna inanan kimsenin bu sözünü söylemekten vazgeçtiğine tanık olunmamıştır.
Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur. Asıl mesele bir derdimizin olmasıdır.
Bugün Müslüman olduğunu söyleyen milyonlarca insan, aslında İslamın hakikatinden uzak bir hayat sürmektedir.
Ve şimdi, öyle düşünüyorum ki, tecrübe denilen şey, insanın hayatında yer etmiş olan hayal kırıklıklarının toplamıdır.
Biz, Osmanlı’yı bütün hatalarına ve her şeye rağmen mücerret bir İslami gayret içinde gördüğümüz için severiz.
Küstaha şefkatle davranıldığında yola geleceğini düşünen aldanır: ona, onun anlayacağı dille konuşarak haddi bildirilmelidir.
Geç demek, çaresizlik demektir.Yani artık yapacağı bir şeyin kalmadığına inanmak demek.Oysa biz daha yeni başlıyoruz.
Ancak halen Müslümanların önünde duran handikaplardan biri, onların İslam’ı anlamak hususunda karşı karşıya bulundukları güçlüktür.
Bol bol okuyun ve okumayı terk etmeyin. Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur. Asıl mesele bir derdimizin olmasıdır.
İslam Allah’ın indirdiği ve kabul ettiği tek din olarak, başka hiçbir dünya görüşüyle, başka hiçbir fikirle, amelle uzlaşmaya girmeye muhtaç değildir.
Kuru ağacı canlandırma niyetiyle sulayabileceğin gibi, onu çürütmek için de sulamanın yolu açıktır. Üstelik her ikisi için gerekli olan eylem birbirinin aynıdır.
İslami bilincin iade edilmesi soyut olarak doğru düşünmekle elde edilemez. Doğru düşünme tarzını, aynı zamanda bir yaşama alışkanlığı haline koymak gerekiyor.
Yapacak işi olan, diyecek sözü olan onu söylüyor ve onu yapıyor. Yapacak işi, diyecek sözü olmayansa, başkasının yapıp ettiklerinin dedikodusunu yapmakla meşgul oluyor.
Çünkü beklemek çok korkunçtur, usul usul geleceğini bilerek ama ne zaman ölüm meleğinin kanadını açıp kendisini kapacağı anı bilmeden, bu meçhul anı bilmeden beklemek.
Bence bir insanı tanımanın tek bir yolu vardır,onu bitmiş kabul etmek. Onu artık yaşamıyor saymak. İnsan ancak böyle bakınca onu olduğu gibi, tamamlanmış olarak görebilir.
İnsan ancak Allah’ın rızası için hareket ederse hasbiliğini de nefsinin iğvalarından korumuş olur. Yoksa mücerret hasbî olma iddiası insanı kolaylıkla nefsinin rızasına râm edebilir.
Görmenin düzenini Allah öğretti. Onun öğrettiği yol dışında bir yol denemek boşuna uğraşmaktır. İnsan sahiden görmek istiyorsa, kendisine öğretilen yola teslim olacaktır.
Aslında, ilim denilen vakıanın mücerret gayesi, insanın kendi nefsini beğenmekten alıkoyması, artı, ilinde derinleştikçe, kendi hiçliğini, aczini daha derinden hissetmesine yol açmasıdır.
Batı kafa yapısı, dini felsefe haline getirmiştir. Dinin hayata müdahale edecek, hayatı sevk ve idare edecek özünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu
Kimi basit görünen düşüncelerin bir dizgeye kavuşturulması, bu demektir ki bilinç düzleminde belirginleştirilmesi yüzyılların geçmesini gerektirmiştir…
Bugün bir şeyin kendi olduğu, başka bir şey olmadığı önermesi herkese doğal bir kabul gibi görünüyor. Oysa A=A önermesinin bu hâliyle ifade edilebilmesi için yüzyılların geçmesi ve Aristo’nun gelmesi beklenmiştir. Ve bu “basit” olgu üzerine Aristo özdeşlik mantığının ilkelerini geliştirmiştir.
“Şimdi ve burada” terimi de bu basit gerçekliklerden biridir…
Şimdinin içinde yaşıyorum, bu demektir ki, içinde bulunduğum o bir tek andır içinde yaşadığım zaman… Ama her nefes alışımda o an eskide kalıyor ve ben yeni bir ana yelken açıyorum… Ne var ki bu anlar birbirini kesik kesik izlemiyor… Birbirine demiryolu tertibinde olduğu gibi eklemlenerek de sürmüyor. Demiryolu her ne kadar uzaktan bakıldığında tek ve yekpare bir bütünmüş gibi görünse de…
İçinde yaşadığımız an kesiksiz ve kesintisiz olarak birbirine ulanan anların toplamıdır ve kesintisiz olarak devam edip gider…
Bunları söylemek nereden aklıma geldi?
Mustarip filozof Arthur Schopenhauer’ın bir öğüdüne rastladım
“Mutluluğumuzu ve esenliğimizi ilgilendiren her konuda hayal gücümüzü dizginlemeliyiz. Yani öncelikle hayaller kurmamalıyız. Çünkü hemen ardından iç geçirerek tekrar yıkılacağımızdan, fazla pahalıya mal olurlar” (https://eksisozluk.com/arthur-schopenhauer-228135).
Düşünürün bu kurgusuna itirazım yok. Kurduğunuz hayal sizi sukutuhayale uğratabilir, demek istiyor. Bu nedenle de pahalıya mal olur…
Ama biliyoruz ki başlangıçta imkânsız gibi görünen kimi büyük işler aynı zamanda büyük hayallerin mahsulü ve onun başarısıdır. Örnekse Cebeli Tarık Boğazı’nı geçerek İspanya’yı fetheden Tarık bin Ziyad, Kudüs Fatihi Selahattin Eyyubi, gemileri karadan yürüten Fatih: bu fetihler büyük hayallerin hasılasıdır.
Hayal denince malayani bir malihulya akla gelmesin! Bu hayal, ciddi bir hedefi gerçekleştirmeye matuf tasarıdır… Bu hayal, halihazırda mevcut olmayan, ancak gerçekleşmesi tasarlanan ve gerçekleşmesi bir layiha üzerinden hazırlanan hedefi işaret ediyor.
Böyle bir hayal kurmak boş bir hevesle gerçekleşmez. Şimdi ve burada olanı aşmayı gerektirir. İçinde yaşanılan anın ötesinde durana ulaşmak, hedef budur…
Rodin, görkemli heykellerini nasıl yaptığı sorulduğunda şu cevabı veriyordu: “Heykel, önümdeki mermer blokun içinde duruyor; ben, mermeri yontarak onu açığa çıkarıyorum!”
Ne kadar kolay değil mi?
Her türlü imkân, içinde yaşadığımız anda içkin… İnsana düşen, o anı aşarak hayalimizde olan tasarıyı somut hâle getirmek… O hayal olmadan o gerçeklik dışa vurmaz.
Büyük iş gerçekleştirmek isteyen, onun büyük hayaline talip olur.
Kimileri yanlışında ısrar etmeye başlayınca, yanlış yalana dönüşüyor.
Nasıl ki suç samur kürk olsa, kimse üstüne almıyorsa, yalan da ne kadar tatlı olsa kimse üstüne almıyor. Onu üstüne alanın toplum nezdinde inandırıcılığı kalmıyor.
Toplum güven esası üzerinde işlerliğini sürdürür.
Toplum düzeni güvene dayanır.
Güven demek, orada yalana yer bulunmadığı, tüm işlemlerin doğruluk esası üzerinden yürütüldüğü anlamını taşır.
Mahir Kaynak merhumun esaslı bir varsayımı vardı. Bir toplumsal patlamada, örneğin bir terör olayında işin sonuna bakmalı, o olaydan kim çıkar sağlıyor; onda kimin çıkarı varsa, olayda onun parmağını aramalı, diyordu…
Ancak kumpas durumunda hal her zaman böyle olmayabilir. Kumpası kuranlar onun ortaya çıkmayacağı varsayımıyla bu işe teşebbüs etmiştir. Ancak gülle ellerinde patlayınca çaresiz kalmış olurlar. Ama gene de üstüne almaktan kaçınırlar. Çünkü kimse rezil olmak istemez.
Kumpas yeterince sağlam kurulmamışsa tertipçisine döner ve onu rezil eder…
Rezil olmamak için de yalana başvurulur. “O ben değildim, o başkasıydı; o yaptı, ben yapmadım…” kabilinden kekelemeler gırla gider… Ama nafile…
İlkin kumpas, ardından yalan… Bu çifte kavrulmuş bir riyakârlık da olsa işe yaramaz…
Adli tıbbın ilginç bir ilkesi var: mükemmel cinayet yoktur!
En mükemmeli ve kusursuz görüneni bile bir yerde mutlaka bir açık verir. Yeter ki o açığı yakalayacak göz var bulunsun…
Yalan ve kumpas da böyle…
En mükemmelinde bile mutlaka bir kusur, bir açık bulunur…
Tarihte kimse Giritli Epimenides kadar mükemmel yalancı olmayı başaramamıştır. Gene kimse onun kadar doğrucu da olmamıştır.
Ne diyordu Giritli Epimenides: “Bütün Giritliler yalancıdır.”
Eğer bütün Giritliler yalancı ise kendisi de bir Giritli olan Epimenides de yalancıdır; eğer Epimenides doğru söylüyorsa, bütün Giritliler yalancı değil, demektir. Bir önerme aynı anda hem doğru hem yalan olamaz…
Ne ki her kumpas kuran veya her yalan söyleyen Epimenides kadar zeki olamıyor. Onun kadar ustaca önermeler öngöremiyor.
Giritli gibilerin paradoksu ebediyen baki kalır ve ders vermeye devam eder.
Ama sıradan yalancıların mumu anca yatsıya kadar yanar…
Dilimizde “herkesin doğrusu kendine” diye ifade edilen bir deyiş var.
Bu deyişin bizatihi kendi, doğru bir fikri ifade ediyor: herkes kendi doğrusuna sahip çıkar!
Çünkü onların her biri “doğru” diye bildiği şeyi kendi penceresinden görüyor.
Güneş, doğuya bakan pencere ile batıya bakan pencereden aynı güneş olarak görünmez. Hele de pencereler arasında yükselti farkı varsa…
Oysa her iki pencereden görünen güneşin bir de kendi hakikati var… O güneş, gerçek güneş ya da güneşin gerçekliği her iki pencereyi haklı da çıkarabilir, haksız da… Ama onun kendi gerçekliği asla değişmez.
Bu durum niçin böyle oluyor?
Her insan teki, kendi penceresinden güneşin kendini görmeden, penceresine yansıdığı kadarını görüyor. Bu itibarla herkes kendi gördüğünü, gerçek güneş sanıyor.
Büyük bilge Nasrettin Hoca kadılık yaparken davacıyı dinledikten sonra ona “Sen haklısın” demiş. Ardından davalının savunmasını dinlemiş, ona “Sen de haklısın” demiş. Olayı müşahede eden karısı Hoca’ya “Hocam, bu nasıl hüküm vermektir, davacıya da haklı diyorsun, davalıya da… Böyle hüküm mü olur?” diye itiraz edince, Hoca ona “Sen de haklısın” demiş.
İmdi…
Bir de “Her söylediğin doğru olsun ama her doğruyu her yerde söyleme” öğüdünde bulunan bir atasözümüz var. Bu söz sanırım biraz da Doğrucu Davut’a göndermede bulunuyor. Doğrucu Davut her ne düşünüyorsa bildiğini paldır küldür söylermiş… Komşusu Doğrucu Davut’u kadıya şikâyet ederek “Efendim komşum her zaman doğruyu söylüyor” demiş. Kadı “Herkes doğru söyleyeni isterken, sen neden yakınıyorsun?” diye sormuş. Komşu “Efendim, sözleri beni incitiyor” cevabını vermiş. Kadı, davayı sonuçlandırmak üzere Davut’u mahkemeye celp eder. Kadının bir gözü körmüş. Davut, kadı ile karşılaşır karşılaşmaz: “Selamünaleyküm kör kadı” deyivermiş. Kadı “Vallahi ben doğru söyleyeni severim ama patavatsızlığa pes!” tepkisinde bulunmuş.
Başa dönersek, hakikatin bir kendinde olan gerçekliği var, bir de onu kendi varsayımına göre değerlendiren kimsenin gerçekliği var…
Kendi gördüğü gerçekliği, hakikatin kendisiymiş iddiasında bulunan biri ile patavatsızın teki, hatanın en büyüğünü ika etmiş olur.
Değerli tarihçi Dursun Gürlek, bir önceki pazar günü yazısında “hurda” kelimesi münasebetiyle aşağıdaki anekdotu aktarıyor:
“…Bu anlamdaki Farsça beyti, Şemseddin Sami merhum şöyle açıklıyor:
“Bu tarih, (beyit) kutbü’l-ârifin Şeyh Feridüddin Attar hakkında söylenmiştir. Hazret, Cengiz Han’ın ordusuna mensup bir Moğol tarafından esir edildiği sırada 104 yaşındaydı. Moğol, kendisini öldürmeye hazırlanırken diğer bir Moğol askeri, bu ihtiyarın Müslümanlar arasında meşhur bir zat olduğunu, fidye olarak Müslümanlardan çok akçe alabileceğini hatırlattı. Moğol, öldürmekten vazgeçip, fidyesini bulmak için Hazreti Şeyh’i gezdirmeye başladı. O sırada hamiyetli bir zat ortaya çıkıp yüz bin altın teklif edince Şeyh, Moğol’a şöyle dedi: “Bu, benim kıymetim değildir. Tam değerini bulmadıkça satma.” Moğol daha fazla veren birini bulurum ümidiyle Şeyh’i gezdirmeye devam etti. O esnada sırtındaki saman torbasıyla oradan geçen bir fakir, “Şu ihtiyarı bana bağışla, sana şu samanı vereyim” deyince Hazreti Şeyh Moğol’a, “İşte, benim değerim budur, sat” demiş. Fena halde öfkelenen Moğol, Feridüddin-i Attar hazretlerini katletmiş.” (Kültür dünyamızın hurdacıları, Yeni Şafak, 15 Kasım 2020).
Üstat Gürlek kıssayı burada kesiyor.
Feridüddin-i Attar’ın bilgeliği ile Moğol askerinin zıtlaşan hamakatinin püf noktasını okurun izanına bırakıyor. Bizim kabulümüze göre Şeyh, yaşlı kişiyi tercih ederken ona “sırtındaki saman torbasıyla” bütün servetini teklif eden birini işaret ediyordu. Ancak Moğol askerinin zihinsel melekesi bu inceliği fark edecek donanımda değildi.
Bu olay bana başka bir menkıbeyi hatırlattı.
Hz. Ali’nin ağabeyi Hz. Cafer’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde, bir hurmalıkta dinlenirken orada çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü.
Köle ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereyken önünde aç bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğe attı. Köpek ekmeği hemen yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da yedi. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp yeniden işine dönerken Abdullah, yaklaşıp sordu:
– Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı? Köle:
– İşte bu üç parça ekmek...
– Kendine neden hiç ayırmadın?
– Hayvan çok açtı. O halde bırakmak istemedim.
– Peki, sen ne yiyeceksin şimdi?
– Oruç tutacağım.
Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi:
– Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.
Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatırdı.
– Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin, dediklerinde, şu karşılığı verirdi:
– Ama o elindeki her şeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını...
Sözün Özü: Cömertlik miktarla değil, o miktarın bütçemizde tuttuğu nispetle ölçülür, ölçülmelidir.
Ancak insanların her şeyin fiyatını bildiği, fakat değerini bilmediği günümüzde Feridüddin-i Attar’ın değerini Moğol askerine veya onun günümüzdeki uzantılarına nasıl açıklamalı?
Her ne kadar insanlık için arzu edilen “Barış Ortamı” olsa da uluslararası ilişkilerde “savaş ve gücün kullanımı” her zaman karşımıza çıkıyor. Savaş düşüncesinin kökeninde ise şüphesiz güç ve egemenlik sağlama düşüncesi var. Büyük güçler mutlaka bir savaş ve çatışma sonunda ortaya çıkıyor veya kayboluyor.
Güç sosyal bilimlerin temel kavramlarından birisi ve “güce sahip olmak” hep arzu edilmiştir. Gücün uygun şekilde kullanımı ise başlı başına bir sorun. Çünkü “güç” kullanılması durumunda “güç olmaktan çıkmakta” ve kullanana da zarar vermektedir. Gücün denetlenebilir olmaktan çıkması ise güç zehirlenmesi olarak tanımlanmaktadır.
20 yüzyılın başında, dünyanın en güçlü devletleri olan “Fransa ve İngiltere”, bu güç zehirlenmesi ve gücün gereksiz yere harcanması sonucu üstünlüklerini kaybetmişti. Bunun sonunda ise akıllıca hareket ederek “her iki dünya savaşının başında gücünü muhafaza edip savaşa sonradan dahil olan” ABD, dünyada egemen bir güç olarak yerini almıştı. Sovyetlerin Afganistan’ı küçümsemesi ve bu ülkede kazanamayacağı bir savaşa girmesi ise yıkılmasındaki en büyük etkendi. Gerçeklikten kopmuş abartılı bir öz güvenle kendini yücelterek, kendinden başkalarını küçümseme ve her şeyin kendi planladığı gibi gideceğini düşünerek “yanlış stratejiler oluşturma” felaketle sonuçlanıyordu. Kısaca güce sahip olmak kadar onun kullanılması da bir yetenek gerektiriyordu.
Tarih kendi içerisinde ders alınabilecek “sebep ve sonuçları” barındırıyor. Ancak bunu anlamak için olaylar arasında sebep sonuç ilişkileri akılla birbirine bağlayarak kullanabilmek gerekiyor. Buna rağmen aynı güç zehirlenmesine “Soğuk Savaş Dönemi” ertesinde ABD’nin de düştüğü görülüyor. Yaklaşık 30 yıldır bu zehirlenmenin etkisi altında savaştan savaşa giriyor, kayıplar veriyor. ABD Başkanı Trump’ın Irak’a inerken uçağının ışıklarının güvenlik nedeniyle kapatılmasına ilişkin “Son 20 yılda Ortadoğu’da 7 trilyon dolar harcadık ve inerken ışıklarımızı kapatmak zorundayız. Bu çok kötü.” demesi yanında, Afganistan bataklığından kurtulmak için Taliban ile anlaşma çabaları bunun en açık göstergelerinden birisi.
Farabi “Bir şeyin bilgisi ya akıl ya da tahayyül kuvvetiyle elde edilebilir” demişti. Bugünlerde aynı güç zehirlenmesini yaşayan taraf Ruslar. 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın başında gücünü Osmanlı Devleti ile savaşarak harcayarak tüketen Rusların benzer hatayı günümüzde de tekrarlayacağı görülüyor.
2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinden sonra yeterli tepki gösterilmemesinin ardından, Suriye’de Esad Rejimiyle yaptığı anlaşma sayesinde Çarlık Rusya’sından bu yana, en büyük hayali olan “Sıcak Denizlerde Liman ve Hava Üslerine sahip olması”. Rusya’nın gücünü bir anda Libya yanında Afrika ve Ortadoğu ülkelerine taşıdı. Putin’in stratejik bir hamle ile Türkiye ile ilişkilerini geliştirme çabaları ise Rusya’yı bu bölgede gücünün çok ötesinde yerlere götürdü.
Ancak Suriye’de İdlib Krizi nedeniyle gelinen noktada Rusya’nın da bu gücü taşımakta zorlandığı görülüyor. Güce sahip olmak kadar, “sürdürülebilir bir gücü muhafaza etmek” de önemli. Bu noktada bölgedeki en büyük güçlerden birisi olan Türkiye’yi karşısına alması ve Suriye rejiminin kurulduğu tarih olan 1947 yılından beri yapmış olduğu katliamlara ortak olması Rusya’nın bu coğrafyadaki imajını zedeler nitelikte. İnsan Hakları Kuruluşlarının raporlarına göre şimdi Suriye’de terörist diye çocuklar, kadınlar, siviller bombalanıyor, hastahaneler, okullar, pazar yerleri camiler bombardıman altında yıkılıyor. (Human rights watch, World report 2020, Suriye-Rusya 9Askeri İttifakının İhlalleri https://www.hrw.org/tr/world-report/2020/country-chapter) Milyonlarca insan göç etmiş, zulüm altında inliyor.
Bu anlamda Rusların daha önce Kırım ve Ukrayna’da uyguladığı sertlik içeren “Gerasimov Doktrini”ni şimdilerde Suriye’ye uygulamaya başladığı söyleniyor. Tırmanma üzerinden askeri güç kullanarak üstünlük sağlamayı hedefleyen bu uygulamanın uzun vadede Suriye’de ne kadar etkili olabileceği tartışmalı. Rusya’nın kaba güçle her şeyi yaptırmaya dayalı politikaları, birçok ülke yanında dağınık bir görüntü sergileyen “Batı”yı da yeniden toparlıyor.
Kuvvet kullanmak son çaredir. Stratejinin ana unsurları olan; “zaman, mekân ve kuvvet” açısından “Suriye ne ölçüde Ukrayna’dır” konusu yanında, “kuvvet kâfi gelmez ise başka ne kullanılacağı” olayın başka bir tarafı. Netice de sorunlarla dolu olan Ortadoğu coğrafyasında barış için bir umut olacağı düşünülen Rusya, bu konumunu hızla kaybediyor. Adaletsiz ve zalim gücün ise sürekli olması mümkün gözükmüyor. Hedef gözetmeksizin atılan varil bombaları altında ölen çocuk, kadın ve sivilleri anlamadığımız sürece bu dünyada hiç kimsenin güven içinde yaşayamayacağı açık.
Marshall Berman, klasikleşen eserinde “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” diyordu. Diğer taraftan aşırı kuvvet kullanımına dayalı uygulamaların buharlaşan ve gevşeyen unsurları tekrar katılaştırdığını da görüyoruz.
Bilgiye sahip olmak kadar onu kullanma becerisi de önemli. Soğuk Savaş dönemi ertesinde Rusya, petrol fiyatlarının da yükselişe geçmesiyle toparlanmıştı. ABD’nin gereksiz yere gücünü dağıttığı ve müttefikleriyle arasının kötü olduğu bir ortamı da iyi değerlendirmiş ve ekonomik gücü rakipleri kadar çok fazla olmamasına rağmen dengeleri iyi kullanarak stratejik kazanımları çok kolay elde ederek kendisinin dahi hayal edemediği yerlere gelmişti (Bazı uzmanlar Rusya’nın günümüzdeki ekonomik gücünü Putin’in ilk iki döneminden çok Sovyetlerin 1960 ve 1970’lerdeki Devlet Başkanı Brejnev döneminde yaşadığı ve Sovyetleri çöküşe götüren ekonomik durgunluğa benzetmektedir). Ancak bu gücünü Esad gibi kendi halkını katleden birisine dayama hatasına düşerek kısa sürede yok ettiği görülüyor.
Suriye’deki savaşa dünyanın değişik bölgelerinden birçok ülke, değişik amaçlarla dahil. Ancak Türkiye hariç, hiçbiri için zorunlu ve hayati değil. Büyük güçlerin yükseliş ve çöküşlerinde ekonomik güç kadar, güçlü müttefik ve rakipler de önemli rol oynar. Bunun yanında istediği anda savaşa girme yanında, istediği anda çekilme yeteneği de gereklidir. Bu açıdan Ortadoğu bir bataklık olarak nitelendirilebilir ve ABD bu bataklıktan kurtulmaya çalışırken, Rusya bu bataklığa girdiğini yakında daha da fazla hissedecek gibi görülüyor.
Güç, kullanıldığında güç olma niteliğini kaybeder. Savaş ise ancak zorunlu ve hayati olduğunda başvurulması gereken bir yöntem. Stratejinin en önemli kuralı “Gücün yokmuş gibi yönetmektir.” Abartılı güç kullanımı ise gücü gereksiz tüketir, gücü kullananın gücü azalırken gücünü muhafaza eden güçlü konuma geçer. Tarih bize: “Hayati olmadığı sürece gereksiz güç kullanan kaybeder” diyor.
Yazara ait diğer köşe yazıları Askeri ve Jeopolitik Açıdan Okyanusya Analizi18 Ocak 2021 Future, Risks and Opportunities01 Ocak 2021 Hangi Bilgileri Çalındığı Belli Olmayan F-35 ve Anlamsız Yaptırımlar Uygulanan Türkiye01 Ocak 2021 Gelecek, Riskler ve İmkanlar31 Aralık 2020 İsrail ile Normalleşmek: Rüşvet veya Tehditle Sevgi, Huzur ve Güven Satın Almaya Çalışmak27 Aralık 2020 Yazarın Tüm Yazıları Tevfik ERDEM Cumhuriyet ve Cumhurbaşkanlığı Flarmoni Orkestrası Tevfik ERDEM Hatice ÇELİK Japonya Başbakanı’nın İstifası ve Sonrası Hatice ÇELİK Alper TAN Eski Süper Güçler Ölümcül Hasta Alper TAN Güray ALPAR Askeri ve Jeopolitik Açıdan Okyanusya Analizi Güray ALPAR Mithat IŞIK 36. Paralel Aldatmacası Mithat IŞIK Abuzer PINAR Gümrük Birliği ve Birleşik Krallık İle Ticaret Anlaşması Abuzer PINAR ABD, Tarihinin En Sıra Dışı Başkanlık Yemin Törenlerinden Birine Tanıklık EdecekAmerika ABD, Tarihinin En Sıra Dışı Başkanlık Yemin Törenlerinden Birine Tanıklık Edecek
Çalışmamızın önceki bölümlerinde Osmanlı özelinde incelediğimiz Vakıfların temel kazanımlarından ve bu kazanımları ortaya çıkaran motivasyonlardan bahsetmiştik. Çalışmamızın önceki bölümlerinde Osmanlı özelinde incelediğimiz Vakıfların temel kazanımlarından ve bu kazanımları ortaya çıkaran motivasyonlardan bahsetmiştik. Bugün, Türkiye’deki vakıf yapılanmaları üzerindeki incelemeyi ‘dünkü’ kazanımlarımız itibariyle bir mukayese içerisinde incelemeye çalışacağız. Vakıflar, insani yardımlaşma duyguları ve toplumsal bütünleşme motivasyonu ile ‘ferdi teşebbüsler’ neticesinde varlık gösteren kuruluşlardır. Dünden bugüne yapılacak mukayesedeki asıl nokta ise bugün toplumsal hafızamızda yeşermeyen ‘ferdi teşebbüs’ olgusudur. Hukuki anlamda kişisel başvurular neticesinde zemin kazanan vakıfların maddi kaynak bulması yani fonlanması ise dünkü gibi özel gayretler ve toplumsal çaba ile oluşmamaktadır. Bugün birçok STK veya vakfın gelir tablosunda ‘devlet’ kaynaklarının ağırlığını rahatlıkla görebiliriz. Nitekim bunun ‘meşru’ olduğuyla alakalı yaygın bir kanaatin varlığından da bahsedebiliriz. Çalışmamızdan alacağımız en önemli çıktı ise dünden bugüne yaşanan zihniyet dönüşümüdür. Bunun yanı sıra bugün Türkiye’de birçok vakfın ‘tabela’ mahiyetiyle sınırlı kalması, vakıf yöneticilerinin bu yapılanmaları siyasal veya sosyal bir zeminde birer basamak olarak görmesi ise dünden bugüne değişim gösteren bir diğer husustur. Türkiye’deki siyasal tartışmaları incelediğimizde ‘x’ vakfına kamu kaynaklarından yardım yapıldığı tartışılır. Bu tartışmanın varlığı ve şekli makul gözükmekle birlikte, tartışmanın asıl argümanı ise aynı kamu kaynaklarının ‘x’ vakfına değil de ‘y’ vakfına yapılmamasıdır. Bu yüzden bizlerin vakıfları ve STK’lar özelindeki zihni yaklaşımımızı değiştirmemiz ve gayretlerimizi ona göre şekillendirmemiz gerekmektedir. Bu değişimi gerçekleştiremediğimiz müddetçe Türkiye’de kaç tane yeni vakfın kurulduğu, bunların kaç tanesinin eğitim/öğretim, sağlık, ibadet vs olarak faaliyet gösterdiğini analiz etmek ve bu vakıfların sağladığı yararları değerlendirmek anlamsız kalacaktır. Türkiye’de sermaye sahibi grupların dar bir çerçevede şekillenmiş olması alternatif zeminin oluşmasını engelliyor olduğunu da göz önüne almak gerekiyor. Ama buradaki temel dinamonun topyekûn hareket edebilmemizin olduğunu da gözden kaçırmamak lazım. Bu noktada atasözlerimizin ışığında ilerlemek faydalı olacaktır: “Bir elin nesi var iki elin sesi var”, “Damlaya damlaya göl olur” gibi tarihimizde ve kültürümüzde birçok esinti mevcuttur. Unutulmaması gereken bir diğer husus ise devlet merkezli şekillenecek oluşmaların devletin müsaade ettikçe varlığını devam ettirebileceğidir. Burada Platon’un şu veciz ifadeleri ile devam edelim:
Konuşmak için para almadım, para almadığım için de susmadım."
Özetle tarihimizde var olan kazanımları doğru tespit etmeli ve bu kazanımların sürdürülebilir olması için yitirdiğimiz değerleri yeniden ihya etmeliyiz. İnsan onuruna yaraşır bir hayatın varlığı ‘sosyal refahtan’, ‘sosyal adaletten’, toplumsal dayanışmadan geçer. Bu değerler için ise vakıf kültürünün yeniden kazanılması ve güçlü bir sivil toplum olarak şekillenmesi gerekmektedir.
Akgündüz, Ahmet (1988), “İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi“, Türk Tarih Kurumu Yay, Aktaran Bayartan, Mehmet(2008)
Akyıldız, Yasin ve Abay, Ali Rıza (2017), “Vakıf Müessesesinin Gelişimi Ve Mahiyeti Tarihsel Bir Değerlendirme “, Vakıflar Dergisi
Alkan, Mustafa (2007), “Osmanlı Vakıf Sisteminde Bozulma Üzerine Bazı Düşünceler”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Aktaran Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020)
Bayartan, Mehmet(2008), “Osmanlı Şehirlerinde Vakıflar Ve Vakıf Sisteminin Şehre Kattığı Değerler “, Osmanlı Bilimi Araştırmaları Dergisi
Ertem, Adnan (2011), “Osmanlıdan Günümüze Vakıflar”, Vakıflar Dergisi, Aktaran Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020)
Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020), “Osmanlı’dan Günümüze Vakıf Sisteminin Gelişimi “, Al Farabi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi
Kılıçbay, M.Ali(1980), “Osmanlıda Vakıf”, Ekonomik Yaklaşım Dergisi, Aktaran Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020)
Köprülü, M.Fuat (1983), Vakıf Müessesesinin Hukukî Mahiyeti Ve Tarihî Tekâmülü, İslâm Ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları Ve Vakıf Müessesesi, Aktaran Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020)
Kunter, Halim Baki Kunter(1938), “Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd”, Vakıflar Dergisi, Aktaran Bayartan, Mehmet(2008)
Şahin, İlhan (1979), “Tımar Sistemi Hakkında Bir Risale” Tarih Dergisi, Aktaran Akyıldız, Yasin ve Abay, Ali Rıza (2017)
Şenel, Ş., & Tuyan, Z. (2009). 1926-1967 Yılları Arasında Türkiye Cumhuriyeti'nde Kurulan Tesisler(Vakıflar). Akademik Bakış Uluslararası Sosyal Bilimler E-dergi, Aktaran Akyıldız, Yasin ve Abay, Ali Rıza (2017)
Tuş, Muhiddin(1999), Osmanlılarda Özel Toprak Mülkiyeti Ve Vakıf Münasebeti, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Aktaran Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020)
HİDAYET AYDAR Sözlükte “kapalılığı ortadan kalkıp açıklığa kavuşmak” anlamındaki beyn (beynûnet) kökünün “if‘âl” kalıbından türeyen mübîn kelimesi “vuzuha kavuşan, açık seçik olan; açıklığa kavuşturan, açıklayan” mânalarına gelir (Lisânü’l-ʿArab, “byn” md.). Kur’an’da geçtiği âyetlerin çoğunda sözlük anlamıyla birlikte hakkı bâtıldan, helâli haramdan ayıran, ümmetin ihtiyaç duyduğu her şeyi açıklayan, bir şeyin hayrını ve bereketini ortaya koyan” mânalarında kullanılmıştır. Mübîn kelimesi 119 âyette yer almaktadır. Nitelediği kelimelerin bir kısmı s̱u‘bân (ejderha), şihâb, duhân, ayrıca kitap, Kur’an, resul gibi madde isimleri, bir kısmı dalâlet (dalâl), hüsran, sihir, fevz, fetih, nur ve hak gibi mâna isimleridir. Mübîn bu kullanılışlarında “apaçık, açık seçik” mânasına geldiği gibi “açıklayan, vuzuha kavuşturup belgeleyen” anlamında da geçer (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “byn” md.).
Kur’an’da beyn kökü tef‘îl kalıbından türeyen fiil sîgalarıyla Allah’a, peygamberlere ve Resûlullah’a nisbet edilir. “Açıklamak, duyu veya zihin yoluyla idrak edilip kalben benimsenmesi gereken bir şeyi kişinin bu yeteneklerine sunmak” anlamına gelen tebyînin buradaki konuları gerçeğin kendisi, Allah’ın âyetleri, gizli kalan hususlar veya geçmiş din mensuplarının gizledikleri dinî hüküm ve hakikatlerdir. Râgıb el-İsfahânî’nin, “ister akıl ister duyu alanıyla ilgili olsun bir hususu açıkça belgeleyen şey” diye tanımladığı beyyine on dokuz yerde zât-ı ilâhiyyeye izâfe edilmekte, bazı yerlerde de âyet kelimesini açıklayan bir sıfat konumunda bulunmaktadır. Kur’an’da elli iki yerde geçen beyyinât ise çoğunlukla vahiy ürünü “âyet veya mûcize” mânasını taşımakta, üç âyette yer alan mübeyyinât da âyât kelimesine sıfat olmaktadır (a.g.e., “byn” md.).
Çeşitli hadis rivayetlerinde beyn kökünden türeyen kelimelerin Kur’an’daki kullanımı ile paralellik arzettiği görülür (Wensinck, el-Muʿcem, “byn” md.). Doksan dokuz ilâhî isme yer veren İbn Mâce mübîni bunlardan biri olarak zikreder. Kur’an’ı vasıflandıran bir hadisin (Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1) meâli şöyledir: “O tutarsızlıktan arınmış, üstün meziyetli bir metin, apaçık bir nur ve dosdoğru mânevî bir yoldur” (krş. İbnü’l-Esîr, “ẕkr”, “şrf” md.leri; ayrıca bk. BEYYİNE).
BİBLİYOGRAFYA Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “byn” md.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “ẕkr”, “şrf” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “byn” md.; Wensinck, el-Muʿcem, “byn” md.; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “byn” md.; Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10; Semîn, ʿUmdetü’l-ḥuffâẓ fî tefsîri eşrefi’l-elfâẓ (nşr. Mahmûd b. Muhammed ed-Dügaym), İstanbul 1407/1987, s. 69-71.
Abdullah b. Ali el-Kâşânî, Târîḫ-i Olcaytu (nşr. Mehîn Hembelî), Tahran 1348 hş., s. 93-94.
İbn Dokmak, el-İntiṣâr li-vâsıṭati ʿiḳdi’l-emṣâr, Bulak 1314, I, 55-56, 62-63; IV, 38.
Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, II, 295; a.mlf., es-Sülûk, III/1, s. 345.
İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546), s. XVII, ayrıca bk. tür.yer.
İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri: 1009 (1600) Tarihli (haz. Mehmet Canatar), İstanbul 2004.
Süleymaniye Vakfiyesi (haz. Kemâl Edîb Kürkçüoğlu), Ankara 1962.
İbnü’l-Attâr Muhammed b. Ahmed el-Ümevî, el-Ves̱âʾiḳ ve’s-sicillât (nşr. P. Chalmeta – F. Corriente), Madrid 1983.
Ömer Hilmi Efendi, Ahkâmü’l-evkāf, İstanbul 1307.
a.mlf. – İsmet Sungurbey, Eski Vakıfların Temel Kitabı, İstanbul 1978.
Hüseyin Hüsnü Efendi, İhsâf fî ahkâmi’l-evkāf, İstanbul 1321/1903.
D’Ohsson, Tableau général, II, 46.
M. Ahmed Simsar, The Waqfiyah of ’Aḥmed Pāšā, Philadelphia 1940.
Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livâsı, tür.yer.
G. B. D. Janssens, Les wakfs dans l’Islam contemporain, Paris 1952.
Ma. C. Villanueva, Habices de las mezquitas de la ciudad de Granada y sus alquerias, Madrid 1961.
G. Baer, A History of Landownership in Modern Egypt, 1800-1950, London 1962.
a.mlf., “Women and Waqf. An Analysis of the Istanbul Tahrir of 1546”, AAS, XVII (1983), s. 9-27.
Ahmad Darrāg, L’acte de waqf de Barsbay, Cairo 1963.
N. Elisséeff, Nūr ad-Dīn, Damas 1967, III, 913-935.
S. Faroqhi, “Osmanlı Sultanlarının Hususi Şahıslar Tarafından Tesis Edilen Vakıflara Çeşitli Müdahaleleri”, I. Milletlerarası Türkoloji Kongresi (İstanbul, 15-20 Ekim 1973): Tebliğler, İstanbul 1979, I, 50-56.
a.mlf., “Vakıf Administration in Sixteenth Century Konya the Zaviye of Sadreddin-i Konevi”, JESHO, XII/2 (1974), s. 145-172.
M. Muhammed Emîn, el-Evḳāf ve’l-ḥayâtü’l-ictimâʿiyye fî Mıṣr, 648-923/1250-1517, Kahire 1980.
a.mlf., Catalogue des documents d’archive du Caire de 239/853 à 922/1516, Caire 1981, s. 37-38.
G. Makdisi, The Rise of Colleges: Institutions of Learning in Islam and the West, Edinburgh 1981, tür.yer.
M. Fuad Köprülü, İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi (haz. Orhan F. Köprülü), İstanbul 1983.
G. C. Kozlowski, Muslim Endowments and Society in British India, Cambridge 1985.
a.mlf., “Waḳf (VI. En Inde musulman jusqu’en 1900)”, EI2 (Fr.), XI, 104-106.
J. R. Barnes, An Introduction to Religious Foundations in the Ottoman Empire, Leiden 1986.
Erünsal, Türk Kütüphaneleri Tarihi II.
C. Heywood, “The Red Sea Trade and Ottoman Waqf Support for the Population of Mecca and Medina in the Later Seventeenth Century”, La vie sociale dans les provinces arabes à l’époque ottomane (ed. A. Temimi), Zaghouan 1988, III, 165-184.
Ahmet Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, Ankara 1988.
Bahaeddin Yediyıldız, “İslâm’da Vakıf”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1989, XIV, 19-68.
a.mlf., “Osmanlılar Döneminde Türk Vakıfları ya da Türk Hayrât Sistemi”, Osmanlı, Ankara 1999, V, 17-33.
a.mlf., XVIII. Yüzyılda Türkiye’de Vakıf Müessesesi: Bir Sosyal Tarih İncelemesi, Ankara 2003.
a.mlf., “Sosyal Teşkilatlar Bütünlüğü Olarak Osmanlı Vakıf Külliyeleri”, TK, XXIX/215 (1981), s. 262-271.
a.mlf., “Vakıf”, İA, XIII, 153-172.
İbrahim Ateş, Tarihimizde Vakıf Kuran Kadınlar-Hanım Sultan Vakfiyeleri (nşr. Tarihî Araştırmalar ve Dokümantasyon Merkezleri Kurma ve Geliştirme Vakfı), İstanbul 1990.
Muhammed Afîfî, el-Evḳāf vel-ḥayâtü’l-iḳtiṣâdiyye fî Mıṣr fi’l-ʿaṣri’l-ʿOs̱mânî, Kahire 1991.
D. Crecelius, Index of Waqfiyyat from the Ottoman Period Preserved at the Ministry of Awqaf and the Dar al-Watha’iq in Cairo, Cairo 1992.
a.mlf., “The Organization of Waqf Documents in Cairo”, IJMES, II (1971), s. 266-277.
L. Pouzet, Damas au VIIe-XIIIe siècle. Vie et structures religieuses d’une métropole islamique, Beyrouth 1991.
e waqf dans le monde musulman contemporain (XIXe-XXe siècles), (ed. Faruk Bilici), Istanbul 1994.
D. Behrens-Abouseif, Egypt’s Adjustment to Ottoman Rule: Institutions, Waqf and Architecture in Cairo (16th-17th Centuries), Leiden 1994.
a.mlf., “Qāytbāy’s Investments in the City of Cairo. Waqf and Power”, AIsl., XXXII (1998), s. 29-40.
a.mlf., “Waḳf (II. Dans les pays arabes 1. En Egypte)”, EI2 (Fr.), XI, 70-76.
Le waqf dans l’espace islamique: Outil de pouvoir sociopolitique (ed. R. Deguilhem), Damas 1995.
Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Ankara 1995.
Halil İnalcık, An Economic and Social History of the Ottoman Empire: 1300-1600, Cambridge 1997, I, tür.yer.
Y. Tabbaa, Constructions of Power and Piety in Medieval Aleppo, Philadelphia 1997, s. 46.
Hasan Yüksel, Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Hayatında Vakıfların Rolü (1585-1683), Sivas 1998.
J.-C. Garcin, “Le waqf est-il la transmission d’un patrimoine?”, La transmission du patrimoine. Byzance et l’aire méditerranéenne. Travaux et mémoires du centre de recherche (ed. J. Beaucamp – G. Dagron), Paris 1998, s. 101-109.
M. Hoexter, Endowments, Rulers and Community: Waqf al Haramayn in Ottoman Algiers, Leiden 1998.
a.mlf., “Waqf Studies in the Twentieth Century: The State of the Art”, JESHO, XLI (1998), s. 474-495.
R. van Leeuwen, Waqfs and Urban Structures. The Case of Ottoman Damascus, Leiden 1999.
Murat Çizakça, A History of Philanthropic Foundations: The Islamic World from the Seventh Century to the Present, İstanbul 2000.
Ömer Demirel, Osmanlı Vakıf-Şehir İlişkisine Bir Örnek: Sivas Şehir Hayatında Vakıfların Rolü, Ankara 2000.
B. Hoffmann, Waqf im Mongolischen Iran: Rašīduddīns Sorge um Nachruhm und Seelenheil, Stuttgart 2000.
Alpay Bizbirlik, 16. Yüzyıl Ortalarında Diyarbekir Beylerbeyliği’nde Vakıflar, Ankara 2002.
Tahsin Özcan, Osmanlı Para Vakıfları: Kanunî Dönemi Üsküdar Örneği, Ankara 2003.
Inventory of Ottoman Turkish Documents About Waqf Preserved in the Oriental Department at the St. Cyril and Methodius National Library (der. E. Radushev – R. Kovachev), Sofia 2003.
Fahri Unan, Kuruluşundan Günümüze Fatih Külliyesi, Ankara 2003.
Aydın Özkan, Mısır Vakıfları: Osmanlı Devri ve Öncesi, İstanbul 2005.
İzzet Sak, Şer’iye Sicillerinde Bulunan Konya Vakfiyeleri (1650-1800), Konya 2005.
Abdulkerim Abdulkadiroğlu – Ülkü Ayan Özsoy, Taşköprü Vakfiyyeleri, Kastamonu 2005.
Tevfik Güran, Ekonomik ve Malî Yönleriyle Vakıflar: Süleymaniye ve Şehzade Süleyman Paşa Vakıfları, İstanbul 2006.
Seyit Ali Kahraman, Evkâf-ı Hûmâyûn Nezâreti, İstanbul 2006.
Faruk Bilici, Islam institutionnel, Islam parallèle: de l’Empire ottoman à la Turquie contemporaine (XVIe-XXe siècles), İstanbul 2006.
a.mlf., “Recherches sur les waqfs ottomans au seuil du nouveau millénaire”, Arab Historical Review for Ottoman Studies, sy. 15-16, Zaghouan 1997, s. 81-96.
M. Asım Yediyıldız, Bir Mabedin Serüveni: Bursa Ulucami, İstanbul 2010.
Ö. Lutfi Barkan, “Şer’i Miras Hukuku ve Evlatlık Vakıflar”, İÜ Hukuk Fakültesi Mecmuası, VI (1940), s. 165-181.
a.mlf., “Osmanlı İmparatorluğu’nda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler”, VD, sy. 2 (1942), s. 279-353.
a.mlf., “Osmanlı İmparatorluğu’nda İmaret Sitelerinin Kuruluş ve İşleyiş Tarzına Ait Araştırmalar”, İFM, XXIII/1-2 (1963), s. 239-296.
Osman Turan, “Selçuk Devri Vakfiyeleri I: Şemseddin Altun-aba Vakfiyyesi ve Hayatı”, TTK Belleten, XI/42 (1947), s. 197-235.
a.mlf., “Selçuk Devri Vakfiyeleri III: Celâleddin Karatay Vakıfları ve Vakfiyeleri”, a.e., XII/45 (1948), s. 53-59.
. D. Anderson, “Recent Developments in Shari’a Law IX. The Waqf System”, MW, XLII (1952), s. 257-276.
A. Layish, “The Muslim Waqf in Israel”, AAS, II (1965), s. 41-76.
a.mlf., “The Māliki Family Waqf According to Wills and Waqfiyyāt”, BSOAS, XLVI (1983), s. 1-32.
a.mlf., “Waqfs and Sufi Monasteries in the Ottoman Policy of Colonization. Sultan Selim I’s Waqf of 1516 in Favour of Dayr al-Asad”, a.e., L (1987), s. 61-89.
a.mlf., “Waḳf (II. dans les pays arabes 5. au moyen orient et en Afrique du nord a l’époque moderne)”, EI2 (Fr.), XI, 86-89.
M. Khadr – Cl. Cahen, “Deux actes de waqf d’un qarahānide d’Asie centrale”, JA, CCLV/2 (1967), s. 305-334.
C. E. Bosworth, “A propos de l’article de Mohamed Khadr, deux actes de waqf d’un qarahānide d’Asie centrale”, a.e., CCLVII (1968), s. 449-453.
Fazıl Işıközlü, “İstanbul’un En Eski Vakıf Hanları”, VD, sy. 10 (1973), s. 421-424.
Y. Sauvan, “Une liste des fondations pieuses (waqfiyya) au temps de Sélim II”, BEO, XXVIII (1975), s. 231-258.
Semavi Eyice, “Kapu Ağası Hüseyin Ağa’nın Vakıfları”, EFAD, sy. 9 (1978), s. 151-246.
J. Mandaville, “Usurious Piety: The Cash Waqf Controversy in the Ottoman Empire”, IJMES, X (1979), s. 289-308.
M. Kiel, “The Vakıfnāme of Raḳḳas Sinân Beg in Karnobat (Ḳarîn-âbâd) and the Ottoman Colonization of Bulgarian Thrace (14th-15th Century)”, Osm.Ar., sy. 1 (1980), s. 15-32.
R. D. McChesney, “Waqf and Public Policy: The Waqfs of Shah ‘Abbas, 1011-1023/1602-1614”, AAS, XV (1981), s. 165-190.
a.mlf., “Wakf (V. en Asie centrale)”, EI2 (Fr.), XI, 101-104.
H. Gerber, “The Waqf Institution in Early Ottoman Edirne”, AAS, XVII (1983), s. 29-45.
K. Hayashi, “Compilation Process of Manuscripts Called Vakfiye of Sultan Mehmed the Conqueror”, Annals of Japan Association for Middle East Studies, III/2, Tokyo 1988, s. 74-109.
a.mlf., “The Vakıf Institution in 16th-Century Istanbul: An Analysis of the Vakıf Survey Register of 1546”, Memoirs of the Research Department of the Toyo Bunko, sy. 50, Tokyo 1992, s. 93-113.
Mehmet İpşirli, “Bulgaristan’daki Türk Vakıflarının Durumu (XX. Yüzyıl Başları)”, TTK Belleten, LIII/207-208 (1989), s. 679-707.
R. Roded, “Quantitative Analysis of Waqf Endowment Deeds: A Pilot Project”, Osm.Ar., sy. 9 (1989), s. 51-76.
Nejat Göyünç, “Vakıf Tesisinde Devletin Katkısı”, a.e., sy. 10 (1990), s. 129-158.
M. A. Bakhit, “Safad et sa région d’après des documents de waqf et des titres de propriété 780/964 (1378/1556)”, Revue des mondes musulmans et de la Méditerranée, LV-LVI, Aix-en-Provence 1990, s. 101-123.
R. Shaham, “Christian and Jewish Waqf in Palestine during the Late Ottoman Period”, BSOAS, LIV (1991), s. 460-472.
O. Peri, “Waqf and Ottoman Welfare Policy. The Poor Kitchen of Hasseki Sultan in Eighteenth-Century Jerusalem”, JESHO, XXXV (1992), s. 167-186.
D. S. Powers, “The Maliki Family Endowment, Legal Norms and Social Practices”, IJMES, XXV (1993), s. 379-406.
a.mlf., “Waḳf (II. Dans les pays arabes. 3. en Afrique du nord jusqu’en 1914)”, EI2 (Fr.), XI, 76-82.
JESHO, XXXVIII (1995) (vakıf hakkında özel sayı).
N. Michel, “Les rizaq ahbāsiyya. Terres agricoles en main-morte dans l’Egypte mamelouke et ottomane, étude sur les Dafatir al-Ahbās ottomans”, AIsl., XXX (1996), s. 105-198.
O. Fahey, “Endowment, Privilege and Estate in Central and Eastern Sudan”, Islamic Law and Society, IV, Leiden 1997, s. 334-351.
K. M. Cuno, “Ideology and Juridical Discourse in Ottoman Egypt. The Uses of the Concept of Irsād”, a.e., V/3 (1998), s. 1-27.
Y. Frenkel, “Political and Social Aspects of Islamic Religious Endowments (Awqaf). Saladin in Cairo (1169-73) and Jerusalem (1187-93)”, BSOAS, LXII (1999), s. 1-20.
Kayhan Orbay, “Vakıfların Bazı Arşiv Kaynakları (Vakfiyeler, Şeriyye Sicilleri, Mühimmeler, Tahrir Defterleri ve Vakıf Muhasebe Defterleri)”, VD, sy. 29 (2005), s. 27-41.
Ann K. S. Lambton, “Vaḳf (En Perse)”, EI2 (Fr.), XI, 89-95.
R. Deguilhem, “Wakf (IV. Dans l’Empire ottoman jusqu’en 1914)”, a.e., XI, 95-101.
M. B. Hooker, “Waḳf (VII. En Asie du sudest)”, a.e., XI, 106-108.
YanıtlaSil1-Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir. 2-Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır. Hadis-i Şerif
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
YanıtlaSilBismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah
Allahuekber
Subhanallah
Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
Sallaahualeyhivesellem
Estagfirullah
Bu dünya bir küptür, gönülse ırmak gibi; bu dünya odadır, gönülse şaşılacak şehir.
YanıtlaSilDostun yarın uzaklaşmasını itemiyorsan akıllıyla dostluk edin.
Gönlümüzde yankılanan ses
Mevlana.sy.54.
Abdullah: Allah’ın kulu.
YanıtlaSilÂbid: Kulluk eden, ibadet eden.
Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan.
Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş.
Ahsen: En güzel.
Alî: Çok yüce.
Âlim: Bilgin, bilen.
Allâme: Çok bilgili.
Âmil: İşleyici; iş ve hareket adamı.
Aziz: Çok yüce, çok şerefli.
Beşîr: Müjdeleyici.
Burhan: Sağlam delil.
Cebbâr: Kahredici, galip.
Cevâd: Cömert.
Ecved: En iyi, en cömert.
Ekrem: En şerefli.
Emin: Doğru ve güvenilir.
Fadlullah: Allah’ın ihsanı, fazlı.
Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran.
Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran.
Gâlip: Hâkim ve üstün.
Gani: Zengin.
Habib: Sevgili, çok sevilen.
Hâdî: Doğru yola götüren.
Hâfiz: Muhafaza edici.
Halîl: Dost.
Halîm: Yumuşak huylu.
Hâlis: Saf, temiz.
Hâmid: Hamd edici, övücü.
Hammâd: Çok hamd eden.
Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan.
Kamer: Ay.
Kayyim: Görüp gözeten.
Kerîm: Çok cömert, çok şerefli.
Mâcid: Yüce ve şerefli.
Mahmûd: Övülen.
Mansûr: Zafere kavuşmuş.
Masûm: Suçsuz, günahsız.
Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü.
Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten.
Mekkî: Mekkeli.
Merhûm: Rahmetle bezenmiş.
Mes'ud: Mutlu.
Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir.
Muallim: Öğretici.
YanıtlaSilDİNİMİZ İSLAM
Bütün Dini Konular Peygamber efendimizResulullah efendimizin isimleri
Resulullah efendimizin isimleri
Sual: Peygamber efendimizin çok isminin olduğunu duydum, bunlar nelerdir?
CEVAP
Muhammed aleyhisselamın 400’e yakın ismi Mevahib-i ledünniyye'de vardır. Bunlardan bir kısmının manası alfabetik olarak kısaca şöyle:
Abdullah: Allah’ın kulu.
Âbid: Kulluk eden, ibadet eden.
Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan.
Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş.
Ahsen: En güzel.
Alî: Çok yüce.
Âlim: Bilgin, bilen.
Allâme: Çok bilgili.
Âmil: İşleyici; iş ve hareket adamı.
Aziz: Çok yüce, çok şerefli.
Beşîr: Müjdeleyici.
Burhan: Sağlam delil.
Cebbâr: Kahredici, galip.
Cevâd: Cömert.
Ecved: En iyi, en cömert.
Ekrem: En şerefli.
Emin: Doğru ve güvenilir.
Fadlullah: Allah’ın ihsanı, fazlı.
Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran.
Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran.
Gâlip: Hâkim ve üstün.
Gani: Zengin.
Habib: Sevgili, çok sevilen.
Hâdî: Doğru yola götüren.
Hâfiz: Muhafaza edici.
Halîl: Dost.
Halîm: Yumuşak huylu.
Hâlis: Saf, temiz.
Hâmid: Hamd edici, övücü.
Hammâd: Çok hamd eden.
Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan.
Kamer: Ay.
Kayyim: Görüp gözeten.
Kerîm: Çok cömert, çok şerefli.
Mâcid: Yüce ve şerefli.
Mahmûd: Övülen.
Mansûr: Zafere kavuşmuş.
Masûm: Suçsuz, günahsız.
Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü.
Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten.
Mekkî: Mekkeli.
Merhûm: Rahmetle bezenmiş.
Mes'ud: Mutlu.
Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir.
Muallim: Öğretici.
Muhammed: Yerde ve gökte çok övülen.
Muktefâ: Peşinden gidilen.
Muslih: Islah edici ve düzene koyucu.
Mustafa: Çok arınmış.
Mutî: Hakka itaat eden.
Mu'tî: Veren, ihsan eden.
Muzaffer: Zafer kazanan, üstün.
Mübârek: Uğurlu, hayırlı, bereketli, feyzli.
Müctebâ: Seçilmiş.
Mükerrem: Şerefli, yüce, aziz, hürmet ve tâzime erişmiş.
Müktefî: İktifâ eden.
Münîr: Nurlandıran, aydınlatan.
Mürsel: Elçilikle gönderilmiş.
Mürtezâ: Beğenilmiş, seçilmiş.
Müstakîm: Doğru yolda olan.
Müşâvir: Kendisine danışılan.
Nakî: Çok temiz.
Nakîb: Halkın iyisi, kavmin en seçkini.
Nâsih: Öğüt veren.
Nâtık: Konuşan, nutuk veren.
Nebî: Peygamber.
Neciyyullah: Allah’ın sırdaşı.
Necm: Yıldız.
Nesîb: Asîl, temiz soydan gelen.
Nezîr: Uyarıcı, korkutucu.
Nimet: İyilik, dirlik ve mutluluk.
Nûr: Işık, aydınlık.
Râfi: Yükselten.
Ragıb: Rağbet eden, isteyen.
Rahîm: Müminleri çok seven, acıyan.
Râzî: Kabul eden, hoşnut olan.
Resûl: Elçi.
Reşîd: Akıllı, olgun, iyi yola götürücü.
Saîd: Mutlu.
Sâbir: Sabreden, güçlüklere dayanan.
Sadullah: Allah’ın mübarek kulu.
Sâdık: Doğru olan, gerçekçi.
Saffet: Arınmış, seçkin.
Sâhib: Mâlik, arkadaş; sohbet edici.
Sâlih: İyi ve güzel huylu.
Selâm: Noksan ve ayıptan emin.
YanıtlaSilSeyfullah: Allah’ın kılıcı.
Seyyid: Efendi.
Şâfi: Şefaat edici.
Şâkir: Şükredici.
Şems: Güneş.
Tâhâ: Kur'an-ı kerimdeki rümuz ismi.
Tâhir: Çok temiz.
Takî: Haramlardan kaçınan.
Tayyib: Helâl, temiz, güzel, hoş.
Vâfi: Sözünde duran, sözünün eri.
Vâiz: Nasihat eden.
Vâsıl: Kulu Rabbine ulaştıran.
Velî: Veli, sahip, dost.
Yasîn: Gerçek insan, insan-ı kâmil.
Zâhid: Masivadan yüz çeviren.
Zâkir: Allah’ı çok anan.
Zeki: Temiz, akıllı.
Resulullah’ın has ismi
Sual: Kur’an-ı kerimde, Muhammed ismi geçen âyetlerin mealleri nasıldır?
CEVAP
Muhammed [aleyhisselam] ism-i şerifinin geçtiği âyet-i kerimelerin mealleri şöyledir:
(Muhammed [aleyhisselam] ancak bir resuldür. Ondan önce birçok resuller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, siz ardınıza dönecek misiniz [dininizi bırakıp savaştan kaçacak mısınız]? Böyle yapan, elbette Allah’a bir zarar veremez, fakat şükredip sabredenlere, Allah elbette mükâfat verecektir.) [Al-i İmran 144]
(Muhammed [aleyhisselam, kendi sulbünden olmayan] erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
(İman edip salih amel işleyenlerin ve Rableri tarafından bir gerçek olarak Muhammed [aleyhisselama] indirilen kitaba inananların kötülüklerini Allah örter ve durumlarını düzeltir.) [Muhammed 2]
(Muhammed [aleyhisselam] Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar [Eshab-ı kiram], kâfirlere karşı çetin [ve metin], kendi aralarında merhametlidir. Onları rükû ve secde hâlinde [namaz kıldıklarını], Allah’ın fazlını ve rızasını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır [yüzleri nurludur]. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar [Eshab-ı kiram], filizlenmiş, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekicilerin hoşuna giden ekine benzerler. Allahü teâlâ, böylece onları [Eshab-ı kiramı] çoğaltıp güçlendirmekle, kâfirleri öfkelendirdi. İman edip salih amel işleyenleri mağfiret edip, onlara [Eshab-ı kirama] büyük ecir vereceğini vadetti.) [Fetih 29]
EVVEL
YanıtlaSilالأوّل
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
İlişkili Maddeler
ESMÂ-i HÜSNÂ
Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir.
HAK
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif:
BEKİR TOPALOĞLU
“İlk” mânasına gelen evvel kelimesinin kökü hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kur’ân-ı Kerîm’de Hadîd sûresinin 3. âyetinde âhir ile birlikte Allah’a nisbet edilir. Bu âyetteki konumuna göre evvel “varlığının başlangıcı olmayan”, âhir de “varlığının sonu bulunmayan” demektir. Kelâm, felsefe ve tasavvuf literatüründe evvel-âhir yerine aynı anlamda kadîm-bâkī, ezelî-ebedî terimleriyle lem yezel - lâ yezâl tâbirleri de kullanılır. Kur’an’da Hadîd sûresinde yer alan evvel isminden başka birçok âyette yaratmayı başlatma, devam ettirme ve yenileme fiilleri, ayrıca göklerle yerin ve aralarındaki her şeyin yani kâinatın icat edilişi de Allah’a izâfe edilir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḫalḳ” md.). Yaratmayı ilkin başlatan ve onu sürdüren, bütün nesne ve olaylarıyla birlikte tabiatı meydana getiren varlığın kendisi elbette yaratılmış olamaz. Buna göre söz konusu âyetler Allah’ın, varlığı zâtının gereği olup (vâcibü’l-vücûd) başkalarını icat eden bir evvel olduğunu vurgular. İhlâs sûresinde geçen samed ile (112/2) birçok âyette tekrarlanan ganî isimleri de (bk. a.g.e., “ġanî” md.) Allah’ın her şeyden müstağni olduğunu ifade ederek evvel isminin mânasını pekiştirir.
Evvel ismi doksan dokuz esmâ-i hüsnâ hadislerinde yer aldığı gibi (Tirmizî, “Daʿavât”, 82; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10) Hz. Peygamber’in bizzat okuduğu ve kızı Fâtıma’ya öğrettiği dua ve niyaz metninde de geçmektedir: “Allahım! Sen evvelsin, senden önce hiçbir şey yoktur ve sen âhirsin, senden sonra da hiçbir şey yoktur” (Müslim, “Ẕikir”, 61; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 109; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 2, 15).
Âlimler evvel ve âhir isimlerinin Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi beraberce kullanılmasının gerektiğini söyler. Çünkü bunlar yaratılmışlar için söz konusu edildiğinde diğer bir varlığa göre öncelik veya sonralık gibi belli bir zaman ifade ederse de Allah’a izâfe edilince muhtevalarında ne izâfet ne de öncelik ve sonralık düşünülebilir. Şu halde O’nun evveliyet ve âhiriyeti zamanın başlangıç ve sonuç sınırlarının üstünde oluşu, başka bir deyişle esasen mevhum veya sadece zihnî bir kavram niteliği taşıyan zamandan münezzeh bulunuşu demektir. Bu mânanın da ancak iki ismin beraber kullanılmasıyla elde edilebileceği kabul edilmiştir. Başta Mâtürîdî olmak üzere Halîmî, Abdülkāhir el-Bağdâdî, Zemahşerî, Beyzâvî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi âlimler de bu noktaya dikkat çekmişlerdir. Buna göre evvel Allah’ın selbî sıfatları grubu içinde yer alır. Nitekim Fîrûzâbâdî evvel ismine “ikincisi (yani şeriki) bulunmayan tek” mânası vermek suretiyle onu selbî sıfatlar içinde mütalaa etmiştir (Kāmus Tercümesi, “vʾel” md.).
YanıtlaSilEvvel kavramı genellikle övgü için kullanılır; ayrıca insanlığın sahip olduğu birçok fazilet, maharet ve değerin ilkin kimin tarafından ortaya konulduğu hususu hararetle tartışılır (bk. EVÂİL). Ancak bütün bu övgü vesileleri izâfî ve sınırlı olup her türlü güzellik, lutuf, ihsan ve erdem ilâhî kaynaklıdır; mutlak mânada evveliyet ve âhiriyet Allah’a mahsustur. Bununla birlikte kelâmcılar, Allah’ın âleme göre hem zaman hem illet olma bakımından önceliğini ısrarla belirtirken bazı filozoflar sadece illet olma bakımından önce olduğunu ileri sürmüşlerdir (bk. KIDEM).
Hadîd sûresinde (57/3) yer alan birbiriyle bağlantılı dört ismin (evvel-âhir-zâhir-bâtın) kelâm ve tasavvuf açısından ifade edebileceği mâna ve muhteva üzerinde eski dönemlerden itibaren durulmuş ve ilgi çekici yorumlar yapılmıştır. Fahreddin er-Râzî, daha önceki görüşlerden de faydalanarak bu yorumları yirmi dörde kadar çıkarmıştır. Bunlar arasında evvel-âhir bağlantısıyla ilgili olanlardan bazıları şöyledir: Allah, varlığının başlangıcı olmaması itibariyle evvel, sonu olmaması itibariyle âhirdir. Kalplerden geçeni en baştan bilmesiyle evvel, kusurları -dilediği takdirde- sonuna kadar örtmesiyle âhirdir. Yaratmayı başlatıp sürdürmesiyle evvel, yol göstermesi ve nihaî saadete erdirmesiyle âhirdir (Levâmiʿu’l-beyyinât, s. 325-328; ayrıca bk. ÂHİR).
BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “el-evvel” md.
Lisânü’l-ʿArab, “vʾel” md.
Kāmus Tercümesi “vʾel” md.
M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḫalḳ”, “ġanî” md.leri.
Müslim, “Ẕikir”, 61.
İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 2, 10, 15.
Ebû Dâvûd, “Edeb”, 109.
Tirmizî, “Daʿavât”, 82.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 40, vr. 755b.
Halîmî, el-Minhâc, I, 188.
İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maḳālât, s. 43.
Abdülkāhir el-Bağdâdî, el-Esmâʾ ve’ṣ-ṣıfât, Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 497, vr. 59b-60b.
Kuşeyrî, et-Taḥbîr fi’t-teẕkîr (nşr. İbrâhim Besyûnî), Kahire 1968, s. 82-83.
Gazzâlî, el-Maḳṣadü’l-esnâ (Fazluh), s. 146-147.
Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 63-64.
Fahreddin er-Râzî, Levâmiʿu’l-beyyinât, s. 325-328, 331-332.
İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 211; III, 198-200; IV, 331; VI, 61.
Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, İstanbul 1296, II, 495.
Suat Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyyet, İstanbul 1987, s. 262-263.
BEYZÂ
YanıtlaSilالبيضاء
Allah’tan ilk feyezan eden varlık olan akl-ı evvel veya melekût âlemi anlamında kullanılan tasavvuf terimi.
İlişkili Maddeler
MELEKÛT
Gayb âlemini veya vücûd mertebelerinden birini ifade eden tasavvuf terimi.
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE
Hz. Peygamber’in mânevî şahsiyetini ifade etmek için kullanılan tasavvuf terimi.
Müellif:
SÜLEYMAN ULUDAĞ
Yokluk karanlığı ile varlık aydınlığı arasındaki ilk çizgi ve yaratıklar âleminin ufkunda beliren ilk varlık akl-ı evveldir. Bundan dolayı bazı mutasavvıflar mutlak gayb ve mâsivânın yok olma halini amâ ve zulmet, eşyanın var olma halini de Arapça’da beyaz anlamına gelen beyzâ veya nur terimleriyle ifade ederler.
Cürcânî’nin kaydettiğine göre (et-Taʿrîfât, “beyżâʾ” md.) mutasavvıflardan bir kısmı beyzâyı “fakr” yani “imkân” anlamında kullanırlar. Fakr, bütün yoklukların kendisinden varlık kazandığı bir beyazlık ve bütün varlıkların kendisinde yok olduğu bir siyahlıktır. Mutasavvıfların “fakrü’l-imkân” dedikleri durum budur.
Bazı mutasavvıflar beyzâ terimi ile melekût âlemini kastederler. Bunların anlayışına göre melekût âlemi, Allah’ın dünyadan çok uzaklarda yarattığı ve meleklerin bulunduğu beyaz bir âlemdir. Dünyaya çok uzak oluşu sebebiyle burada bulunan meleklerin Allah’ın Âdem ve İblîs’i yarattığından ve Allah’a âsi yaratıkların bulunduğundan bile habersiz oldukları söylenir.
BİBLİYOGRAFYA
et-Taʿrîfât, “beyżâʾ” md.
Tehânevî, Keşşâf, “beyżâʾ” md.
Ca‘fer Seccâdî, Ferheng, “beyżâʾ” md.
Abdurrahman-ı Câmî, Eşiʿʿatü’l-lemaʿât, Tahran, ts., s. 154.
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE
YanıtlaSilحقيقت محمّديّه
Hz. Peygamber’in mânevî şahsiyetini ifade etmek için kullanılan tasavvuf terimi.
İlişkili Maddeler
İNSÂN-ı KÂMİL
Allah’ın her mertebedeki tecellilerine mazhar olan insan anlamında tasavvuf terimi.
KELİME
Kur’an’da Allah’ın sözü anlamında, ayrıca Hz. Îsâ’yı tanımlamakta kullanılan terim.
Müellif:
MEHMET DEMİRCİ
Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah’ın ilk defa Hz. Muhammed’i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, s. 15, 62), ancak hakîkat-i Muhammediyye kavramından açıkça söz etmemiş ve bunun bir yaratma sebebi olduğunu söylememişti. Tüsterî’nin daha çok “adl” ve “el-hak mahlûkun bih” (yaratma aracı olan hak) adını verdiği bu kavram üzerinde daha sonra Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’in “Ṭâsînü’s-sirâc” bölümünde durmuştur. Aynülkudât el-Hemedânî Temhîdât’ta, Rûzbihân-ı Baklî Şerḥ-i Şaṭḥiyyât’ta çok güzel ifadelerle tasvir ettikleri kavramı Muhammed Kemâl İbrâhim, İbrâhim b. Edhem’e ve Süfyân es-Sevrî’ye kadar götürmüştür (Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, s. 313-314). Hakîkat-i Muhammediyye görüşü en güzel biçimde Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından açıklanmış, Fuṣûṣü’l-ḥikem’e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.
“Vücûd-ı mutlak”ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Hakîkat-i Muhammediyye, vücûd-ı mutlakın ahadiyyetini vâhidiyyete dönüştürmek suretiyle taayyüne başlamasıdır. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır. Bu durumda hakîkat-i Muhammediyye zât-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinden, yani kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülünü ifade eder. Vücûd-ı mutlakın kendisindeki isim ve sıfatları mücmelen bildiği bu mertebede isim ve sıfatlar zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibarettir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin üzerinde lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesinden başka hiçbir şey yoktur. Lâ taayyünün taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olan bu mertebe lâ taayyünün zâhiri, lâ taayyün ise hakîkat-i Muhammediyye’nin bâtınıdır. Dolayısıyla lâ taayyün ve hakîkat-i Muhammediyye aynı hakikatin ön ve arka yüzleri olmaktadır. Ehl-i keşf, hakîkat-i Muhammediyye mertebesini ifade edebilmek için ulûhiyyet, lâhût, vâhidiyyet, vahdet-i sırf, vahdet-i hakîkî, âlem-i vahdet, el-hak mahlûkun bih, ahadiyyetü’l-cem‘, levh-i mahfûz, ümmü’l-kitâb, levh-i kazâ, asl-ı âlem, adl, berzah, velâyet-i mutlaka, felek-i sâbitât, tecellî-i evvel, mahlûk-ı evvel, zıllullah, ikāb, vücûd-ı evvel, madde-i evvel, akl-ı kül, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-ı âdem, insân-ı ezelî, mertebe-i insân-ı kâmil, halife, ebü’l-ervâh, rûhü’l-kuds, rûh-ı a‘zam, arşullah, kalem, kitap, akl-ı evvel, kābe kavseyn, medînetü’l-fâzıla gibi terimler kullanmışlardır (Kılıç, s. 226-227). İbnü’l-Arabî, bütün bu terimlerin aynı hakikati çeşitli yönleriyle ifade ettiğini söyler.
YanıtlaSilHz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) (Aclûnî, II, 164; Hâkim, el-Müstedrek, II, 615) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır. Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü’l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü’l-ervâh). “Allah ilk defa benim nurumu yarattı”; “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; Müsned, IV, 66; V, 379; Aclûnî, I, 265; Abdülkerîm el-Cîlî, II, 37) meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar.
İbnü’l-Arabî, hakîkat-i Muhammediyye’yi vücûd-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı (meclâ) olarak görür. Onun her isminin bir mazharı vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ism-i a‘zam denilen Allah isminin mazharı hakîkat-i Muhammediyye’dir. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir. İbnü’l-Arabî’ye göre hakîkat-i Muhammediyye nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zâhir olan ilâhî tecellinin ilk mertebesidir. O, “hebâ” adı da verilen hakîkatü’l-hakîkatten vücuda gelmiştir. Hak ve halkın bütün mâkul (aklî) mahiyetlerini özünde toplamış olan hakîkatü’l-hakāik hakîkat-i Muhammediyye’nin maddesi, hakîkat-i Muhammediyye de onun sûretidir. Hakîkatü’l-hakāik var veya yok, ezelî ve hâdis şeklinde nitelenmediği halde hakîkat-i Muhammediyye var ve ezelî diye nitelendirilir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakîkat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün peygamberlerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuṣûṣ, s. 19, 63; el-Fütûḥât, I, 118). Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın en mükemmel şekilde yarattığı Hz. Muhammed’i cemal ve celâl sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki vechesi olduğunu söyler (el-İnsânü’l-kâmil, II, 29-48). Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakîkat-i Muhammediyye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için, “Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrâil ebede kadar dehşet içinde kalırdı” der (Mes̱nevî, IV, 817). “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım”; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım” gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan cümleler hakîkat-i Muhammediyye’nin özlü ifadeleridir. Hakîkat-i Muhammediyye fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur (bk. Eraydın, s. 131-143).
YanıtlaSilZâhir ulemâsı, özellikle hadis âlimleri ve Hanbelîler, Hz. Peygamber’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakîkat-i Muhammediyye fikrinin Yeni Eflâtunculuk’taki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in (ö. 215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu, bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülmüştür.
BİBLİYOGRAFYA
et-Taʿrîfât, “el-Ḥaḳīḳatü’l-Muḥammediyye” md.; Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Kahire 1908, s. 15, 62; Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn (nşr. L. Massignon), Paris 1913, s. 191-194; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, IV, 257-264; Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 180, 248, 348; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 118, 186; II, 87; III, 444; a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 19, 37, 63, 363; a.mlf., Anḳāʾü muġrib (Resâʾilü İbn ʿArabî içinde), Kahire, ts. (el-Bâbî el-Halebî), s. 40-43; Mevlânâ, Mes̱nevî, Tahran 1370, IV, 817; Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398/1978, s. 489, 545, 607; Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-kâmil (nşr. M. Molé), Tahran 1983, s. 398; Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (trc. Cevâd Tabatabâî), Tahran 1368 hş., s. 384; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, Kahire 1326, II, 29-48; Tâceddîn-i Hârizmî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1364, s. 716; İsmâil Hakkı Bursevî, el-Es’ile ve’l-ecvibe, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 45; İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 303; Ahmed b. İsmâil el-Berzencî, Risâletü’t-taḥḳīḳāti’l-Aḥmediyye fî ḥimâyeti’l-ḥaḳīḳati’l-Muḥammediyye, Kahire 1326; İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, İstanbul 1929, s. 16; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 77, 78; Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1963, s. 10, 309; a.mlf., “Naẓariyyâtü’l-İslâmiyyîn fi’l-kelime”, Mecelletü Külliyeti’l-âdâb. Câmiʿatü Fuʾâdi’l-evvel, Kahire 1943, s. 33-75; R. A. Nicholson, Fi’t-Taṣavvufi’l-İslâmî ve târîḫih (trc. Ebü’l-Alâ Afîfî), Kahire 1969, s. 127; M. Mustafa Hilmî, el-Ḥayâtü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1971, s. 116-121; M. Kemâl İbrâhim, Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, Kahire 1974, s. 313-314; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 347; Şeybî, eṣ-Ṣıla, I, 478-485; Ahmet Avni Konuk, Fusûsü’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı - Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 11-13; Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368, IV, 257-264; Seyyid Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Ḳayserî, Tahran 1370, s. 219, 222, 685, 794; Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (doktora tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 226-236; U. Rubin, “Pre-Existence and Light: Aspects of The Concept of Nūr Muḥammad”, IOS, V (1975), s. 62-119; a.mlf., “Nūr Muḥammadī”, EI2 (İng.), VIII, 125; Mehmet Demirci, “Nûr-ı Muhammedî”, DÜİFD, I (1983), s. 239-258; Selçuk Eraydın, “Hakîkat-ı Muhammediyye ve İlgili Beyitler”, Diyanet Dergisi, XXV/4, Ankara 1989, s. 131-143; A. Schimmel, “Nūr Muḥammad”, ER, XI, 23-26.
NURBÂKİ, Halûk
YanıtlaSil(1924-1997)
İslâm ve bilim alanındaki çalışmalarıyla tanınan hekim ve yazar.
Halûk Nurbâki
İlişkili Maddeler
KISAKÜREK, Necip Fazıl
Türk şairi, tiyatro yazarı ve fikir adamı.
Müellif:
B. BABÜR TURNA
2 Şubat 1924 tarihinde Nevşehir’de doğdu. Babası, tarih ve edebiyat konusunda araştırmalar yapan Fransızca öğretmeni Edib Ali’dir. Orta öğrenimini Afyon’da tamamlayan Nurbâki, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi. İstanbul’da kaldığı süre içinde Nuruosmaniye ve Beyazıt camilerindeki hadis derslerine devam etti. Özellikle Şeyh Hâdî Efendi ve Sâlih Fakîrî Efendi’den yararlandı. İlk yazılarını 1950’li yıllarda yazmaya başladı; İslâm’ın Nuru ve Büyük Doğu’da uzun süre farklı konularda makaleler yayımladı. Büyük Doğu Cemiyeti’nin kuruluşunda Necip Fazıl Kısakürek’in yardımcılığını üstlendi. Tıp öğreniminden sonra hükümet tabibi olarak pek çok yerde görev yaptı. 1956 yılında Afyonkarahisar’ın Sinanpaşa ilçesinde görevini sürdürürken Afyon Lisesi’nde fizik, kimya ve matematik dersleri verdi. Bu sırada kendisine mânevî eğitim veren Faik Saraç’la karşılaştı. 1961’de Afyonkarahisar milletvekili seçildi. 1965’te meclisteki görevinin bitmesinin ardından yayın faaliyetlerine hız verdi, radyobiyoloji ve radyoterapi alanında uzmanlık yaptı. Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu tarafından hizmete açılan Türkiye’nin ilk kanser hastahanesinde çalıştı. Hastahanenin bir süre başhekimliğini yürüten Nurbâki, daha sonra Ankara Numune Hastahanesi’nin Radyoterapi Enstitüsü şefliği görevini üstlendi ve emekli oluncaya kadar bu görevini sürdürdü. Bu arada Fransa, İsviçre ve İngiltere’de bilimsel çalışmalarda bulundu. 1992 yılında emekli olunca İstanbul’a yerleşti ve zamanının çoğunu konferans ve konuşmalara ayırdı. 2 Haziran 1997’de İstanbul’da vefat etti, cenazesi Afyon’da toprağa verildi.
Eserlerinde pozitif bilimlerle İslâmî gerçekler arasında yakın ilişki kurmaya çalışan ve bunu kendi felsefesi haline getiren Nurbâki, özellikle Kur’an âyetlerinin bilimsel gelişmeleri kuşatıcı özellikleri üzerinde durmuş, abdest, namaz, oruç gibi ibadetlerin insanın beden ve ruh sağlığına mûcizevî etkilerini yine biyolojik ve tıbbî gerçeklere dayanarak dile getirmiştir. İlgili âyetleri bu açıdan yorumlayıp bazı zorlama izahlara gittiği yönünde eleştiriler alan Nurbâki bununla birlikte evrim teorisi, ruh göçü ve dünya dışı akıllı canlıların varlığı gibi teorilerin Kur’an’da yer aldığına dair iddiaları reddeder. Müsbet ilimler-dinî ilimler ayırımını kabul etmeyen müellif ilimlerin bir bütün halinde ele alınması gerektiğini savunur. Çalışmalarında gönül dünyasına vurgu yapan ve akıldan çok kalbi ön plana çıkaran Nurbâki’ye göre gönül imanın doğduğu ve yaşayabildiği tek iklimdir. Bu sebeple İslâm büyüklerinin yüksek ahlâk ve fazilet anlayışlarının öğrenilmesinin önemi üzerinde durur. Ayrıca ahlâkın temel konularından biri olarak İslâm’da kadının önemine dikkat çekmiş ve bu konuyu sık sık gündeme getirmiştir.
YanıtlaSilEserleri. Nurbâki’nin çok sayıdaki eserinin başlıcaları şöylece sıralanabilir: A) Tefsir: Fatiha ve Kırk Yorumu (1982); Âyetel Kürsî Yorumu (İstanbul 1998); Bakara Sûresi Yorumu (ilk elli dört âyet, İstanbul 1988, 1997); Sûre-i Yûsuf’un Yorumu (İstanbul 1987); Yâsin Sûresi Yorumu (İstanbul 1997); Amme Cüzü Yorumu (Nebe’ sûresinden Leyl sûresine kadar olan on beş sûrenin açıklamasını içerir, İstanbul 1986, 1997, 1998); Namaz Sûreleri Yorumu (İstanbul 1986, 1997); Kur’an’ın Harika Mesajları: er-Rahmân, el-Vâkıa, en-Necm ve el-Hadîd Sûrelerinin Yorumu (İstanbul 1988, 1997); Kur’ân’ın Matematik Sırları: el-Müddessir ve Fussilet Sûrelerinin Yorumu (İstanbul 1987, 1997); Kur’ân-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler (Ankara 1984, 1988, 1993; Nurbâki’nin en tanınmış eseri olup Ḳabesetün ʿilmiyye mine’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm adıyla Arapça’ya [trc. Enver Tâhir Rızâ, Ankara 1985]), Verses from the Glorious Koran and the Facts of Science adıyla İngilizce’ye ([trc. Metin Beynam, Ankara 1985, 1989, 1998] çevrilmiştir); Kur’an Mûcizeleri (İstanbul 1985).
B) Bilim ve Din: Evrendeki Mûcize (İstanbul 1990); Bilim Açısından İmanın Altı Şartı (İstanbul 1997); İmanla Gelen İlim (I-II, İstanbul 1997, 1998); İnsan Bilinmezi (İstanbul 1997); İnsan ve Hayat (İstanbul, ts., el-İnsân ve mu‘cizetü’l-hayât adıyla Arapça’ya çevrilmiştir [trc. Orhan Muhammed Ali, Bağdad 1404/1984]); Namazın Sırları (İstanbul 1986); Boşluğun Sesi Ateizm (baskı yeri yok, 1994).
C) Din ve Ahlâk: Tek Nûr (İstanbul 1958); Sonsuz Nûr (İstanbul 1960); İslâm Metafiziği: İman (İstanbul 1983); Gönül Penceresinden Fahr-i Kâinat Efendimiz (İstanbul 1986); Gönüllerde Sema (İstanbul 1990); Türkistan’dan Türkiye’ye Anadolu Mûcizesi (İstanbul 1990); Kutsal Mücâdelem (Beklenen Vakit gazetesinde çıkan yazılarından oluşturulmuştur, İstanbul 1996); Peygamber Çizgisinde Yaşamak (İstanbul 1996); Nur Dolu Geceler (İstanbul 2002); Nurdan Anneler (çeşitli konferanslarından meydana gelen eser, Hz. Peygamber’in eşleri ve tanınmış akrabalarının hayat hikâyeleri ve menkıbelerini ihtiva eder, İstanbul 2005); Velîler Deryasından Katreler (radyo konuşmalarını derleyen eseridir, İstanbul 2005); Yüce İslâm Büyükleri (İstanbul 2003). Nurbâki’nin bunların dışında Kanser (İstanbul 1982), Kalb ve Ötesi (İstanbul 1984), İslâm Dininin İnsan Sağlığına Verdiği Önem (Ankara 1985), Geleceğin Dramı Aids (İstanbul 1987), Radyasyon ve AIDS (İstanbul 1998) adlı eserleri vardır.
BİBLİYOGRAFYA
Halûk Nurbâki, Kutsal Mücâdelem, İstanbul 1996, s. 7-53; Uğur İlyas Canbolat, Portreler, İstanbul 1998, s. 119-128; a.mlf., “Dr. Haluk Nurbaki: Gönül Gündemindeki Adam”, Özgür ve Bilge, I/5, İstanbul 2002, s. 13-15; Gerçek Âlim, Gerçek Âşık Halûk Nurbaki (haz. Uğur İlyas Canbolat), İstanbul 2004; “Halûk Nurbaki ile Mülakat”, Feyz, V/55, Ankara 1996, s. 12-18.
CEMAAT
YanıtlaSilالجماعة
Namazda imama uyanlar anlamına gelen fıkıh terimi.
İlişkili Maddeler
NAMAZ
İslâm’ın beş şartından biri.
İMAM
Önder, lider; cemaate namaz kıldıran kişi; devlet başkanı.
Müellif:
MUSTAFA UZUNPOSTALCI
“Toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki cem‘ masdarından türeyen Arapça bir isim olup sözlükte “insan topluluğu” mânasına gelir. Fıkıh terimi olarak namazı imamla birlikte kılan topluluğu ifade etmek için kullanılır.
İslâm dininde cemaat halinde ibadet teşvik edilmiş, hatta bazı ibadetler için cemaat şart koşulmuştur. Her gün kılınan beş vakit namaz, haftada bir kılınan cuma namazı, bayram namazları cemaatle eda edilen belli başlı ibadetlerdir. Cemaatle namaz, müslümanlar arasında mevcut mânevî bağın en önemli tezahürlerinden biridir. Namazların cemaatle kılınmasının hikmeti, müslümanların birbirleriyle görüşüp hallerinden haberdar olmalarını, bilgi alışverişinde bulunmalarını, aralarında disiplin, sevgi ve düzenin yerleşmesini ve ibadetlerini severek yapmalarını sağlama amacına yönelik olmalıdır. Hz. Peygamber’in hayatı boyunca cemaate namaz kıldırması, hastalandığında da cemaate katılarak Ebû Bekir’in arkasında kılması, konunun İslâm’daki yerini göstermesi bakımından önemlidir.
Hz. Peygamber’den, düşman korkusunun bulunduğu sefer halinde bile müslümanlara namazı cemaatle kıldırmasının istenmesi (bk. en-Nisâ 4/101-102), namazın normal zamanlarda öncelikle cemaatle kılınması gereğini ortaya koyar. Öte yandan sahih hadislerde, cemaatle kılınan namaza verilecek sevabın tek başına kılınan namazın sevabından yirmi beş veya yirmi yedi kat fazla olduğu ve cemaate gitmek için atılacak her adımın mükâfatlandırılacağı bildirilmiş, ayrıca cemaate katılanların sayısı arttıkça kılınan namazın sevabının da ona göre artacağı haber verilmiştir. Bu arada cemaate gelmeyenlerin evlerinin yakılacağı tehdidinde bulunulmuştur (bk. Miftâḥu künûzi’s-sünne, “ṣalât” md.). Bir rek‘atı imamla kılan kimsenin o namazın tamamını imamla kılmış gibi olacağını ifade eden hadisi değerlendiren İmam Mâlik, imam selâm vermeden önce namaza yetişen kimsenin ona uymakla mükellef bulunduğunu, ancak cemaat sevabını alabilmesi için en az bir rek‘atı imamla birlikte kılmasının gerekli olduğunu söylemiştir. İmam Şâfiî, cuma dışındaki namazlarda imamla en az kıyam, rükû, secde gibi bir rükünde beraber bulunan kimsenin, baştan imama uyanın faziletini elde etmese de cemaat faziletini kazanabileceğini, Hanefîler’le Hanbelîler ise imam selâm vermeden cemaate yetişen kişinin cemaat sevabını alabileceğini belirtmişlerdir.
Namazları cemaatle kılmak Hanbelîler’e göre farz-ı ayın, Şâfiîler’e göre farz-ı kifâyedir. Hanefî ve Mâlikî fakihlerinin bir kısmı ilgili hadislerden başka, “Rükû edenlerle birlikte siz de rükû ediniz” (el-Bakara 2/43) meâlindeki âyete dayanarak cemaatin vâcip olduğunu söylemişse de cemaatle kılınan namazın tek başına kılınana göre daha fazla sevap kazandırdığını ifade eden hadislerden hareketle cemaatin namazın rükünlerinden olmayıp bu ibadeti daha kâmil ve daha etkili hale getiren tamamlayıcı bir unsur olduğu ileri sürülmüştür. Bu sebeple de Hanefî ve Mâlikî fakihlerin çoğunluğuna göre cemaatle namaz kılmak müekked sünnettir. Bu görüş, zamanımızda çeşitli işlerle meşgul olmak mecburiyetinde kalan müslümanlara kolaylık sağlamaktadır. Ancak vakti olan müslümanların namazlarını cemaatle kılmak suretiyle bu dinî ve içtimaî görevi yerine getirmeleri gerekir. Hatta fakihlerin çoğunluğuna göre, İslâm’ın şiârından sayılan cemaati tamamen terkederek camilerini kapalı, minarelerini ezansız bırakan belde halkı bu şiârı ihya etmeye zorlanır.
YanıtlaSilHz. Peygamber, cemaatin iki kişiden meydana gelebileceğini ifade etmiştir (Buhârî, “Eẕân”, 35; Nesâî, “İmâmet”, 43-45). Buna göre imamdan başka bir kişinin katılmasıyla cemaat oluşur. Hanefî ve Şâfiî fakihleri cemaatin mümeyyiz bir çocukla dahi teşekkül edebileceğini ileri sürerlerse de Mâlikîler bununla cemaatin teşekkül etmiş sayılamayacağını belirtirler. Hanbelîler’e göre ise farz namazlarda değilse bile nâfile namazlarda mümeyyiz küçüğün cemaati oluşturması câizdir. Nitekim Hz. Peygamber, nâfile namaz kılarken kendisine uyan Abdullah b. Abbas’a imamlık etmiştir. Cemaatle namaz kılmanın fazileti kadın ve erkek için aynı derecededir. Çeşitli hadis kaynaklarında yer alan rivayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Peygamber, kadınların camiye gitmelerine engel olunmamasını ısrarla istemiş, onların geceleri bile camiye gitme taleplerinin olumlu karşılanmasını emretmiştir (meselâ bk. Buhârî, “Eẕân”, 162, “Nikâḥ”, 116; Müslim, “Ṣalât”, 134-136; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 52). Buna karşılık Ahmed b. Hanbel’in naklettiği bir hadiste, kadınlar için en hayırlı namaz kılma yerinin evleri olduğu ifade edilmiştir (Müsned, VI, 297, 301). Ancak bazı âlimler bu rivayeti, herhangi bir fitneye sebebiyet verilmesi haline tahsis etmişlerdir. Gelişen sosyal hayat çerçevesinde toplumun çeşitli kesimlerinde, birçok iş yerinde ve alışveriş mahallinde bulunabilen müslüman kadınının, bilhassa kendileri için özel yerler ayrılması durumunda, cami ibadetlerine katılmasının fitneye sebebiyet verebileceğini ileri sürmek mâkul olmasa gerektir.
Cemaatle kılınan namazlar esas itibariyle farz namazlardır. Bayram namazını vâcip kabul edenlere göre bayram namazları ile teravihten sonraki vitir namazı cemaatle kılınan vâcip namazları; teravih namazı, yağmur duası (istiskā) namazı ve güneş tutulması dolayısıyla kılınan namaz da (küsûf namazı) cemaatle kılınan sünnetleri teşkil eder. Bütün mezheplerin ittifak ettiğine göre cuma namazı ancak cemaatle kılınabilir. Fakat cuma namazında cemaat için gerekli olan sayı diğer namazlardan farklıdır (bk. CUMA). Cuma kılınan yerde bu namazı kılamayan kimsenin o günün öğle namazını cemaatle kılması Şâfiîler’e göre sünnettir. Hanefîler’e göre ancak cuma kılınmayan yerlerde öğle namazı cemaatle kılınabilir, aksi halde cemaat mekruh sayılır. Mâlikî fakihleri ise mazeretsiz olarak cuma namazını kılmayan kimse için cemaati mekruh görürken mazeretten dolayı kılamayan için câiz telakki ederler. Hanbelîler, bu durumdaki kimselerin fitneden korkmadıkları takdirde açıkça, böyle bir ihtimalin bulunması halinde ise gizli olarak cemaatle kılabileceği görüşündedirler. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelîler cuma namazı gibi bayram namazlarının da ancak cemaatle kılınabileceğini söylerler. Şâfiîler’e göre ise bayram namazını cemaatle kılmak sünnettir. Vitir namazını cemaatle kılmak ramazanda sünnet, ramazan dışında Hanefîler’ce mekruh, Hanbelîler’ce mubahtır. Sünnet namazlardan teravihi cemaatle kılmak Mâlikîler’e göre mendup, diğer üç mezhebe göre sünnettir. İstiskā namazı da Mâlikî ve Şâfiîler’e göre cemaatle, Hanefîler’e göre ise tek başına kılınır.
Cemaatin İslâm dinindeki önemine rağmen belirli mazeretlerin varlığı halinde terkedilmesi mümkündür. Hz. Peygamber can güvenliğinin bulunmayışını, özellikle hastalığı, sefer halinde iken gece karanlığını ve yerin çamurlu olmasını cemaate engel kabul etmiştir. Bu hadisleri, ayrıca dinde kolaylığın tercih edildiğini (bk. el-Hac 22/78)
ve kimseye gücünün üzerinde yük yüklenmeyeceğini (bk. el-Bakara 2/286) belirten âyetleri göz önünde bulunduran İslâm âlimleri havanın çok soğuk veya çok sıcak olmasını, şiddetli rüzgâr, kar, yağmur, çamur vb. tabii engelleri, hastalık, körlük veya yürüyemeyecek kadar felçli olma gibi önemli bedenî özürleri, ayrıca can güvenliğinin bulunmayışını, hastaya bakma, cemaate gittiği takdirde bir daha elde edemeyeceği ilmî bir fırsatı kaçırma, cenaze hizmetleriyle meşgul bulunma, kaybolan bir malı arama gibi önemli meşguliyetleri ve soğan, sarımsak vb. şeyleri yemiş olma gibi durumları cemaate katılmama için mazeret kabul etmişlerdir.
YanıtlaSilCemaatle namaz kılmanın kendine has âdâbı vardır. Hz. Peygamber kāmet duyulduğunda namaza kalkılmasını, camiye giderken vakarlı ve rahat olunmasını, yetişilen kadarının kılınıp kalan kısmın tamamlanmasını emretmiştir (Buhârî, “Eẕân”, 23). Buna göre cemaate yetişmek için koşmak hoş karşılanmamakla birlikte acele ile yürünebilir. Ayrıca müezzin kāmet getirmeye başlayınca veya farz namaza durulunca başka namaz kılınmayacağını bildiren hadisleri (Buhârî, “Eẕân”, 38; Müslim, “Müsâfirîn”, 63-64) dikkate alan fakihler, cemaate gelen kimsenin, farz namazın kılınmaya başlanmış olması halinde vaktin sünneti de olsa nâfile namaza durmaması gerektiğini söylemişlerdir. Öğle veya cuma namazının sünnetine başlandıktan sonra cemaatin farza durması veya hatibin hutbeye çıkması halinde iki rek‘at tamamlanınca selâm verilir. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler, cemaatle kılınan farzın kaçırılmasından endişe edildiği takdirde nâfile namazın hemen kesilebileceğini söylemişlerdir. Mâlikîler’e göre, devam ettiği takdirde bir rek‘at da olsa cemaate yetişebileceğini, Hanefîler’e göre ise yalnızca bir rek‘at kaçıracağını tahmin eden kimse iki rek‘at kılarak selâm verir. Çünkü Kur’an’da, “Amellerinizi iptal etmeyiniz” (Muhammed 47/33) buyurulmuştur. Buna göre üçüncü rek‘ata başlayan kimsenin dört rek‘atı tamamlaması gerekir. Öte yandan dört rek‘atlı bir farz namazı tek başına kılmakta olan kimse, cemaatle namaz için kāmet getirildiğinde henüz bir rek‘atı tamamlamamışsa hemen, birinci rek‘atın secdesini yapmışsa ikinci rek‘atı tamamladıktan sonra namazını keserek cemaate katılır. Mâlikîler’e göre, üçüncü rek‘ata başlamışsa secdesini yapmadıkça dönüp oturur ve namazdan çıkıp cemaate katılır. Fakat üçüncü rek‘atı da tamamlamışsa namazını tek başına bitirir. Üç rek‘atlı akşam ve iki rek‘atlı sabah namazlarına gelince, Hanefîler’e göre sabah veya akşam namazını tek başına kılmakta olan kimse, ikinci rek‘atın secdesini yapmadıkça namazını keser ve cemaate katılır. Namazını tamamlayan kişi daha sonra cemaate katılabilir. Böyle bir kimsenin cemaate katılmasının câiz olduğu ve ikinci namazının nâfile sayılacağı konusunda âlimler ittifak etmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber, evde namazını kılıp gelen ve bu sebeple cemaate katılmayan kimseye, “Namazı kılmış olsan bile cemaatle birlikte bir daha kıl” demiştir (Tirmizî, “Ṣalât”, 49; Nesâî, “İmâmet”, 54). Ancak Hanefîler, sabah ve ikindi namazlarından sonra nâfile kılınması mekruh olduğundan bu iki namazın ve tek rek‘atlı nâfile bulunmadığı için de akşam namazının cemaatle tekrarlanmasını mekruh kabul etmişlerdir. Hanbelîler’e göre akşam, Mâlikîler’e göre de akşam ve ayrıca vitir kılınmışsa yatsı namazı cemaatle tekrarlanmaz. Bunların dışındaki namazlar tekrarlanabilir. Şâfiîler’e göre ise nâfile olarak kılınmaları söz konusu olmayan adak ve cenaze namazları hariç her namaz cemaatle tekrar kılınabilir.
YanıtlaSilBelli bir imamı ve cemaati bulunan bir mahalle mescidinde namazı cemaatle kılamayanların veya imamdan hoşlanmama vb. sebeplerle cemaate katılmayanların namazı yeni bir cemaatle kılmaları hoş karşılanmamıştır. Çünkü bu davranış cemaatin anlam ve özelliğini kaybettirdiği gibi fitneye ve müslüman cemaat arasında parçalanmaya da sebep olabilir. Belirli bir imamı ve cemaati olmayan yerlerde ise ayrı ayrı cemaatle namaz kılmakta bir mahzur yoktur.
Mukim ile misafirin cemaatle namaz kılmaları câiz olup mukimin imam olması daha uygundur. Ancak misafirin imam olması halinde mukim olan cemaate kendisinin sefer halinde olduğunu, dört rek‘atlık farzı iki rek‘at kılıp selâm vereceğini, cemaatin geri kalan iki rek‘atı kendi kendilerine tamamlamaları gerektiğini hatırlatması tavsiye edilmiştir.
BİBLİYOGRAFYA
Tâcü’l-ʿarûs, “cmʿa” md.
Miftâḥu künûzi’s-sünne, “ṣalât” md.
el-Muvaṭṭaʾ, “Ṣalâtü’l-cemâʿa”, 8.
Müsned, VI, 297-301.
Dârimî, “Ṣalât”, 97.
Buhârî, “Eẕân”, 10, 18, 23, 35, 38, 40, 162, “Cumʿa”, 12, “Nikâḥ”, 116.
Müslim, “Mesâcid”, 247, 249, 251-253, “Ṭahâret”, 41, “Müsâfirîn”, 22-24, 63-64, “Ṣalât”, 134-136.
İbn Mâce, “İḳāmet”, 44, “Mesâcid”, 17.
Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 46, 52, 207, “Teṭavvuʿ”, 5.
Tirmizî, “Ṭahâret”, 39, “Ṣalât”, 48-49.
Nesâî, “İmâmet”, 42, 43-45, 51, 54, “Ṭahâret”, 106, “Mesâcid”, 15.
Şâfiî, el-Üm, Kahire 1388/1968, I, 136, 137, 138.
İbn Hazm, el-Muḥallâ, Beyrut 1408/1988, III, 104, 106, 107, 111-113, 117-120.
Serahsî, el-Mebsûṭ, I, 135, 136; II, 29, 144, 145.
Kâsânî, Bedâʾiʿ, I, 155-156.
İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, Kahire 1975, I, 160-164.
İbn Kudâme, el-Muġnî (Herrâs), II, 176-181.
Zeylaî, Naṣbü’r-râye, [baskı yeri yok] 1393/1973 (el-Mektebetü’l-İslâmiyye), II, 22, 23, 24, 198.
İbn Receb, el-Ḳavâʿid fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Kahire 1391/1971, s. 13.
İbnü’l-Hümâm, Fetḥu’l-ḳadîr (Bulak), I, 243-245, 335 vd.
Şa‘rânî, el-Mîzânü’l-kübrâ, Kahire 1328, I, 186, 187.
Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, I, 229-236.
Şevkânî, Neylü’l-evṭâr, III, 139-142, 144-151, 161, 170-171, 174, 176-177.
İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr, I, 265, 371, 372.
Sâlih el-Ezherî, Cevâhirü’l-İklîl, Kahire, ts., I, 76, 77.
Mehmed Zihni, Ni‘met-i İslâm, İstanbul 1326, s. 189-191, 217-220.
Muhammed b. Ahmed el-Morîtânî eş-Şinkītî, Fetḥu’r-raḥîm ʿalâ fıḳhi’l-İmâm Mâlik bi’l-edille, Kahire 1389/1969, I, 83, 84.
Cezîrî, el-Meẕâhibü’l-erbaʿa, I, 336, 340, 341, 349, 358, 362, 402, 404, 405, 407.
Zühaylî, el-Fıḳhü’l-İslâmî, II, 146-172.
Abdülazîz b. Muhammed b. Dâvûd, “Beyânü ḥükmi ṣalâti’l-cemâʿa”, Eḍvâʾü’ş-şerîʿa, XIV, Riyad 1403, s. 189-207.
Mv.F, XV, 280-283.
FECİR
YanıtlaSilالفجر
Güneşin doğmasından önce beliren tan yeri ağarması.
İlişkili Maddeler
İMSAK
Oruçlunun belli bir zaman içinde kendini bazı şeylerden alıkoyması anlamında fıkıh terimi.
SAHUR
Oruca hazırlık amacıyla imsak vaktinden önce yenen yemek.
Müellif:
YAKUP ÇİÇEK
Arapça’da “yarmak, bir şeyi iki parçaya ayırmak, açığa çıkarmak, suya yol vermek” gibi anlamlara gelen fecir (fecr) isim olarak güneşin doğmasından önceki tan yeri ağarmasını ifade eder. Türkçe’de “şafak sökmesi, gün ağarması, sabahın alaca karanlığı” denilen bu olay, gece ile gündüzü birbirinden ayırdığı veya gündüz aydınlığını ortaya çıkardığı için fecir diye adlandırılmıştır. Fecir vakti fıkıhta, özellikle sabah namazının vaktinin girdiğini veya sahur vaktinin bitip oruç tutma (imsak) zamanının başladığını bildirmesi açısından önem taşıdığından dinî literatürde bu vaktin tanım ve belirlenmesinin ayrı bir dikkatle ele alındığı görülür.
Kur’an’da fecir kelimesi, oruç ve namazla ilgili bazı dinî hükümlerin bildirilmesi (el-Bakara 2/187; el-İsrâ 17/78; en-Nûr 24/58), yemin (el-Fecr 89/1) ve Kadir gecesinin fazileti (el-Kadr 97/5) gibi münasebetlerle beş âyette geçmektedir. Bu âyetlerin hepsinde fecir, örfen yaygın kullanımına da uygun olarak “tan yeri ağarması, şafak vakti” anlamını taşımakla birlikte fecir vaktinin başlama ve bitiş sınırıyla ilgili olarak âyetlerde bir açıklama yer almaz. Ancak bunlardan oruçla ilgili âyette, “Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın” (el-Bakara 2/187) cümlesiyle fecir vaktinin başlangıcına işaret edilmiştir. Kaynaklarda, bu âyetin önce, “Beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar yiyin, için” kısmının nâzil olduğu, bazı sahâbîlerin âyeti zâhirî ve lafzî mânasına hamlettiği, Hz. Peygamber’in ise siyah ve beyaz iplikle ilgili olarak, “Biri gecenin karanlığı, diğeri gündüzün aydınlığıdır” şeklinde bir açıklama getirdiği, daha sonra da âyetin “mine’l-fecr” kısmının nâzil olarak âyetteki kısmî kapalılığın giderildiği rivayetleri yer alır (Buhârî, “Tefsîr”, 2/28; Müslim, “Ṣıyâm”, 34-35; Cessâs, I, 284; İbn Kesîr, I, 319).
Fecir vaktinin namaz ve oruçla ilgili mükellefiyetleri belirleyecek tarzda tesbiti Hz. Peygamber’in söz ve uygulamalarına dayanır. Sonraki dönemlerde fakihler tarafından konuyla ilgili olarak ileri sürülen görüşler arasında da bazı ayrıntılar dışında önemli bir farklılık bulunmaz. Hz. Peygamber, İbn Ümmü Mektûm’un fecir vaktinde okuduğu ezandan önce Bilâl-i Habeşî’nin uyarı maksadıyla okuduğu ezanı kastederek, “Bilâl’in ezanı hiçbirinizi sahur yemeğinden alıkoymasın; çünkü Bilâl henüz gece iken ezan okur. Onun bu ezanı sizden ibadette bulunana (teheccüd namazı kılana) haber vermek, uykuda olanı da uyandırmak içindir” dedikten sonra fecir vaktinin iyice anlaşılması için parmaklarını yukarıya kaldırıp aşağıya diker ve, “Fecir beyazlığın böyle açığa çıkması değildir, tâ ki şöyle olmayınca” der. Bunu söylerken de şahadet ve orta parmağını üst üste bindirip sağa sola uzattığı rivayet edilir (Buhârî, “Eẕân”, 13; Müslim, “Ṣıyâm”, 38; Ebû Dâvûd, “Ṣavm”, 17). Başka bir hadiste de Resûl-i Ekrem, “Bilâl ezanı gece okuyor. İbn Ümmü Mektûm ezan okuyuncaya kadar yiyip içebilirsiniz. Çünkü o fecir doğmadan ezan okumaz” demiştir (Buhârî, “Ṣavm”, 17; Müslim, “Ṣıyâm”, 36-37).
YanıtlaSilİslâm hukukçuları hadislerdeki bu ifadelerden hareketle fecri “fecr-i kâzib, fecr-i sâdık” veya “birinci fecir, ikinci fecir” şeklinde ikiye ayırarak açıklamışlardır. Fecr-i kâzib, sabaha karşı doğuda tan yerinde ufuktan göğe doğru dikey olarak yükselen, piramit şeklinde, samanyolu ışığına benzeyen akçıl ve donuk beyazlıktır. Fıkıh literatüründe buna “uzunlamasına beyazlık” (beyâz-ı müstatîl) denildiği gibi Araplar arasında “kurt kuyruğu” (zenebü’s-sirhân) veya “yalancı sabah” (es-subhu’l-kâzib) olarak da anılır. Fecr-i kâzib gecenin bir bölümü kabul edildiği için ayrıca dinî bir hükme konu teşkil etmez. Bu geçici beyazlıktan sonra yine kısa bir süre karanlık basar. Ardından da ufukta yatay olarak boydan boya uzanan, giderek genişleyip yayılan fecr-i sâdık aydınlığı başlar. Fıkıh literatüründe bu ikinci fecre “enlemesine beyazlık” (beyâz-ı müsta‘razî) denilmesi, fecr-i sâdık beyazlığının doğu ufkunda tan yeri boyunca yayılarak genişlemesi sebebiyledir. Sabah namazının vaktinin girmesi, sahurun sona erip orucun başlaması gibi dinî hükümlerde esas alınan bu ikinci fecirdir. Nitekim Hz. Peygamber, “İki çeşit fecir vardır. Kurt kuyruğu gibi olan fecir herhangi bir şeyi ne helâl ne de haram kılar. Ufukta genişliğine yayılan fecre gelince işte sabah namazı o vakitte kılınır, sahur yemeği de o vakitte haram olur” (Dârekutnî, II, 165) derken iki fecir arasındaki bu farka dikkat çekmiştir. Bununla birlikte fecr-i sâdıkın, ufukta beyazlığın enlemesine yayıldığı vakit mi, yoksa bu beyazlıktan sonra ufukta kızıllığın yayılması vakti mi olduğu, gerek hadislerde (Tirmizî, “Ṣavm”, 15; Ebû Dâvûd, “Ṣavm”, 17) gerekse sahâbe ve tâbiîn söz ve uygulamasında yer alan farklı ölçü ve ifadeler sebebiyle İslâm hukukçuları arasında tartışılmıştır.
Bazı fakihlere göre fecr-i sâdık ufukta aydınlığın oluşmaya başladığı vakitte, bir kısmına göre ise beyazlıktan sonra kızıllığın ufukta iyice ortaya çıkmasıyla başlar. Fakihlerin çoğunluğu bu konuda orta bir yol takip etmiş, fecr-i sâdıkın ufukta beyazlığın iyice yayılmasıyla başlayacağı görüşünü benimsemiştir. Cumhur, ilgili âyette geçen siyah-beyaz ayırımını gecenin siyahlığı ve gündüzün beyazlığı (Buhârî, “Ṣavm”, 16), fecri de ufukta yayılan beyazlık olarak açıklayan hadisleri ve ümmetin bu yöndeki uygulamasını esas almış, bazı hadislerde geçen “kızıllığın ortaya çıkışı” ifadesinin (Tirmizî, “Ṣavm”, 15; Ebû Dâvûd, “Ṣavm”, 17) veya bazı sahâbe ve tâbiînin sahuru bu vakte kadar geciktirdiğine dair rivayetlerin beyazlığın ufukta iyice yayılması ölçüsünü tekit edici bir anlam taşıdığı yorumunu yapmıştır (Tahâvî, II, 52-54; Hattâbî, II, 760; Aynî, X, 297). Öyle anlaşılıyor ki cumhurun bu konuda ihtiyatlı bir görüşü tercih etmiş olması, sabah namazı vaktinin sahur vaktinin sona ermesini takiben başlamakta oluşu sebebiyle sabah namazının kılınabilmesine de yeterli bir zaman kalmasını sağlama, böylece hem oruç hem de sabah namazı için makul bir bitiş-başlangıç vakti belirleyebilme gibi bir amaç taşımaktadır.
Bir yolculuğumda gemiye binmiştim O sırada şiddetli bir rüzgar çıkınca,gemdekiler duâ ve adakta meşgul oldular, bendende bir adakta bulunmamı istediler, ben her ne kadar dünya ile alakadar olmadığını söyledimse de çok ısrar ettikleri için Alah beni kurtarırsa fil eti yemeciğim dedim.
YanıtlaSilBunun üzerine onlar: Fil eti kim yiyor ki sen onu yemeceğine dair adakta bulunuyorsun dediler. Ben de Hatırıma böyle geldi ve Allah c.c. dilime bunu getirdi dedim.
Kırk Hadis-i Şerif.sy.446.
Neticede gemi parçalandı, ama Allah-u Teala bir topkukukla beraber beni de kuratarak sahile attı Günler geçti ki yiyecek bir şey bulamadık, artık çok aç bir hale düşmüş iken karşımıza bir fil yavrusu çıktı, hemen onu öldürerek etini yediler, ben ise nezrimi ve ahdimi tutarak yemedim.
YanıtlaSilKırk Hadis-i Şerif.sy.446.
Onlar: Bu hal zaruret halidir .diyerek yemem için ısrar ettilerse de, ben sözlerimi kabul etmedim. Daha sonra onlar uyuduklarında fil yavrusunu annesi gelip, çocuğunun kemiklerini görünce, herkesi tek tek koklamaya başladı, öldürülen yavrusunun kokusunu kimde bulduysa onu öldürdü.
YanıtlaSilKırk Hadis-i Şerif.sy.446.
Sıra bana geldiğinde, ben de o kokuyu bulamayınca sırtını bana döndü ve üzerime binmem için hortumuyla işaret etti.Ben onun üzerine binince beni yüklenip süratle giderek gece tarlaların ve insanların bulunduğu bir yere ukaştırdı, sonra inmem için işaret etti, kolay ineyim diye de, ayağını büktü bende indim.
YanıtlaSilKırk Hadis-i Şerif.sy.446.
Sabah olunca bir cemâatle karşılaştım, onlar beni hükümdarlarına götürdüler, bir tercüman vasıtasıyla başıma gelenleri ona anlattığımda: "O senin dediğin yerden burası sekiz günlük yoldur, sen o mesafeyi bir gecede aşmışsın ." dedi.Böylece bir süre onların yanında kaldıktan sonra bir vasıtaya bindirilerek memleketime döndüm.
YanıtlaSilKırk Hadis-i Şerif sy.446.
(Ebu Nu'aym, Hilyetü'l Evliyâ, 10/160.İsmâil Hakki el-Bursevi, Ruhu'l Beyân, 2/416)
YanıtlaSilKırk Hadis-i Şerif.
Risail-i Ahmediyye-73-.
Kütüb- Sittenin İttifak Ettiği.sy.446.
"Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
YanıtlaSilŞahsın görünür rütbe-i aklı eserinde"
Risale-i Nur'un Büyük Lügatı.sy.1417.
Tohum saç! Bitmezse toprak utansın!
YanıtlaSilHedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylân, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Necip Fazıl Kısakürek.
Sırlar, Hikmetler ve Rumuzlar.sy.197.
Bediüzzaman azimeti esas alırdı.(E.L.) 2:11.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.71.
Avrupai Edebiyat Kur'an'ın büyüklüğünü kavrayamaz.(K.L.) 127 ; (S.) 687 :Lemaat.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.66.
Hazret-i Peygamber Sallallâhü Aleyhi Veselleme Cebrail Aleyhisselâmın vahiyle getirdiği “Zırhı çıkar bunu oku” dediği gayet yüksek ve çok kıymettar bir münâcât-ı Peygamberidir ki Zeynel Âbidin radıyallâhü anh’dan, tevatürle rivayet edilmiştir.
YanıtlaSilSaid Nursî
Bismillâhirrahmânirrahîm
ALLAH’IM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey bin bir esma sahibi, mutlak’ ve gerçek mabud olan Allah
2- Ey bol rahmet eden, fark gözetmeden herkesi rızıklandıran Rahman.
3- Ey hususi rahmet gösteren, sevgili ibâdına mağfiret edip Cennet bahşeden Rahîm.
4- Ey her şeyi bihakkın bilen, hiçbir şey ondan gizlenmeyen Alîm.
5- Ey güzel muamele eden, fırsat tanıyan hemen cezalandırmayan Halîm.
6- Ey sonsuz azamet ve nihayetsiz ihatalı esma sahibi olan Azîm.
Ey her şeyi yerli yerine koyan hikmetle yapan, faydalı yaratan Hakîm.
YanıtlaSil8- Ey mevcudiyetinin bidayeti ve sonu olmayan, bizatihi var olan hadis olmayan Kadîm.
9- Ey hiç bir sebebe dayanmadan her şeyi ayakta tutan, fenaya uğramayan Mukîm.
10- Ey bol kerem sahibi, umulmadık yerden ihsan eden Kerîm,
1- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey seyyidlerin serveri, büyüklerin sahibi,
2- Ey her çeşit duaya cevap veren,
3- Ey bütün iyiliklerin gerçek sahibi, hâmîsi,
4- Ey bütün makamların fevkinde olan; dereceleri yükselten.
5- Ey bereketi büyük olan, karşılıksız bol ihsan eden,
6- Ey hataları mağfiret eden, suçları affeden,
7- Ey belâları def eden, musibetleri alıkoyan,
8- Ey bütün sesleri işiten, her nidayı duyan,
9- Ey istenenleri veren, dilekleri yerine getiren,
10- Ey sır olan ve saklanan bütün gizlilikleri bilen,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey affedenlerin en hayırlısı, en üstünü
2- Ey yardım, imdad edenlerin en hayırlısı en yücesi.
3- Ey en iyi hüküm veren, en kâmil ve hayırlı hâkim,
4- Ey en iyi başlatan, en güzel şekilde açan,
5- Ey hiç unutmadan dostlarını en hayırlı şekilde anan.
6- Ey her şeyin en hayırlı varisi olan, bütün eşya ona kalan.
7- Ey en hayırlı, hak vecihle medih ve sena eden.
8- Ey en güzel şekilde, en hayırlı tarzda rızıklandıran,
9- Ey en muhkem, en doğru hüküm veren hal ve fasl eden.
10- Ey ihsanından fazla, üstün ihsan mümkün olmayan.
3 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar
Ey izzet içinde cemal, cemal içinde izzet sahibi olan.
YanıtlaSil2- Ey mülk ve celâlin, saltanat ve haşmetin gerçek sahibi,
3-Ey kudret ve kemâl, güç ve mükemmellik yalnız kendisinde bulunan.
4-Ey en büyük ve her batıl düşünceden pak muallâ ve yüce olan.
5-Ey ehli dalâlet ve küfrün hilelerini bilen, cezayı hak edenlere azabı şiddetli olan,
6- Ey ceza ve ikabı pek şiddetli olan,
7- Ey hesap ve ceza ve mükâfatı seri olan
8- Ey en iyi şekilde mükâfatlandıran ve hazinesinde pek çok, güzel sevabı bulunan,
9- Ey katında her şey içinde yazılan Ümmü’l Kitap sahibi,
10-Ey ağır ve yüklü bulutları inşa eden.
4 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1-Ey çok rahmet eden, en lâtîf rahmetini gösteren Hannân,
Ey çok ihsan eden, hakiki iyilik sahibi olan Mennân,
YanıtlaSil3-Ey amellere lâyık karşılık veren, zayi etmeyen Deyyân,
4-Ey mağfireti bol olan, çok bağışlayan, affeden Ğufrân,
5-Ey yol gösteren, mevcudiyetinde şek olmayan Burhan,
6-Ey gerçek saltanat ve hüküm sahibi Sultân,
7-Ey şirkten, noksan sıfatlardan münezzeh olan Sübhân.
8- Ey kendisinden yardım dilenen, imdad istenen Müsteân,
9- Ey ihsan eden, bol nimetiyle herkesi minnet altına alan, beyan ve delil gösteren, her şey kendisiyle bilinen, Zü’l Menni ve’l Beyan.
10- Ey bütün korkulardan eman veren, hıfzeden Zü’l -Eman,
5- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey azametine ve yüceliğine karşı her şey boyun eğip tevâzu eden,
2- Ey sonsuz kudretine her şey teslim ve musahhar olan,
3- Ey izzetinin önünde her şey dize gelip mütezellil olan,
4- Ey heybet ve azametine karşı sonsuz acz ile her şey boyun eğip huzû eden, lebbeyk diyen,
5- Ey hükümranlığına saltanatına her şey inkiyad edip, baş eğen,
6- Ey havf ve korkusundan her şey kendisine boyun eğen, zelil olan,
7- Ey celâl-i haşyetinden dağlar şak edip parçalanan,
8- Ey semâvât ve gökler emriyle yükselen, ayakta duran,
9- Ey izin ve iradesiyle arz istikrar bulup, zemin intizam altına giren,
10- Ey raiyyeti saltanatına ve mülkünde yaşayanlara zulmetmeyen, rahat bırakan,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1-Ey mağfiretiyle hataları affeden,
2- Ey belâları kaldırıp sıkıntıları gideren,
3- Ey arzu ve istekler kendisinde son bulan, meşietine bırakılan,
4- Ey ihsanı bol olan, çok ikram eden, bereketli veren,
5- Ey hediyeleri çok olan, rahmet hediyeleriyle herkesi ve her şeyi ihata eden,
6- Ey mahlûkatı rızıklandıran, yoktan var ettiklerine rızık veren,
7- Ey mukadder olan ecelleri kazâ eden, ölümlere karar veren,
8- Ey şikâyetleri ah ve eninleri işiten, feryadları duyan,
9- Ey muntazam ordular gönderen, askerleriyle imdad eden,
10-Ey esirleri azâd eden, köleleri salıverip halâs eden,
7- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bütün hamd ve senaların hak sahibi,
2- Ey yüceliği her şeyden üstün olan, şan ve şeref sahibi,
3- Ey fahr ve bahâ, hüsün ve kemâlât sahibi,
4- Ey ahidlerde bulunup sözünde duran, peyman ve vefa sahibi,
5- Ey günahları affeden, rızası esas olan, af ve rıza yalnız kendisinden beklenen,
6- Ey iyilik ve atiyyeleri bol olan, zahirî ve batinî nimetler, rahmetler ihsan eden,
7- Ey hail ve fasl ve tefrik eden kat’î ve hak hüküm sahibi,
8- Ey azîz ve bakî olan, izzet ve beka sahibi,
Ey nimeti bol, kendisi çok cömert olan cevvâd-ı Kerîm.
YanıtlaSil10- Ey karşılıksız bol ihsan eden, üstün kılan, gizli nimetler sahibi,
8- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey istemediği şeye mani olan tecavüzleri durduran, hudud koyan Mani’,
2- Ey belâları, musibetleri, zararları, mânileri düşmanları, defeden Dafi’,
3- Ey faydalı şeyleri yaratan, her şeye çok menfaatler iyilikler takan Nafi’,
4- Ey her sesi duyan ve her sadayı işiten Sami’,
5- Ey her şeyin maddî ve manevî yükselmesi elinde bulunan Rafi’,
6- Ey her şeyi yaratan her şeyde asar-ı sanatı görünen Sani’,
7- Ey dilediği kullarına taraf çıkan hak ettikleri cezayı affeden Şafi’,
8- Ey irade ettiği maddî manevî her şeyi ve her zıddı mümanaatsız bir araya toplayan Cami’,
9- Ey esma ve sıfat ve şuunatıyla her şeyi ihata eden, hiçbir şey icraatı dışında kalmayan Vasi’,
Ey dilediği maddî ve manevî her şeye vüs’at veren genişleten Mûsi’,
YanıtlaSil9- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey sanat harikası her masnuun ustası her sanatın Sani’i,
2-Ey görünen ve görünmeyen yaratılan her şeyin Hâlık’ı,
3-Ey rızıklandırılan her şeyin ve her kesin Râzık’ı,
4-Ey her mülkün sahibi, her memlükün Mâlik’i,
5-Ey her dertlinin halaskarı, her meşakkatlinin Mugîs’i,
6-Ey gam ve keder sahibi herkese ferec veren gönlüne sevinç kapıları açan Fâric,
7- Ey rahmete muhtaç her mevcuda rahmet eden Rahîm,
8-Ey hezimete uğrayan, yardımsız kalan herkese imdad eden nusret veren Nasır,
9-Ey ayıplanan her bir mahlûkun ayıbını örten, ayıpları setreden Satir.
10-Ey her mazlumun sığınağı her ahlının Melce’i,
10 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey sıkıntı ve darlığımda tek sahibim, en büyük hazırlığım,
2- Ey musibet zamanında yekta ümidim, tek halaskarım,
3- Ey yalnızlık ve kimsesizlikten içim karardığında tek ünsiyet verenim,
4- Ey gurbet ve sahipsizliğimde tek dostum,
5-Ey nail olduğum her nimeti bana gösteren tek velinimetim,
6-Ey meşakkat ve zorlukta kederimi izale eden tek kurtarıcım,
7- Ey her çeşit fakr ve ihtiyacımı zamanında gideren yegâne imdadım,
8- Ey sebeplerin tesiri kesilip muztar kaldığımda tek sığınağım,
9- Ey dehşete kapılıp ürperdiğimde tek yardımcım,
10 – Ey şaşırdığımda rehberim, tek yol gösterenim
– Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey gaypları ve gizlilikleri bihakkın bilen,
2- Ey bol mağfiret eden her günahı bağışlayan,
3- Ey ayıpları bihakkın örten, kusurları her cihetle gizleyen,
4- Ey bütün meşakkatleri kaldıran, sıkıntıları her haliyle gideren,
5- Ey kalpleri çeviren halden hale sokup değiştiren,
6- Ey kalpleri süsleyip donatan cemaliyle güzelleştiren,
7- Ey kalpleri nurlandıran, zulmet-i küfürden nuru imana çıkaran,
8- Ey maddî ve manevî her türlü hastalığa müptelâ olan kalplerin tabibi,
9- Ey kalplerin gerçek sevgilisi, fıtrî kusursuz habibi,
10-Ey kalplere en yakın olan, ünsiyet veren dost,
12 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey sonsuz derece celalli ve yüce olan haşmet sahibi Celîl,
2- Ey nihayetsiz, gerçek güzellik sahibi olan Cemîl,
3- Ey her şeyi yoluna koymakta kendisine en fazla güvenilen Vekîl,
4- Ey mahlûkatın ihtiyaçlarını tekeffül eden, zorluklarını üstüne alan güven veren Kefîl,
5- Ey hak ve hayrın rehberi, her iyiliğin ve doğrunun Delili,
6- Ey ayağı kayıp düşecek olanları tutup kaldıran, affeden Mukîl,
7- Ey her cihetle küçük büyük gizli aşikâr her şeyden haberdar olan Habîr,
8- Ey yumuşak davranan, gizli inceliği bilen, her şeyde nazik cemal-i sanatı görünen Latîf,
9- Ey herkese galib gelen her bir mevcuda haddini bildiren sonsuz izzet sahibi Azîz,
10- Ey her şeyin gerçek sahibi, bütün mevcudatın mutlak maliki, hükümdarı olan Melîk,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey maddî ve manevî yolunu şaşırıp hayrette kalanların rehberi, yol göstericisi,
2- Ey meded dileyenlerin, yardım isteyenlerin sahibi, halaskarı,
3- Ey belâların şiddetinden feryad ve figan edenlerin yardımcısı,
4- Ey hıfz, himaye ve necat isteyenlerin tahassüngâhı sahibi,
5- Ey isyankârların sığınağı, asilerin iltica kapısı,
6- Ey günahkârları bağışlayan, suçluları affeden,
7-Ey korkanları himayesine alan, onlara eman ve emniyet veren,
8- Ey bîçarelere, muhtaç miskinlere merhamet eden,
9- Ey vahşet ve yalnızlığa düşenlere ünsiyet veren en yakın dost,
10-Ey zorluğa düşüp çaresiz kalanların duasına cevap verip derdine derman olan,
14- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1 – Ey bol ihsan, sehâ ve hadsiz cömertlik sahibi,
2- Ey karşılıksız bol iyilik ile fazi ve sonsuz şükrü icab ettiren nimet sahibi,
3- Ey korkulacak her şeye karşı gerçek emân ve emniyet yalnız kendisinde bulunan,
4- Ey bütün çirkinliklerden münezzeh ve mukaddes ve her kemalâtın ve nezâfetin sahibi olan,
5- Ey her şeyi hikmetle yapan, hikmetle bildiren en iyi tarzda tanıtıp beyan eden,
6- Ey nihayetsiz rahmet eden ve sonsuz rızasını kullarına vaad eden,
7- Ey kesin hüccet ve asıl burhanlar elinde bulunan, deliller mevcudiyetine dair olan,
8- Ey azameti her şeyi içine alan, her türlü saltanatın sultanı olan,
9- Ey affı ve mağfireti bütün günahlardan üstün olan,
10- Ey her türlü yardım kendisinden istenen, herkese hususî şefkat eden,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey bütün mevcudatı terbiye ve idare eden, her şeyin Rabbi,
2- Ey bütün kainatın hak mabudu, her şeyin mutlak İlâhı,
3- Ey bütün mevcudatı yaratan, her şeyin gerçek Halikı,
4- Ey her şeyden nihayet derece üstün, sıfat ve esması ile her şeyin fevkinde olan,
5- Ey yaratılan her şey ve başlayan her zamandan önce var olan, vücudu başka vücuttan çıkmayan,
6- Ey fani her şey ve biten her zamandan sonra olan, vücudu daim ve baki kalan,
7- Ey her şeyi gerçek yüzüyle ve her cihetiyle en iyi bilen,
8- Ey sonsuz kudrete sahip, irade ettiği her şeye kadir olan,
9- Ey her şeyin sanii olan, güzel ve taklit edilmez sanatı her şeyde var olan,
10- Ey devam eden ve baki kalan, kendisinden başka her şey fani ve zail olan,
16 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAH IM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey emniyet ve emân veren, kalplere iman bahşeden Mü’min,
2- Ey her şeyin dizgini elinde bulunan, bütün mevcudatı çepeçevre kudret pençesinde tutan, gözeten, kollayıp koruyan, Müheymin,
3- Ey her şeyi yoktan var eden vücuda getiren ve her mevcuda mahsus vücud veren Mükevvin,
4- Ey her bir mevcuda rabbini ve diğer mevcudata dair fıtrî vazifesini bildirip ilham eden Mülâkkin,
5- Ey açıklanması gerekeni en iyi surette dilediği yolla, beyan edip bildiren Mübeyyin.
6- Ey zorlukları kolaylaştıran, meşakkatleri teshil eden, zahmetleri rahata çeviren Mühevvin.
7- Ey her mahlûku ve hadiseyi ve her bir şeyi kendine mahsus tarzda hikmetle ve san’atla süsleyen, tezyin eden Müzeyyin.
8-Ey azamet kendisine mahsus olan, dilediğini dilediği kadar yücelten, şeref ve haysiyet veren Muazzım.
9- Ey ihtiyaç sahibi her mahlûkun yardımına koşan, mevcudatı birbirinin yardımına koşturan Muavvin,
10- Ey mevcudatı ve masnuatı uyumlu bir tarzda rengârenk nakışlarla anbean bezeyen yenileyen Mülevvin,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey mülk ve memleketinde tek ve yekta olarak daim ve kaim olan Mukîm,
2- Ey celâlet ve celâdetinde azîm olan sonsuz büyüklüğünü gösteren Azîm,
3- Ey saltanatında ilk ve son olan ebedî ve ezelî kalan Kadîm,
4- Ey kuluna karşı pek merhametli ve şefkatli olan Rahîm,
5- Ey her şeyi ve her hali tüm veçhiyle en iyi bilen Alîm,
6- Ey kendisinden uzaklaşanlara hilm ile muamele eden, zaman tanıyan birden cezalandırmayan Halîm,
7- Ey dergâhında el açıp arz-ı hacet edene keremini gösteren, ikram eden Kerîm,
8- Ey miktarları, ölçüleri hikmetle belirleyen, takdir eden Hakîm,
9- Ey hükmünde, kazasında ve takdirinde lütuf ve suhuletle muamele eden Latîf,
10- Ey lütuf ve mülâyemetinde kudret ve iktidar sahibi olan,
18 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ancak fazlı umulan ve ondan yalnız iyilik, ihsan sudur eden,
2- Ey adaletinden başka, hiçbir hüküm ve icraatından korkulmayan,
3- Ey ondan ancak iyilik ve ihsan beklenilen,
4- Ey yalnız af ve mağfireti istenilen,
5- Ey mülkünden başka hiçbir mülkün devam ve bekası bulunmayan,
6 -Ey saltanat ve satvetinden başka saltanat bulunmayan,
7- Ey burhanından başka üstün, açık burhan bulunmayan,
8- Ey rahmeti her şeyi kuşatan,
9- Ey rahmeti gazabını geçen, önce gelen,
10- Ey ilmi her şeyi ihata eden,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yek ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey üzüntü ve tedirginliği kaldıran,
2- Ey gam ve kederleri gideren,
3- Ey günahları ve suçları bağışlayan,
4- Ey tevbeleri kabul buyuran,
5- Ey mahlûkatın Halikı,
6- Ey vaadinde sâdık olan,
7- Ey yavruları rızıklandıran,
8- Ey verdiği sözü, ahd ve emanı yerine getiren,
9- Ey gizlilikleri bilen,
10- Ey tane, tohum ve çekirdekleri açıp filizlendiren,
20 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey görünen ve düşünülen her şeyden daha üstün ve muallâ olan Âlî,
2- Ey söz ve ahidlerinde vefalı olan, hakları eksiksiz sahiplerine veren, ifa eden Vefî,
3- Ey bütün umur ve ihtiyaçları sağlayan, dostlarını koruyup gözeten Velî,
4- Ey mutlak zenginlik sahibi olan, mahlûkata hiç muhtaç olmayan, bütün mahlukat kendisine muhtaç olan Ganî,
5- Ey bitmez ve tükenmez hazineler sahibi olan Melî,
6- Ey kusur ve ayıptan her cihetle temiz ve pâk olan, ancak kendi tezkiyesiyle kötülüklerden hakiki temizlik elde edilen Zekî,
7- Ey kullarını sevip onlara marziyyâtını bildiren, memnun edip hoşnut olan Râdî,
8- Ey vahdet ve mevcudiyetinin delilleri apaçık her şeyde görünen Bedî,
9- Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve azamet-i kibriyâsından istitâr etmiş olan Hafî,
10- Ey kuvveti sonsuz olan, her şeye gücü yeten Kavî
21- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey güzelliği izhar edip gösteren, yarattığı her şeye mahsus güzellik vererek güzelliği esas alan,
2- Ey çirkinliği gizleyip örten, güzel görünmeyeni güzellikle perdeleyen,
3- Ey günahkârlara fırsat tanıyan, suçüstü muaheze etmeyen,
4- Ey utanç veren günah ve ayıplar üzerindeki perdeyi yırtmayan,
5- Ey affı bol, bağışlaması sınırsız olan,
6- Ey suçluları bağışlamasında güzellik ve hikmet bulunan, en iyi şekilde af eden,
7- Ey mağfireti geniş olan, küçük büyük her günahı ihata edip meşietiyle bağışlayan,
8- Ey rahmet elini açıp uzatan, daim ve bol rahmet eden,
9- Ey bütün sesli ve sesiz yalvarış ve yakarışları işiten sahip çıkan, cevap veren.
10- Ey bütün şikâyetlerin son mercii, dertlilerin tek halaskarı,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey her şeyi ihata eden, bol nimet sahibi,
2- Ey bütün mevcudatı ihata eden geniş rahmet sahibi,
3- Ey herşeye erişip içini dışını saran mükemmel hikmet sahibi,
4- Ey sonsuz kudret ve noksansız kemal sahibi,
5- Ey delili çürütülemez, kesin hüccet ve isbat sahibi,
6- Ey eserleri açık ve zahir ikram ve inayet sahibi,
7- Ey sıfatı, mümkinâtın sıfatıyla ölçülmeyecek derecede yüce olan,
8- Ey fena ve zeval bulmayan daim izzet sahibi,
9- Ey sarsılmaz, karşı gelinmez, metin kuvvet sahibi,
10- Ey geçmiş minnet, peşin nimet sahibi,
23- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey hâkimlerin hâkimi olan mutlak Hâkim,
2- Ey adaleti bütün âdillerden sonsuz derece yüksek olan mutlak Âdil,
3- Ey sözü en doğru olan, doğruların doğrusu mutlak Sâdık,
4- Ey varlığı ve birliği ayan ve beyan olan her şeyden daha açık Mutlak Zahir,
5- Ey temiz olanlarından sonsuz derece pak ve temiz olan mutlak Tâhir,
6- Ey en üstün ve en güzel mertebe-i hilkatte yaratan Hâlık,
7- Ey en sür’atli hesaba çeken, hiç bir hesap ona ağır gelmeyen mutlak Hâsib,
8- Ey sesleri en iyi şekilde işiten, dertleri, ahları en güzel biçimde dinleyen mutlak Sami,
9- Ey kerem ve bağışı en üstün, ikram ve atası en güzel olan mutlak Kerîm,
10- Ey merhamet edenlerin en merhametlisi, şefkat edenlerin en yücesi olan Rahîm,
11- Ey şefaatçilerin en yücesi, şefaat ve affı en bol olan mutlak Şâfi’,
24- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey semaları misilsiz, maddesiz, yoktan en güzel surette var eden,
2- Ey zulmet ve karanlıkları meydana getiren,
3- Ey gizli saklı her şeyi en iyi bilen,
4- Ey gönlü kırık gözü yaşlılara merhamet eden,
5- Ey avretleri, ayıpları örtüp gizleyen,
6- Ey belâ ve musibetleri gideren,
7- Ey ölüleri dirilten, cansızlara hayat veren,
8- Ey hasenat ve sevapları katlandırıp artıran,
9- Ey bol bol bereket indiren,
10- Ey asilere hak ettikleri büyük ceza ve şiddetli azabı veren,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSilALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey her şeye, kendine ve çevresine münasip suret giydiren mutlak Musavvir,
2- Ey küçük, büyük her mevcudun her şeyini ölçülü yapan mutlak Mukaddir,
3- Ey dilediği herkesi ve her şeyi maddî ve manevî kirlerden pak ve temiz kılan, mutlak Mutahhir,
4- Ey maddî ve manevî nurlu her şeyi tenvir eden, aydınla tan mutlak Münevvir,
5- Ey dilediği her şeyi öne geçiren, şereflendiren mutlak Mukaddim,
6- Ey dilediği her şeyi arkaya alan, geri bırakan, erteleyen Muahhir,
7- Ey mahlûkatın doğma ve büyümesinde hayra yönelmesinde kolaylıklar ihsan eden Müyessir,
8- Ey kullarını gühâh ve kötülüklerin ceza ve akıbetinden sakındırıp uyaran Münzir,
9- Ey kendine iman edip uğrunda ibadet ve sabredenleri cennetle müjdeleyen Mübeşşir,
10- Ey bütün mevcudatı her şeyiyle en güzel tarzda intizam ve ahenk içinde tek başına idare eden mutlak Müdebbir,
26 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey emn ve emniyet yeri, ubudiyet dergâhı sevap kaynağı Kâbe denilen «Beyt’ül-Haram»ın Rabbi,
2- Ey emn ve emniyet zamanı, sevap, mağfiret ve bol rahmet ayları olan «Şehr-i Haram»ın Rabbi,
3- Ey ibâdına kıble, rahmetine medar, mükerrem olan «Mescid-i Harâm»ın Rabbi,
4- Ey ibadet, hürmet, mağfiret emniyet beldesi Mekke olan «Beled-i Haram»ın Rabbi,
5- Ey Rükn-ü Hacer-ül Esved ile ibadına tavaf namazgâhı olan «Makam-ı İbrahim»’in Rabbi,
6- Ey Müzdelife denilen tekbir tehlil seslerinin cihana yayıldığı yer olan «Meş’ar-i Harâm»’ın Rabbi,
7- Ey hikmetli emriyle istediğini helâl, istemediğini haram kılan «Hill ve Harâm»’ın Rabbi,
8- Ey iman ile hayatın medarı nurun; uyku ile gafletin medarı karanlıkların müdebbiri olan, Rabb-i Nûr ve Zalâm,
9- Ey bütün tahiyyât ve selâmın, selâmet ve tebriklerin sahibi olan «Rabbu’t Tahiyyeti ves’s- Selâm»,
10- Ey sonsuz celâl ve yüceliğinde pür kerem, nihayetsiz kerem ve ikramında hadsiz celâl sahibi olan Rabb’el -Celâli ve’l-İkrâm,
27 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey desteği olmayan fani zail acizlerin en metin desteği,
2- Ey güvende olmayan sahipsiz kalanların en sağlam dayanağı,
3- Ey fakir ve muhtaçların bitmez tükenmez hazinesi, her-şeye kâfi güveni,
4- Ey mededkârı bulunmayanların en yakın yardım ve imdad edicisi,
5- Ey korumasız sığınaksız kalanların en güvenli muhkem kalesi,
6-Ey maddî sebeplere güvenmeyip iftiharsız olanların en büyük medâr-ı iftiharı,
7-Ey izzeti izzetsiz kalanlara en büyük izzet kaynağı olan Aziz,
8-Ey belâ ve düşmanlar karşısında yardımsız kalanların en büyük yardımcısı,
9-Ey dostsuz kalmış yalnızlığa düşmüşlerin ölmez, dönmez, en yakın dostu,
10- Ey mahrum kalmış, fakra müptela olmuşların bitmez tükenmez en büyük gınası
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSilALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmadan bizatihi var olan, Kâim,
2- Ey bütün esma ve sıfatıyla baki, daim kalan, sonu olmayan Dâim,
3- Ey hakiki ve daim rahmet sahibi olan Rahîm,
4- Ey rakipsiz küçük büyük her şeyde mutlak adaletli hüküm sahibi Hâkim,
5- Ey her şeyi bilen hiçbir şey kendisinden gizlenmeyen mutlak ilim sahibi olan Âlim,
6- Ey maddî mânevi her türlü düşman ve belâdan koruyup muhafaza eden mutlak Âsim,
7- Ey her şey fazl ve keremi olmakla beraber adaletle bölen, taksim eden mutlak Kasım,
8- Ey mahlûkatın arız olduğu her türlü acz, kusur, noksanlıktan münezzeh müberra olan Salim,
9- Ey maddî-mânevî her şeyi istediği ölçüde azaltıp daraltan Kâbıd,
10- Ey maddî manevî her şeyi istediği miktarda çoğaltıp genişleten Bâsıt,
29 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ismetine sığınanları bütün tehlike ve kötülüklerden koruyan,
2- Ey rahmetini dileyenlere bol rahmet eden,
3 -Ey nusretine iltica edenleri mensur ve galip kılan,
4- Ey hıfz ve himayesini isteyenleri mahfuz kılan,
5- Ey fakırla keremini bekleyenlere şanına lâyık ikram eden,
6- Ey ilm-i mutlakına sığınıp irşad edilmek isteyenleri hakka hakikate götüren,
7- Ey yardımını bekleyenlerin her türlü yardım ve imdadlarına yetişen,
8- Ey kendisinden meded bekleyenlere imdad edip meded veren,
9- Ey feryat ve figan edenlerin yardımına koşan,
10- Ey günahtan dergâh-ı rahmetine koşanlara mağfiret eden,
30 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey af ve bağışlamasında keremkârlık, bolluk, güzellik bulunan,
2-Ey minnet ve iyiliği bol ve geniş olan
3-Ey hayır ve ihsanı çok olan,
4-Ey fazl ve keremi kadîm olan,
5-Ey sanatı güzel ve zarif olan,
6-Ey lütuf ve ihsanı dâim olan,
7-Ey keder ve sıkıntıyı izale eden,
8-Ey dert, sıkıntı ve zararları gideren,
9-Ey mülkün tek ve gerçek sahibi olan,
10-Ey adalet ve hak ile hüküm veren,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey kudretine hiç bir kuvvet karşı gelemeyen, mağlup edilmeyen Azîz,
2- Ey şefkat ve yumuşaklığından ve her şeye nüfuzundan hariç kalınamayan, Latîf,
3- Ey her şeyi gözetleyen uyku ve gaflet ona arız olmayan Rakîb,
4- Ey berdevam olan, zeval bulmayan yok olmayan Kâim,
5-Ey sonsuz hayat sahibi olan, ölüm kendisine arız olmayan Hayy,
6-Ey saltanatı zeval bulmayan gerçek mülk sahibi olan Melik,
7- Ey fena bulmayan, daim var olan Bakî,
8- Ey her şeye muhit, ilmine cehil arız olamayan Alîm,
9- Ey yemek içmekten münezzeh ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Samed,
10- Ey zaaf ve aczden münezzeh olan mutlak kuvvet sahibi, Kavî,
32 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey bir olan, Kâinatı saran esma ve sıfatında şeriki olmayan Vâhid,
2- Ey hiçbir şey ondan kaçamayan, her istediğini bulan, her şeye yoktan vücud veren Vâcid,
3- Ey bütün mevcudatı birden gören, her yerde hâzır, her şeye nazır olan Şâhid,
4- Ey sonsuz şan ve şeref ve yücelik sahibi olan Mâcid,
5- Ey işleri istikamet, adalet ve çok hikmetlere dayanan, yol gösteren Râşid,
6- Ey kullarına elçiler gönderen, ölmüş cesetlere haşir’de hayat bahşeden, Bâis,
7- Ey her şeyin hakiki ilk ve son sahibi olan, mülk yalnız ona kalan Vâris,
8- Ey hikmeti gereği, irade ettiklerine adaletle zarar ve elem veren Dârr,
9- Ey kâinatın özü ve neticesi olan bütün iyilikler, güzellikler, menfaatler elinde bulunan Nâfi’,
10- Ey kötülükler içinde yolunu şaşırıp, doğruyu murad eden kullarına hidayet veren Hâdi.
33 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bilinen bilinmeyen bütün azimlerden daha azametli olan Azîm,
2- Ey akla gelen gelmeyen bilcümle kerem sahihlerinden daha keremli olan Kerîm,
3- Ey tasavvur edilen ve edilmeyen tüm merhametlilerden daha rahmetli olan Rahîm,
4- Ey mümkün olan ve olmayan bütün hikmet sahihlerinden daha hikmetli olan Hakîm,
5- Ey bütün derin ilim sahiplerinden sonsuz derece daha ihatalı ilim sahibi olan Alîm,
6- Ey her yaratılandan daha önce var olan, varlığı zamanları aşan Kadîm,
7- Ey mümkün ve mutasavver bütün büyüklerden daha büyük olan Kebîr,
8- Ey görünen görünmeyen celâl ve haşmet sahihlerinden daha yüce olan Celîl,
9-Ey tanınan tanınmayan bütün izzet sahihlerinden daha âlî olan Azîz,
10- Ey gelen geçen bütün lütuf ve güzel davranış sahiplerinden daha lütufkâr olan Lâtif.
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey sözünü yerine getiren, vefalı olan Vâfî,
2- Ey vefâ ve sözünü yerine getirmekte sonsuz kuvvet sahibi olan Kavî,
3- Ey sonsuz kuvvetinde nihayet derece yüce olan Âlî,
4- Ey sonsuz ulviyetinde her şeye her şeyden yakın olan Karîb,
5- Ey sonsuz yakınlık ve kurbiyetinde son derece lütuf sahibi olan Lâtîf,
6- Ey sonsuz lütuf ve güzel davranışında en yüce makam ve şeref sahibi olan Şerîf,
7- Ey makam ve şerefinde sonsuz izzet sahibi olan Azîz,
8- Ey sonsuz izzetinde nihayet azamet sahibi olan Azîm,
9- Ey azametinde şanı yüce, kadri büyük, işleri pek güzel sonsuz şeref ve nimet sahibi olan Mecîd,
10- Ey şan ve yüceliğinde sonsuz medih, nihayetsiz hamd ve senaya lâyık olan Hamîd,
35 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şey kendisine boyun eğip, uymakla sükûn bulan,
2- Ey her şeyin varlığı, meydana gelmesi kendisi için olan,
3- Ey her şeyin vücudu kendisi için devam eden,
4- Ey he rşey kendisine yönelen, dönüp rücû eden,
5- Ey her şey kendisinden havf ve haşyet eden,
6- Ey her şey kendisini teşbih, tenzih ve takdis eden,
7- Ey her şey kendisiyle kıyam bulup irade ve kudretiyle ayakta duran,
8- Ey her şey kendisine boyun eğip huşu ve kemâl-i zilletle itaat eden,
9- Ey her şey kendisine doğru giden, yönelen, sonunda ona varan,
10- Ey kendisi müstesna her şey helak olup zeval bulan, Ona bakan vecihle her şey beka bulan,
36 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey arzulanan, istenilen maddî manevî her her şeye yeten Kâfî,
2- Ey verdiği her sözü yerine getiren, mevcudatın bütün hacetini îfâ eden Vâfî,
3- Ey maddî manevî her derde deva her illete çare olan Şâfî,
4- Ey illetlerin elem ve acısı yerine sıhhatteki mutluluk ve afiyet nimetini bahşeden Muâfî,
5- Ey sıfat ve isimleriyle her şeyden sonsuz derece yüksek ve ulvî olan Âlî,
6- Ey kullarını kendini tanımak ve itaat etmekle her türlü hayır ve güzelliğe ve bol rahmetine çağıran Daî,
7- Ey sonsuz celâliyle hiç muhtaç olmadığı sevgili ibadını rızasıyla en yüce makam olan rıza makamına çıkaran Râdî,
8- Ey hacetleri yerine getiren, adaletle hükmeden her emrini sonsuz kudretiyle icra eden Kâdi,
9- Ey bütün sıfat ve esmasıyla hep var olan, varlığı zamanla sınırlanmayan Bakî,
10- Ey her mevcuda vazifesini bildiren yaratıldığı gayeye yönlendiren, dilediğine hidayet veren Hâdî,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey kendisine koşup sığınmaktan başka kaçış yolu olmayan,
2- Ey her dehşet ve belâya karşı ancak kendisinden yardım istenilen,
3- Ey kendisinden başka iltica edilecek bir yer olmayan,
4- Ey kendisinden başka tevekküle lâyık kimse olmayan,
5- Ey bütün güzel ve hayırlı maksatlar ancak kendisiyle hâsıl olan,
6- Ey hakiki kurtuluş ancak kendisine sığınmakla gerçekleşen,
7- Ey ancak kendisi rağbet ve teveccühe lâyık olan,
8- Ey ancak kendisi, gelip geçen bütün mevcudatın ibadetlerine şeriksiz lâyık olan,
9- Ey her zaman ve her yerde ancak kendisinden meded istenilen, yardım umulan,
10- Ey her musibete takat getirmek, her istenileni elde etmek, ancak kendisinin kuvvet ve gücüyle mümkün olan,
38- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey korkulup, haşyet edilenlerin en hayırlısı,
2- Ey bütün güzel isim ve sıfatlarıyla umulan en hayırlı yâr, en iyi matlup,
3- Ey rağbet edilenlerin en hayırlısı en lâyıkı,
4- Ey arzulanan her hacete, dilenilen her isteğe yetişmekte, en hayırlı dergâh sahibi olan,
5- Ey güven ve doğrulukta en yakın en hayırlı maksud,
6- Ey her zaman zikredilmeye en lâyık olup, zikri dünya ve ahiret hayatının nuru olan, kendini zikredenleri, daha hayırlı meclislerde zikreden Zâkir,
7- Ey verdiği sayısız nimetlere karşı hayırla anılan, en fazla şükre lâyık olan,
8- Ey sevgisi kalpleri dolduran, sevenleri daim mest eden en hayırlı mahbub,
9- Ey keremiyle misafirlerine en iyi bakan, ikram eden, daha güzel menzilleri gezdiren, kullarının üstüne en hayırlı bereketler indiren,
10-Ey tatlı olan ünsiyetiyle, güzel olan yakınlığıyla en hayırlı dost,
39- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şeyi yaratan, düzene koyup düzgünleştiren,
2- Ey her şeyin ölçülü şekilde sınırını takdir miktarını tahsis eden, yaratılış vazifesine yönelten,
3- Ey her çeşit belâyı kaldıran,
4- Ey gizli her yalvarış ve yakarışı işiten,
5- Ey maddî manevî batmış, boğulmaya yüz tutmuşları kurtaran,
6- Ey helâkete düşenlere necat verip kurtaran,
7- Ey hastalara şifa, dertlilere deva,
8- Ey ancak kendisi ölümü halk edip, hayatı veren,
9- Ey hikmeti ile gülenleri güldürüp, ağlayanları ağlatan,
10- Ey hidayet ve dalâlet ancak kendi meşietine bağlı olan.
40- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Ey rahmetiyle günahları mağfîret eden Gâfir,
YanıtlaSil2-Ey maddî manevî ayıpları, kusurları, çirkinlikleri örtüp gizleyen Satir,
3-Ey her şeye ve her kuvvete galip gelen, cebbarları hunharları dize getiren, hiç kimse tedbir ve takdirini geri çeviremeyen dilediğini yapmaya kadir olan Kahir, Ey irade ettiği her şeye gücü ve kuvveti acze düşmeden eksilmeden kâfi gelen Kâdîr,
5-Ey her şeye ihatalı nazarıyla birden bakan, bütün mahlukatının her an bütün hal ve hareketlerini gören Nazır,
6- Ey misilsiz olarak en mükemmel tarz ve surette yoktan var eden Fâtır,
7- Ey az bile olsa şükür ve iyilikleri karşılıksız bırakmayıp, fazlasıyla sevap ve mükâfatlar veren Şâkir,
8- Ey sevdiklerini her zaman güzellikle zikreden rahmetle anan Zâkir,
9- Ey galebe ve muzafferiyet yalnız kendi elinde bulunan, dostlarını sahipsiz bırakmayan yardım edip nusret veren Nasır,
10- Ey ihsan eden, kötüyü iyiye çeviren, fakrdan sonra zenginlik nasib eden, ıslah eden, selâmet veren, istediğini yaptıran, Câbir,
41 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey mülkünde seyahat edenler için karada ve denizde yollar koyup kendini tanıtan,
2- Ey kâinatın âfâkı, uzak yakın her tarafı delil, burhan ve ayetleriyle dolup taşan,
3- Ey kâinatta görünen, Kur’an’da okunan tüm ayetlerinde burhan ve delilleri bulunan,
4- Ey ölümü yazıp takdir etmede, canları alıp hayata veda ettirmede kudreti ve kuvveti görünen,
5- Ey mezarlıklarda izzeti, kabir ve ötesinde haşmeti görünen,
6- Ey kıyamet gününde mülkündeki hâkimiyet ve saltanatı perdesiz tezahür eden,
7- Ey mahkeme-i kübrada cin ve insi hesaba çekmede heybet ve haşmeti görünen,
8- Ey hesap gününde, mizanda hüküm sahibi olan, adaletle vaadini yerine getiren,
9- Ey Cennet’te rahmetinin her çeşit tabakatı ve her nevi letâifi bulunan,
10- Ey Cehennem ateşinde dehşetli pek büyük azabı bulunan,
42 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey çaresiz kalan, dehşete düşen, korku duyanların sığınağı,
2-Ey günahın dehşet verici akıbetinden isyankârların kendisine dehalet edip koştuğu,
3-Ey gönül verip doğruyu bulmaya yönelenlerin maksudu,
4-Ey isyankârların kendisine sığınıp iltica ettiği,
5-Ey maddeden manaya teveccüh etmiş olan zahidlerin rağbet edip arzuladığı,
6-Ey hataya düşüp çaresiz kalanların tek ümidi,
7-Ey kendisini murad edenlerin dâima ünsiyet ve huzur bulduğu,
8-Ey yüksek mertebe sahibi olan muhsinlerin tek medarı iftiharı,
9-Ey tevekkül edip güvenmek isteyenlerin en büyük, tek güvenleri,
10-Ey kuvvetle iman edip, yakîne erenlerin ancak kendisiyle sükûn ve huzur bulduğu,
43- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
YanıtlaSilYine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1-Ey rahmetiyle günahları mağfîret eden Gâfir,
2-Ey maddî manevî ayıpları, kusurları, çirkinlikleri örtüp gizleyen Satir,
3-Ey her şeye ve her kuvvete galip gelen, cebbarları hunharları dize getiren, hiç kimse tedbir ve takdirini geri çeviremeyen dilediğini yapmaya kadir olan Kahir, Ey irade ettiği her şeye gücü ve kuvveti acze düşmeden eksilmeden kâfi gelen Kâdîr,
5-Ey her şeye ihatalı nazarıyla birden bakan, bütün mahlukatının her an bütün hal ve hareketlerini gören Nazır,
6- Ey misilsiz olarak en mükemmel tarz ve surette yoktan var eden Fâtır,
7- Ey az bile olsa şükür ve iyilikleri karşılıksız bırakmayıp, fazlasıyla sevap ve mükâfatlar veren Şâkir,
8- Ey sevdiklerini her zaman güzellikle zikreden rahmetle anan Zâkir,
9- Ey galebe ve muzafferiyet yalnız kendi elinde bulunan, dostlarını sahipsiz bırakmayan yardım edip nusret veren Nasır,
10- Ey ihsan eden, kötüyü iyiye çeviren, fakrdan sonra zenginlik nasib eden, ıslah eden, selâmet veren, istediğini yaptıran, Câbir,
41 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey mülkünde seyahat edenler için karada ve denizde yollar koyup kendini tanıtan,
2- Ey kâinatın âfâkı, uzak yakın her tarafı delil, burhan ve ayetleriyle dolup taşan,
3- Ey kâinatta görünen, Kur’an’da okunan tüm ayetlerinde burhan ve delilleri bulunan,
4- Ey ölümü yazıp takdir etmede, canları alıp hayata veda ettirmede kudreti ve kuvveti görünen,
5- Ey mezarlıklarda izzeti, kabir ve ötesinde haşmeti görünen,
6- Ey kıyamet gününde mülkündeki hâkimiyet ve saltanatı perdesiz tezahür eden,
7- Ey mahkeme-i kübrada cin ve insi hesaba çekmede heybet ve haşmeti görünen,
8- Ey hesap gününde, mizanda hüküm sahibi olan, adaletle vaadini yerine getiren,
9- Ey Cennet’te rahmetinin her çeşit tabakatı ve her nevi letâifi bulunan,
10- Ey Cehennem ateşinde dehşetli pek büyük azabı bulunan,
42 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey çaresiz kalan, dehşete düşen, korku duyanların sığınağı,
2-Ey günahın dehşet verici akıbetinden isyankârların kendisine dehalet edip koştuğu,
3-Ey gönül verip doğruyu bulmaya yönelenlerin maksudu,
4-Ey isyankârların kendisine sığınıp iltica ettiği,
5-Ey maddeden manaya teveccüh etmiş olan zahidlerin rağbet edip arzuladığı,
6-Ey hataya düşüp çaresiz kalanların tek ümidi,
7-Ey kendisini murad edenlerin dâima ünsiyet ve huzur bulduğu,
8-Ey yüksek mertebe sahibi olan muhsinlerin tek medarı iftiharı,
9-Ey tevekkül edip güvenmek isteyenlerin en büyük, tek güvenleri,
10-Ey kuvvetle iman edip, yakîne erenlerin ancak kendisiyle sükûn ve huzur bulduğu,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey her şeye her şeyden sonsuz derece yakın olan Karîb,
2- Ey sevilen, bütün mahbublardan ziyade muhabbete layık olan sevilen Habîb,
3- Ey bütün azamet sahiplerinden nihayetsiz derece azametli olan, Azîm,
4- Ey sonsuz izzetiyle bütün izzet sahiplerinin fevkinde olan Aziz,
5- Ey gücü sonsuz, kuvveti bütün kuvvetlilerin fevkinde olan Kavî,
6- Ey bilinen bilinmeyen bütün zenginlerden sonsuz derece gına ve varlık sahibi olan Ganîy,
7- Ey cûd ve sehâsıyla bol ihsan edenlerin en üstünü, Cevâd,
8- Ey zarif bol rahmeti, derin ince şefkati, bütün şefkatkârların üstünde olan Rauf,
9- Ey has ve derin rahmeti bütün merhamet ehlinin fevkinde bulunan Rahîm,
10- Ey küçük büyük bilinen bilinmeyen bütün yücelerin yücesi olan Celîl,
44 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey zat ve esması madde ve cismaniyetten sonsuz derece uzak olduğu halde, her şeye nihayet derece yakın olan, hiçbir şey tasarrufuna, rububiyyetine engel olamayan, Karîb,
2- Ey her şey nazar-ı şuhudunda olan, hiçbir hareket ve davranışı kaçırmayan, her şeyi her şe’niyle gözetleyen, Rakîb,
3- Ey güzel esma ve sıfatlarıyla, bol nimet ve insanıyla daima sevilen Habîb,
4- Ey hikmeti dairesinde her şeyin hacetine, her canlının isteğine her bir kulun duasına rahmetiyle cevap veren medet eden, Mücîb,
5- Ey hakiki kâfi gelen, her şeyin hesabını zamansız mutlak sür’at içinde en iyi gören Hasîb,
6- Ey maddî mânevi bütün dertlere deva, hastalıklara şifa bahşeden Tabîb,
7- Ey her şeyin her an iç ve dışını ve gerçek hakikatini bütün incelikleriyle en iyi surette gören Basîr,
8- Ey geçmiş ve gelecek maddî manevî, küçük büyük her şeyden haberdar olan Habîr,
9- Ey nurlu, parlayan, ışık saçan her şeyi aydınlatan, alemleri, hakikati, akılları tenvir eden Münîr,
10- Ey mahlûkatına gerekli her şeyi açıklayan, maddî-mânevî âyâtıyla varlığı birliği tam zahir olan Mübîn,
45 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Ey mutlak galip olan, hiçbir kuvvet Ona karşı gelemeyen Gâlib,
YanıtlaSil2- Ey her şeyi güzel san’atlı yapan, kendisi yapılmadan var olan Sâni,
3- Ey bütün mevcudatı hiçten yaratan kendisi yaratılmaktan münezzeh olan Halik,
4- Ey her şeyin maliki olan, hiçbir şey Ona malikiyet dava edemeyen Mâlik,
5- Ey kahrıyla her şeye üstün gelen, hiçbir şey ona üstün gelemeyen Kahir,
6- Ey her şeyin yükselişi derece ve mertebesi elinde bulunan kendisi yükseltilmekten münezzeh olan Râfi,
7- Ey her şeyin hıfz ve himayesi elinde bulunan, kendisi muhafazaya muhtaç olmayan Hâfiz,
8- Ey yardımcılara muhtaç olmadan nusret ve yardım eden Nâsir,
9- Ey her şeyi müşahede edip gören, her yerde hâzır hiçbir yerde gâib olmayan Şâhid,
10- Ey hiçbir şeye uzak olmayan, her şeye her şeyden yakın olan Karîb.
46 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey nurların nuru olan Nur,
2- Ey maddî manevî bütün nurları nurlandıran Münevvir,
3- Ey nurlara suret veren Musavvir,
4- Ey nurları yaratan yoktan var eden Hâlık,
5- Ey bütün nurların tedbiri takdiri ve keyfiyâtı elinde bulunan Mukaddir,
6-Ey nurları vazifelendiren, idare ve tedbir eden Müdebbir,
7-Ey bütün nurlardan önce var olan ezelî Nur,
8-Ey bütün nurlardan sonra baki kalan ebedî Nur,
9- Ey bütün nurların fevkinde olan yüce Nur,
10- Ey misli benzeri olmayan yekta, mukaddes Nur,
47 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ihsan ve atiyyesinde şeref ve yücelik olan,
2- Ey ef’alinde letafet, güzellik, incelik, şefkat bulunan,
3- Ey lütuf ve keremi kesintisiz, daim var olan,
4- Ey ihsanının başlangıcı sonu olmayan kadîm olan,
5- Ey sözü hak olan,
6- Ey vaadi doğru olan,
7- Ey af ve bağışlaması sırf kendi fazl ve iyiliğinden kaynaklanan,
8- Ey ceza ve azabı adil olan,
9- Ey zikri gayet güzel ve tatlı olan,
10- Ey ünsiyet ve yakınlığı son derece tatmin edici lezzet verici olan,
48- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
YanıtlaSil1- Ey bütün yaratılmışlara bol nimet ve ihsan eden Münevvil,
2- Ey ulûhiyetinin delillerini, kulluğun sınırlarını en açık şekilde belirten, hakkı batıldan iyiyi kötüden ayıran Mufassıl,
3- Ey hikmetiyle mevcudatın halini tavrını nakşını devamlı surette değiştiren Mübeddil,
4- Ey zorlukları kolaylaştıran Müsehhil,
5- Ey istediğini zelil eden, emrine mutî kılan dilediği kimseye musahhar eden Müzellil,
6- Ey rahmeti melekleri, kitapları, bereketleri, gazabı, belâları dilediği her şeyi dilediği yere indiren Münezzil,
7- Ey kâinattaki bütün halleri durumları değiştiren, kullarını hâlden hâle sevk eden,
8- Ey maddî manevî her şeyi dilediği ölçüde güzelleştiren Mücemmil,
9- Ey dilediği her şeyi tamamlayan, kemâle erdiren Mükemmil,
10- Ey dilediğini üstün kılan Mufaddıl,
49 – Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şeyi birden gören, kendisi görünmeyen,
2- Ey her şeyi yaratan, kendisi yaratılmayan,
3- Ey hidayet veren yol gösteren, kendisi ise hidayete muhtaç olmayan,
4- Ey bütün hayat sahiplerine hayat veren dirilten, kimse Ona hayat veremeyen, hayatı bizatihi var olan,
5- Ey herkesi yediren, kendisi yedirilmekten münezzeh olan,
6- Ey her şeyi en iyi şekilde koruyan, kendisi korunmaktan münezzeh olan,
7- Ey her şey hakkında karar veren, hiçbir şey kendisi hakkında karar veremeyen,
8- Ey her şey hakkında hüküm veren, hiçbir kimse, hakkında hüküm veremeyen,
9- Ey peder, valide, evlâd olmaktan münezzeh olan, çoğalması, vücudu başka bir vücuttan çıkması mümteni ve muhal olan,
10- Ey misli dengi benzeri nazîri bulunmayan, Zât-ı Zülcelâl,
50 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey sevilmeye en lâyık olan en iyi Habîb,
2- Ey dertlere şifa olan en iyi Tabîb,
3- Ey mutlak hakiki kâfi, yapılan her şeyi kaydeden hesabını zamansız en iyi yapan Hasîb,
4- Ey yakın olanların en iyisi, en yakını Karîb,
5- Ey en iyi gözeten, en sağlam koruyan Rakîb,
6- Ey her nidaya en güzel cevap veren, en iyi icabet eden Mücîb,
7- Ey ünsiyeti en şirin olan, dostluğuyla en yüce lezzetlere erişilen Enîs,
8- Ey kendisine tevekkül edenlerin işlerini en güzel yapan, düzelten, en güvenilir Vekîl,
9- Ey en iyi sahip, en yakın serdar, en güzel Seyyîd olan Mevlâ,
10- Ey en iyi yardım eden, nusret veren, zafere kavuşturan Nasır,
51 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey kendisini tanıyanların süruru, ariflerin sevinci,
2- Ey kendisini murad edenlere huzur veren ünsiyet eden en yakın dost,
3- Ey kendisine müştak olanlara daim meded eden, yardımlarına koşan,
4- Ey tevbekârların habibi, dergâhına dönenlerin en yakın sevgilisi,
5- Ey fakir olan bütün mahlûkata, yoksul olan herkese rızık veren,
6- Ey günahkârların ümidi, suçluların ricagâhı,
7- Ey sıkıntıya düşenlerin dertlerini izale eden, meşakkatlerini gideren,
8- Ey gam ve kedere düşenlere nefes aldıran,
9- Ey üzgünlere huzur ve ferec, mahzunlara ferah veren,
10- Ey ezelden ebede kadar evvel olan bütün geçmişlerin, ahir olan bütün geleceklerin İlâhı,
52- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1 – Ey Cennet ve Cehennemin Rabbi,
2- Ey Peygamberlerin, seçkinlerin ve hayırlıların Rabbi,
3- Ey kendine sadıkların, sıdk ile inananların, ebrarların, iyilerin Rabbi,
4- Ey küçük-büyük, cüz’î-küllî, her şeyin Rabbi,
5- Ey mahlûkatın özü ve aslı olan çekirdek ile hayatının gayesi olan meyvelerinin Rabbi,
6- Ey hayatın esası olan akıp giden nehirlerin, hayat ve rızık taşıyan ağaçların Rabbi,
7- Ey bütün sahraların, çöllerin, kırların idarecisi sahibi Rabbi,
8- Ey bütün sahipsizlerin, kölelerin, hürlerin, köleleri köle kılanların Rabbi,
9- Ey açığa vurulan, gizli tutulan, aşikâr ve saklı her şeyin Rabbi,
10- Ey rahatlık ve sükûnet zamanı olan gecenin, hareket ve maişet vakti olan gündüzün Rabbi,
53 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ilmi her şeye erişen, ihata eden,
2- Ey nazarı her şeye nüfuz eden, her şeyin içini dışını en iyi gören,
3- Ey kudreti her şeye yetişen, her şeyi içine alan,
4- Ey hadsiz nimetleri, kulları tarafından sayılmakla bitmeyen,
5- Ey mevcudat, cümle hamd ve şükranıyla, lâyık olduğun şükre erişemeyen,
6- Ey celâl ve büyüklüğünü idrakte zihinler yetersiz kalan,
7- Ey vehim, tahmin, hayallerle hakikatine (zat ve sıfatına) erişilmeyen,
8- Ey azamet ve kibriya örtüsüyle gizlenmiş, azamet ve büyüklüğün tek sahibi,
9- Ey heybet, saltanat, güzellik ve şa’şaası ile her yeri şenlendirip dolduran,
10- Ey beka ve şanını izzetle yücelten, varlığında zillet ve aczden münezzeh olan,
54- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey kudsî ulvî temsillerle sıfatına bakılan, yüce misallerin yekta sahibi,
2- Ey bütün güzel, mutlak, yüce sıfatların tek sahibi,
3- Ey devamlı olan ahiret, geçici olan dünyanın her cihetle tek sahibi,
4- Ey Meleklerin, Şehitlerin, ehli takvanın rahatgâhı, meskeni olan Cennet’ül-Me’vânın tek sahibi,
5- Ey Cehennem’in ve alevlenip köpüren laza ateşinin tek sahibi,
6- Ey en büyük ayetlerin, delillerin, burhanların tek sahibi,
7- Ey tecelliyatı her tarafta görünen en güzel isimlerin Esmâ’ül-Hüsnâ’nın tek sahibi,
8- Ey hüküm ve hesabın, emir ve kazanın tek mutlak sahibi,
9- Ey ulvî gökler, yüce semalar ve içlerindeki her şeyin tek sahibi,
YanıtlaSil10- Ey yerden Arş’a her şeyin yegâne sahibi,
55 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey çok affeden, pişmanları affetmeyi seven Afüvv,
2- Ey çok mağfiret eden, kullarını bağışlamayı seven Gafur,
3- Ey çok seven ve sevdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya en çok lâyık olan Vedûd,
4- Ey çok iyi karşılık veren, az şükre bile bol nimet ve sevap ihsan eden Şekûr,
5- Ey çok sabreden, fırsat tanıyan, hemen cezalandırmayan Sabûr,
6- Ey çok esirgeyen, re’fet ve hususî şefkatini gösteren Rauf,
7- Ey çok merhametli olan, şefkatiyle kullarına yönelen Atûf,
8- Ey bütün çirkinliklerden mutlak pak ve temiz olan, pislikleri, kirleri gideren, her şeye en güzel şekilde bakan Kuddüs,
9- Ey mutlak, zatî, ezelî ve ebedî hayat sahibi olan Hayy,
10- Ey her şey kendisine istinat ederek kâim olan, vücudu hiçbir vücuda dayanmayan Kayyûm,
56 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey göklerde ve ecrâm-ı ulviyede azameti görünen Zat-ı zülcelâl,
2- Ey zeminde ve zeminin her bir mevcudunda vahdaniyetin delilleri ayetleri müşahede edilen Zat-ı Zülkemâl,
3- Ey her bir şeyde ve mahlûkta vücub-u vücuduna delâlet eden burhanlar bulunan Zat-ı Vâcibü’l-Vücud,
4- Ey azametli denizlerde acibeleri yaratan Zat-ı Zülkemâl,
5- Ey her şeyi ve bütün mahlûkatı hiçten yaratıp tekrar iade eden, dirilten Zat-ı Kadîr-i Zülcelâl,
6- Ey dağlarda canlıların ihtiyacı için iddihar edilen hazineleri halk eden Hallâk-ı Kerîm,
7- Ey her bir şeyin yaratılışını güzel yapan, tedbirini ve levazımatını güzel bir tarzda veren Zat-ı Cemîli-Zülikram,
8- Ey her şey her bir hacetinde her bir emrinde ona müracaat eden ve her bir mevcud her bir keyfiyetinde ona dayanan ve her bir hak ve hakikat ve hüküm ve hâkimiyet ona râci’ olan Zat-ı Kadîr ve Rab-ı Külli şey,
9- Ey her şeyde zahir bir surette lütfunun eserleri ve inayetinin cilveleri ve güzel san’atının lâtif nakışları ve rahmetinin letâfetli hediyeleri müşahede edilen Zat-ı Latif-i Habîr
10- Ey Zişuur mahlûkatına kudretini göstermek için kâinatı bir meşher-i acaib yapan ve umum masnuatını kudret ve hikmet ve rahmet gibi kemâlatını teşhir etmek için birer dellâl birer ilan name hükmüne getiren Zat-ı Kadîr-i Hakîm.
57 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey gerçek sevgi ve dostluğu bulamayanların en sadık dostu, en yakın Habîbi,
2- Ey maddî manevî hastalıklarına tabib bulamayanların en şifakâr Tabîbi,
3- Ey imdâdları dinlenmeyen çaresizlerin en yakın mededkârı, cevap veren Mücîb,
4- Ey şefkat umup kimsesiz kalanların en yakın şefkat edicisi olan Şefîk,
5- Ey ölmez, ayrılmaz, refik ve dost arayanların en vefalı dostu olan Refîk,
6- Ey şefaatçi bulamayıp şefaatten mahrum kalanların Şefîi,
7- Ey meded edici bulamayıp imdattan mahrum kalanların Mugîsi,
8- Ey rehber ve mürşidsiz kalan, delil bulamayanların rehberi, Delîli,
9- Ey kendilerini hak ve doğru yola sevk edecek birisini bulamayanların kumandan-ı âzâmı,
10- Ey himayesine alıp rahmet edecek birisini bulamayanların en büyük rahmet edicisi olan Rahîm,
58 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey kâfi görüp kendisiyle iktifa edenlerin her hacetine yeten, her şeyine kâfi gelen,
2- Ey kendisinden hidayet isteyenlere en doğru yolu gösteren, hidayet eden,
3- Ey dergâhına sığınanları himayesine alan inayetiyle örten saklayan,
4- Ey kendisini nida edip çağıranların feryadına koşan, onları rahmetine çağıran,
5- Ey kendisinden şifa isteyenlerin derdine şifa hastalığına deva olan,
6- Ey aciz kalıp işinin kazasını Ondan isteyenlerin hâcâtını tamamlayan, en güzel şekilde hüküm veren,
7- Ey cûd (cömertlik) ve gınasını (zenginlik) isteyenleri fazlıyla maddî manevî abâd eden, doyuran,
8- Ey kendisinden hacetini yerine getirmek isteyenlerin ihtiyacını fazlasıyla ifa eden,
9- Ey kuvvetine güvenip güç isteyenlere yardım eden, kuvvet veren,
10- Ey kendisini kendilerine sahip ve büyük bilenlerin mevlâsı,
59-Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey her şeyden önce olan, başlangıcı olmayan tek ezeliyet sahibi Evvel
2- Ey her şeyden sonra baki kalan sonu olmayan yekta ebediyet sahibi Âhir,
3- Ey varlığı, sıfatı, isimleri her şeyde aşikâr ve apaçık olan Zahir,
4- Ey isim ve sıfat, ef’al ve eserleriyle her şeyin içyüzünü kaplayan, hiçbir şey onların ötesine geçemeyen, nazarlardan gizli kalan Batın,
5- Ey yoktan var eden, her şeyin varlığını ve varlığı süresince geçireceği hâlleri, hâdiseleri düzenleyen, tayin ve tespit eden Hâlık,
6- Ey bütün mahlukatın her çeşit rızık ve ihtiyacını bahşeden, rızk kazanma sebeplerini meydana getiren Râzık,
7- Ey her sözü, her işi doğru olan, ahdini, vadini yerine getiren Sâdık,
8- Ey her şeyden önce olan, iradesi, ilmi ve kudreti her şeyi geçen galip gelen Sabık,
9- Ey her şeyi ve herkesi takdiriyle istediği yere ve gayeye sevk eden Sâîk,
10- Ey geceden sabahı, tohumlardan nebatatı, çekirdeklerden bütün mahlûkatı, tepe ve dağlardan emin yolları, yanlış düşüncelerden hakkı yarıp çıkaran Fâlık,
60- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey gece ve gündüzü ard arda düzenli surette döndürüp değiştiren,
Ey zulmetleri, karanlıkları, nuru yaratan,
YanıtlaSil3- Ey gölgeyi ve serinliği, ateşi, harareti ve sıcak rüzgârı, meydana getiren,
4- Ey güneşi ve ayı muti’ ve musahhar kılan,
5- Ey hayattan önceki ve hayattan sonraki adem olmayan ölümü, ölümden önceki geçici ve ölümden sonraki baki olan hayatı yaratan,
6- Ey halk ve icad, hüküm ve emir yalnız kendisine ait olan,
7- Ey eş ve evlat edinmeyen, benzere, denge, çoğalmaya, nesle, muhtaç olmayan,
8- Ey mülk ve saltanatında şeriki ortağı olmayan,
9- Ey zillet ve aczden münezzeh ve mukaddes, âmir ve sahibi, yardımcısı olmayan,
10- Ey bütün havi ve kuvvet yalnız kendisine ait olan,
61 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bütün istek sahiplerinin murad ve arzularını hakkıyla her zaman bilen, cevap veren,
2- Ey yalvarıp sual edenlerin her çeşit hacetlerine malik olan,
3- Ey vecde kapılıp kendinden geçenlerin inilti ve feryatlarını duyan.
4- Ey korkarak gözyaşı dökenlerin halini gören,
5- Ey sükût edenlerin vicdanlarında saklı her gizliyi bilen,
6- Ey isyan ve günahlardan pişman olup nedamet edenlerin halini gören,
7- Ey tevbe ümidiyle kendine dönenlerin özrünü kabul eden,
8- Ey fesad edip de bozgun çıkaranların işini düzeltmeyen, rast getirmeyen,
9- Ey iyilik yapanların güzel amellerini karşılıksız bırakmayan, zayi etmeyen.
10- Ey kendisini bilen ariflerin kalplerinden uzak olmayan, onlara daim feyiz ve huzur veren,
62 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey daim baki olan.
2- Ey hataları bağışlayan, mağfiret eden.
3- Ey bütün duaları işiten.
4- Ey ihsanı bol atiyye ve hediyesi geniş olan.
5- Ey semayı yükselten,
6- Ey belâyı kaldıran musibetleri izale eden,
7- Ey medih ve senası pek azîm olan,
8- Ey ulviyet ve şa’şaasında kadîm olan.
9- Ey vefası çok olan, va’dini her zaman yerine getiren,
10- Ey ceza ve sevabı, ikab ve mükâfatı şanına lâyık ve üstün olan,
63 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey bol mağfiret sahibi, fazl ve rahmetiyle her günahı bağışlayan Gaffar,
2- Ey kötülükleri çirkinlikleri rahmetiyle örten gizleyen Settâr,
3- Ey her istediğini yapmaya gücü yeten, herkesi ve bütün mevcudatı dize getiren, sonsuz izzet sahibi, hükmünde mutlak galip olan Kahhâr,
4- Ey emir ve fermanına karşı konulamayan, dilediğini yaptırmaya muktedir olan, tamir ve ıslah eden Cebbar,
5- Ey çok sabreden ve sabır gücü ihsan eden Sabbâr,
6- Ey bütün mahlûkatı rızıklandıran rızkı elde etme sebeplerini yaratan Rezzâk,
7- Ey bereket kapılarını, hikmetli suretleri, ahiret âlemini, bağlı, kilitli gönülleri, tılsımlı düğümleri, kapalı yolları hayırla açan Fettâh,
8- Ey her şeyi her yönüyle çok iyi bilen, ilmiyle her şeyi ihata eden Allâm,
9- Ey çeşit çeşit hediyeleri, nimetleri karşılıksız bol bol ihsan eden Vehhâb,
10- Ey tevbeleri kabul günahları affeden, kullarına tevbe etmeleri için tekrar tekrar sebepler ve münasebetler yaratan rahmetine davet eden Tevvâb,
64 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey beni yoktan var eden, âzâ ve duygularımı düzenli yapan, vazifelerine uygun bir tarz veren,
- Ey bana envai çeşit rızıklar ihsan eden, beni besleyen, terbiye eden sahip çıkan,
YanıtlaSil3- Ey beni çeşit çeşit lezzetli gıdalı tatlı nimetleriyle yedirip içiren,
4- Ey beni yakınına alan huzur ve iltifatıyla şereflendiren,
5- Ey beni maddî manevî düşman ve belâlardan koruyan, bana ve her şeyime kâfi gelen,
6- Ey beni muhafaza eden kollayan, uyku bilmez gözleriyle bekleyen, ayıplarımı örten,
7- Ey bana hidayet nasib eden, yol gösteren, muvaffak eden,
8- Ey beni azîz kılan ihtiyaçlarımı gideren gınasına mazhar eden,
9- Ey beni öldürüp dirilten, her an ölen vücudumu yenileyen, hayatıma hayat katan,
10- Ey bana ünsiyet veren, rahmet kanadıyla kuşatan huzur barınağına kavuşturan,
65 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey doğru, gerçek, inandırıcı olan sözleriyle hakkın hakkaniyetini gösteren,
2- Ey hükmünü hiçbir hüküm bozamayan, ona üstün gelemeyen,
3- Ey muradını hiçbir güç ve kuvvet geri çeviremeyen,
4- Ey duyguların mahalli olan kalpleri istediği gibi çeviren, kişiye kalbinden daha yakın olan,
5- Ey pişmanlıkla dergâhına sığınan kullarının tevbelerini kabul eden,
6- Ey izin ve irâdesi olmadan hiçbir şefaat fayda vermeyen,
7- Ey bütün semâvât bütün azamet ve ihtişamıyla tasarrufunda olan, sağ elinde durulmuş bulunan,
8- Ey yolundan sapanları, dalâlete düşenleri en iyi bilen,
9- Ey gök gürültüsü hamd ederek, meleklerde kendisinden korkarak teşbih ettiği,
10- Ey rüzgârı rahmetinin müjdecisi, yağmurun elçisi olarak gönderen,
66- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1 – Ey yeri mahlûkatına beşik yapan, barınmaya uygun kılan,
2- Ey fayda ve hikmet dolu dağları yere kazık ve direk yapan,
3- Ey güneşi kâinat sarayına ısı ve ışık saçan musahhar bir lâmba kılan,
4- Ey ay’ı karanlık gecelerimize nurlu bir kandil yapan,
5- Ey geceyi örtü kılan, karanlık perdesiyle ayıpları örterek, kullarını soğuk ve düşmandan muhafaza eden,
6- Ey gündüzü geçim ve maişet zamanı yapan,
7- Ey uykuyu, dünya meşgalesinden uzak tutarak bir huzur ve dinlenme yapan,
8-Ey semayı bina eden, gökleri muhkem, sağlam yapan,
9- Ey her şeyi çift yaratan ve bütün canlıları erkek ve dişiden meydana getiren,
10- Ey cehennem ateşini, kâfirleri bekleyip ona dönmeleri için gözetleyici kılan,
67 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM.
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey sevabı artırmakta, yardıma gelmekte, ihtiyaçları vermekte, günahları affetmekte gerçek şefaat sahibi olan Şefi’,
2- Ey bütün ses ve sadaları en iyi işiten Semî’,
3- Ey bütün mertebeler elinde bulunan, istediğini istediği yere yükselten Ref,
4- Ey zararları, kötülükleri, tehlikeleri men eden, dilediği her şeyi engelleyen Menî’,
5- Ey her şeyi misilsiz taklitsiz yoktan var eden, en güzel tarz ve surette, akılları hayrette bırakacak şekilde yaratan, Zât ve sıfatında dengi asla olmayan Bedî’,
6- Ey işleri en süratli şekilde yapan, hesabı zamansız gören, mutlak sürat içinde yaratan Serî’,
7- Ey kullarına en güzel müjdeleri veren, Cennet ve ebedi saadete çağıran Beşîr,
8- Ey nefis ve şeytana uyan isyankârları tevbe ve itaate sevk etmek için şiddetli azapla korkutup, sakındıran Nezîr,
9- Ey istediğini, istediği gibi sonsuz eksilmez kudretiyle yapan Kadîr,
10-Ey kuvvet ve kudret sahiplerini istediği gibi yönlendiren, bütün mevcudatı kudreti altında tutan Muktedîr,
Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey bütün hayat sahiplerinden önce var olan, herkese hayat veren, kimseden hayat almayan ezelî hayat sahibi,
2- Ey bütün hayat sahiplerinden sonra baki kalan, hayatının sonu olmayan, ebedî hayat sahibi,
3- Ey hayatına hiçbir hayatın benzemediği, eşsiz hayat sahibi,
4- Ey misli, dengi olmayan gerçek mutlak hayat sahibi,
5- Ey zatî, ezelî ve ebedî hayatına kimsenin ortak olmadığı mutlak hayat sahibi,
6- Ey hiçbir hayat sahibine ihtiyacı olmayan, hayatı başka hayatlara dayanmayan Zatî hayat sahibi,
7- Ey bütün canlıları öldüren, adem olmayan ölümle verdiği hayatı geri alan, ölümsüz hayat sahibi,
8- Ey hayatlarını sürdürmek için küçük büyük bütün hayat sahiplerini rızıklandıran hayata hayat veren gerçek hayat sahibi,
9- Ey her zaman, her bahar ölüleri diriltmekle tecelliyat-ı hayatını gösteren, ahirette bir tek emriyle ölmüş olan bütün mahlûkatı dirilten hayat sahibi,
10- Ey hiç ölmez, zeval bulmaz, yüce, gerçek ezelî, ebedî hayat sahibi,
69 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şey kendisini zikreden, hiçbir zaman unutulmayan tatlı, küllî, zikrin sahibi,
2- Ey kâinatı kaplayan, hiç sönmeyen nurun sahibi,
3- Ey had ve hesaba gelmeyen medih ve sena sahibi,
4- Ey değişmeyen ve değiştirilemeyen güzel sıfat ve yüksek vasıfların sahibi,
5- Ey had ve hesaba gelmeyen nimetlerin sahibi,
6- Ey tükenmek bilmeyen mülkün, zeval bulmayan saltanatın sahibi,
7- Ey idrak ve akılla keyfiyetine varılamaz olan celâl ve yüceliğin sahibi,
8- Ey geri çevrilmez kaza ve hükmün sahibi,
9- Ey güzel sıfatlarının yerini hiçbir sıfat tutamayan, başka hiçbir sıfatla değiştirilmeyen,
10- Ey bütün güzel sıfatların en yüksek mertebesine sahip olan, kemâli idrak ve ihata edilemeyen,
70 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey görünen-görünmeyen, küçük-büyük iç içe bütün âlemleri beraber idare, tedbir ve terbiye eden Rab,
2- Ey iyi-kötü bütün amellerin mutlak adaletle karşılığı verildiği din ve hesap gününün Malik-i Hakîmi,
3- Ey ibadete devamla, haramdan çekinmekle, musibete dayanıp sabredenleri seven,
4- Ey en yakın yoldan günahtan dönüp kendine sığınan tevbekârları seven,
5- Ey maddî manevî kirlerden temizlenmeye çalışanları seven,
6- Ey ihsan edip iyi amel işleyen muhsinleri seven
7- Ey imdat, yardım ve nusrete gelenlerin en hayırlısı en güçlüsü,
8- Ey iyiyi kötüden, hakkı batıldan, bütün inceliğiyle en güzel ve lâyık şekilde ayıran, en girift meseleleri hallü fasıl eden,
9- Ey iyi amel ve şükrün karşılığını en hayırlı ve lâyık şekilde veren,
10- Ey kötülük yapan bozgun ve fesad çıkaranları en iyi bilen,
71- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
YanıtlaSil1- Ey bütün mevcudatı maddesiz, mâyesiz, örneksiz, meşietiyle yoktan var edip başlatan Mübdi’,
2- Ey ilk yarattığı ve her zaman yenilediği, ölmüş çürümüş dağılmış mevcudatı tekrar dirilten iade eden Muîd,
3- Ey her şeyi en iyi koruyan, muhafaza eden, bütün amelleri kaydedip hıfzeden Hafîz,
4- Ey her şeyi sıfat ve esmâsıyla ihata eden, hiçbir şey emir ve irade ve ilim ve kudretinin dışına çıkamayan ondan kaçamayan Muhît,
5- Ey her senaya lâyık olan, ancak kendisine hamd ve sena olunan, bütün varlıkların hâl ve kâl dilleriyle övülen Hamîd,
6- Ey şanı yüce, kadri büyük, Zâtı şerefli, işleri güzel, ihsanı hudutsuz azîmüşşan olan Mecîd,
7- Ey mahlûkatın çeşit çeşit rızkını vakti vaktine veren, gözetip kuvvetlendiren Mukît,
8- Ey darda kalan, çıkmaza girenlerin imdadına gelen, feryadına koşan Mugîs,
9- Ey dilediğine tevfik verip aziz kılan, izzet bahşeden, şereflendiren Muizz,
10- Ey dilediğini hikmet ve adaletiyle zelîl kılan, kendisine isyan edip tevbe etmeyenleri tezlil eden Müzill,
72 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey birliğinde zıddı olmayan Zât-ı Ehad,
2- Ey tekliğinde benzeri ve naziri olmayan Zât-ı Ferd,
3- Ey her isteğin mercii olan, hiçbir ayıp ve kusuru bulunmayan Zât-ı Samed,
4- Ey bir ve tek olup naziri mumteni’ olan Zât-ı Vitr,
5- Ey hâkimiyetinde idare ve tedbirinde vezir ve yardımcısı bulunmayan Zât-ı Rab,
6- Ey ihtiyaçtan müstağni, fakırdan muallâ olan Zât-ı Ganî,
7- Ey her şeyi hâkimiyeti altında tutan, hiçbir kuvvet Onu saltanatından azledemeyen Sultan-ı zîşan,
8- Ey her şeyi emri altına alan, hiç bir sebep kendisini aciz bırakamayan Zât-ı Melîk,
9- Ey varlığında benzeri misli olmayan Zât-ı Mevcûd,
73- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey zikri, yâdı, anılması, zikredenlere en üstün şeref olan,
2- Ey kendisine şükürle mukabele edenler için şükrü en büyük kazanç ve zafer olan,
3- Ey kendisine hamd ve sena edenler için hamdi en büyük iftihar vesilesi olan,
4- Ey tâatı, kendisine itaat ve ibadet edenlere necat ve kurtuluş olan,
5- Ey kendisini arayan ve talep edenler için kapısı her zaman açık olan,
6- Ey inanan mü’minler için yolu zahir ve açık olan,
7- Ey gözünü açıp bakanlar için her tarafı kaplayan âyât ve işârâtı burhan ve delili olan,
8- Ey hüccet ve yakîn sahipleri için kitabı öğüt ve nasihâtla dolu olan,
9- Ey suçlu ve günahkârlar için af ve bağışlaması en sağlam ilticâgâh olan,
10- Ey güzel amel işleyen muhsinlere rahmeti yakın olan,
74 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ismi her şeyden üstün ve mübarek olan,
2- Ey her şeye tefevvuk eden namı şanı pek ulvî ve sonsuz derece yüksek olan,
3- Ey her yerde her zaman senâsı okunan, övgüsü yücelen,
4- Ey kendisinden başka ilâh olmayan, ibadete lâyık mabud bulunmayan,
5- Ey isimleri her kusur ve noksanlıktan mukaddes ve münezzeh olan,
6- Ey daim var olan, ebedî baki kalan,
7- Ey kâinatta görünen bütün azametli tezahürler Onun azamet ve varlığının ziyası, haşmetinin cemali olan,
8- Ey büyüklük ve kibriya Zat-ı âlîsine has bir perde olan,
9- Ey maddî manevî her şeyi içine alan ihsanları, sayıya gelmeyen,
10- Ey bitmez tükenmez nimetleri, sınırlanmayan, saymakla bitmeyen,
75- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSilALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey en iyi yardım eden, meded bekleyenlerin imdadına yetişen Muîn,
2- Ey varlığı apaçık olan, sıfat ve isimleri her yerde görünen, her şeyi en iyi açıklayan Mübîn,
3- Ey kendisine emanet edilen her şeye en iyi bakan, kalplere huzur, akıllara güven veren Emîn,
4- Ey en yüce sarsılmaz makam sahibi olan, her şeyi kemal-i suhuletle çekip çeviren, yerli yerine en sağlam şekilde yerleştiren, Mekîn,
5- Ey güven ve karar sahibi olan, her şeyi külfetsiz muhkem yapan, kudretine hiçbir şey engel olamayan Metîn,
6- Ey âsi ve münkirlere azabı, kahrı, darbesi, intikamı pek şiddetli olan,
7- Ey mülkünde olup biten her şeyi gören, her yerde hâzır ve nazır olan Şehîd,
8- Ey her fiili hak ve doğru olan, yol gösterip irşad eden, iyi ve güzel takdir sahibi Reşîd,
9- Ey övülecek isim ve sıfatların sahibi, bütün hamd ve senalara lâyık olan Hamîd,
10- Ey sonsuz şeref ve azamet ve nimet sahibi olan yücelerin yücesi Mecîd,
76 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey yüce makam olan arş-ı azamın sahibi,
2- Ey dinleyeni doyuran, inandırıcı, sağlam, dosdoğru sözün sahibi,
3- Ey fazlı rüşd ve hidayet dolu olan, ihsanı layık olana erişen,
4- Ey gazabı pek şiddetli, darbesi en ağır olan,
5- Ey emrini tutanlara Cennet ve güzellikler vaad eden, tutmayanları ise Cehennem ve ateşle tehdit ve vaîd eden,
6- Ey hiçbir şeye uzak olmayan, her şeye nihayet derece yakın olan Zat-ı karîb-i zülcelâl,
7- Ey medih ve senaya layık olan en yakın dost en iyi sahip Veliyy-ül Hamîd,
8- Ey her şeyin gerçek şahidi olan, her hadisenin iç yüzünü en iyi gören bilen Şahid-i mutlak,
9- Ey hiç bir kimseye, hiçbir kuluna zerre miktar zulmetmeyen Zat-ı Âdil,
10- Ey herkese her zaman her yerde şah damarından daha yakın olan Zat-ı Karîb,
- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSil1- Ey hiçbir şerîki ve veziri bulunmayan, hiçbir ortağa ve yardımcıya muhtaç olmayan,
2- Ey hiçbir şebîhi nazîri bulunmayan, hiçbir benzeri ve dengi olmayan,
3- Ey güneşin ve nur saçan Ay’ın halikı,
4- Ey sıkıntıya düşen ızdırap çeken fakirleri zengin eden,
5- Ey iktidarsız masum küçük bebeklerin en safi ve latif rızkını veren,
6- Ey aciz ihtiyar yaşlı büyük dedelere rahmet edip gözeten,
7- Ey korkuya düşüp dehşete kapılıp yardım isteyenleri koruyan, eman veren,
8- Ey kullarının her halini gören, gizli saklısını bilen,
9- Ey kullarının bütün maddî, manevî ihtiyacından haberdar olan,
10- Ey her şeye kadir olan, istediği her şeyi sonsuz kolaylıkla yapan,
78 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey sayısız nimetleriyle sonsuz derece cömert olan,
2- Ey bol kerem ve ikramında nihayet derece fazl sahibi olan,
3- Ey intikam ve cezalandırmasında sonsuz metanet ve güç sahibi olan,
4- Ey içinde her şeyi kayıtlı olan levh-i mahfuz ve onda her şeyi emriyle yazan kalemin sahibi,
5- Ey nefes ve rüzgâr ve rüzgârla dağılan tohumların, yeryüzüne yayılan nesillerin ve zerrelerin halikı
6- Ey Arap ve Arapların dışındaki herkese anladıkları dilde ilham eden,
7- Ey zarar ve elemleri kaldıran fereç (rahatlık) veren,
8- Ey bütün himmet ve ümitleri, sır ve gizlilikleri, kaygı ve dertleri en iyi bilen,
9- Ey Kâbe-i Muazzama ve Harem-i Şerifin sahibi,
10- Ey her şeyi yoktan var eden, istediği şeyi istediği zaman hiçten yaratan,
79- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1-
Ey her şeyi düzgün ölçülü yaratan, her şeyde adaleti tecelli eden, ahirette herkesi hesaba çekip kimsenin kimsede zerre miktar hakkını bırakmayan sonsuz, sınırsız mutlak adalet sahibi olan Âdil,
YanıtlaSil2- Ey bütün mevcudattan dergâhına yükselen ibadet, zikir, teşbih ve amelleri, iyi niyetleri kabul eden, kendine istiğfar ile tevbe edip sığınanları rahmetiyle karşılayan Kabil,
3- Ey hiçbir karşılık ve sebep olmadan bol bol nimet eden fazıl gösteren, her şey kendi fazlı ve keremi olan, üstünlüğü bütün bilinen ve tasavvur edilenden sonsuz derece üstün olan Fadıl,
4- Ey kâinatta devamlı tazelenen isim ve sıfatlarının tecelliyâtını gösteren hadsiz hareket ve faaliyetler kendi fiili olan Fail,
5- Ey mevcudat ve mahlûkatın maddî manevî bütün ihtiyacına kefîl-i mutlak olan Kâil,
6- Ey dönüp dolaşan, var olan her şeyi kendisi var eden, her fiil ve hareket kendi elinden çıkan, her şey Onun yapmasıyla meydana gelen Câil,
7- Ey hiçbir ayıp ve kusuru bulunmayan, bütün olgunluk ve kemâlât kendi eseri olan Kâmil,
8- Ey her şeyi örneksiz taklitsiz yoktan, vücuda getiren Fâtır,
9- Ey kullarını kendine çağıran, onlardan emrine uymalarını rahmetine koşmalarını isteyen Tâlib,
10- Ey istenilen, rağbet edilen her şeyden sonsuz derece istenilmeye lâyık olan, akıl, kalp, ruh ve bütün duyguların kendisiyle rahat bulduğu gerçek Mâtlub,
80 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey maddî manevî bütün nimetleri güç ve havliyle veren,
2- Ey kudret, fazl ve bereketiyle ikramda bulunan, bol sehâvet sahibi,
3- Ey lütuf ve keremini tekrar tekrar gösteren, her vakit kullarına yeni ihsanlar eden,
4- Ey kudretinin tecelliyâtıyla sonsuz izzetini izhar eden, üstünlük ve şerafetini gösteren,
5- Ey hikmetiyle takdir eden, ölçülü uyumlu ve düzenli herşey kendi hikmetiyle olan,
6- Ey tedbiriyle hükmeden, tedbirli, tertipli her şey kendi hâkimiyetiyle olan,
7- Ey ilmiyle tedbir eden, yerli yerinde her şey kendi tedbir ve idaresiyle olan,
8- Ey sonsuz kuvvet ve iktidarında nihayet yumuşaklık gösteren hilmiyle günahları bağışlayan,
9- Ey sonsuz ulviyyet ve yüceliğinde büyük küçük her şeye her şeyden en yakın olan, mahlûkatına yakınlık gösteren,
10- Ey her şeye her şeyden yakın olmasıyla beraber nihayet derece yüce âlî olan,
81 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar
Ey istediğini yaratan, yaratmasına hiç bir mani’ bulunmayan,
YanıtlaSil2- Ey istediğini yapan, her iş kendi meşietiyle olan,
3- Ey istediğine hidayet veren, hidayet verdiğini kimse hak yoldan ayıramayan,
4- Ey istediğini dalâlete atan, yolundan saptırdığını kimse kurtaramayan,
5- Ey istediğine mağfiret eden, bağışlaması herkese ve her günaha yeten,
6- Ey istediğine azap eden, adalet ve rahmetinden başka hiçbir kimse kendisini azap etmekten geri çeviremeyen,
7- Ey istediğinin tevbesini kabul buyuran, rahmeti herkesi ve her günahı aşan,
8- Ey istediği şekilde rahimlerde yavrulara maddî, manevî suretler ve simalar veren,
9- Ey istediği şeyi halk eden, mevcudatı dilediği ölçü ve sayıda ziyadeleştiren, irade ettiğine başka başka özellikler veren,
10- Ey istediğini hususî rahmetine mazhar eden, bol rahmetinden dilediğine dilediğini veren,
82 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1-Ey eş ve evlat edinmeyen, hiçbir kimsenin dostluğuna, varlığına muhtaç olmayan,
2- Ey hüküm ve hâkimiyetine hiçbir kimseyi şerik etmeyen,
3- Ey her şeye, bir ölçü ve miktar veren, bir zaman ve mekân tanıyan ve plan içinde yürüterek neticeye götüren,
4- Ey rahimiyeti zeval bulmayan, sevdiklerine merhameti baki kalan, devam eden,
5- Ey melekleri rahmet, risalet, ilham ve müjde elçisi yapan,
6- Ey göklerde burçlar yapan, sema yüzünü burçlarla donatan,
7- Ey yeri kararlı kılan, zemini hayata müsait bir mekân yapan,
8- Ey insanı basit bir sudan yaratan ve suyla hayatına hayat katan,
9- Ey bilinen bilinmeyen her şeyin adedini bilen, hesabını yapan,
10- Ey ilmi her şeyi ihata eden, her şeyi her şe’niyle bilen,
83- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey rububiyetinde, ulûhiyetinde, isim ve sıfatlarında benzeri olmayan, tek ve bir olan Ferd,
2- Ey zât, isim, sıfat ve şuunâtında benzeri, dengi, eşi olmayan Vitir,
3- Ey taklit edilmez, misli yapılamaz her bir sanat ve eserinde birliği görünen Ehad,
4- Ey her şeyin, her mahlûkun ihtiyacını veren, hiç bir şeye muhtaç olmayan Samed,
5- Ey kadr ve şanı büyük, azamet ve şeref sahibi olan Emced,
6- Ey mağlub olmaz, acze düşmez, misilsiz, sonsuz kuvvet ve izzet sahibi olan Eazz,
7- Ey celâl ve yüceliğinde her şeyden nihayet derece âlî olan Ecell,
8- Ey varlığı, birliği isim ve sıfatları her şeyden daha hak ve aşikâr olan, ibâdete en müstehak olan Ehakk,
9- Ey en iyi ve güzel, bol ihsan eden, hayır ve iyilikte nihayet derece üstün olan Eberr,
10- Ey varlığı sonsuz olan, zamanla mukayyed olmayan Ebed,
84 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar
Ey kendisini tanıyanları tanımasına mazhar edip onlara marifetinin kapılarını açan, tanınması onlara en büyük ihsan olan Mâruf,
YanıtlaSil2- Ey kendisine ibadet edenleri ubudiyyete mazhar edip ibadetlerini kabul buyuran Mabud,
3- Ey kendisine şükredenleri rızasına mazhar edip şükürlerini kabul eden Meşkûr,
4- Ey kendisini zikredenleri feyizdar edip zikreden Mezkûr,
5- Ey kendisine hamdedenlere hamd kapılarını açan rahmet eden Mahmud,
6- Ey kendisini arayanların yanında, her yerde her an hazır olan Mevcud,
7- Ey birlik ve vahdaniyetine inananlara vasıflarını bildiren, kendini tanıtan Mevsûf,
8- Ey kendisini sevenleri sevgisine mazhar eden, onların sevgilisi olan Mahbûb,
9- Ey kendisini arayanları arayıp arzulayan, onların en büyük rağbet ettiği Zat olan Merğub
10- Ey kendisine yönelenlere yönelen, onların en büyük gayesi olan Maksûd,
85 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bütün mülk kendisinin olan, saltanatından başka gerçek saltanat olmayan,
2- Ey bütün kullar, lâyık olduğu sena ve medhini saymakla bitiremediği,
3- Ey celâl ve kibriyasını bütün mevcudat vasfedemediği
4- Ey gelmiş ve gelecek bütün gözler kemalini idrak edemediği,
5- Ey gelmiş ve gelecek bütün zihin ve zekâların sıfatlarına ermekten aciz kaldığı,
6- Ey gelmiş ve gelecek bütün fikirlerin kibriya ve büyüklüğüne yetişemediği,
7-Ey hiçbir beşer, yüce sıfatlarını hakkıyla tavsif edemediği,
8- Ey kullarının, hüküm, emir ve kazasını reddedemediği,
9- Ey her şeyde marifetine birliğine çok ayet, delil ve burhanlar bulunan,
86 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey uğrunda korku ve sevgiden gözyaşı dökenlerin Habîbi,
2- Ey kendisine tevekkül edenlerin en kuvvetli istinad ve dayanağı,
3- Ey yollarını kaybedip, dalâlete düşüp arayanların, hidayet vericisi olan Hâdi,
4- Ey müminlerin velîsi, en yakın dostu, en kuvvetli sahibi olan Velî,
5- Ey kendisini zikir ve teşbih edenlere ünsiyet veren Enîs,
6- Ey kudreti bütün güç ve kudretlerin sonsuz derece üstünde olan Kadîr,
7- Ey görmesi bütün gören gözlerin görmesinden nihayet derece üstün olan Basîr,
8- Ey ilmi bütün âlimlerin, bilenlerin mutlak derece fevkinde olan Alîm,
9- Ey üzüntüden kahrolup eyvah diyerek dergâhına koşanların tek sığınağı,
10- Ey nusret ve yardımı bütün imdad edenlerin sonsuz derece üstünde olan Nasîr,
87- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSilALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey kâinat sofrasında maddî manevî bütün nimetler kendi ikramı olan, her zaman ikramda bulunan Mükrim,
2- Ey her şey kendisini tazim eden, azameti bütün mevcudatı kaplayan, bütün âsârı azametine delil olan Muazzam,
3- Ey mahlûkatına, hesaba gelmez çeşit çeşit her taifeye münasip lezzetli şirin nimetler veren Mün’im,
4- Ey sual edilen her haceti, lâzım olan her nimeti, arzu edilen her şeyi veren Mu’tî,
5- Ey nihayetsiz hazinelerinden dilediğini maddî manevî varlıklı kılan, hacetleri gideren Muğnî,
6- Ey mahlûkatı yoktan var edip hayat ihsan eden, hayatlara hayat katan, ölüleri dirilten Muhyî,
7- Ey her şeyi maddesiz mayesiz taklitsiz örneksiz yoktan var edip başlatan Mübdi’,
8- Ey dilediğini razı eden, rızaya mucib her şey elinde bulunan, mahlûkatı rahmetiyle memnun eden, iyilik yapanı çok sevapla hoşnut eden Murzî,
9- Ey kendisine sığınanları tehlikelerden, kötülüklerden kurtarıp necat veren Müncî,
10- Ey iyilik ve ihsanı bol olan, güzellikle muamele eden, her şeyi en iyi surette yapan Muhsîn,
88 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şeyin her hacetine yetişen, her isteğe kâfî olan,
2- Ey her şeyin devamı, mevcudiyeti, ayakta kalıp idare edilmesi, her şeyi elinde tuttuğunu, her şeye kaim olduğunu gösteren,
3- Ey hiçbir şey kendine benzemeyen, ne misli ne mîsâli Zât ve sıfatında olmayan,
4- Ey icadı dışında hiçbir şey mülkünde artmayan, hiçbir kuvvet hiç bir sebep mülküne hiç bir şey ziyade edemeyen,
5- Ey hazinelerinden hiçbir şey eksilmeyen, hiçbir kuvvet ve hiçbir şey mülkünün dışına çıkamayan,
6- Ey hiçbir şey ona gizli kalmayan, hiçbir kuvvet ilminin dışına çıkamayan,
7- Ey misli misali olmayan, kendisine benzer hiçbir varlık bulunmayan,
8- Ey her şeyin anahtarları, kilitleri, dizginleri elinde bulunan,
9- Ey sonsuz rahmeti her şeyi içine alan, maddî manevî her şeyi rahmetiyle ihata eden,
10- Ey yalnız kendisi baki kalıp başka her şey zevale yüz tutup fenaya uğrayan,
89 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bilinmeyeni ancak kendisi bilen, kendisinden başkası gaybı bilemeyen,
2- Ey kötülüğü ancak kendisi uzaklaştıran, kendisinden başkası fenayı def edemeyen,
3- Ey tedbiri ancak kendisi yapan, kendisinden başkası emir ve idareye karışamayan,
4- Ey günahları ancak kendisi mağfiret eden, kendisinden başkası günahları gideremeyen,
5- Ey kalpleri ancak kendisi istediği gibi çeviren, kendisinden başkası gönülleri yönlendiremeyen,
6- Ey halk ve îcâd ancak kendisi yapan, kendisinden başkası hiçbir şey yaratamayan,
7- Ey nimeti ancak kendisi tamamlayan, kendisinden başka hakikî nimet verici bulunmayan,
8- Ey ancak kendisi yağmuru yaratıp, indiren, kendisinden başkaları ne indirme sebeplerine, ne de imdad etme gücüne sahip olmayan,
9- Ey ölüleri ancak kendisi dirilten, kendisinden başka kimse hayat veremeyen,
10- Ey gerçek mânada ancak kendisi zengin kılan, kendisinden başkasının zengin etmeye gücü yetmeyen,
90 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
87- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
YanıtlaSilALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey kâinat sofrasında maddî manevî bütün nimetler kendi ikramı olan, her zaman ikramda bulunan Mükrim,
2- Ey her şey kendisini tazim eden, azameti bütün mevcudatı kaplayan, bütün âsârı azametine delil olan Muazzam,
3- Ey mahlûkatına, hesaba gelmez çeşit çeşit her taifeye münasip lezzetli şirin nimetler veren Mün’im,
4- Ey sual edilen her haceti, lâzım olan her nimeti, arzu edilen her şeyi veren Mu’tî,
5- Ey nihayetsiz hazinelerinden dilediğini maddî manevî varlıklı kılan, hacetleri gideren Muğnî,
6- Ey mahlûkatı yoktan var edip hayat ihsan eden, hayatlara hayat katan, ölüleri dirilten Muhyî,
7- Ey her şeyi maddesiz mayesiz taklitsiz örneksiz yoktan var edip başlatan Mübdi’,
8- Ey dilediğini razı eden, rızaya mucib her şey elinde bulunan, mahlûkatı rahmetiyle memnun eden, iyilik yapanı çok sevapla hoşnut eden Murzî,
9- Ey kendisine sığınanları tehlikelerden, kötülüklerden kurtarıp necat veren Müncî,
10- Ey iyilik ve ihsanı bol olan, güzellikle muamele eden, her şeyi en iyi surette yapan Muhsîn,
88 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey her şeyin her hacetine yetişen, her isteğe kâfî olan,
2- Ey her şeyin devamı, mevcudiyeti, ayakta kalıp idare edilmesi, her şeyi elinde tuttuğunu, her şeye kaim olduğunu gösteren,
3- Ey hiçbir şey kendine benzemeyen, ne misli ne mîsâli Zât ve sıfatında olmayan,
4- Ey icadı dışında hiçbir şey mülkünde artmayan, hiçbir kuvvet hiç bir sebep mülküne hiç bir şey ziyade edemeyen,
5- Ey hazinelerinden hiçbir şey eksilmeyen, hiçbir kuvvet ve hiçbir şey mülkünün dışına çıkamayan,
6- Ey hiçbir şey ona gizli kalmayan, hiçbir kuvvet ilminin dışına çıkamayan,
7- Ey misli misali olmayan, kendisine benzer hiçbir varlık bulunmayan,
8- Ey her şeyin anahtarları, kilitleri, dizginleri elinde bulunan,
9- Ey sonsuz rahmeti her şeyi içine alan, maddî manevî her şeyi rahmetiyle ihata eden,
10- Ey yalnız kendisi baki kalıp başka her şey zevale yüz tutup fenaya uğrayan,
89 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey bilinmeyeni ancak kendisi bilen, kendisinden başkası gaybı bilemeyen,
2- Ey kötülüğü ancak kendisi uzaklaştıran, kendisinden başkası fenayı def edemeyen,
3- Ey tedbiri ancak kendisi yapan, kendisinden başkası emir ve idareye karışamayan,
4- Ey günahları ancak kendisi mağfiret eden, kendisinden başkası günahları gideremeyen,
5- Ey kalpleri ancak kendisi istediği gibi çeviren, kendisinden başkası gönülleri yönlendiremeyen,
6- Ey halk ve îcâd ancak kendisi yapan, kendisinden başkası hiçbir şey yaratamayan,
7- Ey nimeti ancak kendisi tamamlayan, kendisinden başka hakikî nimet verici bulunmayan,
8- Ey ancak kendisi yağmuru yaratıp, indiren, kendisinden başkaları ne indirme sebeplerine, ne de imdad etme gücüne sahip olmayan,
9- Ey ölüleri ancak kendisi dirilten, kendisinden başka kimse hayat veremeyen,
10- Ey gerçek mânada ancak kendisi zengin kılan, kendisinden başkasının zengin etmeye gücü yetmeyen,
90 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Ey kendisini yâd ve zikredenleri en güzel tarzda zikre den Zâkir ve zikredilmeye en lâyık, çok zikredilen Mezkûr,
YanıtlaSil2- Ey şükür ve iyiliğe en güzel tarzda karşılık veren Şâkir ve şükredilmeye en lâyık, çok şükredilen Meşkûr,
3- Ey hamd ve iyiliğe en güzel tarzda karşılık veren Hamîd ve hâmdedilmeye en lâyık, çok övülen, hamdedilen Mahmud,
4- Ey en iyi gören, her yerde hâzır olan Şâhid, isim ve sıfatları görünmeye en lâyık, her yerde eseri görülen Meşhûd,
5- Ey hak ve iyilik isteyenleri en doğru yola ve en güzel davete çağıran Dâi ve duâ edilmeye en lâyık, en çok çağırılan Madûv,
6- Ey dâvetine icabet edip, kendisine el açanların duasına en güzel tarzda cevap veren Mücîb, icabete ve itaate en lâyık, çok icabet edilen Mücâb,
7- Ey kalplere en yakın olan ünsiyet eden Munis ve ünsiyet edilmeye, yakın olunmaya en lâyık, en çok ünsiyet edilen Enîs,
8- Ey en hayırlı dost, en yakın sâhib, dostluğu kazanılmaya en lâyık celis-i Habîb,
9- Ey umulan en hayırlı murad, en yüce gaye olan Maksud ve talep edilmeye, istenmeye en lâyık, en çok aranan Matlub,
10- Ey sevenlerin en yücesi, sevgi gösterenlerin en hayırlısı olan Habîb ve sevilmeye en lâyık, en çok sevilen Mahbub,
94- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey kendisine yalvarıp yakaranların duasına cevap veren Mücîb,
2- Ey emrine boyun eğip itaat edenleri seven Habib,
3- Ey kendisini sevenlere rahmetiyle yardımıyla yakın olan Karîb,
4- Ey kendisini murad edip arzulayanları en iyi bilen Alîm,
5- Ey ümit besleyip rahmetini umanlara iyilikle güzellikle mukabele eden Kerîm,
6- Ey kendisine isyan edip karşı gelenlere yumuşaklıkla muamele edip mühlet tanıyan Halîm,
7- Ey yumuşaklık gösterme ve fırsat tanımasında sonsuz hikmetle davranan Hakîm,
8- Ey hüküm ve hâkimiyetinde azameti ve büyüklüğü görünen Azîm,
9- Ey sonsuz azametinde nihayetsiz rahmeti ve has ihsanı görünen Rahîm,
10- Ey ihsan ve kereminin başı ve sonu olmayan ihsanı nihayetsiz olan Kadîm,
95 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
Yine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arz-ı niyaz ediyorum.
1- Ey bütün sebepleri halkeden, her şeyin var olup vazifesini görmesi için şartları hazırlayan Müsebbib,
2- Ey sevgili kullarını kendine yakın eden, kurbu ile şereflendiren, bütün yakınlıklar iradesiyle olan Mukarrib,
3- Ey istediğinin yerine istediğini koyan, ard arda gelen gece ve gündüz, mevsim ve aylar, irade ve takdiriyle olan, yapılan işleri bütün iyilik ve kötülüğüyle tartan Muakkıb,
4- Ey dilediğini dilediği yöne çeviren, kalpleri, suretleri, gece ve gündüzü değiştiren, bütün mevcudatı çevirip döndüren Mukallib,
5- Ey her şeyi bir miktar ve ölçü ve ahenk içinde yaratan, her şeyin her parçasını o şeye uygun yapan Mukaddir,
6- Ey her şeyi tertip ve düzenli yaratan, yerli yerine koyan Mürettib,
7- Ey iyiliğe, güzelliğe, rahmetine, Cennet’e kullarını teşvik eden rağbetlerini artıran Muraggıb,
8- Ey şuur sahiplerine güzel öğütler veren, peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla kullarına vazifelerini hatırlatan, Müzekkir,
9- Ey her şeyi var eden, istediği şeyi “ol” demesiyle vücuda getiren, yoktan var eden Mükevvin,
10- Ey tasavvur edilen her büyük şeyin nihayet derece üstünde olan, kibriya ve büyüklüğünü her şeyde ve bütün kâinatta gösteren Mütekebbir,
96- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Ey bütün sesleri birden işiten, hiçbir ses kendisini başka bir sesi duymaktan alıkoyamayan, meşgul edemeyen,
YanıtlaSil2- Ey hiçbir fiil kendisini başka bir fiili görmekten men edemeyen, bütün işleri sonsuz sür’at içerisinde nihayet kolaylıkla yapan,
3- Ey hiçbir sözü başka bir sözü söylemesine mani olmayan, hadsiz kimselerle aynı zamanda konuşabilen, herkese bir çeşit hitabı bulunan,
4- Ey birinin ihtiyacına cevap vermek, kendisini başkasının ihtiyacına cevap vermekte yanlışlığa sevk etmeyen, bütün isteklere, dualara, suallere aynı anda cevap veren,
5- Ey ısrarcıların ısrarı, istek sahiplerinin gayreti kendisini asla usandırmayan, onlara devamlı cevap veren,
6- Ey mü’minlerin gönüllerini İslamiyet’le genişleten, teslimiyetle ferah verip göğüslerindeki sıkıntı ve kederi gideren, ilimle aydınlatan,
7- Ey kalbi kırıkların, tevazu ehlinin kalplerine zikriyle huzur veren, tatmin eden,
8- Ey kendisini arzulayıp şevk duyanların kalbinden gitmeyen, kaybolmayan, her zaman hazır olan,
9- Ey kendisini arzulayıp isteyenlerin son gayesi, yegâne muradı, en ileri arzusu,
10- Ey bütün âlemlerde hiçbir yerde hiçbir şey kendisinden gizli kalmayan,
97- Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey ilmi ezelî olan, her şeyi ilmiyle geçip, her bir şeyden önce gelen,
2- Ey vaadi doğru olan, verdiği her sözde sâdık olan,
3- Ey eserlerinde lûtfu zahir olan, keremi apaçık görülen,
4- Ey emri her şeye galip gelen, bütün eşyaya hükmü geçen,
5- Ey kitabı, âyetleri, kanunları muhkem ve sağlam olan
6- Ey irâde ettiği kazâ ve kaderi mutlak surette gerçekleşen
7- Ey Kur’an-ı en yüksek ve şerefli, yüce ve muteber olan
8- Ey mülkünün başlangıcı ve sonu olmayan, saltanatı kadîm olan,
9- Ey fazıl ve keremi daim olan, gelen geçen nimetler fazlının bekâsını gösteren,
10- Ey makamı en büyük ve yüce, bütün mevcudat isimlerinin tecellisini gösteren, Arş-ı azim sahibi olan Zat-ı zül-celâl,
98 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
1- Ey sahip çıkan, terbiye edenlerin ve tevehhüm edilen batıl Rabların, gerçek ve mutlak Rabbi,
2- Ey hayır ve bereket kapılarını açan,
3- Ey bütün sebepler kudretiyle hâsıl olan gerçek tesir sahibi,
4- Ey sevaplar bağışlayan, iyiliklerin karşılığını gerçek mânâda yalnız kendisi verebilen,
5- Ey doğruları ilham eden, her mahlûka vazifesini ilhamla bildiren,
6- Ey bulutları inşa eden, istediği zaman gökyüzünü bulutlarla dolduran,
7- Ey cezalandırması ağır, azap ve ikâbı çok şiddetli olan,
8- Ey hesabı çok seri, sonsuz sür’at içinde hesaba çeken,
9- Ey herkesin dönüşü kendisine olan,
10- Ey günahları bağışlayan mağfiret eden Gafur, tevbeleri kabul eden Tevvâb,
99 -Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
ALLAHIM,
ALLAHIM,
YanıtlaSilYine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arzı niyaz ediyorum.
1- Ey bizi terbiye eden sahip çıkan Rabbimiz,
2- Ey hak mabudumuz olan İlâhımız,
3- Ey malikimiz ve efendimiz olan Seyyidimiz,
4- Ey velimiz sahibimiz olan Mevlâmız,
5- Ey bize nusret veren, yardım eden Nasırımız,
6- Ey bizi koruyan, hıfzeden Hafızımız,
7- Ey bize güç ve kuvvet veren Kadirimiz,
8- Ey bize nimet veren, rızıklandıran Râzıkımız,
9- Ey bize yol gösteren, hidayet eden Delîlimiz,
10- Ey bize imdat eden, feryadımıza koşan Mugîsimiz,
100-Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Allah’ım,
Ey Rabbimiz sen bizi Cehennem ateşinden halâs eyle, kurtar, necat ver.
Affının hürmetine azaptan koruyan ey Mücîr, fazlının bereketine çok bağışlayan ey Gaffar, bize afiyet ihsan eyle, bizi affet, ebrar denilen iyilerle pâk mukaddes diyarın olan Cennet’e idhâl eyle.
Efendimiz ve ser tacımız olan Muhammed (A.S.M) âl ve ashabına, bu şerefli, büyük ve yüce, şirin ve latif isim ve sıfatlarının hakkı ve hürmeti için Muhammed’in (A.S.M) hasenatı adedince salât ve selâm indirmeni Senden niyaz ediyorum ve istiyorum.
Bismillah, Hasbiyallah (Allah bana kâfi), Lâ ilahe ilâllah, Şehidallah (Allah herşeye şâhid), Kul Hüvallah, Mâşaallah, Rabbiyallah (Rabbim Allah’tır), Tebârekallah (Allah’ın sânı herşeyden yücedir), Teâlâllah (Akla gelen herşeyden Allah üstündür âlîdir), Tevekkeltü alâllah (Allah’a tevekkül edip güveniyorum), Feseyekfîkehumullah (Allah herşeye karşı sana kâfidir) ve Hüve’s-semîu’l Alîm (O herşeyi en iyi işiten ve bilendir).
Sen aczden ve şerikten, münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin El-aman, elaman!
Ben senin medih ve senanı saymakla bitiremem, övgüne gücüm yetmez, sen ancak kendini sena ettiğin gibisin ya Allah, ya Rahman, ya Rahîm, ya Gafur, ya Şekûr, sana kendi hakkında saydığın Esmâ-i Hüsnân, âlî sıfatların ve eksiksiz sözlerin olan kelimât-ı tâmmenle yalvarıyorum bana, anne ve babama, Üstadım Said Nursî’ye, Risale-i Nur talebelerine ve cümle diri-ölü mü’min ve mü’minâta, erkek ve kadın bütün Müslümanlara mağfiret et, günahlarını bağışla. Bize öyle bir rahmet et ki başkalarının merhametine muhtaç olmayalım, dönüp bakmayalım, rahmetinle mest olalım, hacetlerimizi gider, dünya ve ahirette bütün isteklerimizi bize ver.
Dünyadan ayrılırken, her şeyi bırakıp müfarakât ederken, son nefesimizde bize saadet, şehâdet, alın aklığı, ikram, keramet ihsan eyle, hüsn-ü hatime ver.
Efendimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselama bizim ona yapamadığımız lâyık ve müstehak olduğu her mükâfatı ver.
Bizi bize, nefsimize, mahlûkatın hiç birisine göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa bırakma, hiç kimseye havale etme!. Halimizi tavrımızı ıslah et, işlerimizi yoluna koy. Bizi uyku bilmez, gafil olmaz gözünle gözet, koru, bizi karşı gelinmez kuvvet ve desteğinle muhafaza eyle! Ey celâl ve ikram sahibi!.
Bizden ve üzerinde bu isimleri taşıyanlardan, cin ve ins ve şeytanların şer ve âfetini, yer sarsıntısını, dağların korku ve haşyetten dağılıp yıkılmasını, tâûn ve veba âfetini, kötü nazarları, vücut ağrılarını ve diğer bütün âfetleri uzak eyle, bizi her şer ve kötülükten muhafaza et, Ey Erhamürrâhimîn sen bizi rahmetinin hürmetine dünya ve âhirette selâmet ve afiyet ve hayırla rızıklandır.
ETİKETLER: CEVŞEN, CEVŞEN-ÜL KEBÎR, CEVŞEN-ÜL KEBÎR MEALİ
ALLAHIM,
YanıtlaSilYine İsimlerinle sana nida edip yalvarıyor, arzı niyaz ediyorum.
1- Ey bizi terbiye eden sahip çıkan Rabbimiz,
2- Ey hak mabudumuz olan İlâhımız,
3- Ey malikimiz ve efendimiz olan Seyyidimiz,
4- Ey velimiz sahibimiz olan Mevlâmız,
5- Ey bize nusret veren, yardım eden Nasırımız,
6- Ey bizi koruyan, hıfzeden Hafızımız,
7- Ey bize güç ve kuvvet veren Kadirimiz,
8- Ey bize nimet veren, rızıklandıran Râzıkımız,
9- Ey bize yol gösteren, hidayet eden Delîlimiz,
10- Ey bize imdat eden, feryadımıza koşan Mugîsimiz,
100-Sen aczden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. El-aman el-aman!. Bizi azap ateşinden ve cehennemden kurtar.
Allah’ım,
Ey Rabbimiz sen bizi Cehennem ateşinden halâs eyle, kurtar, necat ver.
Affının hürmetine azaptan koruyan ey Mücîr, fazlının bereketine çok bağışlayan ey Gaffar, bize afiyet ihsan eyle, bizi affet, ebrar denilen iyilerle pâk mukaddes diyarın olan Cennet’e idhâl eyle.
Efendimiz ve ser tacımız olan Muhammed (A.S.M) âl ve ashabına, bu şerefli, büyük ve yüce, şirin ve latif isim ve sıfatlarının hakkı ve hürmeti için Muhammed’in (A.S.M) hasenatı adedince salât ve selâm indirmeni Senden niyaz ediyorum ve istiyorum.
Bismillah, Hasbiyallah (Allah bana kâfi), Lâ ilahe ilâllah, Şehidallah (Allah herşeye şâhid), Kul Hüvallah, Mâşaallah, Rabbiyallah (Rabbim Allah’tır), Tebârekallah (Allah’ın sânı herşeyden yücedir), Teâlâllah (Akla gelen herşeyden Allah üstündür âlîdir), Tevekkeltü alâllah (Allah’a tevekkül edip güveniyorum), Feseyekfîkehumullah (Allah herşeye karşı sana kâfidir) ve Hüve’s-semîu’l Alîm (O herşeyi en iyi işiten ve bilendir).
Sen aczden ve şerikten, münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin El-aman, elaman!
Ben senin medih ve senanı saymakla bitiremem, övgüne gücüm yetmez, sen ancak kendini sena ettiğin gibisin ya Allah, ya Rahman, ya Rahîm, ya Gafur, ya Şekûr, sana kendi hakkında saydığın Esmâ-i Hüsnân, âlî sıfatların ve eksiksiz sözlerin olan kelimât-ı tâmmenle yalvarıyorum bana, anne ve babama, Üstadım Said Nursî’ye, Risale-i Nur talebelerine ve cümle diri-ölü mü’min ve mü’minâta, erkek ve kadın bütün Müslümanlara mağfiret et, günahlarını bağışla. Bize öyle bir rahmet et ki başkalarının merhametine muhtaç olmayalım, dönüp bakmayalım, rahmetinle mest olalım, hacetlerimizi gider, dünya ve ahirette bütün isteklerimizi bize ver.
Dünyadan ayrılırken, her şeyi bırakıp müfarakât ederken, son nefesimizde bize saadet, şehâdet, alın aklığı, ikram, keramet ihsan eyle, hüsn-ü hatime ver.
Efendimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselama bizim ona yapamadığımız lâyık ve müstehak olduğu her mükâfatı ver.
Bizi bize, nefsimize, mahlûkatın hiç birisine göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa bırakma, hiç kimseye havale etme!. Halimizi tavrımızı ıslah et, işlerimizi yoluna koy. Bizi uyku bilmez, gafil olmaz gözünle gözet, koru, bizi karşı gelinmez kuvvet ve desteğinle muhafaza eyle! Ey celâl ve ikram sahibi!.
Bizden ve üzerinde bu isimleri taşıyanlardan, cin ve ins ve şeytanların şer ve âfetini, yer sarsıntısını, dağların korku ve haşyetten dağılıp yıkılmasını, tâûn ve veba âfetini, kötü nazarları, vücut ağrılarını ve diğer bütün âfetleri uzak eyle, bizi her şer ve kötülükten muhafaza et, Ey Erhamürrâhimîn sen bizi rahmetinin hürmetine dünya ve âhirette selâmet ve afiyet ve hayırla rızıklandır.
ETİKETLER: CEVŞEN, CEVŞEN-ÜL KEBÎR, CEVŞEN-ÜL KEBÎR MEALİ
kaynak: http://www.nurnet.org/cevsen-ul-kebir-meali/
YanıtlaSilXIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kütüphanelerde bulunan yazma eserlerin devlet eliyle sistemli bir şekilde katalogunu hazırlama teşebbüsleri ya hiç başlamamış ya yarım kalmış ya da çok az miktarda neticeye ulaşmış projeler görünümü arzetmektedir. Bu teşebbüslerin sonuncusu olan Türkiye Yazmaları Toplu Katalogu (TÜYATOK) etkinliği, dönemin kütüphaneler genel müdürü Özer Soysal tarafından planlanıp İsmet Parmaksızoğlu’nun proje yürütücülüğünde, Müjgân Cunbur’un katkılarıyla, Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı ve Kütüphaneler Genel Müdürlüğü’nün 12 Nisan 1978 tarihli onayı ile başlatılmıştır. Bu çerçevede 1978’de Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü bünyesinde Türkiye Yazmaları Toplu Katalogu Merkez Bürosu (1984’ten itibaren şube, Temmuz 1992’den itibaren Millî Kütüphane Başkanlığı’na bağlı), 1979’da İstanbul’da Süleymaniye Kütüphanesi bünyesinde merkeze bağlı olarak Günay Kut’un başkanlığında TÜYATOK şubesi faaliyete geçmiştir. Bu projenin kesintiye uğraması, yavaş gitmesi, eksiklikleri, hataları ve hâlâ sonuçlanamamasına rağmen kapsamı, amacı, çalışanların gösterdiği çabayı ve iyi niyeti göz önüne alarak Türkiye’deki yazma eserlerin bibliyografik denetiminin yapılmasında büyük katkısı olduğunu belirtmek gerekir.
YanıtlaSilYapılan çeşitli sayımlara göre Türkiye kütüphanelerinde 500.000 civarında yazma eser/risâle bulunduğu düşünülmektedir. Özel kütüphane ve koleksiyonlarla daha da artacak olan bu sayının kesin sonucu yazma eserlerin kataloglanması süreci tamamlandığında ortaya çıkacaktır. Teknolojik gelişmelerin getirdiği zorunlu değişim ve dönüşüm ışığında TÜYATOK projesinde ortaya çıkan bilgilerin kitap halinde yayımlandığı ilk dönemle halen sürmekte olan, bilgilerin bilgisayar ortamında kullanıcıya sunulduğu dönem olmak üzere iki evre söz konusudur. Bu projenin ilk aşamasında Kültür Bakanlığı’na bağlı çeşitli birimlerde dağınık şekilde bulunan yazma eserlerin, ikinci aşamasında diğer kurumlarda, kuruluşlarda ya da özel koleksiyonlarda mevcut eserlerin kataloglanması amaçlanmıştır. Katalogun düzeni, bibliyografik künyelerin Dewey Onlu Tasnif Sistemi altında eser adına göre alfabetik sıralanması ve her fasikülde yazar ve kitap adı dizini bulunması şeklinde planlanmıştır. Projenin isminde yer alan “toplu katalog” sözünü karşılamak üzere, eser adıyla eserlerin yurt içi-yurt dışında hangi kütüphanelerde bulunduğunu ve hangi kataloglarda yer aldığını gösterir toplu dizin hazırlanması bütün fasiküllerin çıkmasından sonraya bırakılmıştır. Ancak bu hedefin gerçekleşmesi, katalogun bilgisayar ortamında yayımlanmaya başlanmasından dolayı başka bir şekle dönüşmedikçe mümkün görünmemektedir.
YanıtlaSilTürkiye’nin hemen her ilinde yazma içeren bir kütüphanenin varlığından hareketle yayın sırasında her fasikülde yer alan koleksiyonun bulunduğu şehrin trafik kodu verilmiştir. Bir ilde ya da bir kütüphanede birden çok yazma koleksiyonu varsa koleksiyonun hacmine göre katalogu ya bağımsız fasikül halinde yayımlanmış ya da bir fasikül içinde ayrı bölüm halinde verilmiştir. Fasikül kelimesinin taşıdığı belirsizliğe uygulamada ortaya çıkan tutarsızlıklar da eklenince bu yöntem projenin en çok eleştirilen yanlarından biri olmuştur. Basılan katalogların biçim ve içerik özellikleriyle her bir künyede yer alan bibliyografik bilgilerdeki yetersizlik ve tutarsızlıklar gelen eleştiriler doğrultusunda zaman içinde düzeltilmeye çalışılmıştır.
YanıtlaSil2004-2005’te yayımlanan üç CD ve sitedeki bilgilerden 27 Nisan 2007 tarihinde resmen kullanıma açıldığı anlaşılan https://www.yazmalar.gov.tr sitesiyle birlikte kitap yayımı durmuştur. Uzmanların basımına devam edilmesinin yararlı olacağını söylediği katalogların sonuncusu 2005’te neşredilmiş olup bu kataloga kadar toplam otuz dört fasikül (31.866 kitap/risâle künyesi) neşredilmiştir. CD’lerle birlikte bu rakam otuz yediye ulaşmaktadır: 1. TÜYATOK I (Ankara 1979, XIV, 78, 58 sayfa; Anıtkabir, Cumhurbaşkanlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Adıyaman İl Halk kütüphaneleri). 2. TÜYATOK II (Ankara 1980, 266 sayfa; Giresun, Ordu ve Rize İl Halk kütüphaneleri). 3. TÜYATOK 34/I (Ankara 1981, 1, 188 sayfa; İstanbul Süleymaniye Ktp., Ali Nihad Tarlan koleksiyonu). 4. TÜYATOK 07/I (İstanbul 1982, VI, 320 sayfa; Antalya Müzesi, Alanya İlçe Müzesi, Akseki Yeğen Mehmed Paşa, Elmalı İlçe Halk kütüphaneleri). 5. TÜYATOK 07/II (İstanbul 1982, 480 sayfa; Elmalı İlçe Halk Ktp.). 6. TÜYATOK 07/III (İstanbul 1983, 480 sayfa; Elmalı İlçe Halk Ktp. Antalya Tekelioğlu Koleksiyonu). 7. TÜYATOK 07/IV (İstanbul 1984, 320 sayfa; Antalya Tekelioğlu Koleksiyonu). 8. TÜYATOK 07/V (İstanbul 1984, 367 sayfa; Antalya Tekelioğlu Koleksiyonu). 9. TÜYATOK 34/II (Ankara 1984, 203 sayfa; İstanbul Beyazıt Devlet Ktp. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Koleksiyonu). 10. TÜYATOK 01/I (Ankara 1985, 320 sayfa; Adana İl Halk Ktp. ve Müzesi).
11. TÜYATOK 01/II (Ankara 1986, s. 323-546; Adana İl Halk Ktp. ve Müzesi). 12. TÜYATOK 01/III (Ankara 1986, s. 546-762: Adana İl Halk Ktp. ve Müzesi). 13. TÜYATOK 34/III (Ankara 1987, I, 234 sayfa; İstanbul Süleymaniye Ktp. Amcazâde Hüseyin Paşa ve Hekimbaşı Mûsâ Nazif Efendi koleksiyonları). 14. TÜYATOK 05/I (İstanbul 1987, 320 sayfa; Amasya Beyazıt İl Halk Ktp.). 15. TÜYATOK 05/II (İstanbul 1990, 320 sayfa; Amasya Beyazıt İl Halk Ktp.). 16. TÜYATOK 05/III (İstanbul 1992, 320 sayfa; Amasya Beyazıt İl Halk Ktp.). 17. TÜYATOK 05/IV (İstanbul 1995, 320 sayfa; Amasya Beyazıt İl Halk Ktp.). 18. TÜYATOK 05/V (Ankara 2002, 782 sayfa; Amasya Beyazıt İl Halk Ktp.). 19. TÜYATOK 34/IV (Ankara 1994, VIII, 694 sayfa; İstanbul Süleymaniye Ktp. Mustafa Âşir Efendi Koleksiyonu). 20. TÜYATOK 03 (Ankara 1996, XIII, 648 sayfa; Afyon Gedik Ahmed Paşa İl Halk Ktp., Afyon İl Müzesi, Dinar İlçe Halk Ktp.). 21. TÜYATOK 10 (Ankara 1997, 618 sayfa; Balıkesir İl Halk Ktp., Dursunbey İlçe Halk Ktp., Edremit İlçe Halk Ktp.). 22. TÜYATOK 18 (Ankara 1998, 376 sayfa; Çankırı İl Halk Ktp.). 23. TÜYATOK 32 (Ankara 2000, VIII, 922 sayfa; Isparta Halil Hamîd Paşa İl Halk Ktp., Uluborlu Alâeddin Keykubat İlçe Halk Ktp., Yalvaç Ali Rızâ Efendi İlçe Halk Ktp., Şarkîkaraağaç İlçe Halk Ktp., Senirkent İlçe Halk Ktp., Aydoğmuş İlçe Halk Ktp.). 24. TÜYATOK 15/I (Ankara 2000, VII, 688 sayfa; Burdur İl Halk Ktp.). 25. TÜYATOK 15/II (Ankara 2000, IV, 689-1336 sayfa; Burdur İl Halk Ktp.). 26. TÜYATOK 26 (Ankara 2002, XVI, 459 sayfa; Eskişehir İl Halk Ktp.).
YanıtlaSilTÜYATOK çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan Millî Kütüphane katalogları: Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (I, Ankara 1987, 120 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (II, Ankara 1988, s. 121-372); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (III, Ankara 1992, 260 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (IV, Ankara 1994, 188 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (V, Ankara 1997, 421 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (VI, Ankara 2001, V, 410 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (VII, Ankara 2002, VIII, 289 sayfa); Millî Kütüphane Yazmalar Kataloğu (VIII, Ankara 2005, 273 sayfa).
YanıtlaSilBu proje kapsamında yayımlanan CD’ler: 1. Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu (Ankara 2004, CD 1). Adana, Adıyaman, Afyon, Amasya, Ankara (Anıtkabir, Cumhurbaşkanlığı, TBMM), Antalya, Balıkesir, Burdur, Çankırı, Eskişehir, Isparta, İstanbul (Ali Nihad Tarlan, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Amcazâde Hüseyin, Hekimbaşı Mûsâ Nazif Efendi ve Mustafa Âşir Efendi koleksiyonları); Ordu, Giresun, Rize İl Halk kütüphaneleri ve Millî Kütüphane’ye ait yedi cilt katalogu içermektedir. 2. Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu (Ankara 2004, CD 2). Ankara Adnan Ötüken, Aydın Müze, Bursa İnebey Haraççıoğlu ve Orhan Camii Koleksiyonu, Çorum, Diyarbakır, Elazığ, Erzurum, Gaziantep, İzmir Efes Müzesi, Kastamonu, Kilis, Konya, Konya Yûsuf Ağa, Kütahya, Malatya-Darende, Manisa, Manisa-Akhisar, Mardin, Nevşehir-Ortahisar, Niğde, Ordu, Safranbolu İzzet Mehmed Paşa (Vakıflar Genel Müdürlüğü), Şanlıurfa, Tokat, Tokat-Zile, Trabzon, Ürgüp Tahsin Ağa İlçe Halk kütüphanelerine ait koleksiyonları içermektedir. 3. Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu (Ankara 2005, CD 3). Yurt içi ve yurt dışından çeşitli kütüphane ve koleksiyonlara ait 40.250 adet Türkçe yazma eser künyesini içermektedir
TÜYATOK projesinin ikinci aşaması olan https://www.yazmalar.gov.tr web sitesinde 198.449 yazma eserin künyesiyle 64.427 adet yazma eserin elektronik kopyasına ulaşılmaktadır (Ünver). Dijital ortamla birlikte kapsamı ve amacı değişen, hatta durduğu anlaşılan TÜYATOK projesinin yeni durumu hakkında bir değerlendirme ve açıklama eksikliği web sitesi kullanıcıları tarafından hissedilmektedir. Ayrıca web sitesinin amacı, kapsamı, yöntemi ve ayırıcı özelliğine dair bilgiler yetersiz kaldığından bu sitede yer alan bibliyografik künyelerin TÜYATOK kapsamında hazırlanan fişlerle kütüphane kataloglarına dayandığı, yurt dışındaki bazı Türkçe yazmaların künyelerini de içerdiği anlaşılmaktadır.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
İrem Soydal v.dğr., “Yazma Katalogları ve TÜYATOK: Sorunlar ve Çözüm Önerileri”, Bilginin Serüveni: Dünü, Bugünü ve Yarını Türk Kütüphaneciler Derneği’nin Kuruluşu’nun 50. Yılı Uluslararası Sempozyum Bildirileri, 17-21 Kasım 1999 (haz. Özlem Bayram v.dğr.), Ankara 1999, s. 257-271; Niyazi Ünver, “Milli Kütüphanede Yazmaların Kataloglanması ve Dijital Ortama Aktarma Çalışmaları”, I. Ulusal İslam Elyazmaları Sempozyumu Bildiriler Kitabı, İstanbul 2009, s. 46-50; Hidayet Y. Nuhoğlu, “Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu”, Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni, XXIX/1, Ankara 1980, s. 44-47; İsmet Parmaksızoğlu, “Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu”, a.e., XXIX/2 (1980), s. 92-98; E. Birnbaum, “Turkish Manuscripts: Cataloguing Since 1960 and Manuscripts Still Uncatalogued, Part 5: Turkey and Cyprus”, JAOS, CIV/4 (1984), s. 465-503; B. Flemming, “The Union Catalogue of Manuscripts in Turkey: Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu (TÜYATOK)”, Manuscripts of the Middle East, I, Leiden 1986, s. 109-110; Günay Kut, “Some Aspects of the Cataloguing of Turkish Manuscripts”, a.e., III (1988), s. 60-68; a.mlf., “Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu (TÜYATOK)”, Simurg: Kitap Kokusu, sy. 2-3, İstanbul 2000, s. 22-31; Servet Bayoğlu, “Bazı Yazma Eser Katalogları ile ‘Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu’ Projesine Bir Bakış”, MK, sy. 62 (1988), s. 73-77.
Bismillahirrahmanirrahim
YanıtlaSilBelâ kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de “eskimek; denemek, sınamak; gam, musibet, darlık ve sıkıntı” mânalarında kullanılmıştır. Firavun’un İsrâiloğulları’na yaptığı korkunç işkenceler “büyük belâ” (belâün azîm, el-Bakara 2/49; el-A‘râf 7/141; İbrâhîm 14/6) ve “açık belâ” (belâün mübîn, ed-Duhân 44/33) diye vasıflandırılmıştır. Hz. İbrâhim’in oğlu İsmâil’i kurban etmeye teşebbüsüne de “açık belâ” (deneme) denilmiştir (es-Sâffât 37/106). Allah’ın kendisini denediği kulun bu denemeden başarı ve yüz akı ile çıkması da “güzel belâ” (belâün hasen) olarak tarif edilmiştir. Bu mânada Bedir Gazvesi ve sonucunda kazanılan zafer, “güzel bir belâ” yani başarıyla verilmiş bir imtihan olarak nitelendirilmiştir (bk. el-Enfâl 8/17).
YanıtlaSil
YanıtlaSilZâhid ve sûfîler belâ ve âfiyet konusunu değişik bir şekilde ele almışlardır. Mutarrif b. Şıhhîr belâda sabır halinde olmayı âfiyette şükür halinde olmaya tercih ederken diğer bazıları âfiyette şükretmeyi belâda sabretmeye tercih etmişlerdir. Gazzâlî ise avam için belâya sabretmenin nimete şükretmekten daha faydalı olduğunu belirtmekteyse de aslında insanların her iki durumda takınacakları tavra, niyet ve amellerine göre belâya sabretmenin veya nimete şükretmenin daha değerli olabileceğini düşünmektedir. Esasen ona göre sabır ve şükür iç içedir. Çünkü dinî ve ahlâkî açıdan her nimet bir belâ, her belâ da bir bakıma nimettir. Dolayısıyla kemal sahibi bir insan aynı şartlar altında hem sabredici hem de şükredicidir. Sûfîlere göre belâ da âfiyet de Allah’tandır. Allah hangisini münasip görürse insan onu gönül hoşluğu ile kabullenerek hakkında hayırlısının o olduğuna inanmalıdır. Allah’ın kahrını da lutfunu da hoş karşılayan, cefada da safada da rızâ halinden ayrılmayan sûfîler belâda “mübtelî”yi yani belâyı veren Allah’ı görürler; belânın sonuçlarını ve karşılığını düşünerek teselli bulur, belânın acısını hissetmezler. Sevgiliyi temaşa ederken belânın ıstırabını unuturlar. Cüneyd-i Bağdâdî’ye göre belâ âriflerin yolunu aydınlatan bir meşaledir; müridler için uyanış, gafiller için helâk olma sebebidir. İlâhî aşk ve muhabbeti esas alan mutasavvıflar en büyük dert ve belâ olarak aşkı görürler. Fakat âşık mâşuku için her türlü acıya ve sıkıntıya severek katlanır, hatta bundan mânevî bir haz duyar.
BİBLİYOGRAFYA
el-Muvaṭṭaʾ, “ʿAyn”, 8, “Kelâm”, 8.
Müsned, V, 231, 235; VI, 157.
Dârimî, “Reḳāʾiḳ”, 67.
Buhârî, “Merḍâ”, 3, “Daʿavât”, 23.
Müslim, “Cennet”, 63.
İbn Mâce, “Fiten”, 23, 31.
Tirmizî, “Zühd”, 56, 58, “Daʿavât”, 91, “Fiten”, 67.
Serrâc, el-Lümaʿ, s. 49, 300.
Sülemî, Ṭabaḳāt, s. 168-210.
Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb (Uludağ), s. 539.
Gazzâlî, İḥyâʾ, IV, 135-141.
Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî, Âdâbü’l-mürîdîn, Kahire, ts. (Dârü’l-vatani’l-Arabî), s. 125.
Attâr, Teẕkiretü’l-evliyâʾ, s. 18, 440, 626.
İbn Abdülber, Behcetü’l-mecâlis, I, 383.
Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, I, 130, 290.
Rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması, ancak ve ancak hasır ve saadeti ebediyete bağlıdır
YanıtlaSilBedıuzzaman Said Nursi
Beserın musibetin ikilestiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilacı da oruçtur
YanıtlaSilBedıuzzaman Said Nursı
1752 CÂMİÜ'S-SAĞIR MUHTASARI,
YanıtlaSilhirlemesi, 925
Yahudilerin, Peygamberimizi (a.s.m.) ze YA
ALL
YALAN
Ya
Ademoğlu'nun Allah'ı yalanlaması, 1271
Ya
Aslı astarı olmayan hikâyelerle öğütler
vermek, 1305.
Ya
Bile bile Resûlullah (a.s.m.) adına yalan
söylemek, 1600.
Y
Doğru yalan demeden her şeye yemin Ar
eden, 888.
A
En yalan şey, 742.
Gerçek helâket yalandadır, 813.
А.
insanların en yalancısı, 330.
A
insanları güldürmek maksadıyla yalan
E
söyleyen kimse, 1631.
Kaderi yalanlamak, 270.
Kıyâmet Günü yalancışahitlik yapanın du-
rumu, 1420
E
Kişinin görmediği rüyayı gördüm demesi,
650.
Kurtuluş görülse bile yalandan sakınmak,
813
Oruçluyken yalan söyleyen ve ona göre
hareket eden, 1601.
Peygamberimiz (a.s.m.) adına yalan uy-
durmak, 909.
Sakif kabilesinden çıkacak olan zâlim ve
yalancı bir mezhep, 1260.
Yalancılar, 891.
Yalanın tehlikesi, 265, 1000, 1197, 1324,
1355.
Yalanın yaygınlaşması, 714.
Yalanların en büyüğü, 650.
E
Yalanların en büyüğü, 650.
YanıtlaSilYalan en büyük hatadır. 435.
Yalan haber yaymak, 435.
Yalan konuşarak ve aybı gizleyerek yapi-
lan alışveriş, 809
Yalanın kötülüğe, kötülüğün de Cehenne-
me götürmesi, 676.
Yalanla müşteriyi inandırmak, 887.
Yalan rızkı azaltır, 793.
Yalandan sakınmak, 676, 705, 750, 1207
Yalan söylemek, 22, 31, 265, 327, 626
1313, 1360.
Yalan söylememek, 832
Yalanın saçtığı kötü kokudan melekleri
kaçması, 244.
Yalan söyleyen idareci, 888.
Yalan yere yemin etmek, 650, 1561.
Yalan yere yeminle mal satmak, 887.
KIDEM
YanıtlaSilالقدم
Allah’a nisbet edilen selbî sıfatlardan biri.
Müellif:
YUSUF ŞEVKİ YAVUZ
Sözlükte “varlığının üzerinden uzun zaman geçmek” anlamına gelen kıdem (kadâme) kelimesi, terim olarak “Allah’ın varlığının başlangıcı bulunmaması ve başkasına ihtiyaç duymaksızın mevcut olması” diye tanımlanır. Kur’ân-ı Kerîm’de kıdem kavramı Allah’a nisbet edilmemekle birlikte aynı kökten gelen kadîm kelimesi “üzerinden uzun zaman geçmiş eski inançlar ve nesneler” anlamında kullanılmaktadır (Yûsuf 12/95; Yâsîn 36/39; el-Ahkāf 46/11). Ayrıca Kur’an’da “varlığının başlangıcı olmayan” mânasında Allah’a nisbet edilen evvel ismiyle O’nun her şeyin yaratıcısı olduğunu ifade eden âyetler de (meselâ bk. el-En‘âm 6/102; el-Furkān 25/2) kıdem sıfatının muhtevasını pekiştirmektedir. Hadislerde “bütün yaratıklardan önce mevcut olan varlık” anlamındaki mukaddim ile (Buhârî, “Daʿavât”, 60; Müslim, “Ẕikir”, 70) İbn Mâce’nin rivayet ettiği esmâ-i hüsnâ listesinde kadîm ismi Allah’a izâfe edilmektedir (İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10).
İsbât-ı vâcib ve âlemin yaratılmışlığına ilişkin kanıtların kelâmcılarca tartışılmaya başlandığı II. (VIII.) yüzyıldan itibaren kıdem ve hudûs kavramları kelâm literatüründe kullanılmış, daha sonra ilâhî isimlerin ve sıfatların irdelenmesinde de aynı kavramlar ele alınmıştır. Başta Ebû Mansûr el-Mâtürîdî olmak üzere bütün Sünnî kelâmcıların yanı sıra Mu‘tezile ve Şîa âlimleri Allah’ın kadîm bir varlık olduğunda ittifak edip O’na kadîm vasfını nisbet etmiş, kıdemi ulûhiyyetin temel vasfı olarak görmüştür. Nitekim Ebû Ali el-Cübbâî ile Bağdat Mu‘tezilesi kelâmcılarına göre kadîm “ilâh” anlamına gelir (Eş‘arî, s. 170, 180). Mâtürîdî kıdemi, Allah’ın zâtından dolayı var olmasının ve başkasına muhtaç bulunmamasının en temel şartı olarak kabul eder. Buna göre başkasına muhtaç olmayan ve varlığı zâtının gereği olan Allah hakkında kıdem sıfatı zorunludur (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 12). Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî ümmetin Allah’a kadîm ismini nisbet etmekte icmâ ettiğini, bunun da yaratıklardan önce Allah’ın mevcudiyeti anlamına geldiğini belirtir (İbn Fûrek, s. 43).
S
Selef telakkisini benimseyenlerin yanı sıra (Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s. 54) İbn Hazm gibi âlimler Allah’a kadîm isminin verilemeyeceği görüşündedir, zira Kur’an’da bu isim Allah’ı değil yaratıkları nitelemek için kullanılmıştır. Ayrıca kadîm tabiri, sözlük anlamı itibariyle bir varlığın diğer bir varlığa nisbetle zaman bakımından önceliğini ve eskiliğini ifade eder. İbn Hazm’a göre Allah’ın geçmişte belli bir zamanla sınırlı olmaksızın var olduğunu belirten ismi “evvel”dir. Bu isim O’nun varlığının zaman üstü olduğuna işaret etmektedir (el-Faṣl, II, 325-326). Ali el-Kārî de kadîmin “bütün yaratıklardan önce mevcut olmak” mânasında kullanıldığı takdirde izâfî bir muhteva kazanacağından ilâhî isimler arasında yer almasını isabetsiz görür (Mineḥu’r-ravżi’l-ezher, s. 27).
YanıtlaSilAllah’ın kıdem sıfatıyla nitelendirilmesinde ittifak eden kelâmcılar bunun zât-sıfat ilişkisi açısından ne anlama geldiği konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir, bu görüşleri şöylece özetlemek mümkündür: 1. Allah’ın kadîm olması zâtı üzerinde zâit bir kıdem sıfatından dolayı değil zâtından dolayıdır. Bu durumda kıdem “varlığından önce yokluğun geçmemesi” anlamına gelir. Eğer Allah zâtının ötesinde bir kıdem sıfatı ile kadîm olsaydı bu takdirde bu sıfatı başka bir kıdem sıfatıyla mevcut olması gerekirdi ki bu, sonuçta teselsüle götürür. Mu‘tezile, Eş‘ariyye, Mâtürîdiyye ve Şîa kelâmcılarının büyük çoğunluğu bu görüşü benimser (İbn Fûrek, s. 27; Kādî Abdülcebbâr, s. 107; Gazzâlî, s. 21; Beyâzîzâde Ahmed Efendi, s. 124). Ancak Mu‘tezile kelâmcıları kıdemi Allah’ın zâtına ait en özel bir sıfat olarak kabul ettiğinden Sünnîler’ce benimsenen mâna sıfatlarını nefyetmişlerdir (Şehristânî, I, 44; Seyfeddin el-Âmidî, s. 40). 2. Allah’ın kadîm olması zâtı ötesinde bir kıdem sıfatının bulunması demektir, yani Allah kıdem sıfatı ile kadîmdir; tıpkı ilimle âlim, kudretle kādir, irade ile mürid olması gibi. Kıdem, Allah’ın zâtından yokluğu nefyettiği için selbî-tenzihî sıfatlar arasında yer almakla birlikte vücûdî (sübûtî) sıfat özelliği de taşır. Erken devir Sünnî kelâmcılarından İbn Küllâb ve Ebü’l-Abbas el-Kalânisî’nin yanı sıra mütekaddimîn devriyle yeni ilm-i kelâm devrine ait bazı Mâtürîdiyye kelâmcıları bu görüştedir (Eş‘arî, s. 170; Nesefî, I, 210; Arapkirli Hüseyin Avni, s. 3; İzmirli, II, 88-89). Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’nin kıdemi nefsî bir sıfat olarak isimlendirip benimsediği ileri sürülmüşse de (M. Muhyiddin Abdülhamîd, s. 74-75) İbn Fûrek bu görüşün Eş‘arî’ye nisbet edilmesinin hatalı olduğunu belirtir (Mücerredü’l-Maḳālât, s. 326). 3. Allah’ın kadîm olması ulûhiyyet sıfatı bulunduğu anlamına gelir, yani kadîm ismi Allah’ın ilâh olduğunu ifade eder. Mu‘tezile’den Ebû Hâşim el-Cübbâî bu görüştedir (Tehânevî, II, 1211-1212). Bu görüşlerden İbn Küllâb ile bir kısım Mâtürîdiyye âlimine ait olan görüş, Sünnîler’in sıfatlar konusunda benimsediği sıfât-ı meânî teorisine uygun görünmektedir. Sünnî kelâmcıların çoğunluğu ise kıdem konusunda Mu‘tezile’ye ait olan sıfât-ı ma‘neviyye teorisini benimsemiştir.
İslâm filozoflarının tesiriyle kelâm literatüründe kıdem zamânî, izâfî ve zâtî olmak üzere üç kısımda mütalaa edilmiştir. Var oluş zamanının başlangıcı bulunmayan ve varlığı üzerinden yokluk geçmeyen mevcuda “kıdem-i zamânî ile kadîm”, varlığı üzerinden uzun zaman geçen ve başkasına nisbetle daha eski olan mevcuda “kıdem-i izâfî ile kadîm” denilmiştir. Allah’ın zâtı ile kadîm olduğunu savunan İslâm filozofları âlemi de kıdem-i zamânî ile kadîm bir varlık kabul ederler. Allah’tan başka kadîm varlığın bulunmadığına inanan kelâm âlimleri ise âlemin hâdis olduğunu ısrarla belirtmiş ve İslâm filozoflarının kıdem-i âlem görüşünü eleştirmiştir (eleştiriler için bk. MEŞŞÂİYYE).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḳdm” md.
Cürcânî, et-Taʿrîfât, “Ḳıdem” md.
a.mlf., Şerḥu’l-Mevâḳıf, İstanbul 1239, s. 500.
Tehânevî, Keşşâf, II, 1211-1212.
Buhârî, “Daʿavât”, 60.
Müslim, “Ẕikir”, 70.
İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10.
Eş‘arî, Maḳālât (Ritter), s. 170, 180, 517.
Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 12.
İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maḳālât, s. 26-28, 43, 326.
Kādî Abdülcebbâr, Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 107, 180-181.
İbn Hazm, el-Faṣl (Umeyre), II, 325-326.
Gazzâlî, el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād, Kahire, ts. (Mektebetü Mustafa el-Bâbî), s. 21.
Nesefî, Tebṣıratü’l-edille (Salamé), I, 56, 210-211.
Şehristânî, el-Milel (Kîlânî), I, 44.
Fahreddin er-Râzî, Kitâbü’l-Erbaʿîn (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1406/1986, I, 132.
Seyfeddin el-Âmidî, Ġāyetü’l-merâm (nşr. Hasan Mahmûd Abdüllatîf), Kahire 1391/1971, s. 40.
Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s. 54.
Teftazânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, İstanbul 1325, s. 65-66, 100.
Ali el-Kārî, Mineḥu’r-ravżi’l-ezher fî şerḥi’l-Fıḳhi’l-ekber, Kahire 1375/1955, s. 27.
Beyâzîzâde Ahmed Efendi, İşârâtü’l-merâm (nşr. Yûsuf Abdürrezzâk), Kahire 1368/1949, s. 124.
Arapkirli Hüseyin Avni, İlm-i Kelâm, İstanbul 1331, s. 3.
İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, II, 88-89.
M. Muhyiddin Abdülhamîd, en-Niẓâmü’l-ferîd, Kahire 1955, s. 74-77.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2002 yılında Ankara'da basılan 25. cildinde, 394-395 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
SIFAT
Allah’ın insanlarca bilinebilmesi için zâtına nisbet edilen mâna ve mefhumlar anlamında kelâm terimi.
EVVEL
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
HAK
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
EZELİYET
Allah Teâlâ’nın başlangıcının olmadığını ifade eden bir terim.
BEKĀ
Allah’ın varlığının sonsuzluğunu ifade eden kelâm terimi.
KIYÂM bi-NEFSİHÎ
Allah’ın varlığının kendinden olup hiçbir yönden başkasına muhtaç bulunmadığı anlamında kelâm terimi.
EZEL
Başlangıçsız zaman, zihnen başlangıcı düşünülemeyen süre, varlığın geçmişte sonsuzca devam etmesi anlamında felsefe ve kelâm terimi.
HUDÛS
Evrenin yaratılmışlığı öncülüne dayanarak Allah’ın varlığını ispat etmek için başvurulan delillerden biri.
HÂRİS b. UMEYR
YanıtlaSilالحارث بن عمير
el-Hâris b. Umeyr el-Ezdî (ö. 8/629)
Hz. Peygamber’in Busrâ emîrine elçi olarak gönderdiği sahâbî.
Müellif:
MEHMET AYKAÇ
Hz. Peygamber, hicretin 7. yılında (628) komşu hükümdarları İslâm’a davet etmek üzere onlara elçilerle mektup göndermeye başlayınca 8. yılın başında (629) adı tesbit edilemeyen Busrâ emîrine yazdığı mektubu Lihboğulları’ndan Hâris b. Umeyr ile gönderdi. Hâris Mûte’ye vardığında Gassânî emîrlerinden Şürahbîl b. Amr yolunu keserek nereye gittiğini sordu; Resûlullah’ın elçisi olduğunu öğrenince boynunu vurdurdu.
Resûl-i Ekrem, Hâris’in ölüm haberini duyunca çok üzüldü ve Zeyd b. Hârise kumandasında hazırlattığı 3000 kişilik bir orduyu Mûte’ye gönderdi (bk. MÛTE SAVAŞI).
BİBLİYOGRAFYA
Vâkıdî, el-Meġāzî, II, 755-756; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, II, 128; Kādî Abdülcebbâr, Tes̱bîtü delâʾilü’n-nübüvve (nşr. Abdülkerîm Osman), Beyrut 1966, II, 440; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, I, 304-305; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, I, 408; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, XVIII, 156; İbn Seyyidünnâs, ʿUyûnü’l-es̱er, II, 198; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-meʿâd, III, 381; İbn Hudeyde, el-Miṣbâḥu’l-muḍî (nşr. Muhammed Azîmüddin), Beyrut 1405/1985, I, 206; İbn Hacer, el-İṣâbe, I, 286; Halebî, İnsânü’l-ʿuyûn, II, 786; Ziriklî, el-Aʿlâm, II, 159; Köksal, İslâm Tarihi (Medine), VIII, 50-51; el-Ḳāmûsü’l-İslâmî, II, 9.
MÛTE SAVAŞI
YanıtlaSilغزوة مؤتة
Müslümanların Suriyeli hıristiyan Araplar ve Bizans ordusuyla yaptığı ilk savaş (8/629).
Müellif:
HÜSEYİN ALGÜL
Mûte, Lût gölünün güneyinde Kerek’e 11, Kudüs’e 50 km. uzaklıkta geniş tarım arazilerine sahip bir yerdir. Burada yapılan savaş Hz. Peygamber katılmadığı için bir seriyye olmakla birlikte bazı kaynaklarda “gazve, ba‘s (ordu), yevm”, Resûl-i Ekrem’in orduyu gönderirken üç kumandan tayin etmesinden dolayı da “ceyşü’l-ümerâ” (ba‘sü’l-ümerâ) diye de adlandırılmıştır.
Gassânî-hıristiyan Arapları’nın reislerinden Şürahbîl b. Amr’ın, Resûlullah’ın bir mektubunu Busrâ-Filistin valisine götürmekte olan Hâris b. Umeyr’i öldürerek kabileler ve devletler arası bir teamülü bozması Hz. Peygamber’i ciddi bir tavır almaya sevketti. Hemen bir ordu hazırlığına girişen Resûl-i Ekrem kısa zamanda ortaya çıkan 3000 kişilik kuvvetin kumandanlığına sırasıyla Zeyd b. Hârise, Ca‘fer b. Ebû Tâlib ve Abdullah b. Revâha’yı getirdi. Bunlardan biri şehid olduğu takdirde diğeri kumandayı ele alacaktı; hepsi şehid düşerse müslümanlar kendi aralarından birini kumandan seçeceklerdi. Hz. Peygamber ordunun elçinin öldürüldüğü yere kadar ilerlemesini, oradakileri İslâmiyet’e davet etmelerini, kabul ettikleri takdirde savaşmamalarını emretti. Bu arada çocukları, kadınları, yaşlıları, manastırlara çekilmiş insanları öldürmemelerini, hurmalıklara zarar vermemelerini, ağaçları kesmemelerini, binaları yıkmamalarını tembih etti (Vâkıdî, II, 758; İbn Sa‘d, II, 128). Bazı rivayetlerde Resûl-i Ekrem’in müslüman olmadıkları takdirde cizye teklif edilmesini istediği kaydedilmektedir. Ancak bu tarihte cizye âyeti (et-Tevbe 9/29) henüz nâzil olmadığından bu rivayet doğru değildir (Fayda, s. 149).
Ordu Medine’den ayrıldıktan sonra kuzeye doğru ilerleyip Vâdilkurâ’ya ulaştı. Şürahbîl b. Amr, müslümanların gelmekte olduğunu öğrenince kardeşi Sedûs’u (veya Vebr) bir ordunun başında onlara karşı gönderdi. Sedûs yapılan savaşta öldürüldü. Bunun üzerine Şürahbîl kaleye sığındı. Müslümanlar Maan’a vardılar. Orada ordugâh kurup konakladıkları sırada Bizans İmparatoru Herakleios’un kumandanı Theodoros’un ordusuyla karşılaştılar. Şürahbîl kumandasında hıristiyan Arap kabilelerinin de katıldığı bu ordunun 100.000 veya 200.000 kişiden oluştuğu rivayet edilmektedir.
İslâm kaynaklarında Mûte Savaşı’nın sebebi zikredilirken Bizans ordusundan hiç bahsedilmemekte, ancak savaşın bu orduya karşı yapıldığı anlatılmaktadır. Bizans tarihçileri ise Bizans ordusunun Filistin’de bulunuş sebebini açıklamaktadır. Buna göre Herakleios, Sâsânîler’e karşı zaferle sonuçlanan Ninevâ (Ninova) savaşının (Aralık 627) ardından İstanbul’a dönmüş, bir süre sonra, daha önce Sâsânîler’in Kudüs’ü işgal ettiklerinde alıp götürdükleri büyük haçı yerine koymak üzere Allah’a adamış olduğu ziyareti yerine getirmek için Filistin’e gelmişti (Vasiliev, s. 252; Ostrogorsky, s. 96). İbn Sa‘d’ın, Rum kayserinin Sâsânîler’e karşı üstün geldiği takdirde İstanbul’dan Îliyâ’ya (Kudüs) kadar yalın ayak yürümeyi nezrettiği şeklindeki haberi de bu bilgiyi teyit etmektedir (eṭ-Ṭabaḳāt, I, 259; ayrıca bk. Buhârî, “Cihâd”, 102; Fayda, s. 150-151).
YanıtlaSilBizans ordusuyla karşı karşıya gelen müslümanlar Maan’da kaldıkları iki gün içinde vaziyeti müzakere ettiler. Bazıları, bu durumu Hz. Peygamber’e bildirip onun vereceği karara göre hareket edilmesini istedi. Bu sırada Abdullah b. Revâha savaş için at, silâh ve sayı üstünlüğünün önemi olmadığını ifade ettikten sonra düşmanla savaşmak gerektiğini belirtti. Bunun üzerine savaşa karar verildi ve Maan’dan ayrılan İslâm ordusu Meşârif’te Bizans ordusuyla karşılaştı. İki ordu Mûte’de savaş düzenine geçti. Birinci kumandan sıfatıyla sancağı taşıyan Zeyd b. Hârise daha savaşın başında şehid düşünce kumanda Ca‘fer b. Ebû Tâlib’e geçti. Sağ eli kesilen Ca‘fer sancağı sol eline aldı, sol eli de kesilince iki koluyla göğsü arasında tuttu, fakat bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Onun ardından sancağı Abdullah b. Revâha aldı. Bir süre sonra o da şehid düştü. Kâ‘b b. Umeyr sancağı alıp Sâbit b. Erkam’a verdi. Sâbit Hz. Peygamber’in tâlimatı gereği bir kumandanın seçilmesini istedi. Kendisi kumandanlığı kabul etmeyince sancak Hâlid b. Velîd’e teslim edildi. Bu sırada Resûl-i Ekrem, Mescid-i Nebevî’de savaş alanında cereyan eden gelişmeleri, kumandanların birer birer şehid oluşunu nakletmiş ve, “En sonunda sancağı Allah’ın kılıçlarından bir kılıç aldı. Nihayet Allah mücahidlere fethi müyesser kıldı” demiştir (Buhârî, “Meġāzî”, 44; İbn Hişâm, IV, 23; Tecrid Tercemesi, X, 290 vd.). Hâlid b. Velîd sağ kanattaki askerleri sol kanada, sol kanattakileri sağ kanada, geridekileri öne, öndekileri de geriye almak suretiyle yeni takviye birlikleri gelmiş izlenimi uyandırdı. Geri çekilirken zaman zaman düşmana zarar verip bir miktar ganimet de ele geçirerek İslâm ordusunu Medine’ye getirmeyi başardı (Cemâziyelevvel 8 / Eylül 629).
Mûte Savaşı’nda İslâm askerleri sayıca kendilerinden çok üstün olan düşman ordusuna karşı metanetle savaştılar. Savaşa katılanlardan Abdullah b. Ömer, Ca‘fer’in göğsünde elli kadar kılıç ve ok yarası olduğunu söyler. Hz. Peygamber’in, kesilen iki eline karşılık iki kanatla müjdelediği Ca‘fer daha sonra Ca‘fer-i Tayyâr diye anılmıştır. Hâlid b. Velîd’in, “Mûte Savaşı’nda elimde dokuz kılıç parçalandı, yalnız ağzı enli Yemânî bir kılıcım vardı, elimde o dayanabildi” dediği kaydedilmektedir (Buhârî, “Meġāzî”, 44; İbn Sa‘d, IV, 38; İbn Kesîr, III, 465; Tecrid Tercemesi, X, 289-290).
Müslümanlardan Zeyd b. Hârise, Ca‘fer b. Ebû Tâlib, Abdullah b. Revâha, Abbâd (Ubâde) b. Kays, Mes‘ûd b. Esved, Vehb b. Sa‘d, Hâris b. Nu‘mân, Sürâka b. Amr b. Atıyye el-Mâzinî, Ebû Küleyb (Kilâb) b. Amr, Câbir b. Amr, Amr b Sa‘d, Âmir b. Sa‘d, Abdullah b. Sa‘d, Süveyd b. Amr ve Mes‘ûd b. Süveyd olmak üzere on beş kişi şehid oldu. Hz. Peygamber şehidlerin ardından ağlamış, ancak ağıt yakıp feryat etmeyi yasaklamış, yakınlarının ve komşularının şehid ailelerine üç gün süre ile yemek götürmesini ve işlerine yardımcı olmasını tavsiye etmiştir. Bizzat kendisi Ca‘fer’in ev halkına üç gün yemek göndermiş, daha sonra oğullarını yanına alarak bakımlarını üstlenmiştir (Vâkıdî, II, 766; İbn Hişâm, IV, 22; İbn Sa‘d, VIII, 282)
YanıtlaSilİslâm ordusunun sayıca kendisinden çok üstün olan düşmanla planlı şekilde vuruşarak Medine’ye ulaşması bir zafer sayılabilir. Medine’deki müslümanlar arasında İslâm ordusunun bu şekilde dönmesini doğru bulmayanlar olmuşsa da Resûl-i Ekrem bunun bir firar değil toparlanıp düşmanla tekrar karşılaşmayı amaçlayan bir hareket olduğunu bildirmiş, böylece dedikodulara son vermiştir (Vâkıdî, II, 765; İbn Hişâm, IV, 24; İbn Sa‘d, III, 129). Bugün Mûte Savaşı’nın yapıldığı yerde tarihî Mûte Mescidi’nin kalıntıları ve 500 m. yakınında şehid olan üç kumandanın türbeleri bulunmaktadır. Son zamanlarda Mûte şehidlerinin adları bir anıta yazılmış, anıtın yanına bir cami (Câmiu’l-meşhed) inşa edilmiştir. 1981 yılında Mûte’de bir üniversite kurulmuştur.
BİBLİYOGRAFYA
Müsned, V, 299, 358; Buhârî, “Cihâd”, 102, “Meġāzî”, 44; Vâkıdî, el-Meġāzî, II, 757, 758, 759, 760, 765, 766; İbn Hişâm, es-Sîre, IV, 15, 16, 17, 18, 19, 22, 23, 24; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 259; II, 128, 129; III, 46, 47, 129; IV, 38; VIII, 282; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, V, 219-220; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 234, 235, 236, 238; İbn Kesîr, es-Sîre, III, 461, 465; Tecrid Tercemesi, X, 289-290, 291; A. A. Vasiliev, Bizans İmparatorluğu Tarihi (trc. Arif Müfit Mansel), Ankara 1943, s. 252; D. M. Watt, Muhammad at Medina, Oxford 1956, s. 53-55; M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, İstanbul 1971, VIII, 49-90; G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi (trc. Fikret Işıltan), Ankara 1981, s. 96; Hüseyin Algül, İslâm Tarihi, İstanbul 1986, I, 471-479; Sâmî el-Ânî, “Tecribetü Muʾte”, Bilâdü’ş-Şâm fî ṣadri’l-İslâm (nşr. M. Adnân Bahît), Amman 1987, III, 89-100; Yahyâ el-Cübûrî, Dürûs fi’l-fürûsiyye min maʿreketi Muʾte, Katar 1989, s. 129-158; Hamîdullah, İslâm Peygamberi (Tuğ), I, 329, 330, 334, 335; Mustafa Fayda, Allah’ın Kılıcı Halid b. Velid, İstanbul 1992, s. 142-168; Ali el-Atûm, Tecribetü Muʾte, Amman 1406/1986; Serdar Özdemir, Hazreti Peygamber’in Seriyyeleri, İstanbul 2001, s. 94-106; Elşad Mahmudov, Sebep ve Sonuçları Açısından Hz. Peygamber’in Savaşları (doktora tezi, 2005), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 223-232; Muhammed Ferec, “Yevmü’l-işhâdi’l-ʿaẓîm”, ME, XLII/4 (1970), s. 353-359; F. Buhl, “Muʾta”, EI2 (İng.), VII, 756-757.
hutbeyi dinlemeye otururlar.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
76 1 Çocuklarınızın ilk sözü "Lâ ilâhe illallah" olsun. Ölümlerinde de "Lâ ilâhe illallah"ı telkin edin. Böyle olursa bin sene de yaşasa, Allah ondan bir günah sormaz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
76 2 Beni İsrail 71 fırkaya ayrıldı. Ümmetim bundan bir fazladır. Onların içinde dini akılları ile ölçen kimseler kadar zararlısı yoktur. Neticesi, Allah'ın helâl ettiğini haram, haram ettiğini de helâl etmek olur. Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
76 3 Din kardeşinin kabına kovandan su boşaltmak sadakatır. Emri bil maruf ve nehyi anil münker yapmak, din kardeşine iltifat etmek, yoldan taş vs. kaldırmak, kılavuzluk etmek de bir sadakadır. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
76 4 Aleni selâm verin, yemek yedirin ve Allah'ın emrettiği gibi kardeş olun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
76 5 Müslümanın en efdali, kendisinin elinen ve dilinden herkesin salim olduğu müslüman, Mü'mini kâmil olanı da ahlâkça iyi olan, namazın efdali kıyamı uzun olan, sadakanın efdali ise eli kısa olanın verdiği sadakadır. Hz. Câbir (r.a.)
76 6 Amellerin en efdali mü'min kardeşinin içine sevinç sokmak, onun borcunu ödemek veya yemek yedirmektir. (ekmek de olsa.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
76 7 İmanın en efdali; Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek, lisanını Allah'ın yâdında çalıştırmak, kendine hoş geleni başkasına da hoş görmek, istemediğini de başkası için de istememeketir. Ya hayır söyle, ya sus. Hz. Muaz İbni Enes (r.a.)
76 8 İmanın efdali sabır ve semahattir.(Asıl sabır ilk sadmede yutmak. Acı hapı yuttun bir şey yok. Semahat musameha, hakkının bir kısmını verebilmek.) Hz. Ubeyd İbni Amir (r.a.)
76 9 İmanın efdali, nerede olursan ol, Allah'ın seninle beraber olduğunu bilmekliğindir. Hz. Ubâde İbni Samit (r.a.)
76 10 Arz kıt'alarının efdali, mescidlerdir. Cami ehlinin de en efdali, ilk girib, son çıkandır. İlk cemaate gelen ilk müslüman olan gibidir. Hz. Suheyb (r.a.)
76 11 Cihadın efdali, zalim amir veya hükümdarın önünde hakkı söylemektir. Hz. Ebû Said (r.a.)
76 12 Cihadın efdali, adamın kendi nefsi ve hevası ile mücadelesidir. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
76 13 Faziletlerin efdali, seni yoklamayanı yoklamak, seni mahrum edene vermek, sana kötü muamele edene af ile muamele etmektir.(Üçünde de tecelli eden şey, kükrediği zamanda nefsine karşı gelmektir.) Hz. Muaz İbni Enes (r.a.)
Ayrıca yetkilinin zulmü, büyük çoğunluğa yayılır.Kişi, onu zulmünden engellediği zaman, birçok insana yarar ulaşır.Kâfirin öldürülmesi böyle değildir.
YanıtlaSil1056-"Cihadın enfaziletlisi, zalim idareci veya hükümdarın önünde hakkı söylemektir."
Ramuzü'l- Ehadis Şerhi
Levâmi'u'l -Ukul
Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevi.cilt.3.sy.1.
AHADİYYET
YanıtlaSilالأحدية
Bütün isim ve sıfatlardan mücerret olarak Allah’ın zâtının tek ve bir olduğunu ifade eden terim.
İlişkili Maddeler
TEVHİD
Allah’ın zâtında, sıfatlarında, mâbud oluşunda bir ve tek olduğunu zihin ve kalp yoluyla kabul etme anlamında terim.
AHAD
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif:
SÜLEYMAN ULUDAĞ
Mutasavvıflara göre isim, sıfat, nisbet ve taayyünlerden hiçbiri söz konusu olmaksızın, bunların varlıkları kesinlikle dikkate alınmaksızın ilâhî zâta ahad (tek, eşsiz, bir) ismi nisbet edilmiştir; ahadiyyet ise O’nun bu eşsizliğini ve tekliğini ifade eden bir sıfattır. Ahadiyyet, daha mükemmeli tasavvur edilemeyen birlik, ezelî ve ebedî tekliktir. Bu mânadaki “bir”i (ahad) bilen de yoktur. Zira duyularla idrak edilmeyen ve hiçbir sıfatla nitelendirilmeyen bir varlığın bilinmesi mümkün değildir. “Bilme” bir süje ve obje ilişkisidir; bu ilişkide “bilen”, “bilinen” ve “bilme” fiilinin varlığı söz konusudur. Bu ise çokluk (kesret) demektir ve sözü edilen birlik fikrine aykırıdır. Ahadiyyet mertebesinde “bilen”, “bilinen” ve “bilme” aynı şey olup bu da zât-ı ulûhiyyetten ibarettir. Mutasavvıflar bu makamı anlatmak için, “Bir’i ancak ‘bir’ bilir, onu O’ndan başkası bilmez” demişlerdir.
Allah’ın birliğini vahdet terimiyle ifade eden mutasavvıflar vahdetin bir yönüne ahad*, öbür yönüne vâhid* derler. Dolayısıyla vahdet, ahadiyyetle vâhidiyyet arasında yer alır. Önce ahadiyyet, daha sonra vahdet ve vâhidiyyet mertebeleri gelir. Ancak her üçü de ezelî olduğundan burada sözü edilen öncelik-sonralık zamanla ilgili değil, aklî ve itibarîdir. Ahadiyyete lâ-taayyün (belirsizlik), vahdete taayyün-i evvel, vâhidiyyete de taayyün-i sâni denilir. Ahadiyyet Allah’ın zâtını zâtıyla bilme mertebesidir; burada diğer şeylerin bilgisine yer yoktur. Vahdet zâtını, sıfatlarını ve bütün varlıkları -ayırım söz konusu olmaksızın- kül halinde, vâhidiyyet ise vahdette küllî olarak bildiği şeyleri cüz’î yani ayrıntılı olarak bilme mertebesidir.
Bütün bunlardan sonra denebilir ki ahadiyyet gerçek, aşkın (müteâl), eşsiz ve yüce birliği ifade etmektedir. Bu şekilde mutlak bir tenzihe ulaşabilmek için Allah’ı müsbet sıfatlardan çok menfi (selbî) sıfatlarla nitelemek gerekir. Çünkü müsbet sıfatlar, bir anlamda tarif ve tahdit ifade eder; ayrıca onlar bizim Allah hakkındaki sübjektif tasavvurlarımızdır. Selbî sıfatlarda ise böyle bir şey söz konusu değildir; bu bakımdan mutlak bir tenzihe ulaşmak selbî sıfatlarla mümkün olmaktadır. O halde bu “bir”, bizce niteliği bilinmeyen (mechûlü’n-na‘t) ve kendisine hiçbir şekilde işaret edilemeyen (münkatiu’l-işârât) birdir. Bilinemez olduğu için ona sırrü’s-sır, gaybü’l-gayb, gayb-ı mutlak, gayb-ı hüviyyet, amâ-i mutlak da denilmiştir. Bu tam anlamıyla bir bilinemezlik (agnostisizm)dir. Çünkü ahadiyyetin üzeri ululuk (celâl) ve yücelik (teâlî) perdesiyle öyle sıkı bir şekilde örtülmüştür ki onu bilmek ve tanımak imkânsızdır. Onu böyle bilmek mârifettir. Bütün gerçeklerin kaynağı olduğu için bu “bir”e hakîkatü’l-hakāik, varlıkların menbaı olduğu için hazret-i cem‘ ve hazret-i vücûd, basit olduğu için de zât-ı sâzîce (saf benlik) adı verilmiştir.
Zât-ı baht ve zât-ı sırf mertebesi olan ahadiyyete hiçbir sıfat verilemez, hiçbir şey izâfe ve nisbet edilemez, ona mutlak sıfatı dahi verilemez; çünkü ona mutlak demek, onu mutlaklık kaydı altına almaktır. Halbuki o, mutlaklık da dahil olmak üzere her türlü kayıttan münezzeh ve mukaddestir. Aslında bu mertebe karşısında yapılacak en doğru şey susmaktır
YanıtlaSilİbnü’l-Arabî ahadiyyeti ikiye ayırarak birine ahadiyyetü’z-zât veya ahadiyyetü’l-ayn, diğerine ahadiyyetü’l-kesret, ahadiyyetü’t-temyîz, ahadiyyetü’l-cem‘, ahadiyyetü’l-esmâ gibi adlar verir. Biraz önce bahis konusu edilen, ahadiyyetü’l-ayndır. İbnü’l-Arabî, İhlâs sûresinden mülhem olarak böyle bir ahadiyyet anlayışına ulaşmıştır. Tasavvufta esas olan ahadiyyet de bundan ibarettir. Ayrıca, “... Rabbine kullukta hiçbir kimseyi (ahadi) ortak koşmasın” (el-Kehf 18/110) meâlindeki âyete dayanarak da her şeyin bir ahadiyyeti bulunduğunu ileri sürmüş ve buna ahadiyyetü’l-kesret (çokluktaki birlik) adını vermiştir. Abdülkerîm el-Cîlî’ye göre, “Bir insan sırf kendi benliğini dikkate alarak düşünür ve tefekkürünü bunun dışında hiçbir şeye çevirmezse, bu onun ahadiyyeti olur.” Aynı şekilde bir duvar taş, toprak, kum ve kireç gibi unsurlardan meydana gelir, ancak duvar başka, bu maddeler başkadır; o halde duvarı duvar yapan onun ahadiyyeti, yani bu maddelerin oluşturduğu birliktir. Bir mimari eser ve bir tablo ancak böyle bir birlik sayesinde vücut bulur. Bu mânada birlik nizam ve âhenk demektir. İbnü’l-Arabî, “Zât-ı kibriyâya sadece ahadiyyetü’l-ayn (saf birlik) nisbet edilir, ancak Allah ism-i celîli için hem ahadiyyetü’l-ayn, hem de ahadiyyetü’l-kesret bahis konusudur” diyor. Yani Allah için -selbî sıfatları nazarı itibara alındığı takdirde- zâtı itibariyle ahadiyyetü’l-ayn, isimleri (sübûtî sıfatları) itibariyle de ahadiyyetü’l-kesretten söz edilebilir. Ayrıca âlemde var olan birliğe de ahadiyyetü’l-kesret denir. Çünkü bu anlamda ahadiyyet her varlığı kuşatır. Varlıkları içten birbirine bağlayan ve bir birlik teşkil etmelerini sağlayan bu ahadiyyettir. Ahadiyyetin Allah’a münhasır olması için kula çokluk nisbet edilmiş olmakla birlikte ona da bir çeşit ahadiyyet verilmiştir. Bu sayede insan ahadiyyeti tadarak (zevken) bilir ve bu bilgisiyle Allah’ın ahadiyyetini anlar. Zira “bir”in birliği çokluğun varlığıyla bilinir.
BİBLİYOGRAFYA
İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣü’l-ḥikem, Kahire 1946, s. 90, 105, 200; a.mlf., el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire 1293, I, 104; III, 560; Muhammed el-Fergānî, Müntehe’l-medârik, İstanbul 1293, I, 7; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, İstanbul 1300, I, 35; Şirvânî, Tefsîru sûreti’l-İḫlâṣ, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 628/10, vr. 123-127; Tehânevî, Keşşâf, “ʿamâ” md.; Abdullah Bosnevî, Fusûs Tercümesi, İstanbul 1252, I, 20; İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve İbn-i Arabî, İstanbul 1928, s. 15; İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, İstanbul 1341-43/1339-40 r., II, 180; Ebü’l-Alâ Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin Tasavvuf Felsefesi (trc. Mehmet Dağ), Ankara 1975, s. 49-50; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, “Vâḥid” md
“Körlük ve yüksek bulut” mânasına gelen amâ, bir tasavvuf terimi haline gelmeden önce, kâinatın yaratılışını izah eden bazı hadislerde kullanılmıştır. Rivayete göre Ebû Rezîn, “Allah âlemi yaratmadan evvel neredeydi?” diye sorduğunda Hz. Peygamber, “Altında üstünde hava bulunmayan bir amâda idi” cevabını vermiştir (bk. Tirmizî, “Tefsîr”, 12; Müsned, IV, 11). Hadisin râvisi Yezîd b. Hârûn, “Bu ifadeyle, O vardı, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu, mânası kastedilmiştir” demektedir. Diğer bir hadis meâli de şöyledir: “Allah halkı zulmette yaratmıştır” (Tirmizî, “Îmân”, 18; Müsned, II, 176). İbnü’l-Arabî bu hadiste geçen zulmet kelimesinin amâ kelimesiyle aynı anlama geldiğini söyler. Kur’ân-ı Kerîm’de de (bk. ez-Zümer 39/6) insanların annelerinin karınlarında birbirini takip eden üç “karanlık merhalede” yaratıldığından bahsedilmiştir. İbnü’l-Arabî’ye göre bütün bunlar yaratılışın yokluktan meydana geldiğini, Allah’ın zâtî sıfatının nur, mâsivânın aslî sıfatının ise “karanlık” ve “körlük” olduğunu, ilâhî ışığın karanlığı aydınlatması sonucunda varlığın vücut bulduğunu belirtmektedir.
YanıtlaSilİlk sûfîler tarafından kullanılmayan amâ kelimesi bilhassa İbnü’l-Arabî’de bir tasavvuf ve felsefe terimi haline gelmiştir. Ona göre Allah’ın vâhidiyyeti (birlik) ile ahadiyyeti (teklik) birbirinden farklıdır. Hakkında hiçbir bilgimiz bulunmayan Allah’ın zâtına ve künhüne ahadiyyet*, isim ve sıfat tecellîlerine vâhidiyyet denir. İbnü’l-Arabî Fuṣûṣü’l-ḥikem’de Hûd ismindeki ahadiyyeti izah ederken zât-ı bârînin mutlak surette “gayb” oluşuna amâ ismini verir ve Allah’ın mutlak gayb olduğunu belirtir. Buna göre zât-ı ilâhînin bilinmez, tanınmaz hüviyetine amâ denilir. Feyz-i akdes de aynı mânaya gelir. Amâda mâsivâ yoktur. Zâtı ululuk perdesiyle örttüğü için amâya “celâl hicâbı” denilmiştir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî ilk mazhar*a ve Hak ile halk arasındaki berzah*a yani vâhidiyyet mertebesine de amâ adını vermekte ve bu berzahta mümkin*lerin sıfat ve isimlerle vasıflandıklarını söylemektedir. Bulut, sema ile arz arasında bir perde olup ikisini birbirinden ayırır. Amâ ise “esmâ-i ahadiyyet seması” ile “çokluk ve yaratılmışlık arzı” arasında bir perdedir. Fakat umumiyetle vâhidiyyet hazretine değil ahadiyyet hazretine, yani zâtın belirsiz, mutlak gayb mertebesine amâ denilmiştir. Öte yandan amâ terimi eski İran dinlerindeki “nur-zulmet” düalizmini de hatırlatmaktadır. Yaratmanın karanlıkta beliren bir ışık şeklinde başlaması, eşyanın bu ışıktan aldığı pay nisbetinde gerçek ve saf mânada varlık kazandığı inancı, “Allah’ın, semavatın ve arzın nuru” olduğundan bahseden âyetle de (bk. en-Nûr 24/35) izah edilmiştir.
Abdülkerîm el-Cîlî’ye göre amâ, “hakîkatü’l-hakāik” ve “zât-ı mahz” mertebesidir; onda Hak-halk ikiliği ve ayırımı yoktur. Ahadiyyette olduğu gibi amâda da isim ve sıfatların zuhûru bahis konusu değildir. Fakat yine de amâ ahadiyyete mukabildir. Zâtın zâta olan müteâl tecellisine ahadiyyet, zâtın mutlak bâtın oluşuna amâ denilir. İlkinde zâtî-ahadî zuhûr (açıklık), ikincisinde zâtî-amâî butûn (gizlilik) bahis konusudur. Biri saf tecellî*, diğeri sırf istitâr*dır. İşte bu sebeple ahadiyyetle amâ birbirinin karşıtıdır. Çünkü biri zâtın kendisine olan müteâl tecellisini, diğeri zâtın mutlak gayb oluşunu ifade etmektedir. Aslında zât-ı bârî kendine âşikâr veya gizli (zâhir-bâtın, mütecellî-müstetir) olmaktan münezzehtir. Bu ifadeler sadece bir mânayı zihne yaklaştırmak ve kavranmasını sağlamak için kullanılmaktadır. Zât-ı bârî mutlak ve müteâl gibi kayıtlardan bile münezzeh olarak hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın vardır ve ezelden ebede daima tecelli etmektedir.
BİBLİYOGRAFYA
Müsned, II, 176; IV, 11; Tirmizî, “Îmân”, 18, “Tefsîr”, 12; Necmeddîn-i Dâye, Mirṣâdü’l-ʿibâd, Tahran 1353 hş., s. 25; İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣ (Afîfî), s. 111; a.mlf., el-Fütûḥât, II, 150, 167, 350; Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, Kahire 1981, s. 131; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, İstanbul 1300, I, 42; Tehânevî, Keşşâf, II, 1081.
HAZARÂT-ı HAMS
YanıtlaSilحضرات خمس
Mutasavvıfların, varlığın beş küllî mertebesini ifade etmek için kullandıkları bir tasavvuf terimi.
İlişkili Maddeler
HAZRET
İlâhî veya kevnî herhangi bir hakikat ve bunun âlemdeki tecellileri anlamında bir tasavvuf terimi.
TECELLÎ
Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi, sâlikin keşf yoluyla bu zuhuru idrak etmesi anlamında tasavvuf terimi.
Müellif:
SÜLEYMAN ATEŞ
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye ve onu takip eden bazı mutasavvıflara göre Allah’ın isim, fiil, sıfat ve tecellîleri sonsuz olduğu gibi bunların mazharları olan kâinat da sonsuzdur. Allah her an zuhûr ve tecellî halinde olduğundan bu zuhûr ve tecellîler tekerrür etmemektedir. Kâinat her an yeni bir tecellî ve yeni bir yaratılış durumundadır. “O her gün bir iştedir” (er-Rahman 55/29) meâlindeki âyeti, “O her an yeni tecellîlerle ve sürekli olarak zuhur etmektedir” şeklinde yorumlayan mutasavvıflar, bu tecellîleri “hazarâtü’l-hams” adını verdikleri beş genel mertebede (hazret) toplamışlardır. Bu mertebelerin ilkine “gayb-ı mutlak” adı verilir. Bu hazrette Allah mutlak kemal ve mutlak gayb halinde olup henüz isim ve sıfat dairesine inmediğinden isim, sıfat, tecellî ve taayyün söz konusu değildir. İnsan bilgisinin hiçbir şekilde ulaşamadığı gayb-ı mutlak hazretinde Allah’ın zâtını ancak yine Allah bilir. Bu sebeple gayb-ı mutlak hazretine “hazret-i zât, âlem-i lâ taayyün, amâ-yı mutlak, vücûd-ı mahz, vücûd-ı mutlak, gaybü’l-gayb” da denir. “Gayb-ı izâfî” adı verilen ikinci hazret iki kısma ayrılır. Bu hazretin gayb-ı mutlaka yakın olan kısmına “hazret-i ukūl, hazret-i ervâh, âlem-i ceberût, taayyün-i evvel, akl-ı evvel, hakîkat-ı Muhammediyye, rûh-ı izâfî, âlem-i ahadiyyet, kitâbü’l-mübîn” gibi isimler verilir. Bu mertebe mücerret ruhlar ve akıllar âlemidir. Gayb-ı izâfînin şehâdet âlemine yakın olan kısmı aynı zamanda hazarât-ı hamsın üçüncü hazretidir ki buna “hazret-i misâl, âlem-i vâhidiyyet, taayyün-i sânî, tecellî-yi sânî, sidretü’l-müntehâ, âlem-i emr, âlem-i melekût, âlem-i tafsîl” denir. İlk hazretin mukabili olan dördüncü hazret “şehâdet-i mutlak”tır. Bu hazret “âlem-i mülk, âlem-i his, âlem-i nâsût, âlem-i anâsır, âlem-i felekiyyât” gibi adlarla da anılır. İlk üç mertebe gayb sayıldığından varlık ve kâinatta gayb ve şehâdet olmak üzere başlıca iki âlem bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “O gaybı da şehâdeti de bilendir” (er-Ra‘d 13/9; en-Nahl 16/77; el-Cum‘a 62/8) denilmiştir. Mutasavvıflar bu dört hazreti dört denize benzetmişlerdir. Birinci denizin (gayb-ı mutlak) dalgalanmasından ceberût âlemi (gayb-ı izâfî), onun dalgalanmasından melekût âlemi (hazret-i misâl), bu âlemin dalgalanmasından da mülk âlemi (şehâdet-i mutlak) meydana gelmiştir. Beşinci mertebe, ilk dört hazreti kendinde toplayan “hazret-i câmia” mertebesidir. Buna “âlem-i insan” da denir. İnsan önceki bütün âlemleri de içine alır. Nitekim kutsî hadis olduğu rivayet edilen bir sözde (Aclûnî, II, 195) Allah, “Yere göğe sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım” buyurmuştur. Kâinatta bulunan her şeyin insanda bir örneği vardır. Kâinat Allah’ın isim ve sıfatlarının toplamı olduğu gibi kâinatın küçük bir örneği olan insan da Allah’ın isim ve sıfatlarının toplamı olduğundan Hz. Peygamber, “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” demiştir (Buhârî, “İstiʾẕân”, 1; Müslim, “Birr”, 115, “Cennet”, 28).
Allah bu hazretlerin her birinde çeşitli şekillerde tecellî eder. Son hazret olan insan, yüksele yüksele bütün hazretlerin kendisine görüneceği bir hale geldiği zaman insân-ı kâmil mertebesine ulaşmış olur. Bu hazretlerden Hakk’a ait olanı halka, halka ait olanı Hakk’a nisbet etmek câiz değildir. Mutasavvıflar hazarât-ı hamse “avâlim-i hamse” de demişler ve bunları a‘yân-ı sâbite, ceberût, melekût, mülk ve insan âlemleri şeklinde sıralamışlardır. Zât-ı ilâhiyyeden başlayan zuhûr ve tecellîler kademe kademe aşağıya doğru indiği için bu hazretlere “tenezzülât-ı hams” adı da verilmiştir. Aşağıda olan âlem kendisinin üstündeki âlemin mazharı ve tecellîgâhıdır. Meselâ mülk âlemi melekût âleminin, melekût âlemi ceberût âleminin, ceberût âlemi de a‘yân-ı sâbitenin tecellî mahallidir. Alttaki âlem üstündeki âlemin aynası gibidir. Alt âlemlerde bulunan her şeyin aslı üstteki âlemlerde mevcuttur. Fakat üst âlemlerde bulunan her şey alttaki âlemlere yansımaz. Bazı şeyler beş hazrette de bulunduğu halde bazıları sadece üst hazretlerde bulunur.
YanıtlaSilGenellikle beş olarak kabul edilen hazretlerin sayısını bazı mutasavvıflar altıya, bazıları da yediye çıkarırlar. Bosnevî, Fuṣûṣü’l-ḥikem şerhinde mutlak gayb, ceberûtî ruhlar, mutlak misal, mukayyed misal, his ve insan olmak üzere altı hazret tesbit etmiştir. Burhânpûrî’nin et-Tuḥfetü’l-mürsele’sinde ise lâ taayyün, taayyün-i evvel, taayyün-i sânî, mücerred ruhlar, misal, şehâdet ve insan şeklinde yedi hazret sıralanmıştır.
Varlık ve yaratılış görüşlerini hazarâtü’l-hams nazariyesiyle açıklayan Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve onun yolundan gidenler bu görüşlerini bazı âyet ve hadislere, özellikle esmâ-i hüsnâ anlayışına dayandırmak istemişler (İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, IV, 250-260), bu hususların nakle dayanıp açıklanması çok zor, akılla açıklanması ise imkânsız olduğundan bu bilgileri keşf metoduyla elde ettiklerini söylemişlerdir. İbn Haldûn “ashâb-ı hazarât” dediği İbnü’l-Arabî, İbnü’l-Fârız, İbn Berrecân ve Ahmed b. Ali el-Bûnî gibi mutasavvıfların bu görüşü filozoflardan aldıklarına işaret eder. Kaynağı ne olursa olsun hazarât-ı hams görüşü, özellikle vahdet-i vücûdu benimsemiş olan mutasavvıfların varlık, yaratılış ve vahdet-i vücûd nazariyesini açıklamak için dayandıkları vazgeçilmez bir temel düşünce olmuştur.
BİBLİYOGRAFYA
et-Taʿrîfât, “Ḥażarât-ı ḫams” md.; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 323; Buhârî, “İstiʾẕân”, 1; Müslim, “Birr”, 115, “Cennet”, 28; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, IV, 250-260, 421; a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 84; Kâşânî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem, Kahire 1966, s. 166; a.mlf., Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 69, 155; Dâvûd-i Kayserî, Maṭlaʿu ḫuṣûṣi’l-kilem, Haydarâbâd 1299, s. 148; Saîdüddin Saîd el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398, s. 31-36, 719; İbnü’l-Hatîb, Ravżatü’t-taʿrîf (nşr. Muhammed el-Kettânî), Beyrut 1970, II, 588-603; İbn Haldûn, Şifâʾü’s-sâʾil, s. 58-61; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, İstanbul 1300, I, 18; Burhânpûrî, et-Tuḥfetü’l-mürsele, Süleymaniye Ktp., Hacı Mehmed Efendi, nr. 6465/6; Abdullah Bosnevî, Tecelliyâtü ʿarâʾisi’n-nüṣûṣ, Bulak 1252, s. 15; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 195; İsmâil Hakkı Bursevî, Lübbü’l-lüb, İstanbul 1289, s. 11-12; İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve İbn-i Arabî, İstanbul 1928, s. 15-26; a.mlf., Maddiyyûn Mezhebinin İzmihlâli, İstanbul 1928, s. 259-261; İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, II, 182; Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taʿlîḳātü’l-Fuṣûṣi’l-ḥikem (İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣ [Afîfî] içinde), II, 70-74, 80; a.mlf., Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin Tasavvuf Felsefesi (trc. Mehmet Dağ), Ankara 1975, s. 51, 121-123; Ahmet Avni Konuk, Fusûsü’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 240; II, 122-123, 127; F. Schuon, İslâm’ın Metafizik Boyutları (trc. Mahmut Kanık), İstanbul 1996, s. 143-166
HAZRET
YanıtlaSilحضرت
İlâhî veya kevnî herhangi bir hakikat ve bunun âlemdeki tecellileri anlamında bir tasavvuf terimi.
İlişkili Maddeler
HAZARÂT-ı HAMS
Mutasavvıfların, varlığın beş küllî mertebesini ifade etmek için kullandıkları bir tasavvuf terimi.
TECELLÎ
Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi, sâlikin keşf yoluyla bu zuhuru idrak etmesi anlamında tasavvuf terimi.
Müellif:
MEHMET DEMİRCİ
Hazret sözlükte “yakında ve yanında olmak, önünde bulunmak” anlamına gelir. Kavram, Rûzbihân-ı Baklî gibi bazı mutasavvıflarda da görülmekle beraber (Meşrebü’l-ervâḥ, s. 253) Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de önemli bir tasavvuf terimi haline gelmiş, “varlığın genel mertebeleri ve âlemdeki bütün tecellileriyle birlikte ilâhî veya kevnî hakikat” anlamında kullanılmıştır. Meselâ kudret, ilâhî bir hakikat (sıfat) olup âlemdeki her çeşit kudretin onunla bağlantısı vardır. Çünkü kâinattaki bütün kudretler ilâhî kudretin tecellî ve zuhûr mahalleridir. Diğer ilâhî hakikatlerden farklı olan ilâhî kudret, bütün mazhar ve tecellileriyle birlikte bir hazret (bir varlık alanı, bir makam) oluşturur ve buna “hazretü’l-kudret” denir. Allah’ın her sıfatı, her ismi ve her fiili bir hazret meydana getirdiği gibi belli bir sıfatın, ismin ve fiilin her bir tecellisine de hazret denir. Buna göre Allah’ın sıfat, isim ve fiillerinin sayısı kadar, diğer bir ifadeyle sonsuz sayıda hazretler (hazarât) vardır. Zira Allah’ın tecellilerinin sonu yoktur (el-Fütûḥât, II, 582). Bununla beraber İbnü’l-Arabî bu hazretleri çeşitli gruplara ayırır. Meselâ varlığın en genel beş kategorisine “hazarât-ı hams” adını verir. Öte yandan bütün hazretlerin Allah, rab ve rahmân adları altında üç grupta toplandığını, birincisine “ilâhî”, ikincisine “rahîmî”, üçüncüsüne “rahmânî” hazret denildiğini söyler. Bazan hazret sözüyle sûfînin içinde bulunduğu ilâhî isimle ilgili hal de ifade edilir. Meselâ sûfî Allah’ın rahmân isminin tecellîsine mazhar olmuşsa o rahmânî hazrette sayılır (a.g.e., II, 176).
Hazret, değişik hakikatlerin özel bir biçimde birleşmesinden meydana gelen yeni bir hakikati ifade etmek için de kullanılır. Meselâ hayal, farklı birtakım hakikatlerin bir araya gelmesinden oluşan birleşik bir hakikattir. Bu birleşimin belli bir şekilde oluşu ona ayrı bir özellik kazandırır, buna da “hazret-i hayâl” (hayal alanı) denir. Hazret-i insâniyye ve hazret-i ilâhiyye de böyledir. İbnü’l-Arabî rüya olayını, bu arada Hz. İbrâhim’in oğlu İsmâil’le ilgili olarak gördüğü rüyayı (bk. es-Sâffât 37/102) hayal hazretiyle açıklar. Ona göre hayal hazretindeki her tecelli, bunun yorumunu yapacak ve Allah’ın ondan neyi kastettiğini anlamayı sağlayacak başka bir bilgiye ihtiyaç gösterir. Buna da “tâbir” adı verilir. Tâbir “görülen bir sûretten başka bir hususa geçmek” demektir.
İbnü’l-Arabî, Hak’la halk arasındaki her nisbetin bir hazret meydana getirdiğine, kulun bu hazret nisbetinde Hak’la bulunduğuna inanır. Meselâ müşâhede, mükâleme ve semâ hazretleri böyledir (a.g.e., II, 601).
Hazret-i ilâhiyye Allah’ın zât, sıfat ve fiillerinden ibarettir. Hazret-i ilâhiyyenin mazhar ve tecellilerine “hazret-i insâniyye”, akl-ı evvele “hazret-i ahadiyyet”, ilâhî isimler mertebesine “hazret-i esmâiyye”, Allah’ın zâtından başka hiçbir şeyin nazarı itibara alınmamasına da “hazret-i hüviyyet” denir.
YanıtlaSilÂlemin oluşumunu sudûr ve tecellî teorisine göre açıklayan sûfîlere göre varlıklar Allah’tan zuhûr etmek suretiyle derece derece O’ndan uzaklaşarak ve aşağıya inerek meydana gelir. Bu durum “tenezzülât” sözüyle ifade edilir. Allah’a ulaşmak isteyen bir sâlik, aynı yoldan bu tenezzülâtı teker teker aşarak yukarıya doğru çıkmak zorundadır. Bu çıkışlara da “hazarât” denir. Hazretin her basamağında gaip olan bir durum hazır, ötedeki bir makam beride, uzaktaki bir hal yakında olur. Bilinmeyen şeylerin bilindiği, görünmeyenlerin göründüğü, yani gaiplerin hazır hale geldiği bu mertebelere de hazret denilmiştir. Bir sâlik bu hazretlerden ne kadar çoğunu katederse mânevî derecesi o kadar yükselir ve kutsiyet kazanır. Velî ve şeyhlerin isimleri anılırken başına “yâ Hazret-i Mevlânâ, yâ Hazret-i Abdülkādir-i Geylânî” gibi hazret unvanının getirilmesinin sebebi budur. Burada hazret, “pek çok makamı aşarak en yüksek hazrete, ilâhî huzura çıkan ve kutsiyet kazanan şahsiyet” anlamına gelir.
Kuzey Afrika tarikatlarında semâ ve zikir meclislerine de hazret (hazre) adının verilmesi, kulun semâ meclisinde en ulvî haller içinde en kutsî makama ve ilâhî huzura çıktığı yolundaki inanca dayanır. İbnü’l-Arabî buna “hazret-i semâ” adını vermektedir. Kuzey Afrika’da hazreler, semâ ve zikir için düzenlendiği gibi ilim ve ders için de düzenlenir. Sadece ileri derecedeki müridler için düzenlenen özel hazreler de vardır (Hasan eş-Şerkāvî, s. 124).
Özellikle İbnü’l-Arabî’nin geliştirdiği hazret teorisi yavaş yavaş dinî ve siyasî hayatı da geniş ölçüde etkilemiş, bunun neticesi olarak terim sûfî olmayan din ve devlet adamları hakkında da kullanılmıştır. Arapça’da “hazretü’ş-şeyh”, Farsça’da “hazret-i şeyh”, Türkçe’de “şeyh hazretleri” şeklinde kullanılan kelime son asırlarda daha çok Allah, peygamberler, sahâbe, melekler, padişah ve devletin ileri gelen şahsiyetleri için de kullanılmaya başlanmıştır. Araplar ise hazret yerine daha çok “seyyidünâ” (efendimiz) ifadesine yer verirler.
Edebî metinlerde kelime, daha ziyade dinî muhtevası ile ve genellikle Allah (Hakkıdır Hazret-i Hakk’ın ol mâl / Sen dahi etme edâda ihmâl [Nâbî]; Ey Hazret-i Rahmân’ım / Tevfîk ü hidâyet et / Âlemlere sultânım / Tevfîk ü hidâyet et [Hüdâî]); Peygamber (Seyr eden mu‘cize-i kāmetini / Dedi hep medh edüben hazretini [Hâkānî]) ve velîler (Nakd olur gencûr-ı hâs-ı himmet-i Zerkûb’dan / Eyleyenler hazret-i hünkâra arz-ı ihtiyâc [İzzet Molla]) hakkında kullanılmıştır.
BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “ḥżr” md.; et-Taʿrîfât, “ḥażret” md.; Tehânevî, Keşşâf, I, 296; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, “ḥażret” md.; Ca‘fer Seccâdî, Ferheng, “ḥażret” md.; Baklî, Meşrebü’l-ervâḥ, s. 253; İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣ, s. 85, 90, 93; a.mlf., el-Fütûḥât, II, 176, 582, 601; İbnü’l-Hatîb, Ravżatü’t-taʿrîf (nşr. Muhammed el-Kettânî), Beyrut 1980, s. 162; Süleyman Ateş, İşârî Tefsîr Okulu, Ankara 1974, s. 262-263; Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı - Selçuk Eraydın), İstanbul 1987-92, I-III, hazırlayanların giriş bölümleri; Hasan eş-Şerkāvî, Muʿcemü elfâẓi’ṣ-ṣûfiyye, Kahire 1987, s. 124; Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Fuṣûṣü’l-ḥikem-i Ḳayserî, Tahran 1370 hş., s. 447-455, 468; D. B. MacDonald, “Hadra”, İA, V/1, s. 55; el-Ḳāmûsü’l-İslâmî, II, 112; Dihhudâ, Luġatnâme, II, 716
TECELLÎ
YanıtlaSilالتجلّي
Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi, sâlikin keşf yoluyla bu zuhuru idrak etmesi anlamında tasavvuf terimi.
Bölümler İçin Önizleme
İlişkili Maddeler
CİLVE
İlâhî tecellî anlamında tasavvuf terimi.
NÛR
1/2
Müellif:
SEMİH CEYHAN
Sözlükte “belirmek, ortaya çıkmak, görünmek; belirti, görüntü” anlamındaki tecellî tasavvuf terimi olarak “sâlikin kalbine doğan ledünnî bilgiler ve nurlar” demektir. Aynı kökten gelen cilve tecellî ile eş mânalıdır. Tecellî ilham, vâridât, levâih, telvîhât, vâkıât, sünûhât, bevâriḳ, tavârık kelimeleriyle de ifade edilir. Feyiz, zuhûr, sudûr, tenezzül, taayyün, fetih, tahkik, şühûd ve keşf terimlerinin tecellî ile yakın anlam ilişkisi bulunmaktadır. Tecellî Kur’an’da ve hadislerde hem sözlük hem terim anlamında kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de gündüzün ortaya çıkması (el-Leyl 92/2) ve Hz. Mûsâ’nın rabbini görmek isteyince rabbin dağa zuhur etmesi (el-A‘râf 7/143); hadislerde Resûl-i Ekrem’in bir güneş tutulması olayı sonrasında namaz kıldığında güneşin yeniden belirmesi (Buhârî, “Nikâḥ”, 5197), âhirette müminlerin görmesi için Hakk’ın kendisini âşikâr hale getirmesi (Müslim, “Îmân”, 191) tecellî ile ifade edilmiştir.
Bir tasavvuf terimi olarak tecelliden bahseden ilk sûfî Riyâh b. Amr el-Kaysî (ö. 180/796) kelimeyi “cennette Hakk’ın kullarına kendini göstermesi” mânasında kullanırken Sehl et-Tüsterî daha geniş bir anlam yükleyerek tecellinin zât, sıfat ve hüküm şeklinde üç halinin bulunduğunu söyler. Hakk’ın zâtının tecellisi mükâşefedir. Mükâşefe dünyada kalbin keşf makamına ulaşması ve kalp gözünün açılmasıdır. Hz. Peygamber’in ihsanı tarif ederken, “Rabbine O’nu görüyormuş gibi ibadet et” buyurması, Abdullah b. Ömer’in, “Tavaf esnasında Allah’ı görür gibi olurduk” demesi bu tecelliye örnek teşkil eder. Buna “galebe keşfi” (şühûd) adı da verilir. Tüsterî’ye göre Hakk’ı apaçık müşâhede (şühûd-i iyânî, rü’yet-i iyânî) ancak âhirette mümkün olacaktır. Hakk’ın zâtına ait sıfatlarının tecellisi nur mahallidir. Hak kudret sıfatıyla bir kula tecelli ettiğinde o kul Hak’tan başkasından korkmaz. Diğer sıfatların tecellisi de böyledir. Allah’ın kelâm sıfatının Kur’an’da tecelli etmesiyle insanların ilâhî haberi gözle görür duruma gelmesi sıfat tecellisine diğer bir örnektir (Kelâbâzî, s. 180-181). Kuşeyrî, Kur’an’da Hakk’ın insana doğrudan tecelli ettiğine dair açık bir âyetin yer almadığını, Hz. Mûsâ’nın görme arzusu üzerine ona değil dağa tecelli ettiğini ve dağın parçalandığını, insana yönelik tecellinin ilâhî hitap gibi âlemin sûretlerinde gerçekleştiğini ileri sürer (Leṭâʾifü’l-işârât, I, 564-567). Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî’nin, “Hak halkına halkıyla tecelli etmiş, halkından halkı ile gizlenmiştir” sözü bu anlamı destekler (Serrâc, s. 354). Bununla birlikte sûfîler Allah’ın varlıktaki en mükemmel tecellisinin insan olduğunu söylemiştir.
İlk dönem tasavvuf eserlerinde tecelli kavramı genellikle karşıtı olan “setr-istitâr” (perdeleme, örtü çekme; gizlenme) terimiyle birlikte kullanılmıştır. Kelâbâzî’ye göre istitâr kul ile gaybı temaşa arasında beşerî varlığın perde olması halidir. Perde ortadan kalkınca tecelliler zuhur eder. Öte yandan Hakk’a ya da gayba ait tecellilerin zuhuruyla eşyanın görülemez duruma gelmesine setr veya istitâr denilmiştir. Dolayısıyla tecelli ve setr birbirini takip eden hallerdir (Kelâbâzî, s. 182). Kuşeyrî’ye göre havas ehli sâlikler daima tecelli halini temaşa eder. “Allah bir şeye tecelli edince o şey ona boyun eğer” hadisi uyarınca (Nesâî, “Küsûf”, 16; İbn Mâce, “İḳāmet”, 153) tecelli sahibi devamlı huşû ve boyun eğme durumunda, setr sahibi ise Allah’ın kendisi üzerindeki nimetini görme mahallindedir. Avam için setr ceza, havas için rahmettir. Zira Allah mükâşefe suretiyle gösterdiği tecellileri setretmeseydi ilâhî tecelliler zuhur ettiğinde havas ehli mahvolurdu
Bu sebeple Hak bazan tecelli etmekte, bazan da gizlenmektedir (Kuşeyrî, Risâle, s. 205). “Bazan kalbimi bir örtü kaplar, onun için günde yetmiş defa istiğfar ederim” hadisini yorumlayan sûfîler istiğfarın “Hak’tan perde (gafr) niyaz etmek” anlamına geldiğini, Hakk’ın şiddetli tecellilerine karşı korunmanın ancak perde sayesinde mümkün olduğunu, çünkü Hakk’ın vücudu yanında mahlûkatın var olamayacağını ileri sürmüştür. İlk sûfîler Hz. Peygamber’in, “Allah’ın nur ve zulmetten yetmiş perdesi vardır. Bunları açsa yüzünden (zât) yayılan nurlar ulaştıkları her şeyi yakar, yok eder” hadisine dayanarak (Müslim, “Îmân”, 293; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 13) tecelli ve setrin diğer taraftan bir varlık durumu sayıldığını, Hakk’ın nur ve zulmetle tecelli etmesinin aynı zamanda bir setr hali şeklinde görülmesi gerektiğini, zuhurunun şiddetinden Hakk’ın mahlûkattan gizlendiğini ve bunun bir rahmet diye de algılanabileceğini belirtmiştir.
YanıtlaSilMuhakkik sûfîler, tecelli terimini ilk dönem sûfîleri gibi hem sülûk süreci neticesinde nefsin aydınlanıp tecelli eden varlığı idrak etmesi biçiminde, hem de İslâm filozoflarının feyiz ve sudûr nazariyeleriyle irtibatlı şekilde metafizik ve kozmolojik anlam dairesinde açıklamışlardır. Onlara göre tecelli Hakk’ın yaratma eylemidir. Hak her şeyde, her yerde ve her zamanda tecelli eder. “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim ve beni bilmeleri için mahlûkatı yarattım” hadisini (Aclûnî, II, 132) yorumlayan bu sûfîlere göre Hakk’ın tecellisini gerektiren temel sebep zâtının bilinmeyi istemesidir. İlâhî zâtta mevcut isim ve sıfatlar tecelli ettiği için Hak bilinmiştir. Eğer tecelli etmeseydi gizli kalacak, gizli kalacağından mükemmelliği ortaya çıkmayacak ve bundan dolayı bilinmeyecekti. Buna göre ilâhî zât ile âlemin ilişkisi isim ve sıfatlarının gerçekleştirdiği tecelli fiili sayesinde mümkün olmaktadır. Zira Hakk’ın bilinmesini sağlayan âlemdir ve âlemin niteliklerini kendisinde toplayan insandır. Âlem de insan da tecelli sonucunda meydana gelmiştir. “Eğer muhabbet olmasaydı tecelli, tecelli olmasaydı Allah bilinmezdi” sözü bu yorumu desteklemektedir. Muhakkik sûfîlere göre tecelli, ilâhî zâtın kendisi için kendisindeki tecellisinden başlayıp mahlûkatındaki tecellisine kadar uzanan sürecin tamamını kapsar. Bu süreç sonunda Hakk’ın zâtı sıfatları ve fiilleri vasıtasıyla insan idrakinin objesi haline gelir. Ancak bu idrakin gerçekleşmesi insanın Hakk’ın tecellisine mazhar olmasına bağlıdır. Bu mazhariyet beşerî ve nefsânî özelliklerden arındırılan kalp aynasının cilâlanması, tecelliyi benimseme kabiliyetine erişmesiyle gerçekleşir. Bu kabiliyet fiilî hale geldiğinde tecelliler ortaya çıkmaya başlar. “Tecelli meclâya tâbidir” sözü bu anlayışı ifade eder.
Tecellî kavramı Muhyiddin İbnü’l-Arabî düşüncesinin temel dayanaklarından biridir. İbn Haldûn, İbnü’l-Arabî ekolüne mensup diğer ârifler için “tecelli ehli” tabirini kullanır (Şifâü’s-sâil, s. 159). İbnü’l-Arabî yaratmayı tecelli fiiliyle izah eder. Ona göre âlem Hakk’ın tecelli ve zuhur mertebeleridir. İnsan bütün tecelli mertebelerini kendinde toplayan son ve en mükemmel tecelligâhtır. İbnü’l-Arabî’nin tecelli anlayışı varlık tecellisi ve müşahede tecellisi diye iki kısımda değerlendirilebilir. Birincisi varlığın ortaya çıkışı, ikincisi sûfî aydınlanma ve varlığın idrak edilmesiyle ilgilidir. Varlık tecellisi, mümkin varlıkların ilâhî ilimden başlayarak diğer vücud mertebelerinde ve dış dünyada var olmasını sağlayan Hakk’ın tecellisidir. Bu tecelli zâhir ismiyle gerçekleşir. Bâtın ismiyle tecelli ise ne dünyada ne de âhirette söz konusudur. Gayb ve şehâdet âlemindeki her şey Hakk’ın zâtının isim ve sıfatlarıyla gerçekleştirdiği tecellînin sûretleridir. Âlemdeki Hakk’a ait varlık tecellisi tektir ve tecelligâhların istidatlarının değişmesiyle mazharlarda çoğalır. İlâhî tecelli süreklidir
Hak sürekli âlemin sûretlerinde tecelli ederken âlem de sürekli yok olucudur, kendi yokluğunda sabittir. Hakk’ın sürekli tecelli etmesi âlemin sürekli bir yaratılış içinde olması anlamına gelir. Sadreddin Konevî, İbnü’l-Arabî’nin tecelli anlayışını, “Birden ancak bir çıkar”; “Hak ister bir kişiye isterse birden fazla kişiye tecelli etsin tecellisi tekerrür etmez”; “Tecellide tekrar yoktur”; “Âlemdeki tecelli sürekli yenilenme içindedir” şeklinde kaidelere bağlar. İbnü’l-Arabî’ye göre müşahede tecellisi tecellinin bir türü olması yönünden mârifetle birleşir; buna mârifet tecellisi de denir. Allah’a dair mârifet ancak bu yolla edinilebilir. Bu sûfîlerin benimsediği yoldur. Mârifet tecellisi varlık tecellisi gibi “tek” olmakla birlikte tecelliye mahal olan insanın istidat ve kabiliyetine göre farklılaşır. Ancak varlık tecellisi tecelli ettiği şeyi var ederken mârifet tecellisi yok eder. Varlık tecellisinde olduğu gibi mârifet tecellisinin de zâhiri ve bâtını vardır. Zâhirî olanı meselâ tahayyülde olduğu gibi nefsin zâhirinde ortaya çıkar ve bu tecelli ile eşya sûretleri hakkında bir tür mârifet elde edilir. Bâtınî olanı ise kalpte zuhur eder, kişiye sırlar ve hakikatler ilmini bahşeder. Zâhirî tecellinin aksine bâtınî (kalbe yönelik) tecellide te’vil gerekmez ve hata ihtimali yoktur. Bu tecelliye mazhar olan kimse ubûdiyyet ahlâkıyla vasıflanmış olmalıdır. İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’nin tecelli bölümünde Serrâc’ın, “Tecelli kalplerin perdesini açan gayb nurlarıdır” tanımını benimser. Maddeden mücerret mânaların nurları, nurların nuru, meleklerin nurları, tabii nurlar, ilâhî isimlerin nurları gibi farklı makamlara göre farklı isimler ve hükümler alan bu tecelli nurları kulun kalbine ışıdığı zaman kirlilik, pas ve körlük gibi hatalardan salim olan basîret gözü her bir nurda ne tür bir tecellinin olduğunu, bu nurlardaki mânaları ve mânalara delâlet eden lafızların mânalarla irtibatını idrak eder. İbnü’l-Arabî, Kitâbü’t-Tecelliyyât’ta (et-Tecelliyyâtü’l-ilâhiyye) insanın idrak ettiği 109 tecelli türünden bahseder. Fuṣûṣü’l-ḥikem’de peygamberlere atfedilen hikmetler ilâhî tecellinin çeşitli yansımaları şeklinde görülebilir.
YanıtlaSilMuhakkik sûfîlere göre Hakk’ın tecellisinin tecellî-i akdes ve tecellî-i mukaddes olmak üzere iki yönü vardır. İlk tecelli olan tecellî-i akdes Hakk’ın zâtında zâtı için zâtıyla tecellisidir. Bu tecelli insan bilgisinin konusu değildir. Zira bu tarz tecellide Hakk’ın zâtının âlemle münasebetini sağlayan isim ve sıfatlarının tecellisi söz konusu değildir. İkinci tecelli olan tecellî-i mukaddes ise mümkin varlıkların sûretlerinde gerçekleşen tecelli olup bunun en mükemmel sûreti insan sûretidir. Bu tecelli zâta ait ilâhî isim, sıfat ve fiillerin tecellisi olduğundan Hak âlemle münasebetini bu tecellisiyle tahakkuk ettirir; böylece mârifetin konusu olur. Her iki tür tecelli de sürekli ve sınırsızdır. Allah’ın isim ve sıfatları sınırsız olduğu için tecellileri de sınırsızdır. Abdülkerîm el-Cîlî, “Hak tecelli ettiğinde tecelli ettiği şeyde müşahede edilir. Müşahede edilen her şey ise sınırlıdır. Fakat Hak sınırlı olan şeyde sınırsız tecelli eder” sözüyle bu hususu aydınlatır. Ancak bu görüşten âlemin kıdemi anlayışı çıkmaz. Sûfîler, bu sorunu varlık sûretlerinin devamlı yenilenmesi (teceddüd-i emsâl) anlayışıyla çözmeye çalışırlar. Cîlî diğer taraftan ilâhî tecellilerde dâimî bir terakkînin de olduğunu ileri sürer. “O her gün bir şe’ndedir” âyetine işaretle (er-Rahmân 55/29) sürekli tecelli eden Hakk’ın her bir tecellisi mükemmele yönelik bir seyir takip eder. Bir sonraki tecelli bir öncekini kapsar. Böylece tecelli sürekli genişlemekte ve mükemmelleşmektedir. Âlem de tecellinin bir eseri olarak sürekli yenilenmekte ve dinamik kalmaktadır. Tecellideki terakkî âhiret hayatında da devam eder. Cîlî benzer kavramlar olan tecelli, zuhur ve taayyün arasında bazı farklılıklar öngörür
Ona göre tecelli ve taayyün Hakk’ın zâtının bütün varlık kategorilerindeki ortaya çıkışını kapsar, zuhur ise sadece halka ait varlık mertebelerini ifade eder. Abdülkerîm el-Cîlî tecelliyi kulun müşahedesi açısından da ele alır; fiil, isim ve sıfat tecellilerinden bahseder. Hakk’ın fiillerinin tecellisi kulun Hakk’ın kudretinin varlıklardaki cereyanını gördüğü makamdır. Bu makamda kul kendine ait her tür fiili nefyederek Hakk’ı ispat eder. Kulun görmesi, işitmesi, yürümesi bu tecellinin neticesidir. Kâşânî bu tecelliye mazhar olan kişide melâmet tavrının ortaya çıktığını söyler. Bunun bazı alâmetleri insanların fiillerine olan ilginin kesilmesi, hayır-şer, fayda-zarar gibi nisbetlerden kurtulması, insanların övgü ve yergilerinin değersizleşmesidir. İsimlerin tecellisi, Hakk’ın kula ilâhî isimlerinden bir isimle tecelli ettiğinde kulun o ismin nuru altında mahkûm olmasıdır. Kul mahkûmu olduğu isimle Hakk’a nida ederse Hak o isim yönünden kula cevap verir. En yüce isim tecellisi Hakk’ın “mevcûd” ismiyle tecellisidir. Sıfat tecellisi Hakk’ın zâtının bir kuluna sıfatlarından bir sıfatla tecelli etmesidir. Sıfat tecellisinde insanlar kabiliyetleri, ilim ve irfanlarının gücü oranında birbirlerinden farklılaşır. Meselâ Allah hayat sıfatıyla kula tecelli ettiğinde kul tafsilâtıyla değil özü itibariyle âlemin hayatından ibaret olur, maddî ve mânevî varlıkların genel hayatının keyfiyetini idrak eder. Cîlî, Hz. Muhammed’in zât, diğer peygamberlerin sıfat tecellisine mazhar olduğunu söyler.
YanıtlaSilAbdürrezzâk el-Kâşânî, Hakk’ın bütün sıfatlarının ya celâl ya da cemal dairesinde olduğunu, celâl tecellisi gerçekleştiğinde sâlikte azamet, kudret, kibriyâ, ceberût, huşû ve huzû; cemal tecellisinde ise merhamet, lutuf, cömertlik, neşe ve ünsiyet meydana geldiğini söyler. Kâşânî’ye göre sülûkünün başlangıcındaki sâlike gelen ilk tecelli fiiller tecellisidir. Ardından sıfat tecellisi ve en son zât tecellisi gelir. Zira fiiller sıfatların, sıfatlar zâtın eseridir. Ancak fiil ve sıfatlar zâttan ayrılmadığından tek bir tecelli vardır, o da zât tecellisidir. Fiillerin tecellisinin görülmesine “muhâdara”, sıfatların tecellisinin görülmesine “mükâşefe”, zâtın tecellisinin görülmesine “müşâhede” denir. Necmeddîn-i Dâye tecelliyi sâlik tarafından doğru idrak edilip edilmemesi açısından ruhanî ve hakkānî (rabbânî) şeklinde ikiye ayırır. Ruhanî tecelli insan ruhunun zâtıyla beraber sıfatlarının tecellisidir. Fakat sâlik ruhun tecellisini Hakk’ın tecellisi (hakkānî) zanneder ve kendi tecellisi Hakk’ın tecellisini tatmaya engel olur. Bu noktada “enelhak” iddiasına kapılabilir. Burada sâlike düşen şey helâktan kurtulmak için kâmil bir mürşide sığınmaktır.
BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, Müfredât: Kur’an Kavramları Sözlüğü (trc. Yusuf Türker), İstanbul 2007, s. 334; Tehânevî, Keşşâf (Dahrûc), I, 384-386; Serrâc, Lüma‘: İslâm Tasavvufu (trc. Hasan Kâmil Yılmaz), İstanbul 1996, s. 354; Kelâbâzî, Taarruf (Uludağ), s. 180-182; Kuşeyrî, Risâle (Uludağ), s. 205-206; a.mlf., Leṭâʾifü’l-işârât (nşr. İbrâhim Besyûnî), Kahire 1981, I, 564-567; Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb (Uludağ), s. 540; İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye (trc. Ekrem Demirli), İstanbul 2008, IX, 210-222; a.mlf., Resâʾilü İbn ʿArabî, Beyrut 1997, s. 414-455; Abdürrezzâk el-Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü (trc. Ekrem Demirli), İstanbul 2004, s. 119-127; İbn Haldûn, Şifâü’s-sâil: Tasavvufun Mahiyeti (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1977, s. 159; Abdülkerîm el-Cîlî, İnsân-ı Kâmil (trc. Abdülaziz Mecdi Tolun, haz. Selçuk Eraydın v.dğr.), İstanbul 1998, s. 105-133; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 132; Refîk el-Acem, Mevsûʿatü muṣṭalaḥâti’t-taṣavvufi’l-İslâmî, Beyrut 1999, s. 161-167; Abdullah Kartal, Abdülkerîm Cîlî: Hayatı, Eserleri, Tasavvuf Felsefesi, İstanbul 2003, s. 54-61; Suâd el-Hakîm, İbnü’l-Arabî Sözlüğü (trc. Ekrem Demirli), İstanbul 2005, s. 607-610; Ekrem Demirli, Sadreddin Konevî’de Bilgi ve Varlık, İstanbul 2005, s. 294-295; Süleyman Uludağ, Tasavvufun Dili, İstanbul 2007, II, 143-154; M. Mustafa Çakmaklıoğlu, İbn Arabî’de Ma‘rifetin İfadesi, İstanbul 2007, s. 207-213.
GÜNAH
YanıtlaSilİlâhî emir ve yasaklara aykırı fiil ve davranışları ifade eden bir terim.
Bölümler İçin Önizleme
1/3
Müellif:
ÖMER FARUK HARMAN
Farsça bir kelime olan ve sözlükte “suç” anlamına gelen günâh, dinî bir kavram olduğu için kutsal ve tabiat üstü varlık alanlarıyla bağlantılıdır. Kutsallığına inanılan tabiat üstü varlık veya varlıklar din müessesesinin temel unsurları arasında bulunduğundan bütün dinlerde günah kavramı mevcuttur. Kutsalın söz konusu olduğu her yerde kutsalla ilgili emir ve yasaklar manzumesinin bulunması da tabiidir. Günah, bu emirlerin yerine getirilmemesi veya yasakların çiğnenmesiyle ortaya çıkan ve dinî, ahlâkî ve vicdanî açıdan sorumluluk gerektiren bir olgudur. Beşerî kanun ve kuralların çiğnenmesi suç olarak adlandırılırken dinî alandaki hata ve aşırılıklar günah olarak nitelendirilmektedir. Dinle bağlantılı olan günah kavramının muhtevası, hem dinlerdeki ulûhiyyet kavramına hem de insanların bu ulûhiyyetle münasebetlerine göre dinden dine değişebilmektedir (EUn., XII, 661).
Büyüye dayanan ilkel kavimlerde günah “büyü usul ve erkânına saygı göstermemek” veya “cemaatin düzenine karşı kusur işlemek” ya da “tabunun çiğnenmesi” şeklinde anlaşılıyor, böylece sihir ve onun etrafında gelişen kült günahın objesini oluşturuyordu. Bu tür topluluklarda günahın toplumun diğer fertlerini etkilediği kabul edildiğinden derhal dinî bir merasimle giderilmesi gerekiyordu.
Dinin kaynağını ve otoritesini tabiat üstü ruhî güçlerde bulan zihniyette günah, üstün dünyanın güçlerine karşı işlenmiş hata anlamına gelmektedir. Kültürel kaynaklarını efsanevî olgular ve kahramanların oluşturduğu bu toplumlarda zamanın periyodik olarak tekrarı telakkisine bağlı olarak günahtan arınma törenleri yapılmaktadır. Politeist dinlerde ise günah, birçok tanrıya karşı işlenmiş bir saygısızlık ve dinî törenin ihlâlinden ibarettir. Bu tür inançlarda günahın silinmesi için dinî bir kefâret talep edilir (Kılıç, s. 75-77).
Eski Ön Asya’da günah kavramı, Sumer ve Asur-Bâbil kültürlerinde oldukça ciddi bir şekilde işlenmiştir. Hem Sumerler’de hem de Bâbil ve Asurlular’da günahın tanrılara karşı yapılan hatalardan oluştuğuna inanılmakta, türü ne olursa olsun şeytanî ve kötü güçlerin insana musallat oluşuyla ilgili kabul edilmektedir. Bu kültlerde sosyal suçlar bile ilâhî güçlere isyan duygusuyla pekiştirilmiştir. Sumerce’de günah için kullanılan iki kelime vardır. Bunlardan ag-gig daha çok “bir kutsalı çiğnemek”, sebida ise daha geniş anlamda “ilâhî olan bir şeyi ihlâl etmek” anlamına gelmektedir. Sumerler’de ag-gig veya sebidanın cezaî müeyyidesi daha çok dinî kefâret törenleriyle ilişkilidir. Aslî günah fikrinin bulunmadığı Sumerler’de insanın potansiyel günahkârlığına ve bu potansiyel günahın nesilden nesile geçtiğine inanılır (ER, XIII, 327). Bâbil-Asur kanunlarında bütün suçlar dinî günah sayılmakla birlikte sırf dinî suçlar, dünyevî cezalandırmanın yanında dinî bir kefâreti de gerektirmektedir. Dinî suçlar tanrılara hakaret, onlarla ilgili olan şeyleri yapmamak ve tapınmaya dair hatalardan oluşmaktadır. Hırsızlık, zina gibi doğrudan ilâhlarla ilişkisi olmayan suçlar da tanrıların emirlerine uyulmaması sebebiyle bu kapsama dahildir. Günahın ve cezasının nesilden nesile geçtiği inancı dolayısıyla Asur-Bâbil kültüründe günahın toplumsal yönü oldukça önemlidir. Bu sebepledir ki günah işleyen kişi arınıncaya ve bedelini ödeyinceye kadar toplumdan tecrit edilir (ERE, II, 531-532; a.e., V, 637-640).
Bütün Sâmî dillerde dünyevî suçlar annu (arnu) adını alırken günah için fiil olarak hata, isim olarak da hittu (hitutu) kelimeleri kullanılmaktadır. “Yasakları çiğnemek” anlamındaki ikkibu veya anzili kelimelerinin kullanıldığı da görülür. Sumerler’de olduğu gibi Asur-Bâbilliler’de de günahın temel sebebinin şeytanî güçler olduğu kabul edilmektedir. Herhangi bir günahın cezası sadece dünyevî müeyyide ile sınırlandırılmamakta, kişinin aynı zamanda birtakım kefâret yöntemleriyle şeytanî güçlerden de arındırılması gerekmektedir.
YanıtlaSilAnadolu’da yaşamış olan Hititler’de günah dinî yapıya baş kaldırı olarak kabul edilmiştir. Büyücülük, tanrıların sunusunu çalmak vb. doğrudan dinle ilgili olan günahlar ölüm cezasını gerektirdiği gibi yine bu çerçevede ele alınan zina da ölümle cezalandırılırdı. Günahın nesilden nesile intikal edeceği inancı Hititler’de de yaygındı, dolayısıyla günahın toplumsal yönü oldukça ağır basmaktaydı (Dinçol, XII [1990], s. 90-91).
İran geleneğinde günah kavramı Tanrı fikri, ahlâk ve insanların iyiyi veya kötüyü seçme yeteneğine sahip oluşları inancı ile alâkalıdır. Buna göre Tanrı insanlara iyiyi veya kötüyü seçmeleri için hür bir irade vermiştir. Kötüyü seçmek, gerçekte Tanrı’nın emrettiği şeyi reddetmek anlamına gelir. Böylece günah, iradî bir şekilde Tanrı’nın emrine uymamakla bağlantılıdır. Darius ve ondan sonra gelenlere ait yazılarda günahın Tanrı yolundan uzaklaşma ile aynı şey olarak düşünüldüğü görülmektedir. Darius, “Ey insan! Ahuramazda’nın emirlerini hor görme; doğru yoldan ayrılma; günah işleme” demektedir (ERE, XI, 562). İran dininde günah hem kefâreti hem de hukukî müeyyideyi gerektirmektedir. İran dini öbür dünyadaki yargılanmaya da önem verir ve bazı günahların cezasını öteki dünyaya bırakır. Kefâreti yerine getirilmeyen günah katlanarak devam eder. Bütün günahlar kefâretle temizlenebilir. Kefârette aslolan, yüksek rahip ile günah işleyenin yapacakları dinî törenlerdir. Günahkârların öbür dünyadaki cezası daha çok cehennem ateşiyle verilmektedir (a.g.e., XI, 847).
Grekler’de günah, insan üstü güçlere karşı yapılan bir eylem olarak düşünülmüştür. Suç ve günah arasında bir ayırım yapılarak suç yerleşik düzene, günahsa dinî alana ait bir kavram olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte ilâhlara yönelik yükümlülükleri yapmama halinde oluşan günah, insanın dünya hayatında da birtakım sıkıntılar çekmesine sebep olmaktadır (a.g.e., XI, 545-546). Yunan ve Roma’da dinin sosyal karakteri günahın dinî ve ahlâkî bir tecavüz olduğunu göstermekte ve cehalet günahın sebebi olarak kabul edilmektedir (DCR, s. 578). Grekler’de günah cezasız kalmamakta, günahkârın bizzat kendisinden veya yakınlarından hesabı sorulmaktaydı (ERE, IV, 273).
Konfüçyüs öncesi Çin’de günah, göğün iradesiyle düzenlenen kozmik ilâhî nizama karşı bir saldırı veya suç olarak telakki ediliyordu. Ahlâkî ve mânevî hatalar da göğün hükmüne tâbi idi. Konfüçyüsçü ahlâk sistemine göre insanın tabiatı doğuştan iyi olarak şekillenmekle birlikte günah işlemeye, kozmik düzenden sapmaya da mütemayildir. Bundan dolayı insan için eğitim, rehberlik, özellikle de tövbe gereklidir. Konfüçyanizm’de büyük günahlar hırsızlık, eşkıyalık, adam öldürme, ahlâksızlık, yalancılık, kin tutma ve irade zayıflığı şeklinde gösterilir. En büyük günah ise aileye itaatsizliktir. Konfüçyüsçü gelenekte günahın dinî bir yanı olmadığından cezalar arasında dinî veya dünyevî diye bir ayırım yapılması söz konusu değildir. Bu sebeple cezalar sivil yetkililerce verilir. Günahın nesilden nesile intikal edeceği inancı Konfüçyanizm’de yoktur (a.g.e., IV, 271-272). Budizm Çin’e “hayat sonrası” kavramını, bu hayatta işlenen günahların cezasının gelecekte çekileceği doktrinini, şimdiki cezaların ise geçmişteki günahların karşılığı olduğu düşüncesini getirmiştir. Günahların affedilmesi iyi şeylerin yapılmasıyla mümkündür ki bunlar da ibadetlere iştirak, tövbe, yararlı işler, zühd ve sevgidir. Taoizm’in günah anlayışı da Konfüçyanizm’dekine benzemektedir. Ancak Taoizm’de günahın cezası öbür dünyada verilmektedir (a.g.e., XI, 537
Hint geleneğinde kurtuluşun ve bağımsızlığın bilgiyle mümkün olduğu, “samsara döngüsü”nde insanın karşılaştığı ıstırabın kökenini ise günahtan ziyade cehaletin teşkil ettiği inancı yaygındır. Bununla birlikte dinî törenler ve ahlâkî konularla ilgili günah kavramları, karma teorisinin işleyişinde ve günahı bertaraf etmek için uygulanan kurban tekniklerinde büyük rol oynamaktadır. Hukuk kitaplarında, çeşitli suçlardan doğan kirlenmeleri telâfi etmek için ayrıntılı bir dinî kefâret sistemi düzenlenmiş, maddî ve dünyevî cezalar da pişmanlığı dile getirici ve telâfi edici karakterde kabul edilmiştir. Halk arasındaki yaygın din anlayışında geçmişteki kötü fiillerin neticelerini bertaraf etmek için hac, kutsal yerlerde yıkanmak, kutsal metinleri dinlemek, tanrıların kutsal isimlerini zikretmek gibi bazı uygulamalar faydalı kabul edilmiştir. Hinduizm’de günahları tasfiye edip temizleyen usullere verilen önem ve ruhî kirlenmeyle ilgili karmaşık ihtimaller, kast sisteminin şekillenmesi ve korunmasında önemli rol oynamıştır (Smart, DCR, s. 579). Hinduizm’e göre insanların içinde doğduğu kast işlenen amellerin sonucudur. Ahlâkî bir kâinat nizamı olan “karma kanunu”na göre bu hayatta işlenen ameller canlının kaderine tesir eder. Bütün canlılar kendi durumlarını kendi amelleriyle kazanırlar. Kişi, daha önceki hayatında işlediği günahların karşılığını bu hayatında ödediği gibi şimdi işlediği günahlar da bir sonraki hayatında daha düşük bir kastta dünyaya gelmesine, hatta hayvan veya bitki olarak yeniden doğmasına sebep olur. Bundan dolayı her Hintli, iyi amellerle gelecekteki hayatını garanti altına almaya gayret eder ve günah yüzünden hayvan veya bitki olarak dünyaya gelmekten çekinir. Hinduizm, günahı kast sistemi içerisinde kaynaştırarak aşırı derecede toplumsallaştırmıştır. Bu dinde günahın nesilden nesile geçeceği inancı yoktur (ERE, IV, 283-284).
YanıtlaSilJapon inançlarında günahla ilgili iki kavram vardır: Tsumi ve aku. Tsumi “günah, felâket, gayri ahlâkî davranış, talihsizlik, dinî hatalar” anlamlarına gelir. Bunlar kirlenmeye sebep olur ve dinî temizlenme ile giderilmesi gerekir. Günah semavî günahlar (ama-tsu-tsumi) ve yeryüzü günahları (kuni-tsu-tsumi) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Birincisi ziraata zarar veren kötü davranışları, ikincisi hayâsız davranışlar, ağır yaralama, evcil hayvanları öldürme, büyü yapma vb. kötülükleri ifade etmektedir. Aslî günah inancının bulunmadığı Şintoizm’de ahlâkî günahkârlık kötü ruhların tesiriyle olmaktadır. Günahkâr iyilik ve mutluluk dünyasının üyesi olamaz; ancak çeşitli ikaz ve cezalarla geri dönmeye teşvik edilir (DCR, s. 580).
Budizm’de günah kavramı karma inancıyla ilgilidir. Karma, bu dünyada ve gelecek hayattaki sosyal farklılıklar, iyi veya kötü kaderin önceki hayatta yapılan iyi veya kötü işler sonucu oluştuğunu ifade etmektedir. Karma, kişinin içinde bulunduğu kast dilimine göre değişmeyen görevi, bir çeşit mecburi kader anlayışı iken Buda iradî davranışın rolünü ortaya koyarak herkesin kendi karması içinde iyi veya kötü iş yapmakta hür olduğunu, ancak yapılanların sonucunun ya bu hayatta ya yeni doğumda yahut daha sonraki doğumda görüleceğini ifade etmiştir. Budizm’de, işlenen günahın telâfisi ancak sonucuna katlanmakla mümkündür. Fakat esas olan günahların telâfisi değil günah işlememeye çalışmaktır. Budizm’de günahların hayırlı işlerle affedilebileceği inancı oldukça geç dönemlerde ortaya çıkmıştır (ERE, XI, 533-534). Sonraki dönem Budizm’inde, günahkârların öldükten sonra ve yeniden doğmadan önce gidecekleri sekiz (bazı rivayetlerde yedi) cehennem inancı vardır (a.g.e., XI, 830).
Yahudilik’te günah, Tanrı-insan ilişkisinde Tanrı’yı seçmeyi, O’nu tercih etmeyi reddediş, dolayısıyla da bu ilişkinin bozulması ve parçalanmasıdır. İbrânîce Kitâb-ı Mukaddes’te günahı ifade eden yaklaşık yirmi kelime vardır. Başlıcaları ḥeṭ’, peşa‘ ve ‘avondur. Ahd-i Atîk’te 459 yerde geçen ḥṭ’ kökünden ḥaṭa’ fiili “doğru yolun terkedilmesi, yitirilmesi” demektir
Dünyevî anlamda “kişinin yolunu (veya amacını) kaybetmesi” olarak da kullanılır (Eyub, 5/24; Meseller, 8/36). 139 yerde geçen pş‘ kökünden peşa‘ kelimesi hem “ihlâl etmek” hem de “isyan etmek” mânasını taşır. 229 yerde geçen ‘avon ise sadece fiilde değil düşüncede de kendini gösteren “sırt çevirme” ve “kötülük” anlamındadır. Kitâb-ı Mukaddes’in Yunanca tercümesinde hata kelimesinin çeşitli karşılıkları arasında en yaygın olanı amartia’dır. Latince tercümede ise günah karşılığı peccatum, culpa, iniquitas, offensio, delictum, scelus kelimeleri kullanılmıştır. Ḥeṭ’, ḥaṭa’ah, ḥaṭṭa’ṭ, peşa‘, ‘avon vb. kelimeler, insan davranışları söz konusu olduğunda “günah” anlamı kazanırlar. Kelimenin bu şekilde kullanılışı günah kavramının esasta bir şeyi ihlâl etmekle özdeş olduğunu gösterir. Diğer bir ifadeyle günah “bir ahdi ihlâl etmek”tir. Rabbânîler ise günah karşılığı averah’ı kullanırlar ki bu kelime “ihmal etmek”, dolayısıyla “ihlâl etmek, Tanrı’nın isteğine karşı gelmek” mânasına gelen avar kökünden türemiştir.
YanıtlaSilGünah, Tanrı tarafından ikame edilen düzeni ihlâl (Tekvîn, 3/1-24), Yahova’ya karşı baş kaldırıdır (Sayılar, 14/9; Tesniye, 28/15-44; I. Samuel, 12/14). Beşerî planda günah ailevî ve içtimaî bağın parçalanmasına, Tanrı’ya karşı işlenen günah ise Tanrı’dan ayrılmaya sebep olur. Ahd-i Atîk’te insan tabiatının kötülüğü hususunda köklü bir kanaat sergilenir. Kötülüğe karşı doğuştan gelen devamlı meyil insanın topraktan yaratılmış olmasına bağlanır (Tekvîn, 6/5; 8/21; Yeremya, 16/12; 17/9; 18/12). Günah, kişinin iradesinde ve arzusunda köklü bir bozulmayı ifade etmektedir. Günahın kaynağı olarak da kötü duygular ve kalp gösterilir (Tekvîn, 6/5; 8/21). İnsan nefsi ve şeytan daima günaha sürükleyicidir (Tekvîn, 8/21). Peygamberler günahı ayrılmaz bir vasıf olarak “kötü kalbin içinde kök salmış” görürler (Yeremya, 4/4; 5/23; Hezekiel, 11/19). Ahd-i Atîk’te günah doktrini şu şekilde ifade edilir: “Ve vâki olacak ki bütün bu sözleri sen kavme bildirince onlar da sana: Neden bize karşı Rab bu büyük kötülüğü söyledi? Ve fesadımız nedir? Ve Allahımız Rabbe karşı işlediğimiz suç nedir? deyince onlara diyeceksin: Mademki atalarınız beni bıraktılar, Rab diyor: Ve başka ilâhların ardınca yürüdüler ve onlara kulluk ettiler ve onlara tapındılar ve beni bırakıp şeriatımı tutmadılar ve siz atalarınızdan ziyade kötülük ettiniz. İşte siz de beni dinlememek için her biriniz kendi kötü yüreğinizin inatçılığı ardınca yürüyorsunuz” (Yeremya, 16/10-12).
Bâbil esareti sonrasında Yahudiliğin Tanrı kavramındaki değişiklik günah anlayışına da yansır. Böylece günah kavramı daha soyut ve ahlâkî bir hale gelir. İçtimaî münasebetlerde ve insanlara karşı davranışlardaki eksiklikler günah kavramına dahil edilir. İşaya, dinî esaslara uygun olmayan şeyi günah olarak niteler; fakat terim yalnızca fizikî uygunsuzluklar için değil mânevî uygunsuzluklar için de kullanılır. İşaya, günahın Tanrı’ya isyan olduğu fikrine de önem verir (İşaya, 1/2-4). Günahın ve cezanın kolektif olduğu inancı (Çıkış, 20/5; II. Samuel, 4/11) terkedilir; Hezekiel, çocukların anne ve babalarının günahlarını çekeceği doktrinini de reddeder (Hezekiel, 18).
Bâbil esareti dönemi ve sonrasında günahın ahlâkî boyutu üzerinde durulursa da dinî ibadet kurallarına karşı işlenen günahlara özel bir önem verilir (Hezekiel, 40-48; Haggay, 1/2; Zekarya, 6/12; 14/16-21; Yoel, 1/9; Malaki, 1/8; 3/8-10). Süleyman’ın Meselleri’nde günahın sebepleri sıralanır (30/9; 26/13; 27/20; 1/10). Yine bu dönem dinî literatüründe günah ve ıstırap arasındaki ilişki yoğun olarak gündeme gelir (Hezekiel, 18; Mezmurlar, 1; 32/4; 119/67; ERE, XI, 557-559). Günah, ruhu Tanrı’dan ayırıp koparır (İşaya, 59/2). Günah sebebiyle ahlâken zayıflayan kişi günahın kölesi olur (Süleyman’ın Meselleri, 5/22). Tanrı günahın peşini bırakmaz (Çıkış, 32/34) ve günaha karşı Tanrı’nın adaleti çeşitli yollarla kendisini gösterir (Yeremya, 5/25).
Rabbânîler, soyut anlamda günahtan çok belirgin günahlar üzerinde dururlar. Onlara göre iki tip günah belirgindir: Emirleri uygulamada yetersiz kalmak ve yasakları ihlâl etmek (Yoma, 85/86a). Eğer belli bir zamanda yapılması gereken emirler yapılmamış ve zaman da geçmişse bu hata onarılamaz; özel günde Şema duasının okunmaması gibi. Yasakları çiğnemekle ortaya çıkan günahlar ise Tanrı’ya ve komşuya karşı işlenen suçlar olmak üzere iki tiptir. Bunların ilki kefâret günü (Yom Kipur) vasıtasıyla giderilebilir. Komşuya karşı işlenen hata telâfi edilmişse bağışlanabilir (Yoma, 8/9).
YanıtlaSilAhd-i Atîk’te günah (ḥṭ’) ve ölüm (mvt) kelimeleri birlikte kullanılarak bir de “ölümcül günah”tan söz edilir. “Ve artık İsrâiloğulları suç yüklenmesinler ve ölmesinler diye...” (Sayılar, 18/22); “...fakat kendi suçunda öldü” (Sayılar, 27/3); “Ve bir adam ölüme müstahak bir suç işlemiş olup öldürülürse...” (Tesniye, 21/22; 22/26); “Herkes kendi suçu için öldürülecektir” (Tesniye, 24/16; II. Krallar, 14/6; Hezekiel, 18/4, 20; Amos, 9/10) ifadeleri bunu göstermektedir. Ahd-i Atîk’e göre, başka ilâhlara tapmak (Çıkış, 32/30-35), Allah’a lânet ve Rabbin ismine küfretmek (Levililer, 24/15-17), zina etmek (Levililer, 20/10) ve diğer bazı günahlar ölümcüldür.
Diğer taraftan günahlar ağır ve hafif şeklinde de tasnife tâbi tutulmuştur. Rabbânîler gözünde en önemli üç günah adam öldürme, putperestlik ve zinadır. Bunları işlemektense insanın canını kaybetmesi yeğ tutulmuştur (Sanhedrin, 74). Ayrıca büyücülük ve Rabbin ismine küfretmek ağır günahlardır (Levililer, 20/2; 24/11-16; Çıkış, 22/19). Tanrı Yahova’ya karşı işlenen günahların dışında beşerî planda ebeveyne karşı gelmek, adam öldürmek, livâta, fakir, dul ve yetimlere müsamaha göstermemek de günahtır (Tekvîn, 18/20; Çıkış, 22/21; Levililer, 19/13). Hafif günahlar Rabbinik literatürde, sık sık işlenilmesinden korkulduğu için genellikle sanki ağır cezaî müeyyideleri varmış gibi sunulmuştur. Bundan dolayı kutsal topraklar dışında ikamet etmek isteyen kişinin günahı puta tapma ile eş görülmüş, komşusunu utandırmak ve küçük düşürmek de insan öldürmek gibi addedilmiştir (EJd., XIV, 1592). Rabbânîler, kişiyi suça yöneltmenin bir insan öldürmekten daha ağır bir günah olduğu konusunda ittifak halindedirler.
Hıristiyanlık’taki günah itirafı âyini Yahudilik’te bulunmaz; sadece dua ve yakarışlarla günahtan tövbe söz konusudur. Tövbe ve istiğfar ferdî olduğu gibi umumi de olabilir (I. Krallar, 8/46-53; Mezmûr, 79). Tanrı otoriterdir, fakat günahı affeder (Eyub, 7/21; Mezmûr, 25/11; 32/1). Günahın affedilmesi için bazı şartlar yerine getirilmelidir. Bunun için de öncelikle günahın itirafı (Levililer, 26/40; Nehemya, 9/2; Eyub, 31/33, 34) ve samimi pişmanlık (Yoel, 2/13) gerekir. Öte yandan sadaka, yardım, oruç, kurban gibi bazı fiiller de günahı affettirir.
Yahudilik’te ister dünyevî ister dinî olsun herhangi bir suçun cezası, ilâhî ve dünyevî adlî hukuka başvurulmak suretiyle verilmektedir. Ahd-i Atîk’te ilâhî cezalandırma ile adlî cezalandırma arasında bir ayırım söz konusu değildir (EJd., VI, 122). Fakat Rabbânî geleneğin müesseseleşmesine paralel olarak iki suç arasında bir ayırım yapılmıştır. Bununla birlikte Talmud hukuku, ilâhî cezalandırmayı gerektiren bazı suçları eğer tövbe edilirse dünyevî ceza kapsamına almıştır. Talmud hukukunun ilâhî cezalandırmayı dünyevîleştirme eğilimine girmesinin temel sebebi, yahudi hukuk mekanizmasının Roma hâkimiyeti dolayısıyla gücünü kaybetmesi ve belirli ceza şekillerinin kısıtlanmasıdır. Suç ne olursa olsun, özellikle idam cezasından kaçınılmıştır (ERE, IV, 288; Jacobs, s. 66). Buna rağmen cezası ölüm olan suç ve günahlar Mişna’da belirtilmiştir (Sanhedrin, VII-XI). Taşla öldürme (recm) on sekiz suçun cezasıdır ki bunlar arasında evlilik dışı cinsî münasebet, homoseksüellik, hayvanlarla cinsî münasebet, putperestlik gibi suçlar vardır. Mişna bazı küçük günahlar için kırbaç cezasını göstermektedir
Günah kavramı yahudi düşüncesinde toplumsal bir niteliğe sahiptir. Ahd-i Atîk’teki bazı ifadelere bakılırsa insanın başlangıçta işlediği suç bütün insanlık tarihine sirayet etmiştir. Tanrı’nın emrini dinlememe cennetten sürülme anlamına gelmiştir ki yahudi düşünce tarihinde mevcut bütün sürgünler bu suçun cezası olarak düşünülmüştür. Bundan dolayı Yahudilik’te günah ferdin kendisiyle sınırlı değildir. Bunun tabii neticesi olarak cezalandırma da toplumsaldır. Günahın fertten onun akrabalarına geçeceği ve dolayısıyla cezalandırmanın da toplumu bağlayacağı inancı konusunda Ahd-i Atîk eski Ön Asya hukukunu takip eder. Bununla birlikte Talmud hukuku suç ve cezanın nesilden nesile intikal edeceği inancını kısıtlamıştır.
YanıtlaSilHıristiyanlık’ta da günah ilâhî arzu ve iradeye muhalefet olarak kabul edilmektedir. Ahd-i Cedîd’de günah, insanın arzusunun Tanrı’nın arzusuna muhalefeti olarak takdim edilir. Bütün günahlarda ortak özellikler Tanrı’dan uzaklaşmak, onunla beraber yaşamayı reddetmek (Luka, 15/11-32) ve Tanrı’nın sözüne itaat etmemektir (Matta, 7/21). Günah Tanrı’ya itaatsizlik ve baş kaldırı, ezelî kanuna uymayan arzu, fiil veya söz, akla, gerçeğe ve sağduyuya karşı bir hatadır (Catéchisme de l’église catholique, s. 87, 389).
Günahın teolojik hususiyetleri üzerinde duran Pavlus özel günahlardan çok günahın evrenselliğini işler. Pavlus günah kavramıyla, bütün beşeriyet üzerinde hâkim olan ve şahsîleşmiş evrensel bir gücü anlar. Bu evrensel güce tâbi olmak insanı hürriyetinden mahrum etmekte, kendine köle yapmaktadır. St. Augustin, kötülüğün başlı başına bir cevher olduğunu reddederek onu “iyiliğin olmaması” diye tanımlar ve günahı Tanrı’nın kutsiyet ve hikmetine bir saldırı olarak değerlendirir. Ona göre günah bütün beşerî varlığa bulaşmıştır; bundan dolayı sadece bir gün yaşamış çocuk bile günahkârdır. St. Augustin’in bu kanaati, aslî günah inancına sıkı sıkıya bağlı oluşundan ve bunu doktrin haline getirmesinden kaynaklanmaktadır. Günahın kaynağı, insandaki arzularla bunların baskısı sonucu istek ve iradenin bozulması, kötü niyet ve insanın yaratılıştan getirdiği yetersizliktir. Bunlara dış etkenlerin tesiri de eklenince günah tahakkuk etmektedir. Diğer taraftan insanlık başlangıçtan beri aslî günahla mâluldür (bk. ASLÎ GÜNAH).
Hıristiyan teolojisinde günah birçok kısma ayrılmakta ve günahlar arasında bir derecelendirme yapılmaktadır. Ahd-i Cedîd’de Pavlus günahla ilgili iki liste vermektedir: “Bütün haksızlık, kötülük, tamah, şerirlik ile dolmuş olarak; haset, katil, niza, hile, huysuzluk ile dolu; kötülük söyleyenler, zemmamlar, Allah’ın menfurları, küstah, kibirli, övünücü, kötü şeyler mûcidi, ana babaya itaatsiz, anlayışsız, sözünde durmaz, tabii sevgiden mahrum, merhametsizdirler. Bu gibi şeyleri işleyenler ölüme müstahaktır diye Allah’ın hükmünü bildikleri halde yalnız bunları yapmakla kalmazlar, fakat yapanları da hoş görürler” (Romalılar’a Mektup, 1/28-32). “Ve bedenin işleri bellidir; onlar zina, pislik, şehvet, putperestlik, sihirbazlık, düşmanlıklar, münâzaa, kıskançlık, gazaplar, çekişmeler, ayrılıklar, fırkalar, hasetler, sarhoşluklar, sefahatler ve bunlara benzer şeylerdir... Bu gibi şeyleri yapanlar Allah’ın melekûtunu miras almayacaklardır” (Galatyalılar’a Mektup, 5/19-21).
Öte yandan günahları konu ve muhtevalarına, çeliştikleri güzel davranışlara ve ters düştükleri emirlere göre, ayrıca Tanrı’ya, kişinin kendine ve yakınlarına karşı işlenmeleri veya bedenî ve ruhî olmaları yönünden, hatta düşünce, söz ve davranış açısından tasnif etmek mümkündür. Günah temelde aslî günah (peccatum originale) ve fiilî günah (peccatum actuale) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Birincisinden insanlığı kurtarmak üzere Tanrı günahsız olan kendi oğlunu göndermiş, o da bu günaha kefâret olmak üzere çarmıhta can vererek kendini feda etmiştir. İnsanlar ise vaftiz olmak suretiyle bu günahtan kurtulabilmektedirler
Fiilî günahı kişi doğuştan getirmeyip kendi irade ve arzusuyla tahakkuk ettirdiğinden ondan sorumludur. Fiilî günah tabii ve ilâhî kanunların çiğnenmesidir. Bu günah Tanrı’ya karşı kasten işlenmekle kulu ebedî olan hayattan mahrum edip ebedî cezaya sürükler.
YanıtlaSilGünah, işlenen suçun ağırlığı ve işleyenin sorumluluğu nisbetinde derecelenir. Fiilî günahlar, ölüme götüren bağışlanmaz (peccatum mortale) ve ölüme götürmeyen bağışlanabilir (peccatum veniale) günahlar olmak üzere ikiye ayrılır (I. Yuhanna, 5/16-17). Kilise geleneği de bu tasnifi benimsemiştir. Ölüme götüren günah, Tanrı’nın kanununu çiğneme sebebiyle insan kalbindeki Tanrı sevgisini yıkmakta, kişiyi Tanrı’dan uzaklaştırmaktadır. Bir günahın bağışlanmaz sayılması için ciddi ve ağır olması ve bile bile işlenmesi gerekir. Ciddi ve ağır olması on emrin çiğnenmesi demektir (Markos, 10/19). Bunlar tamamen bilerek ve isteyerek işlenen günahlar olup tövbe ve Tanrı’dan af dileyip bağışlatılmazsa Mesîh’in krallığından atılmayı ve ebedî olarak cehennemde kalmayı gerektirir. Bağışlanabilir günah işleyenler ilâhî mağfireti kısmen kaybeder, âhirette de arınma yeri olan a‘râfta azap çekerler. Bağışlanmaz günahın affının Tanrı’nın bağışlamasına bağlı olmasına karşılık bağışlanabilir günah ibadet ve iyi işlerle silinir.
Bütün günahların ve kötülüklerin kaynağı yedi temel günahtır (peccata capitale). Hıristiyanlığın S. Jean Cassien ve S. Gregoire le Grand’dan itibaren benimsediği bu yedi günah şunlardır: Gurur, haset, cimrilik, sefahat, oburluk, öfke ve tembellik (Catéchisme de l’église catholique, s. 392).
Günah ferdî bir davranıştır; ancak insan günaha doğrudan ve iradî olarak katıldığında, başkasını günaha sevkettiğinde, teşvik ve tasvip edip övdüğünde, günah işleyeni uyararak engel olmadığında, kötülük işleyenleri koruduğunda başkalarının günahlarından da sorumlu olmaktadır.
Hıristiyanlık’ta da günahların affı söz konusudur. Ahd-i Cedîd’de günahın Tanrı (Matta, 6/14, 15; Markos, 11/25; Luka, 11/4), oğul Tanrı Îsâ (Matta, 9/2-6; Markos, 2/5-10; Luka, 5/20-49) ve havâriler (Luka, 24/27; Yuhanna, 20/23) tarafından affedilebileceği belirtilmektedir.
Hıristiyan inancına göre Hz. Îsâ’nın havârilerine verdiği günahları bağışlama yetkisi, Îsâ’nın yeryüzündeki vekili olan kilise tarafından papazlar vasıtasıyla kullanılmaktadır. Bu sebeple günahların affı Katolik ve Ortodoksluk’ta müşterek bir dinî esastır (sacrament). Günah itirafı ve günahların affıyla ilgili problemler kilise hukukunda ayrıntılarıyla tesbit edilmiştir (Code de droit canonique, s. 171-177).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
H. Lesètre, “Péché”, DB, V/1, s. 7-12.
S. Lyonnet, “Péché’”, Vocabulaire de théologie biblique, Paris 1962, s. 774-787.
S. L. De Vries, “Sin, sinners”, IDB, IV, 361-376.
S. G. F. Brandon, “Sin”, DCR, s. 578-579.
N. Smart, “Sin (Hindu concept)”, a.e., s. 579.
D. H. Smith, “Sin (Japanese)”, a.e., s. 580.
E. Beaucamp, “Péché (dans l’Ancien testament)”, DBS, VII, 407-470.
Ed. des Places, “Péché (dans la Grèce antique)”, a.e., VII, 471-480.
S. Lyonnet, “Péché (dans le Judaïsme)”, a.e., VII, 480-485.
a.mlf., “Péché (dans le Nouveau testament)”, a.e., VII, 486-567.
L. Ligier, Péché d’adam et péché du monde, Paris 1960, s. 29-69.
Sadık Kılıç, Kur’an’da Günah Kavramı, Konya 1984, s. 75-113.
Code de droit canonique, Paris 1984, s. 171-177.
Catéchisme de l’église catholique, Paris 1992, s. 87, 389-393.
L. Jacobs, “Capital Panishment”, The Jewish Religion, Oxford 1995, s. 66-68.
a.mlf., “Sin and Repentance”, a.e., s. 468-470.
Osman Cilacı, “İlâhî Dinler Açısından Günah Kavramı”, Diyanet Dergisi, XXIV/4, Ankara 1988, s. 41-50.
Ali M. Dinçol, “Hitit Yasalarının Ana Çizgileri ve Eski Önasya Hukuku ile Etkileşimi”, Anadolu Araştırmaları, XII, İstanbul 1990, s. 90-91.
H. H. Cohn, “Divine Punishment”, EJd., VI, 120-122.
E. Lipinski – L. Jacobs, “Sin”, a.e., XIV, 1587-1593.
J. B. Bauer, “Sin”, Bauer Encyclopedia of Biblical Theology, London 1978, III, 849-862.
A. La Coque, “Sin and Guilt”, ER, XIII, 325-331.
V. G. Walse, “Crimes and Punishments (Chinese)”, ERE, IV, 269-272.
A. C. Pearson, “Crimes and Punishments (Greek)”, a.e., IV, 273-280.
J. Jolly, “Crimes and Punishments (Hindu)”, a.e., IV, 283-285.
H. Loewe, “Crimes and Punishments (Jewish)”, a.e., IV, 288-290.
S. H. Langdon, “Expiation and Atonement”, a.e., V, 637-640.
a.mlf., “Sin (Babylonian)”, a.e., XI, 531-533.
T. W. – C. A. F. Rhys Davids, “Sin (Buddhist)”, a.e., XI, 533-534.
J. D. Ball, “Sin (Chinese)”, a.e., XI, 535-537.
H. R. Mackintosh, “Sin (Christian)”, a.e., XI, 538-544.
A. W. Mair, “Sin (Greek)”, a.e., XI, 545-556.
W. H. Bennett, “Sin (Hebrew and Jewish)”, a.e., XI, 556-560.
L. C. Casartelli, “Sin (Iranian)”, a.e., XI, 562-566.
a.mlf., “State of the Dead (Iranian)”, a.e., XI, 847-849.
M. Revon, “Sin (Japanese)”, a.e., XI, 566-567.
E. J. Thomas, “State of the Dead (Buddhist)”, a.e., XI, 829-833.
J. M. P., “Péché”, EUn., XII, 661-664.
“Péché”, Catholicisme: hier, aujourd’hui, demain, Paris 1985, IX, 1007-1036
2/3
YanıtlaSilMüellif:
ADİL BEBEK
KELÂM. Kaynaklar, Câhiliye Arapları’nın günah anlayışına sahip olduklarını, ancak âhiret hayatına inanmadıklarından günah işleyenlerin karşılaşacakları cezaların fakir düşmek, hastalanmak gibi sadece dünyada gerçekleşecek türden olduğuna inandıklarını kaydeder. Onların günah saydıkları davranışlar arasında tanrılara saygısızlık, Bahîre, Sâibe, Vasîle ve Hâmî adını verdikleri hayvanlardan faydalanmak, belli bir süre geçmeden kesilen kurban etinden yemek, yakın akraba ile evlenmek, adam öldürmek, hırsızlık ve evli kadının zina etmesi gibi hususlar bulunmaktadır (Ezrakī, I, 120-121, 123; Cevâd Ali, V, 528-529, 555, 560, 605; VI, 180-183, 203-211).
Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis metinlerinde günah kavramını ifade eden birçok kelime vardır. Bunlar arasında genel anlamıyla günah yerine kullanılanlar ism, zenb, vizr, cünâh ve hûb kelimeleridir. İsm, “işleyene ceza gerektiren, insanı hayır ve sevaptan alıkoyan fiil veya bundan doğan sorumluluk” anlamına gelir (Ebü’l-Bekā, s. 40). Kur’an’da otuz beş yerde geçen ism kelimesi, genel anlamından başka küfür ve inkârı, düşmanlığı, yalan, içki, kumar, faiz gibi günahları nitelemek için de kullanılmıştır. İsm ayrıca dört yerde “mübîn” (apaçık), bir yerde “kebîr”, bir yerde “azîm”, bir yerde de “zâhir” ve “bâtın” sıfatları ile birlikte zikredilmiştir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “is̱m” md.). Zenb, sözlükte “arka, geri, kuyruk” anlamlarına gelen zenebden türemiş olup “sonu kötü olan fiil” demektir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ẕnb” md.). İsm kelimesinin eş anlamlısı kabul edilen zenb “mükellefin gayri meşrû işi” olarak tarif edilmiş (Tehânevî, I, 507) ve otuz yedi yerde geçtiği Kur’ân-ı Kerîm’de küfür, şirk, katil, zina gibi günahlar için kullanılmıştır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ẕnb” md.). On âyette geçen “ağırlık” mânasındaki vizr kelimesi (çoğulu evzâr), bu âyetlerin çoğunda mânevî yük ve sorumluluk ilgisiyle ism yerine kullanılmıştır (bk. a.e., “vzr” md.). “Kişiyi haktan saptıran fiil veya davranış” anlamındaki cünâh da Kur’an’da geçtiği yirmi beş yerde daha çok insanlar arasındaki münasebetler için kullanılmaktadır (a.e., “cnḥ” md.; Ebü’l-Bekā, s. 41). Hûb kelimesi ise Kur’ân-ı Kerîm’de yetim malı yiyenler için doğrudan “günah” anlamında yer almaktadır (en-Nisâ 4/2). Bu beş kelimeden özellikle ism, zenb ve vizr hadislerde de çokça geçmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “is̱m”, “ẕenb”, “vizr”, “cünâḥ”, “ḥûb” md.leri).
Günahla ilgili olarak âyet ve hadislerde yer alan diğer kavramlar da şöyle gruplandırılabilir: 1. Hukukî suçu veya yanlış ve çirkin fiili anlatan terimler: cürm, sû’ (seyyie), bazı mânalarıyla hatâ (hatîe), fuhş, hubs vb. 2. Haksızlık ve haddi aşma anlamında kullanılan terimler: zulüm, israf, tuğyân, şatat vb. 3. Sonuç itibariyle günah olup sapma ve bozulmayı ifade eden terimler: dalâlet, fesad, fısk, fücûr, gay, cenef, nekb vb. (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, a.g. md.ler; Wensinck, el-Muʿcem, a.g. md.ler; ayrıca krş. Izutsu, s. 250-261). Günahın kalpteki teşekkülü ve olumsuz tesirini ise Kur’ân-ı Kerîm zeyğ (Âl-i İmrân 3/7-8), reyn (el-Mutaffifîn 83/14) ve kasve (el-Bakara 2/74) kelimeleriyle açıklar.
Günaha sevkeden faktörleri, insanın yapısında bulunan meyil ve arzularla onu dışarıdan etkileyen âmiller olmak üzere iki grupta ele almak mümkündür. İslâmiyet’e göre insan yapısında bulunan kötülüklerin kaynağı nefistir. Çünkü nefis, “alabildiğine kötülüğü emreden” (nefs-i emmâre) (Yûsuf 12/53) ve kişiyi günaha yöneltmek için fısıltılar halinde sürekli telkinde bulunan (Kāf 50/16; en-Necm 53/23) bir güçtür. Günaha sevkeden bir başka faktör de ölümsüz bir dünya hayatı içgüdüsü ve âhireti düşünmeme tavrıdır (el-Bakara 2/95-96).
Kendini bu psikolojiye kaptıran insan, hayat sadece bu dünyadan ibaretmiş gibi pervasızca hareket etme arzusuna kapılır ve hayvanî istekleri tatmin etme duygusunun baskısıyla günaha kolayca kayabilir. Kur’ân-ı Kerîm bu menfi temayüllü nefse karşı, kendini kınayan (levvâme) ve rızâ-i Hak’ta huzur bulan (mutmainne) nefisleri, yani dizginlenmiş ve eğitilmiş, iyilik yapmayı kabullenmiş nefislere ulaşmayı önerir (el-Kıyâme 75/2; el-Fecr 89/27-28). Ayrıca insanın hassas bir psikolojik yapıya sahip olması (en-Nisâ 4/28), fizyolojik ve psikolojik bağımlılıklarının bulunması da önemli günah faktörleri olarak zikredilmektedir (el-Bakara 2/155; Âl-i İmrân 3/14). Günaha götüren hâricî sebepler içinde dünya hayatının cazibesi (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/14, 185; Yûnus 10/23; er-Ra‘d 13/26), kötü örneklerin bol miktarda mevcudiyeti (el-En‘âm 6/116; el-Furkān 25/27-29) ve insanın mânevî yücelişine karşı mücadele etmeye ahdetmiş olan şeytanın tahrikleri de (el-A‘râf 7/14-18; el-Hicr 15/36-42) önemli bir yer tutar.
YanıtlaSilİslâm’da günah niteliğine, tövbesiz affedilip edilmemesine ve hakkı çiğnenen muhatabına göre gruplandırılabilir. Niteliği açısından günah küçük (sagīre) ve büyük (kebîre) olmak üzere ikiye ayrılır. Bu taksim Kur’ân-ı Kerîm’de yer almakla birlikte küçük ve büyük günahların nelerden ibaret olduğu hakkında fazla bilgi verilmez (bk. en-Nisâ 4/31; el-Kehf 18/49; eş-Şûrâ 42/37; en-Necm 53/32). Ancak hem Tanrı’nın hakkını çiğneyen hem de insanın şeref ve haysiyetini hiçe sayan şirkin en büyük günah olduğunda şüphe yoktur. Ayrıca farz veya haram şeklinde nitelenen ilâhî buyrukların ihlâl edilmesi de kebîre sayılmıştır. Konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber’den rivayet edilen metinler içinde şu yedi büyük günahı sıralayan hadis âlimler arasında şöhret bulmuştur: Şirk, büyü, adam öldürme, ribâ, yetim malı yeme, savaştan kaçma ve iffetli müslüman kadına zina isnadında bulunma (Buhârî, “Veṣâyâ”, 23, “Ḥudûd”, 44; Müslim, “Îmân”, 144; Ebû Dâvûd, “Veṣâyâ”, 10). Tövbesiz affedilmeyen yegâne günah küfür ve şirk olup cezası ebediyen cehennemde kalmaktır. Bu günahın tövbesi şüphe yok ki hak dini benimsemekten ibarettir. Diğer günahlardan özellikle büyük sayılanlarının tövbesiz affedilip edilmeyeceği konusunda çeşitli görüşler bulunmakla birlikte genellikle Allah’ın dilemesine bağlı olarak bağışlanma mümkün görülmüştür. Yine çoğunluğun kanaatine göre küfür ve şirk dışında kalan günahlar affedilmese bile ebedî azabı gerektirmez (bk. KEBÎRE). Muhataba göre günah Allah’a, diğer insanlara ve kişinin kendine karşı işlediği günahlar olmak üzere üçe ayrılabilir. İslâm literatüründe mevcut yaygın kanaate göre, kul hakkını çiğnemek ve toplumun selâmetini ihlâl etmek suretiyle işlenen günahların vebali -küfür ve inkâr dışında- Allah’a karşı işlenen günahlardan daha ağırdır. Kişinin nefsine karşı günah işlemesi selim fıtratını bozması demek olup Kur’ân-ı Kerîm’de “kendine zulmetme” tâbiriyle ifade edilmiştir (meselâ bk. el-Bakara 2/57; Âl-i İmrân 3/117, 135; et-Tevbe 9/70; el-Ankebût 29/40). Günahlar ayrıca, dünyevî cezaları açısından hakkında had cezası uygulananlar, sadece kefâret cezası gerektirenler, had ve kefâreti bulunmayıp yalnız uhrevî cezası olanlar şeklinde de taksim edilir (İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 164).
Günah işlemekten doğan ceza şahsî olup kişi kendi yaptığından sorumludur. Hiçbir kimse başkasının cezasını üstüne alamadığı gibi atalarının işlediği günahtan dolayı da sorumlu tutulmaz. Ancak gayri meşrû bir fiil ve harekette bulunanlar, bununla yetinmeyerek başkalarını da etkilemiş ve kötü bir çığır açmışlarsa aynı davranışta bulunan herkesin günahından onlarla birlikte sorumlu olurlar. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Muhammed’e indirilen vahyin “öncekilerin masalları”ndan ibaret olduğunu söyleyenlerin saptırdıkları grupların günahlarından da sorumlu tutulacakları (en-Nahl 16/24-25), ayrıca güç ve imkân sahibi olanların saptırdıkları zayıf karakterli kimselerle birlikte azaba mâruz bırakılacakları (Sebe’ 34/31-33) ifade edilmektedir
Hz. Peygamber de iyi veya kötü bir çığır açanların, onunla amel eden herkesin sevabı veya günahının bir misliyle mukabele göreceklerini belirtmiştir (Müsned, IV, 357, 359, 360, 361; Müslim, “ʿİlim”, 15-16, “Zekât”, 69; krş. Buhârî, “İʿtiṣâm”, 15). İslâmiyet’e göre, hıristiyanların inandıkları gibi Hz. Âdem’den insanlara miras kalan aslî bir günah mevcut değildir. Çünkü Allah Âdem’in işlediği günahı onun tövbesi üzerine affetmiştir (el-Bakara 2/37; krş. Anawati, s. 39-40). İnsanlar dünyaya hem hayır hem de günah işlemeye elverişli bir yetenekle fakat günahsız olarak gelirler.
YanıtlaSilGünahlara karşılık verilen cezalar dünyevî ve uhrevî olmak üzere ikiye ayrılır. Allah’a itaatsizlikte direnip O’nu inkâr eden, her türlü ilâhî uyarı ve yol göstericiliği reddeden, doğru yolu bulmaları imkânsız hale geldiği gibi diğer insanların ıslahına da engel olan toplulukların dünyada helâk edilmek suretiyle cezalandırıldığı, âhirette ise ebedî azaba mâruz bırakılacağı muhtelif âyetlerde belirtilmiştir. Müslüman fertlerin, hukuk kurallarını ve toplum düzenini ihlâl edecek şekilde işledikleri günahlara had, kısas ve ta‘zîr gibi dünyevî cezaları uygulama mecburiyeti getirilmiştir. Bununla birlikte günahkâr mümin için en büyük ceza, Abdullah b. Mes‘ûd’un da söylediği gibi onun yaşadığı dinî suçluluk psikolojisidir (bk. Tirmizî, “Ṣıfatü’l-ḳıyâme”, 49). Uhrevî ceza ise ebedî mutluluğun simgesi olan cennet nimetlerinden mahrum olmak ve cehennem azabına mâruz kalmaktır. Öte yandan günahkâr mümine dünyada uygulanan cezaların kefâret hükmünde olup uhrevî cezayı düşüreceği genellikle kabul edilmiştir (bk. Buhârî, “Ḥudûd”, 8; Tirmizî, “Ḥudûd”, 12, “Îmân”, 11). Âlimlerin bir kısmı, hadlerle ilgili bazı âyetlere dayanarak (en-Nûr 24/4-5; el-Furkān 25/68-71) uhrevî cezadan kurtulmak için ayrıca tövbe etmeyi şart koşarlar. Bu görüşün, dünyevî cezanın yargı makamlarının zoruyla uygulandığı, gönüllerinde pişmanlık duyup Allah’a dönmeyen suçlular için isabetli olduğunu söylemek gerekir (bk. CEZA).
Kur’an ve Sünnet’te Allah’ın affediciliğinden bahseden birçok ifade yer almıştır. Âyetlerde, küfür dışında kalan günahlara ait cezaların Allah’ın dilemesine bağlı olarak tövbe (meselâ bk. el-Mâide 5/39; Tâhâ 20/82; el-Furkān 25/70-71), ibadet ve taatte bulunma (Hûd 11/114), büyük günahlardan kaçınma (en-Nisâ 4/31), dünyada cezasını çekme (en-Nisâ 4/92; el-Mâide 5/38, 89, 95; krş. Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 361; a.mlf., Teʾvîlât, vr. 126b), zaruret halinde ve cebir altında bulunma (el-Bakara 2/173; en-Nahl 16/106), şehid olma (Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 259), hastalık, musibet ve felâketlere mâruz kalma (a.e., s. 148-149, 463-465) gibi durumlarla, ayrıca şefaat veya ilâhî lutufla (en-Nisâ 4/48; Yûsuf 12/87; ez-Zümer 39/53) affedileceği bildirilmektedir. Ancak burada affa konu teşkil eden uhrevî ceza olup beşerî hukukla ilgili sonuçlar, tövbe edilse bile zarara uğrayan kişi tarafından affedilmedikçe ortadan kalkmaz. Bazı günahlardan arınmanın bir yolu olan kefâret fakirleri doyurmak, giydirmek, kurban kesmek veya oruç tutmakla nefsi temizlemeyi amaçlar (el-Mâide 5/89, 95; el-Mücâdele 58/3-4; bk. KEFÂRET). Günahtan sonra yapılan iyi ameller de o günahın menfi etkisini ortadan kaldırmaya yardımcı olur (Hûd 11/114; el-Furkān 25/70-71). Öte yandan günahın Allah’a karşı itaatsizlik anlamından doğan cezasının O’ndan başka hiçbir kimse tarafından affedilemeyeceği belirtilmiştir (Âl-i İmrân 3/129, 135; el-A‘râf 7/149).
Birçok âyet ve hadis, kişinin işlediği günahlardan dolayı pişmanlık duymasını, Allah’tan bağışlanma niyazında bulunmasını istemekte ve bunun için özendirici ifadelere yer vermektedir. Bunun yanında başkalarının affedilmesi için dua ve istiğfarda bulunulması da emredilmektedir
Kur’an’da meleklerin müminler için af dilediği haber verildikten başka (Gāfir 40/7-9; eş-Şûrâ 42/5) “müminler için istiğfar etmek” kavramı Hz. Peygamber’e nisbet edilmekte, hatta bu onun görevlerinden sayılmaktadır (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/159; en-Nisâ 4/64; Muhammed 47/19; el-Münâfikūn 63/5). Hz. Nûh kendisi, ebeveyni ve evine (dinine) giren her mümin için mağfiret talebinde bulunduktan sonra aynı talebi kadın ve erkek bütün müminler için tekrar etmiş (Nûh 71/28), Hz. Ya‘kūb da oğulları için af dilemeyi vaad etmiştir (Yûsuf 12/98). Bakara sûresinin son âyetinde (2/286) bütün müslümanlara telkin edilen ortak duada yer alan, “Bizi affet, bizi bağışla, bize acı” meâlindeki cümleler dikkat çekicidir. Kur’ân-ı Kerîm’de, ilk müslüman nesli oluşturan muhacirlerin ve ensarın bazı üstünlüklerine temas edilmesinin ardından onlardan sonra gelecek bütün müslümanların birbirlerini kardeş bilecekleri ve daima sonra gelenlerin önceki kardeşleri için Allah’tan af dileme özelliğine sahip bulunacakları ifade edilir (el-Haşr 59/8-10). İlâhî din mensuplarının hürmetle bağlılık gösterdiği Hz. İbrâhim, Kâbe’yi inşa ettiği ve dolayısıyla Mekke şehrini kurduğu sırada Beytullah’ı mâbed edinenlere dua etmiş, kendi zürriyetinden daima namaz kılacak nesiller yaratmasını rabbinden dilemiş, kendisinin, ebeveyninin ve bütün müminlerin kıyamet gününde bağışlanmasını niyaz etmiştir (İbrâhîm 14/35-41). Bu uzun duanın son iki âyetinin (14/40-41), müslümanlar tarafından namazın son rüknünde selâmdan önce genellikle okunması hem tarihî bir değer taşımakta hem de evrensel bir din anlayışını yansıtmaktadır (konuyla ilgili hadisler için bk. Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 202-203).
YanıtlaSilGünaha dair birçok eser kaleme alınmıştır. Bunlar genellikle konuyu kelâmî ve ahlâkî çerçevede ele alan, günahkârın iman-küfür açısından durumunu inceleyen, günahtan sakınmanın çarelerini araştıran eserler niteliğindedir. Ebü’l-Hasan el-Vâsıtî’nin Kitâbü’l-Kebâʾir ve’ṣ-ṣaġāʾir (Köprülü Ktp., Fâzıl Ahmed Paşa, nr. 1603); Şemseddin ez-Zehebî’nin Kitâbü’l-Kebâʾir (Beyrut, ts. [Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî], trc. M. Enis Kamer, Büyük Günahlar, İstanbul 1982); İbn Kayyim el-Cevziyye’nin ed-Dâʾü ve’d-devâʾ (Amman 1992); aynı müellifin Kitâbü’t-Tevbe (Beyrut 1992); İbnü’l-Cezerî’nin ez-Zehrü’l-fâʾiḥ fî ẕikri men tenezzehe ʿani’ẕ-ẕünûbi ve’l-ḳabâʾiḥ (Beyrut 1986); Zeynüddin İbn Nüceym’in Risâle fî beyâni’l-meʿâṣî kebîrihâ ve ṣaġīrihâ (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 747, 784; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 496; Reşid Efendi, nr. 1981); İbn Hacer el-Heytemî’nin ez-Zevâcir ʿan iḳtirâfi’l-kebâʾir (Beyrut 1988, trc. Ahmet Lütfi Serdaroğlu – Lütfi Şentürk, İslâm’da Helâller ve Haramlar, İstanbul 1981); Bedreddin el-Gazzî’nin Cevâhirü’ẕ-ẕeḫâʾir fi’l-kebâʾir ve’ṣ-ṣaġāʾir (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 3767); Vecîhüddin İbn Ziyâd el-Gaysî’nin ez-Zevâcir ʿan iḳtirâfi’l-kebâʾir (Süleymaniye Ktp., Murad Buhârî, nr. 225); Ali el-Kārî’nin eẕ-Ẕaḫîretü’l-kes̱îre fî recâʾi maġfireti’l-kebîre (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 5327; Hekimoğlu, nr. 944; Ahmed Paşa, nr. 332); Şehâbeddin el-Hamevî’nin ʿAdedü’l-kebâʾir (Adana İl Halk Ktp., nr. 465); İsmâil Hakkı Bursevî’nin Şerhu’l-Kebâir (İstanbul 1257) ve Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî’nin Necâtü’l-ġāfilîn (İstanbul 1268) adlı eserleri klasik literatüre ait örnekler içinde sayılabilir.
Günah kavramıyla ilgili yeni eserler arasında Francis T. Cooke’un “Sins and Their Punishment in Islam” (MW, XXVIII [1938], s. 272-278); E. E. Elder’in “The Development of The Muslim Doctrine of Sins and Their Forgiveness” (a.g.e., XXIX [1939], s. 178-188); Georges C. Anawati’nin “La notion de ‘péché originel’ existe-t-elle dans l’Islam” (St.I, XXXI [1970], s. 29-40); Ralph Stehly’nin Un problème de théologie islamique: la définition des fautes graves (Kabāʾir) (REI, XLV [1977], s. 165-181); Cihat Tunç’un “Kelâm İlminde Büyük Günah Meselesi” (AÜİFD, XXIII [1978], s. 325-342); Sadık Kılıç’ın Kur’an’da Günah Kavramı (Konya 1984);
Osman Cilacı’nın “İlâhî Dinler Açısından Günah Kavramı” (Diyanet Dergisi, XXIV/4 [Ankara 1988], s. 41-49); Âdil Bebek’in Mâtürîdî’de Günah Problemi (doktora tezi, 1989, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) adlı çalışmaları zikredilebilir.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ẕenb”, “ḫaṭaʾ”, “ḍalâl”, “ẓulm”, “sûʾ”, “cârim”, “ṭġy”, “fısḳ”, “ḫubs̱”, “fuḥş”, “fesâd”, “srf”, “zyġ”, “kbr” md.leri.
İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “sûʾ”, “ġay”, “cenef”, “fuḥş”, “ḥab”, “ḫıns”, “şeṭaṭ”, “fücûr”, “srf”, “zeyġ”, “nkb” md.leri.
Lisânü’l-ʿArab, “ḫbs̱”, “cnf”, “fḥş”, “ḥvb”, “ḫns”, “şṭṭ”, “fcr”, “srf”, “zyġ”, “nkb” md.leri.
et-Taʿrîfât, “fücûr” md.
Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, s. 40, 41, 424, 567, 594.
Tehânevî, Keşşâf, I, 401, 507, 510; II, 938, 1132.
Kāmus Tercümesi, III, 1457.
Wensinck, el-Muʿcem, “is̱m”, “ẕnb”, “vizr”, “cünâḥ”, “ḥûb” md.leri.
M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḫaṭaʾ”, “cürm”, “is̱m”, “ẕnb”, “vzr”, “cnḥ” md.leri.
Şükûn, Farsça-Türkçe Lûgat, “günâh” md.
Müsned, I, 18, 26; III, 297, 446; IV, 357, 359, 360, 361; V, 251, 252, 256.
Buhârî, “Veṣâyâ”, 23, “Ḥudûd”, 8, 44, “İʿtiṣâm”, 15.
Müslim, “Selâm”, 23-25, “Îmân”, 144, “ʿİlim”, 15-16, “Zekât”, 69.
İbn Mâce, “Zühd”, 29.
Ebû Dâvûd, “Veṣâyâ”, 10.
Tirmizî, “Îmân”, 11, “Tefsîr”, 2/35, “Ṣıfatü’l-ḳıyâme”, 49, “Ḥudûd”, 12, “Fiten”, 7.
İbnü’l-Kelbî, Kitâbü’l-Esnâm, s. 19.
Ezrakī, Aḫbâru Mekke (Wüstenfeld), I, 120, 121, 123.
Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 361.
a.mlf., Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 40, vr. 126b.
Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), I, 244.
İbn Kayyim el-Cevziyye, ed-Dâʾü ve’d-devâʾ (nşr. M. Abdürrezzâk er-Ravd), Amman 1992, s. 164, 177-179.
Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 148-149, 202-203, 259, 463-465.
T. Izutsu, The Structure of the Ethical Terms in the Koran, Tokyo 1959, s. 250-261.
Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, V, 472, 473, 528-529, 555, 560, 578, 605; VI, 180-183, 203-211.
Sadık Kılıç, Kur’an’da Günah Kavramı, Konya 1984, s. 137-143, 160.
G. C. Anawati, “La notion de ‘péché originel’ existe-t-elle dans l’Islam”, St.I, XXXI (1970), s. 29-40
ALİ KÖSE
YanıtlaSilPSİKOLOJİ. Günah bazılarına göre sadece seküler ahlâkla sınırlı iken çoğunluk için dinî bir mahiyet arzeder ve mistik anlamıyla ruhun mükemmele doğru gelişimini engelleyen veya geciktiren davranış ve alışkanlıklardan ibarettir (Grensted, s. 130). Günahkârlık da böyle bir davranışta bulunduktan sonra hissedilen suçluluk duygusudur. Tövbe ise bu duyguyu hafifletme veya ondan sıyrılma mekanizmasıdır. Günah yalnızca teolojik değil aynı zamanda psikolojik bir kavramdır. İnsanın gerek günah işlemesi gerekse işlediği günah sonucunda suçluluk duyması tabiidir.
İnsan, günahın ana faktörünü oluşturan bazı behîmî arzulara sahiptir. Bu arzuların bizzat kendileri günah niteliği taşımaz. Meselâ açlık ve cinsellik dürtüleri ahlâkî olarak nötrdür; fakat açlık dürtüsü aç gözlülüğe, cinsellik dürtüsü de şehvete dönüşebilir. İnsanı ilgilendiren husus, bunları fazilet veya rezîlet sayılacak noktaya getirmesidir. Esasen onu hayvandan ayıran en önemli özellik de budur. Burada kişinin “özgürlük duygusu”nu tatmin etmesi de söz konusudur. Faziletli kabul edilen davranışlar yerine süflî nefisten gelen isteklerin tercih edilmesiyle insanın özgürlüğünü kullandığı zannedilebilir.
William James’ten bu yana psikologlar insanı harekete geçiren motivasyonları, dürtülerden veya ideallerden kaynaklanmaları açısından güçlü veya zayıf olmak üzere ikiye ayırırlar. Buna göre dürtülerden kaynaklananlar güçlü, akıl ve şuurdan kaynaklananlar zayıf kabul edilmiştir (Selbie, s. 229). Kuvvetli dürtülere karşı koymak zordur; hatta düşünerek yapılan davranışlarda bile şuuraltından gelen bu dürtü ve çağrışımların etkisinde kalınabilir. Bunlara karşı koymak kişilikte psikolojik çatışmalara yol açabilir. Bu da sonuçta iç sıkıntısı ve depresyona sebep olur ki klasik psikanalize göre insan bu sıkıntıyı yaşamamak için dürtülerini farklı yönlere kanalize eder.
Freud’ün ortaya koyduğu bir ego savunma mekanizması olan yüceltme (sublimation) teorisi, özellikle cinsellik ve saldırganlık ihtiva eden dürtülerin, toplumun ya da süper egonun yasaklamaları sonucunda farklı kılıflara bürünüp sosyal olarak kabul gören davranışlar biçiminde tezahür ettiğini ve dolayısıyla medeniyetin bir yüceltme ürünü olduğunu ileri sürer. Aslında Freud günah diye bir şey kabul etmez. Ona göre günahkârlık duygusu, insanoğlunun zihnî bir yanılma ile oluşturduğu Tanrı imajının misillemede bulanacağına inanarak kendisini yapmaya zorunlu hissettiği ibadet veya davranışları ihmal etmesi neticesinde oluşan bir duygudur.
Günaha sevkeden hem dâhilî hem de hâricî sebepler mevcuttur. İnsanoğlu, dürtüleri olan ve bu dürtüleri çevresi tarafından beslenen veya bastırılan bir varlıktır. Kişi gerek özel yaşantısında gerekse sosyal hayatta bazı ahlâkî-dinî kısıtlama ve emirlere, dürtülerini bastırarak ve onlara hâkim olarak uyacağını temelde kabul eder. Aksi halde sosyal hayat bir anarşi ortamı haline gelir. Fakat insan bu olumsuz dürtülere her zaman karşı koyamayıp boyun eğebilir. Tabii bunu da kişinin hem kendi karakterinin gelişimiyle hem de çevresinden gelen etkilerle kuvvetlenen veya zayıflayan dürtüleri belirler. Hisler, ihtiraslar ve çevre etkenleri onun aklına galip gelebilir. Meselâ bir alkolik, içkinin kendisine zarar verdiğini aklı ile bilir ama iradesi onu engelleyemez. Bununla birlikte davranışçı psikolojinin (behaviorism) iddiaları bir yana, psikoloji insanın tabii olarak rasyonel ve gönüllü hareket edebilen bir varlık olduğunu, akıl, duygu ve iradeyi kapsayan insan şuurunun dürtüleri kontrol edebileceğini, hatta yönlendirebileceğini kabul eder
Psikoloji, sıradan günahla marazî bir hal alan ahlâksızlık arasında ayırım yapar. Buna göre günah yanlış bir duygunun sonucu iken marazî ahlâksızlık, kontrol edilemeyen dürtüleri oluşturan şuuraltı komplekslerinden kaynaklanır. Günahı “iradenin doğru kabul edilen ideale göre hareket etmemesi” şeklinde değerlendirmek mümkündür. Buna bağlı olarak hem sıradan günahkârın hem de marazî ahlâksızın ideal bilincine doğuştan sahip bulunduğunu da söylemek gerekir. Ne var ki sıradan günahkâr ideali bilinçli olarak yerine getirmezken marazî ahlâksızlığı olan kimse buna muktedir değildir. Yani ideale göre hareket etmeyen marazî ahlâksızın iradesi günaha karşı koymak için yeterince güçlü sayılmaz.
YanıtlaSilGünah kendisiyle beraber suçluluk duygusunu da getirir. Bunun gerçekleşebilmesi için kişinin neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair dinî veya ahlâkî bir bilgisi olmalıdır. Değer yargıları oluşturmak ve sorumluluğun farkına varmak insan benliğinin tabii bir gelişimidir. Ancak bunlar, insanın hem mizacına hem de eğitimine bağlı olarak gelişir. Bir çocuk, henüz ahlâk şuuru edinmeden önce kötü bir eğitim sonucunda yalan söyleme alışkanlığı kazanabilir. Bu durumda çocuğun yaptığı iş, ilâhî iradeyle çeliştiği için günah olarak nitelendirilebilir; fakat çocuk yaptığı şeyden dolayı suçlu değildir. Çünkü ahlâkî sorumluluk çağına erişmemiştir. Dolayısıyla insana suçluluk veya günahkârlık duygusunu şuurluluk kazandırır. Dinler ve özellikle İslâmiyet kişiye günahkârlık duygusundan kurtulmanın yolunu da göstermiş, ona tövbe imkânını sunmuştur.
Günahkâr olduğu hissine kapılan kimse eğer tövbe yolunu tercih etmez veya tövbesi neticesinde suçluluk duygusunun hafiflediğini hissetmezse psikolojik rahatsızlıklara mâruz kalır. Dinî kaynaklı psikozların temel sebeplerinden birini oluşturan bu hususun, Allah’ın sevgiden ziyade cezalandırıcı yönünü vurgulayan yanlış dinî eğitimden kaynaklandığı söylenebilir. İslâm dini, günahlar için tövbe kapısının açık olduğunu ve insanın doğrudan Allah’la irtibat kurmasının gerektiğini ısrarla vurgular. Çünkü Allah tövbeleri kabul edendir ve merhamet edenlerin en merhametlisidir (bk. TÖVBE).
BİBLİYOGRAFYA
W. B. Selbie, The Psychology of Religion, Oxford 1924, s. 226-244.
L. W. Grensted, Psychology and God, London 1936, s. 129-158.
W. E. Oates, The Psychology of Religion, Waco 1973, s. 211-215.
G. E. Scobie, Psychology of Religion, London 1975, s. 83-85.
C. Bryant, Depth Psychology and Religious Belief, London 1987, s. 20-29.
Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara 1993, s. 273-277.
S. Freud, “Obsessive Acts and Religious Practices”, Collected Papers, II, London 1924, s. 28-29.
A. La Cocque, “Sin”, ER, XIII, 325-331.
HEBÂ
YanıtlaSilالهباء
Allah’ın, içinde âlemin sûretlerini döktüğü şekilsiz madde anlamında tasavvuf terimi.
Müellif:
SÜLEYMAN ULUDAĞ
Sözlükte “toz, zerrecik” anlamına gelen kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde (el-Furkān 25/23; el-Vâkıa 56/6) âhirette hiçbir karşılık verilmeyip boşa giden, geçersiz sayılan ameller için kullanılmıştır. Bazı âlimler, buradan hareketle dünyanın değersizliğini ve önemsizliğini hebâ kavramıyla ifade etmişlerdir.
Tasavvuf literatüründe ilk defa Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de rastlanan hebâ kavramını sonraki mutasavvıflar âlem-Allah, madde-sûret ve zâhir-bâtın ilişkisini anlatmak için kullanmışlardır. Allah, hebâ denilen şekilsiz maddenin içine âlemin sûretlerini (suver-i âlem, ecsâd-ı âlem) açmıştır. İlk akıl, küllî nefs ve küllî tabiattan sonra varlık mertebelerinin dördüncü ve en aşağı sırasında yer alan hebâ varlıktan o kadar az pay almıştır ki ona yok demek bile mümkündür. Nitekim ismi duyulduğu, cismi bulunmadığı için ona anka da denilmiştir. Hebâ mertebesindeki varlık ancak beyazdaki beyazlık olarak düşünülebilir; beyazlık sadece zihinde, beyaz ise duyuda var olduğu gibi hebâ da sadece zihinde vardır. Toz ve zerreciklerin varlığı güneş olmadan görülmediği gibi hebânın varlığı da onda açılan ve tecelli eden sûretler olmadan anlaşılamaz. Kendi kendine varlığı olmayıp sûretlerle var olduğu için ona sebha da (üzerinde hiçbir şey bitmeyen çorak arazi) denilmiştir (Kâşânî, s. 45). Mutasavvıfların anka veya sebha dedikleri bu kavram filozofların heyûlâ kavramını hatırlatmaktadır (bk. ANKA).
Muhyiddin İbnü’l-Arabî hebâyı “karanlık cevher ve şekil kabul eden madde” diye tarif etmiştir. İbnü’l-Arabî’ye göre tabiatla hebâ birbirini tamamlayan varlıklardır; birincisi etkiler, ikincisi etkilenir; bu etkileşimden küllî cismin sûreti doğar. Tabiat baba, hebâ anne gibi olup küllî cismin sûreti bunların eseridir. İbnü’l-Arabî, madde anlamına gelen hebâya kabul ettiği sûret tabii ise tabiî hebâ, sunî ise sınaî hebâ adını verir. Meselâ unsurlar bitki ve canlı gibi şeyler için tabiî hebâ, demir de ondan yapılan bıçak, keser ve tel gibi nesneler için sınaî hebâdır (el-Fütûḥât, II, 433).
BİBLİYOGRAFYA
et-Taʿrîfât, “hebâʾ” md.; Tehânevî, Keşşâf, I, 92; II, 1538; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 1095-1097; Ca‘fer Seccâdî, Ferheng, “hebâʾ” md.; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, II, 54, 153; II, 118, 433; İbnü’l-Hatîb, Ravżatü’t-taʿrîf (nşr. Muhammed el-Kettânî), Beyrut 1980, s. 597; Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 45.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1998 yılında İstanbul'da basılan 17. cildinde, 147-148 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
ANKA
İslâm tasavvuf ve sanatında anka veya sîmurg, halk arasında zümrüdüanka adlarıyla anılan efsanevî kuş.
HEYÛLÂ
Âlemin ilk maddesi anlamında felsefe ve kelâm terimi.
SÛRET
Duyu veya akılla algılanan bir şeyi o şey yapan öz ve ilke anlamında felsefe terimi.
TECELLÎ
Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi, sâlikin keşf yoluyla bu zuhuru idrak etmesi anlamında tasavvuf terimi.
ANÂSIR-ı ERBAA
İlkçağ Yunan, Ortaçağ İslâm ve hıristiyan felsefesinde tabii varlıkların ilkesi sayılan dört madde.
MADDE
Kâinatın kendisinden meydana geldiği şey, varlığın henüz şekil almamış belirsiz hali, sırf güç ve mutlak imkânı ifade eden cevher anlamında felsefe terimi.
CİSİM
Üç boyutlu varlık anlamında ve genel olarak ruh veya nefis gibi mânevî varlıkların karşıtı olarak kullanılan felsefe terimi.
Öğretisinde kavrama yer veren mutasavvıf
İBNÜ’l-ARABÎ, Muhyiddin
Tasavvuf ve İslâm düşünce tarihinde büyük etkileri bulunan sûfî müellif.
Kavramdan ilk olarak söz eden mutasavvıf
SEHL et-TÜSTERÎ
Sûfî ve müfessir.
http://www.ataturkunvasiyetnamesi.com/tr/uzman/images/buyuk/icerik_234.jpg
YanıtlaSilatatürk ün el yazısı notları silindi mi....
YanıtlaSilpazar 7 nisan 2002 sabah gazetesi.
mustafa kemal ataturk ün gizlenen vasiyeti nin en önemli kısmı silindimi....
Vucudu onu verenin yolunda sarfetmek gerekir.(B.L.) 195.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi.sy.674.
Dünyevî Mutluluk İçin Bir Cennet: Aile
YanıtlaSilA Paradise for Earthly Happiness: Family
Atilla YARGICI
Yrd. Doç. Dr., Harran Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fak., Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü öğretim üyesi.
Giriş
Dünyanın birçok ülkesinde komünizm, sosyalizm, kapitalizm ve hedonizmin çarkları arasında kalan aile, gittikçe yozlaşmakta, aile kavramı yerini başka kavramlara bırakmaktadır. Toplumun en küçük birimi olarak kabul edilen çekirdek aile, anne, baba ve çocuklardan oluşmaktadır. Aile, anne-babanın mutluğunu sağlayıp devam ettirmenin yanında, çocukların eğitilmesi ve topluma faydalı fertler olarak yetiştirilmesi için de çok önemlidir. Ancak, son çeyrek asırdır, gelişmiş Batı ülkelerinde aile artık geleneksel aile tipi olmaktan çıkmış, “single parents” denilen, anne–çocuk, baba-çocuk şeklinde yeni bir görünüme bürünmüştür. Bunun yanında ana- babasının kim olduğunu bilmeden büyüyen milyonlarca insan da, ailenin dejenere edilmesinin en büyük göstergelerinden birisidir.
Boşanma oranların yüzde 50-70 arasında oynadığı bir çok Batılı ülkede insanlar, kendilerine empoze edilen “aşkı” ya da “romantik aşkı” bulamadıklarından veya kaybettiklerinden dolayı, psikoterapistlerin kapısını aşındırmaktadırlar. Aynı Batı ülkelerinde ne acıdır ki, boşanmalara sebep olan unsurlar, evliliğin kurtarılması için de vazgeçilmez bir unsur olarak zikredilmektedir. Boşanma oranlarının artması, evliliklerin mutlu olmak için vazgeçilmez bir kurum olduğu inancını gittikçe sarsmakta, onun yerine sorumluluk duygusundan mahrum gayr-i meşru birliktelikler yaygınlaşmaktadır. Bazı çiftler arasında evlilikler artık beş sene evli kalma şartı ile yapılan kontratlarla en azından belli bir müddet devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Konuyla ilgilenen uzmanlara göre, gelecekte bu ülkelerin çoğunda evlilik kurumu, aile kurumu ya tamamen ortadan kalkacak ya da çok kısa süreli anlaşmalara dönecektir. Bu durum, insanlığın tekrar İslam’dan önceki cahiliye dönemine dönmekte olduğunu göstermektedir.
Mutlu evliliğin sırları, boşanmayı durdurmanın yolları, evliliği kurtarmanın ipuçları gibi kitaplar ve internet sitelerindeki rehberlik yazıları insanlığın sağlıklı bir şekilde devamı için en lüzumlu bir kurum olan evlilikleri kurtarmak için adeta çırpınmaktadır. Bütün bu olanlara ve yapılan çalışmalara baktığımızda asıl hedefin, “mutlu evlilik; ebedi sevgi”yi oluşturmak olduğu anlaşılmaktadır. Ancak çoğu zihinlerin materyalist fikirlerle yaralandığı, çoğu insanların zevkçi ahlak ekollerinin peşine düştüğü, manevi, ruhsal, kalbi olan problemlerin görmezden gelindiği bir çağda, yıkılmakta olan bir kurumun kurtulması için gerekli olan manevi temeller göz ardı edilmektedir. Evliliğin kurtarılması, boşanmanın önlenmesi, mutlu evliliğinin sırları ile ilgili çok yaygın olan ve artık bir sektör haline gelen çalışmalarda ortaya konulan çözüm yollarında hep bu materyalist ve hedonist bakış açılarının etkili olduğu görülmektedir.
Hıristiyanlık dini temel alındığında dindar bir ülke sayılan Amerika’da boşanma oranları ürkütücü boyutlardadır ve ortalama yüzde 50’dir. İlk evliliklerde boşanma oranları yüzde 50, ikinci evliliklerde yüzde 67, üçüncü evliliklerde yüzde 74’tür. Avrupa ülkelerinde de durum buna yakındır. Batı kültürünün etkisine giren Japonya ve Çin gibi Asya ülkelerinde de boşanma oranları hızla artmaktadır. Boşanan çiftlerin yüzde 66’sı çocuk sahibi değildir. Ülkeden ülkeye bazı değişikler olsa bile genel olarak boşanmanın en önemli sebepleri, ekonomik problem, sadakatsizlik ya da aldatma-aldatılma, cinsel isteksizlik ve hayatta değişiklik arayışına girilmesi gibi hususlardır. Buradan anlaşılmaktadır ki, Amerika ve diğer Avrupa ülkelerinde Hıristiyanlık aile kurumunun çözülmesini engellemeye olumlu katkılarda bulunamamaktadır. İncil’de yer alan, ”eşini kendi bedenin gibi sev” emirleri, Hıristiyan erkekler üzerinde yeterli etkiyi gösterememektedir. Diğeri ülkelerde sahip olunan felsefi ve dini referanslar da aileyi korumada yeterli olamamaktadır.
YanıtlaSilÜlkemize geldiğimizde, Türkiye Müslüman bir ülkedir. Dünyada boşanma oranının en düşük olduğu ülkelerden birisidir. Bu oran binde 1.4’tür. Ancak yılda 90 binden fazla evliliğin boşanma ile neticelenmesi ve bu oranın az da olsa artma eğilimi göstermesi, bu konunun üzerinde durulmasını gerektirmektedir.
Devletin yaptırdığı bir araştırmaya göre, “Bireylerin boşanmasında en önemli faktör geçimsizliktir. Bunu doğuran nedenlerin başında da sırasıyla ilgisizlik ve sorumsuzluk, kıskançlık, çocuk nedeniyle yaşanan anlaşmazlıklar, ekonomik sıkıntılar, eşle kopukluk ve bedensel uyumsuzluk” gelmektedir.
Ülkemizde boşananların yüzde 90’ı kentlerde yaşamaktadır. Bu araştırma, boşananların çoğunun 2-5 yıl arasında evli kaldıklarını saptamıştır. Daha önce ailede olan boşanmaların diğer boşanmalar için örnek teşkil ettiği, bu durumun kadınlarda daha yaygın olduğu söylenebilir. Boşananların büyük bölümünün, tanıştırılarak veya bir süre flört ettikten sonra evlendikleri görülmektedir. Araştırmaya göre, boşanmış erkeklerin ve kadınların yaklaşık yüzde 90’ı evlilik kararını kendileri vermiştir. Boşanmış kadın ve erkeklerin evlenmelerinde birinci neden, ‘aşık olmak’ şeklinde belirtilmektedir. Bu durum, başta Amerika olmak üzere Batı kültürünün sinema ve televizyon ve basın yoluyla insanlarımız üzerinde ne kadar çok etkili olduğunu göstermektedir. Romantik aşk efsanesinin büyüsüne kapılan insanlar, evliliklerini sağlam olmayan temeller üzerine kurmakta, bu da kısa süre boşanma ile neticelenmektedir.
Burada karşımıza bazı sorular çıkmaktadır: Fıtratın bir gereği olan evlilikleri korumak nasıl mümkündür? Eşler birbirlerine nasıl daha çok sevgi ve saygıyla yaklaşabilirler? Eşler arasındaki sevgi ve şefkat nasıl ölene kadar devam ettirilebilir? Bireyler boşanmayı nasıl en son seçenek olarak düşünebilirler? Yıkılmak üzere olan evlilikler nasıl kurtarılabilir ve kurulmakta olan evlilikler nasıl sağlam bir şekilde kurulabilir? Ailenin televizyon, sinema, gazeteler ve internet vasıtasıyla gittikçe yozlaştırılmaya çalıştığı çağımızda sağlıklı bir aile nasıl olur? İslam dininin ailenin kurulmasında ve devamında ne gibi olumlu katkıları vardır? İslam’ın ana kaynaklarını kendisine referans olarak alan Said Nursi, aile hayatımızın bir cennet hayatına dönüşebilmesi için neler önermektedir? İşte bu çalışma, bu gibi sorulara cevap bulmaya çalışmayı amaçlamaktadır.
A. İslamiyet’e Göre Ailenin Önemi
YanıtlaSilEvlilik, toplumun en temel kurumudur. Toplumun gerçek bir toplum olması, fertlerin mutlu olması, insan neslinin sağlıklı bir şekilde devam etmesi, dünyaya gelen çocukların terbiye edilip büyütülmesi, erkek ve kadının bedensel olduğu kadar ruhsal ve kalbî olarak da tam olarak tatmin olup sükûnet bulması ancak aile kurmakla mümkündür. Cenab-ı Hak ayetlerde müminlere evlenmeye ve evlendirmeye teşvik etmektedir. Örneğin bir ayette şöyle buyrulur:
“İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah kendi fazlından onları zengin eder. Allah, geniş (nimet sahibi)dir bilendir”1
Bir başka ayette ise, “Nikah (imkanı) bulamayanlar, Allah, onları kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar” buyurmaktadır.2
Bir diğer ayet ise şöyledir: “Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı (Kendilerine) Kitap verilenlerin yemeği size helal sizin de yemeğiniz onlara helaldir Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da namuslu fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı). Kim imanı tanımayıp küfre saparsa elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, ahirette hüsrana uğrayanlardandır. “3
Peygamberimiz (s.a.v.) de hadis-i şeriflerinde evlenmeye teşvik etmiştir. Bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Evlenmek benim sünnetimdendir. Kim benim bu sünnetimle amel etmezse, benim yolumda olmamış olur. Evleniniz. Çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim. Evlenme imkânı olmayan oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırar.”4
Bir başka hadislerinde, dört şeyin peygamberlerin sünnetinden olduğunu, bunların da haya, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek olduğunu bildirmektedir.5
Konuyla ilgili bir başka hadis-i şerif de çok anlamlıdır: “Dindarlığını ve ahlakını beğendiğiniz kimse, ailenizden birisi ile evlenmek isterse, onları evlendirin. Şayet bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve fesat çıkar.”6
Görüldüğü gibi ayet ve hadislere göre, bir erkek ve bir dişiden yaratılan insanlar evlenmekle hem Allah’ın bir emrini yerine getirip ibadet sevabını kazanmış olmaktadırlar, hem de Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bir sünnetini yerine getirmiş olmaktadırlar. Bütün bunlar, evliliğin mukaddes bir kurum olduğunu ve korunması gerektiğini göstermektedir. Evliliğin engellenmesi, ya da insanların çeşitli sebeplerle evlilikten uzaklaştırılması, fitne ve fesatların, fuhuş ve ahlaksızlıkların yayılmasına, toplumun huzurunun bozulmasına sebep olmaktadır.
Günümüzde evliliklerde önemli kriterler, zenginlik, yakışıklılık ya da güzellik, iyi bir kariyer sahibi olmak gibi hususlardır. Peygamberimiz (s.a.v.) ise, bir kadınla dört şey için evlenildiğini bildirmektedir. Bunlar da mal, asalet, güzellik ve dindarlıktır. Ancak Hz. Muhammed dindar olanın seçilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.7 Çünkü insanı mutlu edecek olan husus, dini inanç ve değerlere sahip olan bir kimse ile evlenmesidir. Bir başka hadislerinde kadınların sadece güzellikleri için nikahlanmaması gerektiğini, çünkü güzelliklerinin onları tehlikeye atabileceğini bildirerek şöyle devam etmektedir: “Sadece malları için de nikahlamayınız. Çünkü malları onları azdırabilir. Dindar olanını nikahlayınız. Şüphe yok ki, burnunun bir kısmı kesik, kulağı delik ve teni siyah dindar bir cariye, dindar olmayan hür bir kadından efdaldir.”8
YanıtlaSilGörüldüğü gibi dinimiz, evliliklerin sağlıklı olabilmesi, karşılıklı sevgi ve saygının, şefkat ve merhametinin devamı için dindar olmayı, dini inanç ve değerlere sahip olmayı en birinci şart olarak göstermektedir. Burada diğer hususların hiçbir değerinin olmadığı bildirilmemektedir. Ancak dindarlığın ön plana çıkması gerektiği hatırlatılmaktadır. Çünkü dindarlık hem insanda kalıcı değerlerin oluşmasına sebep olmakta, hem de eşlerin birbirlerini geçici özelliklerden dolayı değil, kalıcı özelliklerden dolayı sevmesine, sevgilerini ebediyete taşımasına sebep olmaktadır.
Sevgi her insanda var. Hem de Bediüzzaman’ın 24. Söz’ün Beşinci Dalındaki ifadeleriyle kâinatı istila edecek kadar ucu açık olan bir sevgi var. Ama çoğu insan, böyle sonsuz denecek kadar bir potansiyele sahip olan sevginin niçin verildiğinin farkında değil. Halbuki bu sonsuz potansiyele sahip olan sevgi, sonsuz ve mukaddes bir güzelliği olan Allah’ı sevmek için insana verilmiştir. Yaratıcı bizim kendisine iman etmemizi, kendisini tanımamızı ve kendisini sevmemizi, buna bağlı olarak da O’na ibadet etmemizi istemektedir. İnsan yaratıcının kendisine verdiği bu sevgiyi, ya Allah’a ya da diğer varlıklara karşı kullanır. Allah’ı sevmeden doğrudan diğer varlıkları sevmek, gerçek bir sevgi değildir ve sevilen şeyler bu sonsuz potansiyele sahip olan sevgiye değmemektedir. Aynı zamanda Allah inancından ve sevgisinden mahrum olarak geliştirilen bir sevgi, örneğin evlendiğimiz eşimize yönelmişse, o zaman eşimizin sadece maddi özellik ve güzelliklerine yönelmiş, manevi ve ahlakî yön ya hiç nazara alınmamış, ya da en son sıralarda yer almıştır. İşte bu durumda Allah sevgisinin yerleşmediği bir kalbin bir insanı sevmesi, yapmacık ve suni bir sevgi olmakta, bu da kısa bir süre içinde sona ermekte, her iki tarafı da yaralamaktadır. Yani insanlar, en önemli sevgi objeleri olan eşlerini Allah’ın bir hediyesi, bir nimeti olarak sevmemekte, sadece zatları için sevmektedir. Halbuki ayette zikredilen içimize koyulan sevginin ilk objesi, Allah olsa, Allah’ı kainatta yansıyan isim ve sıfatlarıyla tanıyıp da sevsek, o zaman eşimizi O’nun namına, O’nun için sevebiliriz. Bu sevgi, “yaratılanı hoş gör, Yaratandan ötürü” prensibinin aile hayatımıza yansımasına sebep olur
Evlilikler, Allah için olmazsa, eşler birbirlerini Allah için sevmezse, ruhsal birliktelik, gönül birlikteliği, şefkat güzelliğine bağlı birliktelik, ahiret inancına bağlı birliktelik olmaz. Kadın ya da erkek o zaman bir meta gibi olur. Bir fiziksel eğlence vasıtası ve bir oyuncak haline gelir. Oyuncaktan bıkılınca da değiştirme başlar. Batı dünyasında boşanmalarının çok yüksek olmasının sebeplerinin birisi de dünyevi olan evliliklerden bir müddet sonra bıkılması, manevi, uhrevi bir yönün, Allah ile bir bağın ya hiç bulunmaması ya da doğru bir şekilde olmamasıdır.
YanıtlaSilAllah’a ve ahiret gününe inanan bir mümin ise, erkek olsun kadın olsun eşini Allah için sever. Zaten daha evlenirken buna dikkat eder. Evlenirken dikkat etmemişse, sonradan bunu temin etmeye çalışır. Peygamberimizin (s.a.v.) tavsiyesine uyarak, “dindar olan bir eş”i tercih eder. Allah için sevginin başlangıcı budur. Allah için sevgide eşler birbirine emanettir. Erkek de, kadın da çobandır. Amaç dünya ve ahiret mutluluğudur. Batılının keşfedemediği bir durumdur bu. Allah için birbirini seven eşler bilirler ki, imanla kabre girerlerse cennette birlikte olacaklar. Ebedi bir şekilde birlikte olacaklar. Konuyla ilgili olarak Yüce Allah bir ayet-i kerimede, “Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz.”9 Buyurmaktadır.
Sonraki ayetler de onların Cennetteki durumlarını anlatıyor:
“Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız. İşte, bu yapmakta olduklarınıza karşılık size miras verilen cennettir. Orada sizin için bol bol meyve var, onlardan yersiniz” 10
Cennet ebedi kalınacak, Cenab-ı Hakkın sonsuz lütuflarına, en büyük lütfu olan Cemalini görmeye vesile olacak bir mekân. İşte buraya beraber gitmek, gerçek mutluluktur. Gerçek mutluluğa götüren yolda yürümek de insana mutluluk verir. Dünyada bile güzel bir piknik yerine giderken insan ne kadar mutlu oluyor. İşte böyle bir inanç, evlilik bağını kuvvetlendirir. Hayat ebedi hayata kadar uzanan bir yoldur. Ebediyete kadar birlikte yürürsek, engelleri birlikte aşarsak, o zaman bu hayat yolunun ve yolculuğunun anlamı çok büyük olur. Oraya gitmeyen yollara girenlerin beraberlikleri de kısa sürer, mutlulukları da… Çünkü o yollardan gitmek zordur. Hz. Muhammed gibi bir rehberimiz, Kur’an gibi bir yol haritamız, bir kitabımız olmazsa hayat yolu zorların da zoru bir yoldur.
Ahirette ebedî olarak yepyeni bir yaratılışla cennette birlikte olacaklarına inanan, ebediyet âleminin anahtarını almak için çabalayan karı-koca bu yolda ayaklarına takılan taşlara, batan dikenlere aldırış etmezler. Ebedi arkadaşlığın hatırı için sevgi dolu bir hayat yaşarlar. Allah için birbirlerini seven insanların hiç mi hataları, kusurları olmaz? Olmaz olur mu! Beşerdir şaşar denmiştir. Ancak gittiğimiz yolun ebede, sonsuzluğa giden bir yol olduğunu bildiğimizde, sevgimizin Allah için olduğunu hatırladığımızda eşimizin hatalarını büyütmeyiz. Gerçekten yanlış bir şey yapmışsa da ona düşmanlık beslemeyiz, ona kin beslemeyiz. Onunla aramızda aşılmaz bir duvar, bir buz dağı örmeyiz. Said Nursi’nin 22. Mektup’ta bildirdiği gibi, Gönlü gerçek sevgi ile dolu bir insanın kalbinde düşmanlığa yer olmaz. Düşmanlık mecazi olur artık. O acımaya, şefkate dönüşür. Bu durumda birbirimizin hatalarını lütufla düzeltmeye çalışırız. Ama kalbimizde sevgi değil de, düşmanlık varsa bu durumda karşımızdaki insana, eşimize olan sevgimiz sahte olur. Sadece onu sözlerle uyuturuz. Hatalarını bağışlamayız. Affetme ahlakımız olmaz. O halde Allah için olan sevginin tezahürü affetmektir, hoşgörülü olmaktır. Eşimizin sevmediğimiz bir ya da birkaç sıfatı olabilir. Bu da insan olmamızdan dolayı anormal değildir. Onu da öyle kabul etmek lazım. Diğer güzel sıfatlarına, özelliklerine bakmalıyız. Birkaç sıfatı hoşumuza gitmiyor diye, onu ortalığa bırakamayız. Ebediyet yolunun yolcularına, ebediyet yoluna bizi gönderen Rabbimiz bu durumda bize şöyle bir davranış öneriyor:
YanıtlaSil“Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur”.11
Eşimizden kızgınlık anında bizim hoşumuza gitmeyen bir söz işittiğimizde, nasıl davranmamız gerektiği şöyle bildirilmektedir:
Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav, çünkü biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.”12 Yani, başkalarının olduğu gibi eşimizin, çocuklarımızın hatalarına, yanlışlarına, kötülüklerine iyilikle karşılık vermek, onları affetmek aile hayatımızı cennetten bir köşe haline getirecektir. Bu af, onların hatalarının düzelmesi için çaba sarfetmeyi engellemez, aksine teşvik eder. Aynı zamanda bu aile arasındaki bağların daha da kuvvetlenmesine sebep olur.
YanıtlaSilB. Risale-i Nur Perspektifi: Aile’de Gerçek Mutluluk
İnsan dünyada mutluluğu değişik şekilde tadabilir. Ancak insanı en çok mutlu eden hususların başında evlilik, yani bir aile kurmak gelmektedir. Fakat bu mutluluğun geçici değil daimi olması, engellerle karşılaştığında hemen ortadan kalkmaması, basit sebeplerden dolayı hemen boşanmayla kesintiye uğramaması için dikkat edilmesi gereken bazı hususlar vardır. Nursî, eserlerinde bu hususların en önemlilerini zikreder.
Said Nursi, evlilik akdinin insanın dünyevî mutluluğunun esaslarından birisi olduğunu dile getirir. Ona göre, insan evlilikle kalbine mukabil bir kalp bulur ve karı-koca sevgilerini, aşklarını, şevklerini, sevinçlerini ve kederlerini paylaşır, birbirlerine yardımcı olur.13
Nursi’nin bu ifadelerine göre evlilik, insanın kalbine mukabil bir kalb bulmasının, sevgi, lezzet, gam ve kederlerini paylaşmasının en doğru adresidir. Çünkü insanın hayatta en çok ülfet ettiği kimse, onun eşidir. Bu yüzden Nursi, bu paylaşmanın sadece sevgi, lezzet gam ve keder paylaşması değil, aynı zamanda “hayret ve tefekkür paylaşımı” olduğunu da söylemektedir. “ Bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun ister ki, birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalplerin en latifi, en şefiki, “kısm-ı sâni” ile tâbir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam eden, sûrî ve zahiri olan arkadaşlığı samimileştiren, kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hâli olmasıdır.”14
O bu ifadeleriyle, gerçek dindar olan bir eşte bulunması gereken nitelikleri en veciz bir şekilde dile getirmektedir. Her şeyden önce kadın ve erkeğin mutlu olması “nikah” akdine bağlıdır. Yani evlenmelerine bağlıdır. Evlenmeden, gayr-i meşru bir hayatta insanın mutlu olması mümkün değildir. Nursi’nin 32. Sözdeki ifadesiyle, “Gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir.” Yani gayri meşru birliktelikler, merhametsiz azapların çekilmesine, insanın şefkat beklediği nazarlardan nefret görmesine sebep olur. İkinci olarak, eşler, evliliklerinin mutluluk içinde geçmesini istiyorlarsa, birbirlerini sevmeli, sevinçlerini ve kederlerini paylaşmalıdır. Beraber sevinmeli, beraber üzülmelidir. Üçüncü olarak, evliliğin hayret ve tefekkür paylaşımı gibi günümüz pragmatik felsefesinin çok ötesinde önemli ortak noktaları olmalıdır
Yani karı koca yeni öğrendiği ve şaşkınlığa düştüğü bir şeyi, yeni okuduğu ve beğendiği bir hususu paylaşmalıdır. Böyle bir durum evliliğin düşmanlarından olan rutin ve sıkıcılığı ortadan kaldırdığı gibi, bedensel hazların ötesinden akıl ve ruhun önünde açılan geniş manevi sofralarda da paylaşılacak çok büyük manevi lezzetler olduğunu ortaya koyar. Dördüncü olarak, kadın ile erkek arasındaki ülfeti, arkadaşlığı pekiştiren ve doyumsuz hale getiren şeylerin başında, iffetli, yani namuslu olmak, haramdan uzak bir yaşantıyı benimsemek, kötü ahlaki niteliklerden uzak olmak gelmektedir. Eşler arasındaki sevginin devam etmesi ve şefkatin oluşması, iffetli olmaya; yani kötü ahlaki vasıflardan uzak olmaya bağlı olan bir durumdur. Çünkü ister erkek, ister kadın olsan eğer kötü ahlak sahibi ise, yani niteliklerinin çoğu güzel değilse, o insanın zengin olmasının, o insanın güzellik sahibi ya da yakışıklı olmasının, tanınmış bir aile sahibi olmasının hiçbir anlamı yoktur. İnsanı insan yapan imandır ve ona bağlı olarak da güzel ahlak prensipleridir.
YanıtlaSilYine Bediüzzaman’a göre aile; insanlık nev’inin dünya hayatında en cemiyetli bir merkez, en esaslı bir zemberek, dünyevî saadet için bir cennet, bir melce; bir tahassüngâhtır.15
Onun bu ifadelerinde ailenin dünyevî mutluluk için bir cennet ve bir sığınak olduğunu söylemesi altı çizilmesi gereken iki önemli husustur. Bu ifadelere göre dünyevî mutluluğun gerçek adresi, evlilik dışı münasebetler, meşru olmayan davranışlar değil, ailedir. Aynı zamanda aile, insanı dış dünyada, yani toplumda insanı bekleyen bir çok tehlikelerden korunmak için bir sığınak görevi görmektedir. Aile sadece karı-kocayı korumakla kalmaz, çocukları da en güzel şekilde korur. Bu ifadeler, “kadınlar sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtüsünüz” ayetini hatırlatmaktadır.16
Dünyevi mutluluk için bir cennet ve bir sığınak olarak nitelendirilen ailenin mutluluğu ise, “samimî ve ciddî vefâdarâne hürmet ve hakikî ve şefkatli ve fedâkarâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise, ebedî bir arkadaşlık ve daimî bir refakat ve sermedî bir beraberlik, hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta, birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münasebetlerin bulunmak fikriyle ve akidesiyle olabilir.”17
Said Nursî’nin, Kur’an ve hadis perspektifi ile ortaya koyduğu mutlu aile modelinde bulunması zarurî olan ahlaki kurallar, samimî ve ciddî hürmet, hakikî, şefkatli ve fedakarâne merhamettir. eşlerin birbirine saygısı, çocukların ana-babalarına saygısı, eşlerin birbirine sevgi ve şefkati, çocuklarına sevgi ve şefkati ve yaşlandıkları zaman çocukların ana-basına sevgi ve şefkati nasıl samimî, ciddî, hakikî ve fedakarâne olabilir? Ona göre, bunun sağlamanın yolu, Allah’a ve ebedi cennet hayatına imandır. Mademki Kur’an salih ve saliha olan eşlerin cennette ebedi olarak birlikte olacaklarını söylüyor. O halde buna iman etmek, bunu düşünmek insanın hürmet, sevgi ve şefkatinde samimi, ciddi ve fedakâr olmasını sağlar. Ebedî bir hayatta beraber olma inanç ve düşüncesine sahip olan bir insan, eşinin ebedî hayatta, ebedi bir hayat arkadaşı olacağını söyler, onun çirkin ve ihtiyar olmasına önem vermez.
Böyle ebedî bir arkadaşlığın hatırı için her türlü fedakârlığı ve hürmeti yapar.18 Böyle düşünen bir insan, Allah’ın en çok buğzettiği helal olan boşanmayı kolay kolay aklına getirmez. Buradan anlaşılmaktadır ki, ahiret inancının sağlam olması, evliliklerinin temelinin de sağlam atılmasına sebep olmakta, başta anne baba olmak üzere bütün aile fertlerinin birbirlerini ebedî bir sevgi ile sevmelerine sebep olmaktadır. İşte Batı dünyasının aradığı ama bulamadığı sevgi böyle bir sevgidir.
YanıtlaSilBir ailede kadının herhangi bir sebepten dolayı çirkinleşmesi, ihtiyarlaması gibi durumlar bile ailenin birlikteliğini bozmayıp kuvvetlendiren bir unsur olursa, o aile dünyanın en mutlu ailesi olur. Bu inancın kuvvetli olmadığı aileler, menfaat, güzellik, yakışıklılık gibi geçici özellikler üzerine kurulduğundan çok uzun sürmemektedir. Menfaatler azaldığında, güzellik bozulduğunda ya da inanç zayıflığının verdiği sorumsuzlukla vefa ortadan kalktığı zaman evlilik de bir anda bozulmaktadır. Bu yüzden Nursî’ye göre, kısacık bir arkadaşlıktan sonra ebedî bir ayrılık düşüncesi ve inancı, ancak gerçek olmayan mecazî bir merhamet ve sun’î bir hürmet verebilir ve insan artık bir hayvan gibi hareket etmeye başlar. Tıpkı hayvanlarda olduğu gibi diğer galip olan hisler, duygular, menfaatler, o hürmet ve merhameti mağlup eder, o dünyevi cenneti cehenneme çevirir.19
Bu tespitler, dünyada gittikçe artan, yavaş yavaş ülkemize de sirayet eden boşanma oranlarının gerçek sebebini de açıklamaktadır. Sadece bedensel hazlar ve menfaat peşinde koşan bir insanın evlendiği eşiyle mutluluk içinde yaşaması mümkün değildir. İster erkek ister kadın olsun bu inanç ve ona bağlı manevi değerlerden, ahirette ebedi beraberlik düşüncesinden mahrum olan kimselerin başka türlü yaşaması da çok şaşırtıcı olur. Nursi, insanlığın bu kanayan yarasına iman odaklı, özellikle de ahiret inancı odaklı bir çözüm önerisi sunmaktadır. Sevginin gerçek sevgi, hürmetin hakiki ve samimi hürmet, şefkatin fedakâr bir şefkat olması bu inanca bağlıdır. Bunun dışındaki çözümler, kökleri hastalanan bir ağacın yapraklarını ilaçlamaya benzer. Yaprakları ilaçlamak ağacın kurumasını engelleyemediği gibi, kişisel gelişimin çok denenmiş ve başarısız olmuş metotları da evlilikleri kurtarmada yetersiz kalır.
Nursi, erkeklerin kadınları ebedi bir sevgi, ebedi bir arkadaş düşüncesi ile sevmesinin yanında, kadınların da erkekleri böyle ebedi bir sevgi ile sevmesi gerektiğini söyler. Ona göre, bir kadın kocasına yalnız dünya hayatına mahsus bir hayat arkadaşı değildir. Belki ebedi hayatta dahi bir hayat arkadaşıdır. Bu yüzden ebedi arkadaşı olan kocasından başkasına güzelliklerini göstermemeli, kocasını kıskandırmamalı ve darıltmamalıdır. Bir erkek, eşini ebedi bir arkadaşlık açısından sevdiği, bu yüzden ona ciddi bir muhabbet beslediği, o kadın çirkinleştiği ve ihtiyarladığı zaman da o sevgi ve şefkati taşıma kararlılığında olduğundan dolayı, kadının kendi güzelliklerini sadece kocasına tahsis etmesi, sevgisini ona hasretmesi, insanlığın gereğidir, yoksa pek az kazanır, pek çok şey kaybeder.20 Ona göre, mutluluk, eşler arasında karşılıklı güven, samimî bir hürmet ve muhabbetle sağlanır. Ancak tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o karşılıklı hürmet ve sevgiyi kırar.21 Özellikle kadınların İslam’a uygun olmayan ortamlarda, İslam’a uygun olmayan giyiniş tarzlarıyla çalışması bu güvensizliğin ve sevgi kaybının en önemli sebepleri arasındadır.
Kadının en önemli hasletlerinden ikisinin de “sadakat ve güven” olduğunu söyleyen Nursi’ye göre, açık saçıklık bu sadadaki kırar, kocası nazarında güvenin kaybolmasına sebep olur ve kocasının da vicdan azabı çekmesine sebep olur. Said Nursi, cesaret ve cömertliğin kadınlarda iyi bir haslet olmadığını, güven ve sadakata zarar vereceğini de bildirir.22 Burada cesaret ve cömertlik, kadının sadece kocasına göstermesi gereken güzelliklerini kocasının dışındaki erkeklere gösterme ile ilgili “cesaret ve cömertlik” olarak kullanılmaktadır. Ona göre kocanın görevi de, “himaye, merhamet ve hürmettir.”23 Bir erkek, ancak güvendiği, sadık olduğuna inandığı, sevmeye değer bulduğu eşini himaye etmek ister, ona merhamet ve hürmet eder. Bu yüzden güvenin kaybolması, sadakatin sarsıntıya uğraması, vicdan azabı ve sevginin azalması ya da kaybolması mutsuz bir ailenin mutsuzluğunun sebeplerini oluşturmaktadır. Çünkü artık erkek sadakatsiz, güven duymadığı ve sevgisinin azaldığı bir kadını himaye etmek istemez, ona hürmet etmez ve merhamet duyguları kabarmaz. Bu durum, bir cennet gibi olması gereken aileyi cehenneme çevirir ve böyle bir evlilik de çok fazla devam etmez.
YanıtlaSilDiğer taraftan Bediüzzaman evli kadınlara seslenerek, gerçek mutluluğun meşru dairenin dışındaki zevklerde, lezzetlerde olmadığını, bunlardan alınan lezzetten çok fazla elemler ve zahmetler bulunduğunu, meşru eğlence ve lezzetin ne olduğunu hatırlatır ve şöyle der:
“Kat’iyen biliniz ki: Daire-i meşruanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde; on derece onlardan ziyade elemler ve zahmetler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hâdisatlarla isbat etmiştir. Uzun tafsilatı Risale-i Nur’da bulabilirsiniz.
Ezcümle: Küçük Sözlerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi benim bedelime sizlere tam bu hakikatı gösterecek. Onun için daire-i meşruadaki keyfe iktifa ediniz ve kanaat getiriniz. Sizin hanenizdeki masum evlâdlarınızla masumane sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir. Hem kat’iyen biliniz ki; bu hayat-ı dünyeviyede hakikî lezzet, îman dairesindedir ve îmandadır. Ve a’mâl-i sâlihanın her birisinde bir mânevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefahette, bu dünyada dahi gâyet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kat’î delillerle isbat etmiştir.”24
Said Nursi, sinemanın pek yaygın olmadığı bir zamanda, büyük çoğunluğu aile bağlarını ortadan kaldırıcı filmlerin oynatıldığı sinemaların meşru olmayan bir eğlence olduğuna dikkat çeker. Batı dünyasında ailenin çökmesinin en önemli sebeplerinden birisi de sinema filmleridir. Filmlerde gösterilen gayr-i ahlaki sahneler, kadın ve erkek arasındaki gayr-i meşru münasebetler normal birer davranış olarak takdim edildiğinden, manevi değerlere sahip olmayan insanlar üzerinde yıkıcı etki bırakmaktadır. Bugün romancı Batı medeniyetinin ortaya çıkardığı sinemalarda gösterilen en masum filmlerde bile gayr-i ahlaki unsurların var olduğu bilinen bir gerçektir.
Televizyon, sinemaları evlere kadar getirmiş, internet her evin içine kadar girmiştir. Teknoloji ailenin eğitilmesi, dinimizin öğrenilmesi, maneviyatımızın geliştirilmesi için kullanıldığı zaman insanlığın yararınadır. Ne yazık ki günümüzde büyük çoğunluğuyla dinin, ahlakının, manevi değerlerin öğretilmesine değil, öğütülmesine çalışmaktadır. Evde çoğu ile ilgilenmesi, onu yetiştirmesi gereken bir anne ve baba, zamanları televizyon dizileri, filmleri karşısında geçirirlerse, çocuklarına gereken zamanı ayıramazlar. Halbuki Nursi, insanın çocuklarıyla masumane sohbet etmesinin yüzer sinemadan daha zevkli olduğunu bildirmektedir. Çünkü birisinde gerçek olmayan bir şeyle karşılıksız bir iletişim kurulmaktadır. Sinemadaki karakterleri insan sevse, beğense onların cansız görüntülerinden bir karşılık bulamaz. Bu da karşılıksız bir iletişim, karşılıksız bir sevginin oluşmasına sebep olur. Halbuki insanın çocuğuyla sohbet etmesi, ona dinini, diyanetini, güzel ahlakı öğretmesi, onu muhatap alması çocukta büyük bir sevgi ve ilginin oluşmasına sebep olacaktır. Anne baba bu sevgiyi yüreklerinde hissedecekler böylece mutluluklarına mutluluk katmış olacaklardır. Nursî, aileye mutluluk verecek gerçek sevginin çocukla ciddi ilgilenmek olduğuna vurgu yapmaktadır.
YanıtlaSilOna göre kadın, bir annedir ve çocuğun ilk tesirli öğretmenidir. Baba büyük ölçüde dışarıda olduğu için çocuk üzerinde anne kadar etkili olamaz. Kadınlarda “fedakâr şefkat” bulunmasından dolayı, çocuklarını karşılıksız severler. Bu güzel haslet insanın dünya ve ahiretinin kurtulmasına sebep olmalıdır. Fakat “bazı fena cereyanlarla o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez veyahut suiistimal edilir.”25
Nursi’ye göre bu fedakâr şefkat potansiyel olarak bütün annelerde vardır. Ancak fena cereyanlar olarak nitelendirdiği, dünyevileşmeye teşvik eden modernite, hayatın her alanına sirayet eden materyalizm, kadınları yuvalarından çıkaran feminizm gibi akımlar, insanın nazarını sadece dünyevi istikbale çevirmektedir. Bu da kadınlarda bulunan bu fedakâr şefkatin rotasını şaşırmasına, Said Nursi’nin ifadesiyle, “şefkatin suiistimal edilmesine” sebep olmaktadır.
Ona göre bu suiistimal de şöyle olmaktadır:
“O şefkatkâr valide, çocuğun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakarlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. Oğlum paşa olsun diye bütün malını verir; hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor, Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor.”2
26
YanıtlaSilBuradan anlaşıldığına göre, çocuğuna İslami terbiye vermeyen bir kimse, ona gerçek şefkat göstermiyor demektir. Gerçek şefkat insanı uhrevi tehlikelerden de korumak için çalışmaktır. Sadece dünya ve menfaat odaklı düşünmek, şefkatin kötüye kullanılması anlamına gelir. Bu durum çocuklarda da ana-babalarına karşı gerçek bir şefkatin oluşmasını engeller, çocuklarına en çok muhtaç oldukları zamanlarda onları yanlarında bulamazlar. Aynı zamanda çocukların ahirette ana-babalarından davacı olmalarına da sebep olur. İnsan çocuğunun dünyasını kurtarmayı düşündüğünden daha da fazla ahiretini kurtarmayı düşünmelidir. Çocuğunun ahiretini kurtarmak için çabalayan bir insan salih bir evlat yetiştirdiğinden onun kazandığı hayırların bir mislinin, ana-babasının amel defterine de geçeceği unutulmamalıdır. O halde bir insanın çocuğuyla ilgilenmesi, ona dinini-diyanetini, İslam ahlakını öğretmesi, onun ebedi hayatını da kurtarmaya çalışması bir ailenin mutlu olmasına çok önemli katkılarda bulunacak bir husustur. Allah’a ve ahiret gününe inanan ve birbirlerini “ebedî hayat arkadaşı” olarak görerek sevgilerini ve şefkatlerini ahiret odaklı yapan anne-babalar, çocuklarını da ahiret odaklı sevmek suretiyle ailenin dünyevi mutluluğuna çok önemli katkılarda bulunmuş olmaktadırlar.
Sonuç
Dinî değerlerin kıymetini kaybettiği, inançların etkisini bir hayli yitirdiği, ahlakın hedonist ahlaka dönüştüğü toplumlarda böyle bir sonuçla karşılaşılması hiç de sürpriz sayılmamalıdır. Batılı bazı bilim adamları, devlet adamları bu çözülmeye çareler bulmaya çalışırken, Batıyı taklit etmekte bir yarış içinde olan bizim gibi ülkelerde de, ailede yozlaşmanın gittikçe arttığı bir realitedir. Hâlâ romantik aşkın evliliklerin tek sebebi, mutlulukların tek sebebi olarak gösterildiği filimler, televizyon dizileri hem Batıdan sürüyle gelmekte, hem de bizdeki kanalların birçoğu benzer şeyleri insanlara sunmaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki, ailenin çözülmesi, ailenin aile olmaktan çıkması yaşlanan dünyamızın bir numaralı sorunu haline gelmiştir. İslam dini, ailenin dini esaslar üzerine kurulmasına büyük önem vermekte ve evliliği temel kaynaklarında teşvik etmektedir.
Çağımızın sorunlarını geçen asrın başlarından itibaren iyi okuyan Said Nursi, ailenin bu yozlaştırılmasına karşı, İslam dininin inanç ve ahlak ilkeleri doğrultusunda çözüm önerileri sunmuştur. Nursi’nin ortaya koyduğu aile modelinin temelinde iman, bu imanın içersinde de ahirete iman bulunmaktadır. Ona göre bu iman tahkiki, sağlam bir iman olmalıdır. Mümin bir insan evlenmeyi, geçici heveslerini, arzularını geçici olarak tatmin etmek için değil, ebedî bir arkadaşlık için, dünyaya gelecek çocuklarını da sevgi ve şefkat ile yetiştirmek için ister. Bu modelde, evlilikler, maddi menfaatler üzerine, güzellik ve yakışıklılık üzerine, soy-sop üzerine kurulmaz. Ahlak güzelliği üzerine kurulur. Erkek ve kadın arasına Allah tarafından koyulan sevgi, yaşlandıkça güzelliği artan dinî ve ahlakî güzellik üzerine kurulur. Said Nursi’nin önerdiği bu modelde, eşler birbirini Allah için sevdiği gibi, çocuklarını da Allah için severler. Bu sevgi, hataları birlikte düzeltmeyi, problemleri büyütmeden birlikte çözmeyi sağlar. Eşlerin yaşın ilerlemesiyle fiziksel özelliklerinin kaybolması, nefret ve ayrılığı değil, ebedî arkadaşlık düşüncesiyle güzel muameleyi doğurur. İman-sevgi, şefkat ve ahlak üzerine kurulmuş olan ailelerde, sıkıntılar en asgariye iner. Bugün, insanlık, Nursi’nin Kur’an ve sünnet referanslarıyla ortaya koyduğu bu iman, ahlak, sevgi ve şefkat temelli aile modeline ihtiyaç duymaktadır. Bu model üzerinde ciddi çalışmalar yapılması ve insanlığa bir reçete olarak sunulması İslamî olduğu kadar, insanî bir borçtur.
Öz
Öz
YanıtlaSilAile, anne-babanın mutluğunu sağlayıp devam ettirmenin yanında, çocukların yetiştirilmesi, eğitilmesi ve topluma faydalı fertler olarak yetiştirilmesi için de çok önemlidir. Ancak, son çeyrek asırdır, gelişmiş batı ülkelerinde aile artık geleneksel aile tipi olmaktan çıkmış, “single parents” denilen, anne–çocuk, baba-çocuk şeklinde yeni bir görünüme bürünmüştür. Bunun yanında ana- babasının kim olduğunu bilmeden büyüyen milyonlarca insan da, ailenin dejenere edilmesinin en büyük göstergelerinden birisidir. Fıtratın bir gereği olan evlilikleri korumak nasıl mümkündür? Yıkılmak üzere olan evlilikler nasıl kurtarılabilir ve kurulmakta olan evlilikler nasıl sağlam bir şekilde kurulabilir? İslam’ın ana kaynaklarını kendisine referans olarak alan Said Nursi, aile hayatımızın bir cennet hayatına dönüşebilmesi için neler önermektedir? İşte bu çalışma, bu gibi sorulara cevap bulmaya çalışmayı amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Aile, mutluluk, evlilik, boşanma, muhabbet, şefkat, iffet, sadakat, güven, himaye, hürmet
Abstract
Family is not only important since it ensures and sustains parents’ happiness, but also in raising and educating children as useful individuals for the society. However, within the latest quarter century, family does not have its traditional family type anymore in developed western countries, and gained a new look called “single parents” in the form of mother-child, father-child. In addition to this, millions of people who grew up without knowing who their parents are one of the greatest indicators of family degeneration. How is it possible to protect marriages, that are one of the requirements of natality? How can the marriages that are about to destroy be saved and how new marriages can be firmly established? What does Said Nursi, who takes main Islamic sources as reference, suggest to turn our family life into a life in paradise? This study aims at finding answers to such questions.
Keywords: Family, happiness, divorce, fondness, mercy, chastity, loyalty, trust, conservation, regard
Dipnotlar:
YanıtlaSil1. Nur,24/32.
2. Nur, 24/33.
3. Maide,5/5.
4. İbn-i Mace, Nikâh, 1.
5. Tirmizî, Nikâh, 1.
6. Tirmizî, Nikâh,3.
7. İbn-i Mace, Nikâh, 6.
8. İbn-i Mace, Nikâh, 6.
9. Zuhruf, 43/70.
10. Zuhruf, 43/71-73.
11. Nisa, 4/19.
12. Müminun, 23/96.
13. Nursî, Said, İşarâtu’l-İ’caz, Tercüme, Abdulmecid Nursi, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s. 164-165.
14. Nursî, İ.İ’caz,s. 165.
15. Nursî, Said, Şualar, Sözler Yayınevi, İstanbul, tarihsiz, s. 154.
16. Bakara, 2/187.
17. Nursî, Şualar, s.154.
18. a.g.e., s. 164.
19. a.g.e., 164.
20. Nursi, Said, Lem’alar, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978. s. 185-186.
21. Nursî, Said , Lem’alar, s. 186.
22. Nursî, Said , Lem’alar, s. 187.
23. Nursî, Said , Lem’alar, s. 187.
24. a.g.e., s. 189
25. a.g.e., s. 187.
26. Nursî, Said , Lem’alar, s. 188-189.
ÖZAL, Turgut
YanıtlaSil(1927-1993)
Türkiye Cumhuriyeti’nin sekizinci cumhurbaşkanı.
İlişkili Maddeler
Selefi, kendisinden önceki cumhurbaşkanı
EVREN, Ahmet Kenan
Türkiye Cumhuriyeti’nin yedinci cumhurbaşkanı.
Birlikte çalıştığı, danışmanlığını yaptığı kişi, halefi
DEMİREL, Süleyman Sami
Türkiye Cumhuriyeti’nin dokuzuncu cumhurbaşkanı.
Müellif:
MUHİTTİN DEMİRAY
13 Ekim 1927’de Malatya’da doğdu. Babası Mehmet Sıddık Bey, annesi Hafize Hanım’dır. Aile Cinlioğlu olarak tanınmaktadır. Anne tarafı, Elazığ’ın Çemişkezek ilçesinin 1974 yılında Keban Barajı’nın altında kalan Toma mezrasındandır ve Kayı boyuna dayanır. Babasının memuriyeti sebebiyle Anadolu’da çeşitli mekteplerde okudu. Bilecik’in Söğüt ilçesinde başladığı ilkokulu dördüncü sınıfta iken (1937) babasının tayini Silifke’ye çıktığından Silifke’de bitirdi. Silifke’de girdiği ortaokulu Mardin’de tamamladı. Mardin’de o zamanlar lise olmadığı için ailesi onu Konya Lisesi’ne gönderdi. Bir yıl sonra da ortaokulu bitiren kardeşi Korkut’la birlikte Kayseri’deki liseye nakledildi. Buradan mezun olunca (1945) gittiği İstanbul’da kaydolduğu İstanbul Teknik Üniversitesi’nden 1950’de yüksek mühendis olarak mezun oldu. Üniversite yıllarında dinî alt yapısı güçlendi ve burada iken Necmettin Erbakan’la tanıştı. Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı’nın evindeki bir sohbette daha sonraları sıkı bir irtibat içinde olacağı Mehmet Zahit Kotku’nun yakın arkadaşı ve dergâhın postnişini Abdülaziz Bekkine ile tanıştı.
İlk görevine 1950’de Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde başladı. Süleyman Demirel’in de çalıştığı bu kurum o yıllarda Ankara’nın en iyi kurumları arasında yer alıyordu. Demirel baraj projelerini çizerken Özal da projelerin elektrikle ilgili hesaplarını yapıyordu. Bu arada Hasan İnan’ın kızı Ayhan Hanım’la evlendi. 1951 yılının ilkbaharında başlayan ve sonbaharında sona eren bu evlilik onda derin iz bıraktı. Altı ay sonra elektrik enerjisi ve mühendislik ekonomisiyle ilgili eğitim görmek üzere bir yıllığına Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Amerika’nın teknolojisinden ve toplumsal yaşamından etkilendi. 1953’te Türkiye’ye dönünce Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde çalışmaya devam etti ve genel müdür teknik müşaviri oldu. İkinci evliliğini 31 Mayıs 1953’te Semra Yeyinmen ile yaptı. 1958’de Ankara’da iki yıllık Devlet Yatırım Planı’yla ilgili çalışma grubunda yer aldı; bu grup Devlet Planlama Teşkilâtı’nın çekirdeğini oluşturdu. 1957’de Devlet Su İşleri genel müdürü olan Süleyman Demirel’in 1958 ve 1959 yıllarında danışmanlığını yaptı. 1959-1961 yıllarında ifa ettiği askerlik görevinin ardından Elektrik İşleri Etüt İdaresi’ndeki vazifesine geri döndü ve 1965 yılına kadar bu görevini sürdürdü.
1965’te Süleyman Demirel hükümeti kurulunca başbakanlık müşavirliğine tayin edildi. 1967’de Devlet Planlama Teşkilâtı’nın başına getirildi. Bu görevinin yanında Ereğli Demir-Çelik Fabrikaları Yönetim Kurulu üyeliği, Para Kredi başkanlığı, Ekonomik Koordinasyon Kurulu başkanlığı, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Bölgesel Kalkınma ve İşbirliği Örgütü kurul başkanlığı yaptı. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından görevden alınınca Dünya Bankası’ndan gelen teklifi kabul ederek Dünya Bankası Başkanı McNamara’nın özel danışmanı oldu. 1975’te Türkiye’ye dönüp Sabancı Holding’de genel koordinatör olarak işe başladı. Daha sonra çeşitli firmalarda değişik görevlerde bulundu. Aynı dönemde Madenî Eşya
Sanayicileri Sendikası üyesi oldu. Bir süre sonra Madenî Eşya Sanayicileri Sendikası’nın önce yönetim kurulu başkanlığını, ardından genel başkanlığını üstlendi. 1977 seçimleri öncesinde Millî Selâmet Partisi’nden İzmir’den milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Süleyman Demirel 12 Kasım 1979’da bir azınlık hükümeti kurunca hükümetin planlama ve başbakanlık müsteşarlıklarına getirildi. 24 Ocak 1980 tarihinde yayımlanan ve “24 Ocak kararları” diye anılan Türkiye’nin en köklü ekonomik reformuyla ilgili kararların alınmasında başta gelen isimler arasında yer aldı.
YanıtlaSil12 Eylül 1980 darbesinde Kenan Evren tarafından çağrılarak 24 Ocak kararlarının uygulanacağı ve beraber çalışma isteği kendisine bildirildi. 20 Eylül’de kurulan Bülent Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı oldu ve 13 Temmuz 1982’de istifasına kadar görevini sürdürdü. Halk oyuna sunulan yeni anayasa 8 Kasım 1982’de kabul edilip parti kurma çalışmaları başlayınca 20 Mayıs 1983’te Anavatan Partisi’ni oluşturdu. 6 Kasım 1983’te yapılan genel seçimlerde tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde etti. 13 Aralık 1983’te kurduğu hükümet 24 Aralık 1983’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden güven oyu aldı. Böylece başbakan olarak Türkiye’nin 1980’li yıllarına damgasını vuracağı yeni bir dönemi başlattı. Şubat 1987’de Amerika’da “koroner by-pass” ameliyatı oldu. Aynı yıl gerçekleştirilen erken genel seçimlerde de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu sağladı. Anavatan Partisi’nin 18-19 Haziran 1988 tarihinde yapılan II. olağan büyük kongresindeki konuşması esnasında kendisine düzenlenen suikastta parmağından hafif şekilde yaralandı. Kürsüden bu durumda yaptığı konuşma kamuoyunda derin etki bıraktı. Kenan Evren’in yerine 31 Ekim 1989’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde cumhurbaşkanı seçildi ve 9 Kasım’da cumhurbaşkanlığı görevini devraldı. 17 Nisan 1993’te kalp krizi geçirerek öldü. Böylece 1983 yılında başlayan, Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve toplumsal alanlarında birçok yeniliğin yapıldığı bir dönem sona ermiş oldu
YanıtlaSilTurgut Özal bir devlet adamı olarak bazan mütevekkil, kaderci, bazan da inatçı bir karakter sergilemiştir. Kafasına koyduğu işi mutlaka başarmak isteyen bir kişiliğe sahipti. Kazanma arzusu, kaybetmeyi kabullenmemesi ve tez canlılığı ile dikkat çekiyordu. Bürokratik işlemlerin uzamamasını ister, sürekli yenilik peşinde koşardı, yeni teknolojiye karşı özel bir merakı vardı. Siyasî hayatında ve davranışlarında liberal düşünce tarzı onun en önemli özelliğiydi. O zamana kadar Türkiye’de alışılmamış bir siyasetçi profili çizmişti. Konuşmaları, mimikleri, davranışları ve insanlara yaklaşım tarzı ile sade bir insan görüntüsü ortaya koymuş, halka yakın davranışlarıyla geniş kitlelerin sempatisini kazanmıştı. Bu durumuyla halkın gözünde her gün karşılaşılan bir insan profili çizmekteydi. Siyaset sahnesinde asık suratlı, üstten bakan devlet adamı yerine sevimli ve sempatik bir görünüm sergilemişti. Türk halkının çoğunluğu Özal’ın şahsında kendi kimliğiyle iktidara ortak olduğuna inanmıştı. Özal, devletin geleceğe yönelik kimlik tasavvuru ile halkın tarihsel süreçten gelen geleneksel kimliği arasında bağlantı kurma becerisini de göstermişti. Bir yönüyle Türkiye’yi çağdaş dünyanın rasyonel değerleriyle buluşturmaya çalışırken diğer yönüyle Türk insanının yerel değerlerine evrensel ufuklar açma çabasındaydı.
Özal, siyasî olarak kavgadan uzak dört farklı eğilimi birleştirme hedefini ortaya koymuş, kendi görüş ve düşüncelerini esas alarak bu dört eğilime yeni bir ruh ve anlayış kazandırma yoluna gitmişti. Temelde muhafazakâr aile yapısına sahipti. Cumhuriyetçi yönetici sınıfının yetiştiği ortamda yetişmemiş, Cumhuriyet’in bürokratik kadrolarını yetiştiren okullarda okumamıştı. Yaşam tarzından, yönetim biçiminden ve liberal düşünce yapısından etkilendiği Amerika Birleşik Devletleri, Özal’ın dünyaya açılan küresel siyasî bakışının temel paradigmasını oluşturdu. Amerika’nın toplumsal ve siyasal yapısı, Türkiye’nin kültürel ve etnik temelden kaynaklanan sorunlarının çözümünde ilham kaynağı olarak onun üzerinde etkili oldu
Turgut Özal’ın gerek iç politikada toplumsal sorunların çözümünde, gerekse ekonomide ve dış siyasette gerçekleştirmeye çalıştığı politikalarda ana hatlarıyla bir istikrarın olduğunu söylemek mümkündür. 1973’te Dünya Bankası’nda çalışırken Süleyman Demirel’e gönderdiği bir mektupta Türkiye’nin durumu ve yapılması gerekenlerle ilgili düşüncelerini aktarmış ve serbest piyasa ekonomisine geçilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Nisan 1979’da yayımladığı “Kalkınmada Yeni Görüşün Esasları” başlıklı rapor, 1983’te iktidara gelen Anavatan Partisi’nin hükümet programının ekonomik ve siyasal söylemlerinin temelini oluşturacak ve Özal’ın ölümüne kadar savunduğu görüşlerin esaslarını ortaya koyacaktır. Özal, bir taraftan Osmanlı devlet geleneğinin modern Türkiye politikasına güncelleştirilerek uyarlanması ve yeni bir ivme kazandırılması, diğer taraftan özellikle dış politikada Türkiye’nin jeopolitik, jeokültürel, güvenlik ve tarihsel hinterlandını oluşturan Osmanlı mirasına sahip çıkabilecek bir stratejinin geliştirilmesi isteğini ortaya koymuştur. Balkanlar’dan Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya uzanan bölgede Türkiye’nin çıkarlarının korunabilmesi ve Türkiye’nin güvenliğinin sağlanmasının statükocu bir zihniyetle değil çok yönlü geliştirilecek aktif bir dış politika ile mümkün olacağına inanmaktaydı. Dış ilişkilerin yürütülmesinde ülkelerle olan ekonomik ve ticarî münasebetlerin asıl itici gücü oluşturduğunu düşünen Özal, dış ilişkilerde ticarî ve ekonomik çıkarların daha fazla vurgulandığı bir politika stratejisini benimsemiştir. 1985’te Pakistan, İran ve Türkiye arasında kurulan Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı ile jeopolitik açıdan önem taşıyan bir kuşak üzerinde stratejik oyuncu ve mihver devletlerle ticarî ilişkileri kurumsallaştırmaya çalışmış, soğuk savaş sonrası bu örgüte Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinin dahil olmasını sağlayarak ekonomik ve ticarî bölgesel iş birliğini Orta Asya’ya kadar yaymaya gayret etmiştir. Aynı şekilde onun inisiyatifiyle kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü, küreselleşen dünya ekonomisinde kalkınmakta olan bölge ülkelerinin ticarî ve ekonomik ilişkilerinin uyumlaştırılmasını öngörmekteydi.
YanıtlaSilÖzal 1987’de Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik için başvurdu. Avrupa Birliği ile kurumsal iş birliğini gerçekleştirerek Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme konusundaki açıklarının kapatılmasına gayret etti. Demokratik kurumsallaşmanın önündeki engelleri kaldırmaya çalışan Özal bilhassa din ve vicdan hürriyeti, düşünce hürriyeti, teşebbüs hürriyeti üzerinde durmakta ve bir ülkenin kalkınması ile bireysel özgürlükler ve demokratik haklar arasında sıkı bir ilişki görmekteydi. 1987’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının kabul edilmesi, 1991’de 141, 142 ve 163. maddelerin kaldırılması, düşünce hürriyeti ve hukuk anlayışında vatandaşlara tanınan haklar Özal’ın hânesine yazılan olumlu uygulamalardır. Genel anlamda, iç politikada temel özgürlüklerin geliştirilmesine yönelik icraatlarla hizmetin devlete değil topluma ve bireye yapılmasını sağlayan insan merkezli politik bir söylem geliştirmesiyle önemli bir zihnî değişim ortaya koyan Özal iç ve dış politikadaki icraatlarında ve öngörülerinde her zaman haklı çıkmamış, özellikle ekonomik politikaları eleştirilmiş, geleneksel değerlerin maddiyatçılık karşısında giderek bozulduğu, çıkarcı bir hayat tarzının toplumun bünyesinde derin yaralar açtığı belirtilmiştir
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Osman Ulagay, Özal Ekonomisinde Paramız Pul Olurken Kim Kazandı Kim Kaybetti, Ankara 1987; Başbakan Turgut Özal’ın Dış Gezilerinde Konuşmaları 1987-1988, Ankara 1988; Anavatan Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Turgut Özal’ın 2. Olağan Büyük Kongrede Yaptığı Konuşmalar, Ankara 1988; Hasan Cemal, Özal Hikayesi, Ankara 1989; Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 21. Asır Türkiye’nin ve Türklerin Asrı Olacak Konulu Konuşmaları, Ankara 1991; “Geleceğe Bakış, Değişim”, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Marmara Kulübü Toplantısı’daki Konuşmaları, Ankara 1992; “Türkiye’de Gerçekleşen Büyük Değişim, İkinci Değişimin Hedefi 15 Batı İleri Ülkesinin Arasına Katılmak”, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın İş Dünyası Vakfı Toplantısındaki Konuşmaları, Ankara 1992; Yavuz Gökmen, Özal Sendromu, Ankara 1992; Nokta Dergisi, “Turgut Özal Özel Eki”, 17 Nisan 1993; Kutlay Doğan, Turgut Özal Belgeseli, Ankara 1994; Nail Güreli, Gerçek Tanık Korkut Özal Anlatıyor, İstanbul 1994; Mehmet Barlas, Turgut Özal’ın Anıları, İstanbul 1994; Devlet ve Siyaset Adamı Turgut Özal (ed. İhsan Sezal), İstanbul 1996; Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara 1996; Engin Güner, Özal’lı Yıllarım, İstanbul 2000; M. Ali Birand – Soner Yalçın, The Özal: Bir Davanın Öyküsü, İstanbul 2001; Cengiz Çandar, “Türklerin Amerika’ya Bakışından Örnekler ve Amerika’nın Türkiye’ye Bakışı”, Türkiye’nin Dönüşümü ve Amerikan Politikası (ed. Morton Abramowitz, trc. Faruk Çakır), Ankara 2001, s. 169-219; Şaban H. Çalış, “Ulus, Devlet ve Kimlik Labirentinde Türk Dış Politikası”, Türkiye’nin Dış Politika Gündemi (der. Şaban H. Çalış v.dğr.), Ankara 2001, s. 3-34; M. Hakan Yavuz, “Değişen Türk Kimliği ve Dış Politika: Neo-Osmanlıcılığın Yükselişi”, a.e., s. 35-63; Muhittin Demiray, “Özal Dönemi Türk Dış Politikasının Temel Anlayışları”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, XVII, 291-300; Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet (ed. İhsan Sezal – İhsan Dağı), İstanbul 2003; Tanıl Bora, “Turgut Özal”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Liberalizm (ed. Tanıl Bora – Murat Gültekingil), İstanbul 2005, s. 589-601; Emin Akdağ, “Özal-Vefatının 10. Yılında Turgut Özal Belgeseli (1927-1993)”, Aksiyon Dergisi, sy. 436, İstanbul 14 Nisan 2003 (özel ek).
YanıtlaSilBiz bugün, yani 1 Kasım 1928’de bir “Minor reset” yaşadık. Bakın İsmet Paşa (‘Paşa’ demek yasak, biliyorum efendim. Biliyorum ‘Efendi’ demek de yasak). Biliyorsunuz “Şapka” giymek de mecburi. Ama üniformalılar dışında giyen kaç kişi.
Bugün Harf Devrimi’nin yıl dönümü, 3 Kasım’da ABD seçimleri var. 4 Kasım AİHS’nin 70.yılı.
Biliyor musunuz, bizim sınır komşularımızın hiçbiri harflerini değiştiremedi. İşgale uğradılar yine değiştirmediler. İşgal yıllarında zayıflayan harflerine geri döndüler, Azerbaycan hariç. Güney Azerbaycan Farisi alfabesi kullanır. Azerbaycan da bizi takip etti, ama yine de harflerinde bazı farklılıklar mevcut. Mesela Yunanlar, Bulgarlar, Gürcüler, Ermeniler, Farisiler, Araplar, Yahudiler kendi alfabelerini kullanırlar.
Harf Devrimi ile gelen “Türk alfabesi” değil, Latin Alfabesidir. Fatih Bizansı / Doğu Roma’yı Latin işgalinden kurtardı, ama Harf devrimi ile Latin askerleri topraklarımızı değil ama alfabesi kafamızı işgal etti. 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun”un kabul edilmesi ile yeni bir süreç başladı. Hem de aniden ve hiçbir hazırlık, altyapı olmadan. Bir toplum bir gecede okur-yazar olmaktan çıkartıldı. Latin alfabesinin kabul edilmesi ile Osmanlıca, Arapça, Farsça bütün yayınlar toplatılmaya başladı, kütüphaneye girişler yasaklandı.
İnkılapların hiçbiri Osmanlıya yeni bir şey getirmedi. Hepsi vardı. Devrim ya da inkılap dedikleri şey aslında İslami olanın yasaklanması idi.
İsmet İnönü bu konuyu şöyle açıklar hatıratında: “...Harf inkılâbı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. (...) Harf inkılâbının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler.”
Aslında Arapça harfler, Osmanlı’da bir “Hat sanatı”nın doğmasına da vesile olmuştu. Hatta deniyordu ki, Kur’an Mekke’de nazil oldu, Kahire’de okundu, İstanbul’da yazıldı. Hat sanatı beraberinde tezhibi getirdi. Kâğıdın ve mürekkebin kalitesini artırdı. Ve bütün bunların üzerine bir gecede yok edildi. “Eskiyi unutacaktık”. Okullarda “on yılda on beş milyon genç yaratılacaktı”.
Harf inkılabı ile din, tarih ve gelenek arasına bir duvar örüldü. Hâlâ bu duvar yıkılmış değil. Berlin duvarından daha müstahkem bir duvar oldu. Hâlâ arşivlerimizden yararlanamıyoruz. Zaten bu darbenin ardından dil devrimi geldi. Genç cumhuriyetin İstiklal Marşı’nı bile genç nesiller okuyamaz oldu. Kemalistler Nutuk’u okuyup anlayacak durumda değil artık. Çünkü “az zamanda çok işler başarmışlardı”. İlk dönem alfabelerini bulup bir baksanız, o ilk birkaç yıl öyle komik şeyler olmuş ki Mesela “Kâr” diye yazmıyorsunuz “Khar” yazıyorsunuz. Bugün “Mekteb diye yazdığımız kelimeyi o gün “Mekhteb” diye yazıyorlardı.
YanıtlaSilNecmeddin Sadık’ın “Türk Alfabesi” isimli kitabının kapağında Mustafa Kemal’e atfen şöyle denir: “Büyük taarruza karar verdiğim zaman İsmet paşaya: Göreceksin neler olacak demiştim. Şimdi size söylüyorum: Göreceksiniz neler olacak”.
O dönem yayınlanan karikatürlerde, İslam, Müslüman, cami, hoca, Arapça harflerin horlandığını, aşağılandığını, tekmelendiğini görürsünüz.
Neyse “Minor Reset” dönemi geçmişte kaldı. Artık gençler emojilerle haberleşiyor. Nesnelerin iletişiminden sonra düşünce nakli söz konusu olacak. Ses nakli zaten şimdiden uygulamada. “Yeni normal” dönemde, bırakın harfi, dil de kalmayacak sanki. Great Reset, insanların cinsiyetlerini bile “Gender” ile resetlemeye kalkışıyor şimdiden.
Covid’le başlayıp, korku pandemisine dönüşen ve aşı ile devam edecek sürecin ilk etabı tamamlanıp, derin uykudan uyandığımızda, insanlık tarihi için gerçi dönüşü çok zor olacak bir sürecin içinde bulabiliriz kendimizi.
Dil değişirse, her şey değişir. Her şey değişmişse dil de değişir.
Google
YanıtlaSil
YanıtlaSilMüellif:
M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU
23 Temmuz 1908 inkılâbı sonrasında mevcut istihbarat birimleri ve hafiyelik teşkilâtına gösterilen tepkiler bu kurumların neredeyse tamamen tasfiyesine yol açmıştır. Bunun yanı sıra II. Abdülhamid döneminde benimsenen panislâmizm siyasetinin yürütülmesinde kullanılan değişik mekanizmalar, gerek bu alanda görevlendirilen kişilerin devre dışı kalması gerekse yeni siyasetler oluşturulması yolundaki beklentiler sebebiyle işlevsiz kalmıştır. Siyasette yeni bir güç merkezi halinde ortaya çıkan Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti kendi istihbarat birimlerine ve fedai teşkilâtına yarı resmî bir karakter kazandırarak bu boşluğu doldurmaya çalışmış, bu sebeple II. Meşrutiyet döneminin ilk yıllarında ciddi bir yetki çatışması meydana gelmiştir. Aslında Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti’nin (cemiyet 1908 ihtilâlinin ilk günlerine kadar bu adı kullanır) 1908 öncesindeki muhaberatına bakıldığında, özellikle Batı devletlerinin idaresi altına girmiş müslüman topluluklarla Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk kavimleriyle irtibat konusunda II. Abdülhamid’in izlediği siyasetten temelde farklılık göstermeyen düşüncelerin örgüt tarafından benimsendiği görülür. Nitekim Terakkî ve İttihat Cemiyeti reisleri 1906 yılında Uhuvvet-i İslâmiyye Cemiyeti adı altında Paris merkezli bir teşkilâtı örgütlemiş, Âzerî ve Tatar aydınları ve siyasî cemiyetleriyle ilişkiler kurmuştur
1908 sonrasında kendi teşkilâtını tedrîcen devlet istihbaratı haline getiren İttihat ve Terakkî Cemiyeti aynı şekilde dünya müslümanları, Kafkasya ve Orta Asya Türkleri’yle münasebetleri düzene sokma alanında kurumsal düzenlemeler yapmıştır. Balkan savaşlarının ardından bu topluluklara Rumeli’nin kaybedilen topraklarındaki müslümanlar da katılmıştır. Bunun yanı sıra Trablusgarp’ın İtalyanlar tarafından işgali, Asîr’de Seyyid Muhammed el-İdrîsî, Yemen’in Cibâl bölgesinde İmam Yahyâ Hamîdüddin ve Arabistan yarımadasının değişik bölgelerinde yerel liderlerin nüfuz alanlarını genişletmeleri Arap liderleriyle ilişkinin niteliğini değiştirmiştir. Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın Veteriner Miralay Râsim Bey’in telkiniyle gayri resmî olarak Eşref Sencer (Kuşçubaşı) tarafından 1898’de kurulduğu ve 1910’da Sultan Reşad’ın onayı ile resmiyet kazandığına dair kayıtların geçerliliği tartışmalıdır. Mevcut belgelerden 17 Teşrînisâni 1329 (30 Kasım 1913) tarihinde Harbiye Nezâreti bünyesinde Umûr-i Şarkıyye Şubesi veya Teşkîlât-ı Mahsûsa diye adlandırılacak bir teşkilâtlanmaya gidilmesinin kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Fakat aynı belgeler, asıl örgütlenme ve faaliyetin 1914 yılında bilhassa I. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır. Nitekim savaşın ardından teşkilâtın faaliyetlerinin soruşturulması amacıyla belgeleri talep edildiğinde müdürlüğün Başkumandanlık Vekâleti’ne bağlı şekilde kurulup ilga edildiği vurgulanmıştır (BA, HR.SYS 2461/31-4.12.1918). Teşkilâtlanmanın, İttihat ve Terakkî Cemiyeti içinde Enver Bey (Paşa) liderliğindeki askerî ağırlıklı kanadın güçlendiği bir dönemde yapılmasının bir neticesi olarak örgütlenme de askerî karakter kazanmış ve Enver Bey’in denetimi altında gerçekleştirilmiştir. Enver Bey ile 1905 sonundan itibaren cemiyeti örgütleyen Dr. Nâzım ve Dr. Bahâeddin Şâkir beylerin Teşkîlât-ı Mahsûsa içindeki konumları ve örgütün ideolojisinin şekillenmesindeki rolleri bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Enver Paşa’nın Bingazi’de Alman propagandası tarafından dikkat çekici bir askerî ve sivil örgütlenme modeli diye nitelenen düzenlemeleri (Enver Pascha, Um Tripolis, s. 7 vd.), Dr. Bahâeddin ile Dr. Nâzım beyler tarafından idare edilen Terakkî ve İttihat Cemiyeti muhaberatında dünya müslümanları, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türkler’e yönelik olarak dile getirilen görüşler (Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyetinin 1906-1907 Senelerine Ait Muhaberatının Kopya Defteri, s. 119-123, 180-181) ve La Fraternité Musulmane-Uhuvvet-i İslâmiyye Cemiyeti’nin belirtilen amaçlarıyla (Archives nationales [Paris], Fonds Emile Corra, 17/AS/23/dr2; Şûrâ-yı Ümmet, sy. 122 [1907],
YanıtlaSilÜmmet, sy. 122 [1907], s. 4) Teşkîlât-ı Mahsûsa ideoloji ve uygulamaları arasında çarpıcı benzerlikler bulmak mümkündür. Teşkîlât-ı Mahsûsa başkanlığına getirilen Süleyman Askerî Bey, hem Bingazi’de hem Garbî Trakya’da direnişte ve geçici yönetimler kurulmasında (1913) önemli görevler almış bir Osmanlı zâbitidir. Teşkîlât-ı Mahsûsa örgütlenmesinin, İttihat ve Terakkî Cemiyeti tarafından 1911 sonrasında planlanarak icra edilen eylemlerin devlet mekanizması içinde tek merkezden ve daha geniş ölçekte uygulanması amacıyla gerçekleştirildiğini belirtmek gerekir. Trablus ve Balkan savaşlarının yol açtığı sorunlar, I. Dünya Savaşı’nın çıkışıyla birlikte çatışmaya Osmanlı Devleti’nin dahil olması, bu tür bir istihbaratın ve gayri nizamî harp teşkilâtının eylem alanı ve hacminin fazlasıyla genişlemesine sebep olmuştur. Yeni örgütte Süleyman Askerî, Yâkub Cemil ve Âtıf (Kamçıl) gibi İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin önde gelen fedai liderleri görev almıştır. Süleyman Askerî Bey’in 1914 sonunda Irak’ta görevlendirilmesinin ardından Ali Başhampa reisliğe getirilmiş, onun 31 Ekim 1918 tarihinde vefatından sonra Hüsamettin (Ertürk) son başkan olarak çalışmıştır.
YanıtlaSilTeşkîlât-ı Mahsûsa örgütlenmesine dair ulaşılabilen belgelerden örgütün Mısır, Tunus, Orta Asya’nın değişik bölgeleri, Hindistan, Afganistan, Balkan devletleri arasında paylaşılan eski Rumeli vilâyetleri, Vilâyât-ı Şarkıyye, Kafkasya, Kırım gibi bölgelerle ilgilenen masaları ve değişik dillerde istihbarat toplayarak propaganda yapan birimlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Teşkilât, I. Dünya Savaşı’nda belgelerde dârülharp diye atıfta bulunulan Kafkasya, Suriye, Asîr gibi savaş alanlarına değişik ölçeklerde (çete, müfreze, tabur, alay) faaliyet gösteren yarı askerî yapılanmaların gönderilmesini sağlamış; Mısır, Sudan, Trablusgarp bölgelerinde operasyonlar yapmaya çalışmıştır. Ayrıca Ermeni tehcirinde aktif rol almış, Dr. Bahâeddin Şâkir Bey örgütün Vilâyât-ı Şarkıyye reisi sıfatıyla bunun uygulayıcılarından biri olmuştur. Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın örgütlediği gayri nizamî birimleri, faaliyet ve operasyonları Osmanlı ordusundaki emir-komuta düzeninde ciddi sorunlara yol açmış ve düzenli birlik komutanları tarafından eleştirilmiştir
.
YanıtlaSilHarbiye Nezâreti içerisinde bulunan Teşkîlât-ı Mahsûsa, bir diğer istihbarat birimi şeklinde faaliyet gösteren Dahiliye Nezâreti Emniyyet-i Umûmiyye Müdüriyeti ile irtibatı sürdürmüş, vilâyetlerdeki mülkî idarecilerle değişik konularda iş birliği yapmıştır. Belgeler, teşkilâtın özellikle savaş döneminde fazlasıyla artan masraflarının Harbiye Nezâreti yanında diğer nezâretler, vilâyetlerin örtülü ödenek bütçeleriyle Müdâfaa-i Milliyye Cemiyeti gibi kuruluşlar tarafından karşılandığını, ayrıca gönüllü müfrezelerin oluşturulması alanında iâneler toplandığını ortaya koymaktadır (BA, DH.ŞFR. 497-52/1.11.1331). Ancak teşkilât görevlileri aslî raporlarını örgütlendikleri nezâret birimlerine sunmuştur. Teşkîlât-ı Mahsûsa liderlerinin İttihat ve Terakkî Cemiyeti ileri gelenlerinden oluşması iki kurum arasındaki ilişkinin tanımlanmasını güçleştirmektedir. Hukuken Teşkîlât-ı Mahsûsa devlet örgütlenmesi içinde yer alan bir kurum olmakla birlikte İttihat ve Terakkî’nin baskıcı tek parti uygulamalarıyla devlet bürokrasisine hâkim olması ve mensuplarını önemli mevkilere yerleştirmesi sebebiyle bu cemiyetin bir yan kuruluşu gibi mütalaa edilmiştir. Bu husus, İttihat ve Terakkî reislerinin 1918 sonrasındaki sorgulama ve muhakemelerinde dile getirilmiş, ancak ülkede kalan İttihatçı liderler bu iddiayı kesinlikle reddedip cemiyetle Teşkîlât-ı Mahsûsa arasında organik bir bağ bulunmadığını, cemiyet yerel şube örgütlerinin kanunlar çerçevesinde faaliyet gösteren teşkilâta yalnızca gönüllü temini konusunda yardımcı olmaya çalıştıklarını savunmuştur.
Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın gayri nizamî birimler örgütlerken keyfî davranışlar içine girdiği, bu alanda teşkilât görevlilerinin hukukî sınırları zorladıkları belgelerden anlaşılmaktadır. Çoğunluğu 1914 yılı Şubatında Takvîm-i Vekāyi‘de neşredilen, Dârülharbe Gidecek Olan Eşhas Hakkındaki Takibat ve Mücâzâtın Teciline Dair Kānûn-ı Muvakkat’a dayanarak silâh altına alınan kişilerden oluşturulan çeteler ve diğer birimler kısa süreli bir eğitimin ardından cephelere ve cephe gerisine gönderilmiş, teşkilât mensubu zâbitlerin kumandası altında çalışmıştır. Ayrıca mahkûm ve gönüllülerden kurulan, bazı bölgelerde aşiret mensuplarından oluşturulan (BA, DH.ŞFR. 445-31/8.10.1330), Osmanlı tebaası dışında diğer ülke vatandaşlarının da görevlendirildiği (BA, DH.EUM.2.Şb. 15-64/6 N 1335; DH.İ.UM. 29-1-43/1 Ca 1333) birimler mevcut askerî birliklere göre çok daha gevşek bir disiplin içerisinde hareket etmiş; eşkıyalık, hırsızlık ve esnafa para ödememe gibi pek çok şikâyete yol açmıştır (BA, DH.ŞFR. 464-34/3.2.1330; 475-35/30.5.1331; 505-82/3.11.1331; 547-85/10.5.1333; İ.HB 179-1334-S-093/25.S.1334
.
YanıtlaSilI. Dünya Savaşı’nın Osmanlı yenilgisiyle sonuçlanması eleman temini, operasyon ve mensuplarının eylemleri ciddi tartışmalara yol açan ve uygulamada bürokratik denetim dışında kalan teşkilâtın lağvına yol açmıştır. Teşkilât liderlerinden Hüsamettin Bey (Ertürk) hâtıratında Enver Paşa’nın kendisine, lağvedilme kararına rağmen teşkilâtın faaliyetlerini sürdürmesi konusunda yeni sadrazam Ahmed İzzet Paşa ile fikir birliğine varıldığını söyleyerek bu yönde tâlimat verdiğini nakletmektedir. Bu ifade, İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin savaşın mağlûbiyetle neticeleneceğinin anlaşılmasından sonra ülkede direniş örgütlenmesinin yapılandırılması konusunda gösterdiği çabalara uygunluk göstermektedir. Teşkilâtın bu faaliyet döneminde direniş, Millî Mücadele’nin başlatılması ve sürdürülmesinde istihbarat, lojistik ve operasyonlarla ilgili destek sağladığı değişik kaynaklar tarafından belirtilmektedir.
BİBLİYOGRAFYA
BA, DH.EUM.2.Şb. 5-90/28 Ca 1333; DH.KMS. 35-22/7 M 1334; DH.ŞFR. 55A-222/23 N 1333; 75-71/14 C 1335.
Archives nationales (Paris), Fonds Emile Corra, 17/AS/23/dr2.
Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetinin 1906-1907 Senelerine Ait Muhaberatının Kopya Defteri, İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, nr. O.30, s. 23, 119-123, 180-181.
Enver Pascha um Tripolis (trc. F. Perzynski), München 1918, tür.yer.
Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası (nşr. Samih Nafiz Tansu), İstanbul 1957.
Galip Vardar, İttihat ve Terakki İçinde Dönenler (haz. Samih Nafiz Tansu), İstanbul 1960, tür.yer.
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, İstanbul 1989, III, 275-292.
Philip H. Stoddard, Teşkilât-ı Mahsusa (trc. Tansel Demirel), İstanbul 1993.
Arif Cemil, I. Dünya Savaşı’nda Teşkilât-ı Mahsusa, İstanbul 1997.
Vahdet Keleşyılmaz, Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Hindistan Misyonu: 1914-1918, Ankara 1999.
Mustafa Balcıoğlu, Teşkilât-ı Mahsusa’dan Cumhuriyete, İstanbul 2001.
Atilla Çeliktepe, Teşkilât-ı Mahsusa’nın Siyasi Misyonu, İstanbul 2003.
Polat Safi, The Ottoman Special Organization-Teşkilat-ı Mahsusa: A Historical Assessment with Particular Reference to its Operations against British Occupied Egypt, 1914-1916 (yüksek lisans tezi, 2006), Bilkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Nurettin Şimşek, Teşkilât-ı Mahsusa’nın Reisi Süleyman Askerî Bey: Hayatı, Siyasî ve Askerî Faaliyetleri, İstanbul 2008.
İhsan Aksoley, Teşkilât-ı Mahsusa’dan Kuvâ-yı Milliye’ye, İstanbul 2009, s. 15-77.
“Uhuvvet-i İslâmiyye Cemiyeti”, Şûrâ-yı Ümmet, sy. 122, İstanbul 1907, s. 4.
Hamit Pehlivanlı, “Teşkilât-ı Mahsusa Türk Modern İstihbaratçılığının Başlangıcı mı?”, Yeni Türkiye, VI/31, Ankara 2000, s. 512-521.
Vucudu onu verenin yolunda sarfetmek gerekir.(B.L.) 195.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi.sy.674.
30 Ekim 2020 23:37 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Akrabayı yoklamayı ve ihtiyaçlarını gidermeyi terketmek,
Hainlik etmek,
Yalan söylemek,
Bunların cezası bu dünyada hemen acil verilir, ahirette de ayrıca bir daha verilir.
Mahmud Esad Coşan
Günün Sohbeti.
Akra fm.
3 Kasım 2020 08:17
Said-i Nursi” 89
YanıtlaSilİLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER
90
1- Bir kaç Deccal mes'elesi:
“Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm
Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor
gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler.
Buna cevaben: Gayet parlak, kat î bir mu'cize-i peygamberiyi göste-
ren bu hadis-i sahihte:
لن تزال الخلاف في ولير بنی نو آبي العباس ٹی سلمها إلى الدجال
88
89
Şuâlar Envar Neşriyat, s:271
Afyon Hapsi mektupları, Kırmızı defter, s:69
Tarih-i Hulefa-i Suyuti, s:6 ve Ramuz-ul Ehadis, s:304
90
Said-i Nursi” 89
YanıtlaSilİLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER
90
1- Bir kaç Deccal mes'elesi:
“Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm
Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor
gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler.
Buna cevaben: Gayet parlak, kat î bir mu'cize-i peygamberiyi göste-
ren bu hadis-i sahihte:
لن تزال الخلاف في ولير بنی نو آبي العباس ٹی سلمها إلى الدجال
88
89
Şuâlar Envar Neşriyat, s:271
Afyon Hapsi mektupları, Kırmızı defter, s:69
Tarih-i Hulefa-i Suyuti, s:6 ve Ramuz-ul Ehadis, s:304
90
Yani benim amcam ve pederemin kardeşi Abbas'ın veledinde hi-
YanıtlaSillafet-i Islamiye devam edecek; ta, o hilafeti Deccal'ın muharrip eline
geçecek."
2084. syf
Bediüzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe -i Hayatı Dr. Abdulkadir Badıllı
Mevlidi Şerif – Süleyman Çelebi Süleyman Çelebi Hazretleri, Mevlidi Şerif‘i Peygamberimiz (SAV) Efendimiz’in diğer peygamberlerden üstün olduğunu isbat etmek üzere yazmıştır. Buna lüzüm görmesine Bursa’da İranlı bir vaiz’in Peygamberimiz (SAV)’in diğer peygamberlerden farklı olmadığını ileri süren cahilce sözleri sebep olmuştur. Mevlidi Şerif Mefhar – i Mevcudat, Hazret-i Fahr-i Alem Muhammed Mustafa ra Salevat Allah adın zikredelim evvela Vacib oldu cümle işte her kula İlgili Makaleler Sünnet Üzere Yemek 30 Aralık 2018 Mirac’tan gelen hediyeler 11 Nisan 2018 Babası Medine’de vefat eden çocuk 11 Şubat 2015 Peygamber Efendimiz’in (SAV) Vefatı 5 Ağustos 2013 Allah adın her kim ol evvel ana Her işi âsan eder Allah ona 4K Cep telefonu arkaplan resimleri Cep telefonu masaüstü resimleri Dini Nasihatler Hanımlar için telefon duvar kağıtları Hd İslami telefon duvar kağıtları Hd Telefon Duvar Kağıtları Hd Telefon Duvar Kağıtları (2) iPhone 11 Pro Max Duvar Kağıtları Oled iPhone duvar kağıtları Pc Hd arkaplan resimleri Allah adı olsa her işin önü Hergiz ebter olmaya anın sonu Bir kez Allah dese şevkile lisan Dökülür cümle günah misli hazan İsm-i pakin pak olur zikreyleyen Her murada erişir Allah diyen Aşk ile gel imdi Allah diyelim Dert ile göz yaş ile ah edelim Ola kim rahmet kıla ol padişah Ol Kerimü ol Rahimü ol ilah SOSYAL MEDYADA BİZİ TAKİP EDİN Facebook | Twitter | Pinterest | Instagram | Youtube | SoundCloud Birdir ol birliğine şek yok dürür Gerçi yanlış söyleyenler çok dürür Cümle alem yok iken ol var idi Yaradılmıştan Gani Cebbar idi Var iken ol yok idi ins-ü melek Arşü ferşü ayü güm hem nüh felek Sün ile bunları, ol var eyledi Birliğine cümle ikrar eyledi Kudretin izhar edüp hem ol Celil Birliğine bunları kıldu delil ‘Ol! ‘ dedi bir kere var oldu cihan ‘Olma! ‘ derse, mahv olur ol dem heman Haşre dek ger denilirse bu kelam Nice haşr ola, bu olmaya temam Pes Muhammeddir bu varlığa sebeb Sıdk ile anın rızasına kıl taleb Ey azizler işte başlarız söze Bir vasiyet kılarız illa size Ol vasiyyet kim derim hem tuta Mis gibi kokusu canlarda tüte Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
YanıtlaSilHakk Teala rahmet eyleye ana Kim beni ol bir dua ile ana Her kim diler bu duada buluna Fatiha ihsan ede ben kuluna (Mevlidi Şerif’in müellifi Merhum Süleyman Süleyman Çelebi Hazretleri´nin ruhu için ve bu satırları okuyan, dinleyen, okumasına sebep olanlardan yaşayanların ruhu makamlarına, ahirete göçmüş olanlarının da ruhlarına El-Fatiha.) HAK TEALA BAHRİ Hak Teala çün yaratdı Ademi Kıldı Ademle müzeyyen alemi Ademe kıldı feriştehler sücud Hem ana çok kıldı ol lûtf issi cûd Mustafa nurunu alnından kodu ‘Bil habibim nurudur bû nur dedi’ Kıldı o nur anın alnında karar Kaldı anın ile nice ruzigar Sonra Havva alnına nakletdi bil Durdu anda dahi nice ayü yıl Şit doğdu ana nakletti bu nur Anın alnında tecelli kıldı nur Erdi İbrahimi İsmaile hem Söz uzanûr eğer kalanın der isem İşbu resm ile müselsel muttasıl Ta olunca Mustafa´ya müntekil Geldi çün ol rahmeten lil´alemin Vardı nur anda karar etti hemin ‘Ger dilersiz, bulasız oddan necat Aşk ile, derd ile edin essalat’ VİLADET BAHRİ Şefiul´usati fi yevmil´arasat, Hazreti-i Ahmedü Mahmudû Muhammed Mustafa ra Salevat Amine hatun Muhammed annesi Ol sadeften doğdu ol dür danesi Çünki Abdullah´dan oldu hamile Vakt erişdi hefte vü eyyam ile Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn Çok alametler belirdi gelmedin Ol Rebiul evvel ayı nicesi On ikinci gice isneyn gecesi Ol gice kim doğdu ol hayrûl beşer Anesi anda neler gördü neler Dedi gördüm ol Habibin anesi Bir acep nur kim güneş pervanesi Berk urup çıktı evimden nagehan Göklere dek nur ile doldu cihan Gökler açıldı ve feth oldu zulem Üç melek gördüm elinde üç alem Biri meşrık biri mağribde anın Biri damında dikildi Ka´benin Bildim anlardan kim ol halkın yeği Kim yakin oldu cihana gelmeği Bildim anlardan ki ol halkın beyi Kim yakın oldu cihana gelmeyi İndiler gökten melekler saf ü saf Kabe gibi kıldılar evim tavaf Hem hava üzre döşendi bir döşek Adı Sündüs, döşeyen anı melek Çün göründü bana bu işler ayan Hayret içre kalmış idim ben heman Yarılıp çıktı divardan nagehan Geldi üç huri bana oldu ayan Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
YanıtlaSilBazıları derler ki ol üç dilberin Asiye´ydi biri ol meh-peykerin Biri Meryem hatun idi aşikar Birisi hem hûrilerden bir nigar Geldiler lutf ile ol üç mehcebin Verdiler bana selam ol dem hemin Çevre yanıma gelip oturdular Mustafayı birbirine muştular Üç alem dahi dikildi üç yere Her birisin edeyim nerden nere Dediler oğlun gibi hiç bir oğul Yaradılalı cihan gelmiş değil Bu senin oğlun gibi kadri cemil Bir anaya vermemiştir ol Celil Ulu devlet buldun ey dildare sen Doğuserdir senden ol hulki hasen Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır Bu gelen tehvid-i irfan kanıdır Bu gelen aşkina devreyler felek Yüzüne müştakdürür ins ü melek Bu gice ol gicedir kim, ol şerif Nur ile alemleri eyler latif Bu gice şadan olur erbab- dil Bu giceye can verir eshab-ı dil Rahmeten lil´alemindir mustafa Hem şefiu´l-muznibindir mustafa Vasfını bu resme tertib etdiler Ol mübarek nuru tergib ettiler Amine eder çü vakt oldu tamam Kim vücuda gele ol hayrül enam Susadım gayet hararetten kati Sundular bir cam dolusu şerbeti Şerbeti karşımda tutdu hûriler Bunu sana verdi Allah dediler Kardan ak idi ve hem soğuk idi Lezzeti dahi şekerde yok idi İçtim anı oldu cismim nura gark Edemedim kendimi nurdan fark Geldi bir ak kuş kanadiyle revan Arkamı sıvadı kuvvetle heman Doğdu ol saatte ol sultan-ı din Nura gark oldu semavat ü zemin Sallü aleyhi sellimü teslima Hatta tenali cennetten ve naima Essalatü vesselamü aleyke Ya Resulallah Esselatü vesselamü aleyke Ya Habiballah Essalatü vesselamü aleyke Ya Seyyidel-evveline velahirin. Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
YanıtlaSilMERHABA BAHRİ Yaradılmış cümle oldu şadüman Gam gidip alem yeniden buldu can Cümle zerrat-i cihan edip seda Çağrışuben dediler kim merhaba Merhaba ey al-i sultan merhaba Merhaba ey kan-i irfan merhaba Merhaba ey sırr-ı fürkan merhaba Merhaba ey derde derman merhaba Merhaba ey bülbül-i bağ-ı Cemal Merhaba ey derde derman merhaba Merhaba ey mah-ü hürşid-i Hüda Merhaba ey Hakk´dan olmayan cüda Merhaba ey asi ümmet melcei Merhaba ey çaresizler eşfai Merhaba ey can-ı baki merhaba Merhaba uşşaka saki merhaba Merhaba ey kudreti ayn-ı Halil Merhaba ey has-ı mahbub-u Celil Merhaba ey rahmeten lil´alemin Merhaba sensiz şefia´l müznibin Merhaba ey Padişah-ı dû cihan Senin için oldu kavnile mekan Ey cemali gün yüzü bedr-i münir Ey kamû düşmüşlere sen dest-gir Dest-girisin kamu üftadenin Hem penahı bende-vü azadenin Ey gönüller derdinin dermanı sen Ey yaradılmışların sultanı sen Sensin ol sultan-ı cümle enbiya Nur-i çeşm-i evliya vü asfiya Ey risalet tahtının sen hatimi Ey nübüvvet mührünün sen hatemi Çünkü nurun ruşen etdi alemi Gül cemalin gülşen etdi alemi Oldu zail zulmet-i cehl-ü dalal Buldu bağ-ı marifet ayn-i kemal Ya Habiballah bize imdad kıl Son nefes didarın ile şad kıl Ger dilersiz, bulasız od-dan necat Aşk ile, derd ile edin es-salat Çünkü ol mahbub-i Rahman ü Rahim Kıldı dünyayı cemalinden naim Birbirine muştalayıp her melek Raksa girdi şevk ü şadından felek İşbu heybetten Amine hub rû Bir zaman aklı gidüp geldi gerû Gördü gitmiş huriler hiç kimse yok Görmedi oğlun tazarru kıldı çok Huriler aldı tasavvur kıldı ol Hayret içre çok tefekkür kıldı ol Çevre yanın isteyü kıldı nazar Gördü kimbir köşede hayrü´l-beşer Şöyle Beytullaha karşı ol Resul Yüz yere vurmuş ve secde kılmış ol Secdede başı dili tahmid eder Hem kaldırmış parmağın tehvid eder Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
YanıtlaSilDebrenür dudakları söyler kelam Anlayamazdım ne derdi ol hümam Kulağım ağzına verdim dinledim Söylediği sözü ol dem anladım Der ki ey Mevla yüzüm tuttum sana Ya İlahi ümmetim ver- gil bana Ümmetim dedi sana çün Mustafa Ver salavat sen de ana bul safa Miracı Hazreti Peygamber Sahibü´l hullet-i vettaç, verakib´ül büraki fi leyleti´l mir´ac Hazret-i Ahmed-i Mahmud-ü Muhammed Mustafa? ya salevat Gel beri ey aşk od´una yanıcı Kendüyi maşuka aşık sanıcı Dinle gel mir´acın ol şahın ayan Aşık isen aşk oduna durma yan Bir düşenbih gecesi tahkik haber Leyle-i kadr idi o gece meğer Ol hümayun bahtı ol kadri yüce Ümmühanın evine vardı gece Anda iken nagehan ol yüzü ak Cennete var dedi Cebrail Hak Bir murassa taç ve bir hulle kemer Hem dahi al bir burak-ı muteber Ol habibime ilet binsin ana Arşımı seyreylesin görsün beni Cebrail çün cennette vardı revan Gördü kimin kırk burak otlar heman İçlerinden bir burak ağlar kati Yemez, içmez, kalmamış hiç takati Gözlerinden yaşı ceyhun eylemiş Ciğerini dert ile hun eylemiş Dedi Cebrail nedir ağladığın Hüznile can ü ciğer dağladığın Baki yoldaşın yeyip içip gezer Sen inilersin, canın ne sezer? Dedi bırk bin yıl durur kim ya emin Aşk durur bana yemek, içmek hemin Nagehan bir ün işitti kulağım Ol zamandan bilmezem sağu solum Ya Muhammed deyuben çağırdılar Bir seda birden yürekler deldiler Ol zamandan bilmezem kim nolmuşam Ol adın ismine aşık olmuşam Yüreğim içinde eridi yağım Aşık oldu görmeden bu kulağım Cenneti başıma aşkı dar eder İşimi veleyl-ü nehar üş zar eder Gerçi zahir cennet içinde duraram Ma´nide narın azabın görürem Ger eremezsem visaline anın Uruserem terkini can ü tenin Cebrail eder buraka ey burak Verdi Hak maksudunu kılma firak Kimde kim aşkın nişanı vardurur Akibet maşuka anı er görür Gel beru maşukuna er göreyim Yüreğin zahmine merhem urayım Aldı cebrail burakı ol zaman Ta Cenab-ı Ahmede geldi heman Hak selam etti sana ey Mustafa Kim mübarek hatırın bulsun safa Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
YanıtlaSilDedi kim gelsin konuklarım anı Arşımı seyreylesin, görsün beni Bu gece zahir olur esrar-ı Hak Gösteriserdir sana didar-ı Hak Zemzem ile doldu kevn ile mekan Arşa varır dediler Fahr-i Cihan Hem sekiz cennet kapısı açtılar Alemin üstüne rahmet saçtılar Gel gidelim Hazrete ya Mustafa Muntazırdır anda ashab-ı safa Sana cennettten getirdim bir burak Deveti Rahmandurur eyle yirak Durdu yerinden hemanden Mustafa Kodu tacı başına ol pür safa Çekti ol demde burakı Cebrail Önüne düştü ana oldu delil Tarfetül´ayn içre ol şahı harem Geldi Kudse erdi vü bastı kadem Enbiya ervahı karşı geldiler Mustafaya izzet ikram kıldılar Pes geçip Mihriba ol hayrü´l enam Enbiya ervahına oldu imam İki rekat kıldı Aksada namaz Öyle emretmiş idi ol bi niyaz Ol gece durmadı ceylan eyledi Şöyle kim eflaki seyran eyledi Her biirnden türlü hikmet gördü ol Ta ki vardı Sidreye erişti ol Cebrailin durağıdır ol makam Nüh felek ta kim tutalıdan nizam Kaldı Cebrail makamında hemin Dedi ana Rahmeten lil alemin Bilmezem bu yollrı ben nideyim Kim garibem bunda kande gideyim Cebrail dedi Resule ey Habib Sanmagil bu yerde sen garib Senin için yaratıldı nüh felek İns ü cinnü, hur ü cennet hem melek Bundan hatmoldu benim seyrangahım Maverasından dahi yok aahım Ban böyle emredübtür Zülcelal Açmayam ben bundan öte perrü bal Eğer geçem bir zerre denlu ileru Yanarım baştan aşağı ey ulu Dedi Cebraile ol şah-ı cihan; Pes makamında dur imdi sen heman Rah-ı aşkta kim sakınır canını Ol kaçan görse gerek cananını Çün ezelden bana aşk oldu delil Yanar isem yanayım ben ey Halil Rah-ı aşk sanma gafil serseri Belki katmer nesnedir vermek seri ‘Ger dilersiz, bulasız oddan necat Aşk ile, derd ile edin essalat’ Söyleşirken Cebrail ile kelam Geldi Refret önüne verdi selam Aldı ol şah-ı cihanı ol zaman Sidreye gitti vü getirdi heman Gördü gök ehli ibadettre kamu Her biri bir türlü taatte kamu Kim tehlil ü kimi temcid okur Kimi tesbih ü kimi tahmid okur Kimi kıyamda kimi kılmış rükû Kimi Hakka secde kılmış ba huşû Kimisini aşk-ı Hak almış durur Valehü hayran´ü mest kalmış durur Hep gök ehli cümle karşı geldiler Mustafaya izzet ikram kıldılar Merhaba ya muhammed dediler Ey şefaat kan-ı Ahmed dediler Her biri kutladı mi´racını Dediler giydin saadet tacını Yürü kim meydan senindir bu gece Sohbeti sultan senindir bu gece Ermedi evvel gelen bu devlete Kimse layık olmadı bu ri´fate Çünkü kamusun görüp geçti öte Vardı erişti ol ulu hazrete Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
YanıtlaSilBi hurufu lafs-ı sazt ol padişah Mustafaya söledi bî iştibah Dedi kim mahbubu matlubun benem Sevdiğin can ile mabudun benem Gece gündüz durmayıp istediğin Nola kim görsem cemalin dediğin Gel Habibim sana aşık olmuşam Cümle halkı sana bemde kılmışam Ne muradın var ise kılam reva Eyleyem bir derde bin türlü deva Mustafa dedi ya rabbenalalemin Ey hatabuşu atası çok kerim Ol zaif ümmetlerin hali ne ola Hazretine nice anlar yol bula Gece gündüz işleri isyan kamu Korkarım ki yerleri ola tamu Ya İlahi hazretinden hacetim Bu durur kim olan makbul ümmetim Hak Tealadan erişti bir nida Ya Muhammed ben sana kıldım ata Ümmetini sana verdim ey Habib Cennetimi anlara kıldım nasib Ey habibim nedir ol kim diledin Bir avuç toprağa minnet eyledin Ben sana aşıkı olucak ey latif Senin olmaz mı dü alem eş şerif Zatıma mir´at edindiğim zatını Bile yazdım adım ile adınıı Hem dedi kim ya Muhammed ben seni Bilürem göremeğe doymazsın beni Liyk varıp davet et kullarımı Ta gelüben göreler didarımı Tarfet-ül ayn içere ol Fahri cihan Ümmühanı evine geldi heman Her ne vaki oldu ise serseter Cümlesin ashabına verdi haber Dediler ey kıble-i İslam-ı din Kutlu olsun sana mir´ac-ı güzin Biz kamumuz kullarız sen şahsın Gönlümüz içinde ruşen mahsın Ümmetin olduğumuz devlet yeter Hizmet kıldığımız izzet yeter Evvel Andık Evvel andık anı kim evveldir ol Evveline bulmadı hiç akl yol Evvelin ol evvelidir bigûman Ahirin hem ahiridir cavidan Çünkü Hak evvelliğin bildik ayan Dinle imdi kılayım sûn´un beyan Hak Tela ne yarattı evvela Cümle mahlukattan kim evvel ola Mustafa nurunu evvel kıldı var Sevdi anı ol kerimü girgidar Her ne türlü kim saadet vardürür Yahşi hu, gerekli adet vardürür Hak sana verdi mükemmel eyledi Yaradılmıştan mufaddal eyledi Andan oldu her nihan-ü aşikar Arş-ü ferş-ü yerde gökte ne ki var Ger Muhammed olmaya idi ayan Olmayıserdi zemin ü asuman Hem vesile olduğu içün ol Resul Ademin Hak tevbesini kıldı kabul Ger Muhammed gelmeseydi aleme Tac-i izzet ermez idi Ademe Nuh anıçün buldu hem garktan necat Daği doğmadan göründü mûcizat Cümle anın dostluğuna adına Bunca izzet kıldı Hak ecdadına Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
YanıtlaSilCeddi olduğiçün anın hem Halil Narı cennet kıldı ana ol Celil Hem dahi Musa elindeki asa Oldu anın hürmetine ejderha Ölmeyip İsa gök´e buldu yol Ümmetinden olmak için idi ol Gerçi kim bunlar dahi mürseldürür Lîk Ahmed ekmelü efdaldürür Çün temenni kıldılar Haktan bular Kim Muhammet ümmetinden olalar Sünnetin tut ümmeti ol ümmeti Ta nasip ola sana Hak rahmeti Süleyman Çelebi Mevlidi Şerif Mevlidi Şerif Devamı: https://www.nasihatler.com/mevlidi-serif-suleyman-celebi/
YanıtlaSilNamaz mektebine kaydolup günde kirk defa rükú eden başlar,
YanıtlaSilhuzurunda eğilmeye layık yegane varliğin Allah Azze ve Celle
olduğunu öğrenirler. Peygamber-i Ekber dünya nın Cenáb-ı
Hakk ın yanında bir sinek kanadı kadar kymetinin olmadığını
öğrendikleri için dünyâ ve içindekiler onların gözünde her rükû
ettiklerinde küçülerek adeta bir nokta hâline dönüşür. Artık onlar
ebedi ve bakî olan ahiret âlemine nisbetle fani, geçici ve yok olmaya
mahkum olan dünyánin metaîna iltifat etmeyi, nokta kadar menfaat
için virgül kadar eğilmeyi ya da herhangi bir kulun veya otoritenin
önünde baş eğmeyi namaz mektebinde öğrendiklerine ihânet
sayarlar.
Bugün namaz kîlmasına rağmen üç kuruşluk menfaati için zâlimin
karsisinda elpençe divân duranlar, Allah ve Rasûl düşmanlarına boyun eğenler seni aldatmasın. Onlar her ne kadar
namaz kılsa da kiyâmin, riükúnun ma'nāsını kavrayamamış
nasibsizlerdir.Eğer birileri namaz klmasına rağmen hakk, hakikati
gördügü hálde teslîim olup boyun eğmiyor, hâla haklı çıkmak için
tartişmaya devam ediyorsa bil ki o kişi de rükûdan nasibdar alamamiş, hakkin karşisinda boyun bukmesini beceremeyen bir zavallidir.
O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde
dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan
gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma!
Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin
secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan
Saylmaz. Kisşi, başım var diye övünmesin! Secdeye varmayan baş,
baştan sayılmaz."
EN SEVGIYLE BAŞ BAŞA
Selim Seyhan
O halde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kiyamet gununde dunyada secde etmeyenlerin buna guç yetiremeyceği; horluktan gozleri one duşmuş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma ! Bilesin ki Halika yapacağin bir secde seni mahluka yapacağin bin secdeden kurtaracaktir.
YanıtlaSilUnutma!Şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayılmaz.Hak için akmayan yaş, yaştan sayılmaz.Kişi başım var diye övünmesin ! Secdeye varmayan baş, başta
Namaz mektebine kaydolup günde kirk defa rükú eden başlar,
huzurunda eğilmeye layık yegane varliğin Allah Azze ve Celle
olduğunu öğrenirler. Peygamber-i Ekber dünya nın Cenáb-ı
Hakk ın yanında bir sinek kanadı kadar kymetinin olmadığını
öğrendikleri için dünyâ ve içindekiler onların gözünde her rükû
ettiklerinde küçülerek adeta bir nokta hâline dönüşür. Artık onlar
ebedi ve bakî olan ahiret âlemine nisbetle fani, geçici ve yok olmaya
mahkum olan dünyánin metaîna iltifat etmeyi, nokta kadar menfaat
için virgül kadar eğilmeyi ya da herhangi bir kulun veya otoritenin
önünde baş eğmeyi namaz mektebinde öğrendiklerine ihânet
sayarlar.
Bugün namaz kîlmasına rağmen üç kuruşluk menfaati için zâlimin
karsisinda elpençe divân duranlar, Allah ve Rasûl düşmanlarına boyun eğenler seni aldatmasın. Onlar her ne kadar
namaz kılsa da kiyâmin, riükúnun ma'nāsını kavrayamamış
nasibsizlerdir.Eğer birileri namaz klmasına rağmen hakk, hakikati
gördügü hálde teslîim olup boyun eğmiyor, hâla haklı çıkmak için
tartişmaya devam ediyorsa bil ki o kişi de rükûdan nasibdar alamamiş, hakkin karşisinda boyun bukmesini beceremeyen bir zavallidir.
O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde
dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan
gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma!
Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin
secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan
Saylmaz.
Bugün bilinen dört temel kuvvet var:
güçlü kuvvet, zayıf kuvvet, elektro-
manyetik kuvvet ve kütleçekim kuv-
veti. Güçlü kuvvet atom çekirdekle-
rindeki protonların ve nötronların
bir arada kalmasını sağlıyor. Zayıf
kuvvet parçacık bozunmalarında
rol alıyor. Elektromanyetik kuvvet
atomların oluşmasını sağlıyor. Küt-
leçekim kuvvetiyse evrenin büyük
ölçekteki yapısını belirliyor.
Beşinci
Element
Karanlik enerjiyi açıklamak için
öne sürülmüş görüşlerden biri, bir
kozmolojik sabitin varlığıdır. Albert
Einstein, genel görelilik kuramını
formüle ederken, durağan bir ev-
ren modeli oluşturmak için, alan denklemlerine kozmolojik sabit adı
verilen bir sabit eklemiş ancak evre-
nin genişlediği keşfedildikten sonra
kozmolojik sabiti denklemlerden çı-
karmıştı. Evrenin genişleme hızının
giderek arttığını gösteren gözlemler-
den sonra kozmolojik sabit yeniden
alan denklemlerinde kendine yer
bulmaya başladı. Boş uzayın enerji
yoğunluğuna karşılık gelen bu sabi-
tin negatif bir basınca sebep olarak
evrenin genişleme hızını artırdığı
düşünülüyor.
Beşinci element hipotezi, karanlık
enerjiyi açıklamak için öne sürülmüş
bir diğer hipotezdir. Beşinci elemen-
tin kozmolojik sabitten temel farkı,
bir sabit değil büyüklüğü konumla ve
zamanla değişen bir alan olmasıdır.
Bilim ve Teknik Dergisi Kasım 2020 sayısı
syf 62 ve syf 6
Fitne gelir savrulur. Heva ve sabrı da beraber getirir. Kim hevaya tabi olursa onun fitnesi siyah (kara) olur. Kim de sabra tabi olursa, onun fitnesi ak (nur) olur.
Ravi: Hz. Ebû Malik el Eş'ari (r.a.)
Sayfa: 105 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin vefatından 111 gün sonra Şanlıurfa Halil İbrahim Peygamber dergahında meftun bulunduğu kabrinden naşı çıkarılarak Isparta mekiine götürüldüğünde 27 Mayıs ihtilâl hükümetinin devlet başkanlığı makamında Cemal Gürsel, Bâşbakanlık makamında ise Alpaslan Türkeş vardı.Başta bunların ve MBK üyelerinin haberi olmadan nakil yapılması mümkün değildir, çünkü hakim güç onlardı.
Bedüzzaman'ın Kardeşi Abdülmecid Nursi
Halil Uslu.sy.145.
"Şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin Zelzele gibi vakıalar olan şu hâdisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller.(...) Belki öyle hadiseler, bir Hakim-i Rahim'in emriyle ehl-i imanın fâni malını, sadaka hükmün7 çevirip inka etmektir ve küfran-ı nimetten gelen günahlara kefarettir.
YanıtlaSilRisale-i Nur Külliyatı
Zelzele Risalesi.
Bediüzzaman Said Nursi.
O musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahnet cilvesi var.Çünki o masumlarınnfâni malları , onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabtan büyük ve daimi bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir.
YanıtlaSilRisale-i Nur Külliyatından
Zelzele Risalesi.
Bediüzzaman Said Nursi.
O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde
YanıtlaSildünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan
gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma!
Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin
secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan
Saylmaz.
Bugün bilinen dört temel kuvvet var:
güçlü kuvvet, zayıf kuvvet, elektro-
manyetik kuvvet ve kütleçekim kuv-
veti. Güçlü kuvvet atom çekirdekle-
rindeki protonların ve nötronların
bir arada kalmasını sağlıyor. Zayıf
kuvvet parçacık bozunmalarında
rol alıyor. Elektromanyetik kuvvet
atomların oluşmasını sağlıyor. Küt-
leçekim kuvvetiyse evrenin büyük
ölçekteki yapısını belirliyor.
Beşinci
Element
Karanlik enerjiyi açıklamak için
öne sürülmüş görüşlerden biri, bir
kozmolojik sabitin varlığıdır. Albert
Einstein, genel görelilik kuramını
formüle ederken, durağan bir ev-
ren modeli oluşturmak için, alan denklemlerine kozmolojik sabit adı
verilen bir sabit eklemiş ancak evre-
nin genişlediği keşfedildikten sonra
kozmolojik sabiti denklemlerden çı-
karmıştı. Evrenin genişleme hızının
giderek arttığını gösteren gözlemler-
den sonra kozmolojik sabit yeniden
alan denklemlerinde kendine yer
bulmaya başladı. Boş uzayın enerji
yoğunluğuna karşılık gelen bu sabi-
tin negatif bir basınca sebep olarak
evrenin genişleme hızını artırdığı
düşünülüyor.
Beşinci element hipotezi, karanlık
enerjiyi açıklamak için öne sürülmüş
bir diğer hipotezdir. Beşinci elemen-
tin kozmolojik sabitten temel farkı,
bir sabit değil büyüklüğü konumla ve
zamanla değişen bir alan olmasıdır.
Bilim ve Teknik Dergisi Kasım 2020 sayısı
syf 62 ve syf 6
Fitne gelir savrulur. Heva ve sabrı da beraber getirir. Kim hevaya tabi olursa onun fitnesi siyah (kara) olur. Kim de sabra tabi olursa, onun fitnesi ak (nur) olur.
Ravi: Hz. Ebû Malik el Eş'ari (r.a.)
Sayfa: 105 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin vefatından 111 gün sonra Şanlıurfa Halil İbrahim Peygamber dergahında meftun bulunduğu kabrinden naşı çıkarılarak Isparta mekiine götürüldüğünde 27 Mayıs ihtilâl hükümetinin devlet başkanlığı makamında Cemal Gürsel, Bâşbakanlık makamında ise Alpaslan Türkeş vardı.Başta bunların ve MBK üyelerinin haberi olmadan nakil yapılması mümkün değildir, çünkü hakim güç onlardı.
Bedüzzaman'ın Kardeşi Abdülmecid Nursi
Halil Uslu.sy.145.
YANITLAYINSIL
yuksel12 Kasım 2020 16:16
Allahümme salli alâ men ruhuhu mihrâbül ervahı vel melaiketi vel kevn" Allahümme salli alâ men hüve imâmül enbiyâi vel mürselin" Allahümme salli alâ men hüve imâmü ehlil cenneti ıbadillahil mü'minin.
Salavat-ı Şerifelerin
Esrarı hikmeti Fazileti.sy.38.
YANITLAYINSIL
yuksel12 Kasım 2020 16:26
Manası: Yâ Rabbi! Babacığım Hazreti Muhammed (s.a.v.) 'e salat getir. O bütün kainatın kıblesidir. Ruhlar, melekler ve peygamberler hep O'ndan şefaat isterler.Yâ Rabbi ! Benim Peygamberim Hazreti Muhammed'e salat getir.Çünkü o peygamberlerin ve resullerin reisidir.Yâ Rabbi ! Babam Hazreti Muhammed ( s.a.v.) 'e salat getir.Zira o mü'minlerin, cennet ahalisinin, peygamberlerin ve resullerin en hayırlısıdır.
Salavat-ı Şerifelerin
Esrarı, Hikmeti, Fazileti.sy.38.
YANITLAYINSIL
yuksel12 Kasım 2020 16:38
Bu salavat-ı şerife kitablarda yoktur.
Hazreti Fatıma (r.anha) buyurdu.
Eğer bu salavatı şerifeyi bir defa okursanız denizler mürekkeb, ağaçlar kalem klsa bunun sevabını yazmakla bitiremez.
Bunun üzerine Rasülü Ekrem (s.a.v.) :
Fatıma ne dediyse doğrudur.".buyurdu.Bu salavat-ı Şerife Cenab-ı Peygamber'i o kadar övüyord ki, arkada hiçbir şey bırakmıyordu.
Salavat-ı Şerifelerin
Esrarı Hikmeti, Fazileti.
sy.36,37.
GİZLİ GÖREVLE LİBYA'YA GİDEN ATATÜRK HALI
YanıtlaSilTÜCCARI KILIĞINDAYDI
Halı tüccarı kılığında Mısır'a giden Mustafa Kemal'in ve diger
anla Teşkilatı Mahsusacı Kara Kemal sorumluydu.
futihat ve Terakki'yi Ittihad-1 Islam (Islam birligi) projesine tepik
eden Trablusgarp'ın Italyanlar tarafından işgal edilmesiydi.
Ittihat ve Terakki, iktidarın dizginlerini ele geçirdiklerinde bu
projeye bel bağladı. İttihatçı eylemciler Libya'da kazandıkları tecrü-
beden Balkan ve I. Dünya savaşlarında da yararlanacaklardı.
Enver Paşa'nın liderliğindeki Teşkilatı Mahsusa, Libya'da silah,
cephane ve profesyonel asker kıtlığına rağmen, mükemmel bir geril-
la harbini örgütleyerek, 200.000 kadar Italyan askerini sahil şeridine
kilitlemeyi başarıyordu.
Trablusgarp'ta, sonradan çoğu Teşkilatı Mahsusacı olan ünlü
İsimler gerillacılık yaptı.
Bunların başında Mustafa Kemal Paşa, Nuri ve Halil Paşalar, Ali
Fethi Okyar, Kuşçubaşı Eşref ve Hacı Selim Sami, Kel Ali lakaplı Ali
Cetinkaya, ilk tayyareci şehitlerden Sadık Bey, Çerkez Reşit Bey, Sü-
leyman Askeri, Fuat Bulca, Yakup Cemil, Nuri Conker, Rauf Orbay
gibi isimler yer alıyordu.
Ünlü Masonlardan Ord. Prof. Mim Kemal Öke de yüzbaşı rüt-
betinde Derne cephesindeydi. Prof. Ayhan Songar'ın babası Nazmi
Bey ve ünlü seyyah Abdurreşit İbrahim de Libya'ya giden gönülla
"FUAT, TRABLUSGARP'A GİDİYORUZ,
SEN DE GELİYORSUN"
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 04:10
Ilim ehli ve ilim öğrenmenin önemi:
Eger büyük alimler Allah'ın veli kullan değilse,
Allah Teâlâ'nin veli kullanının bulunmaması
gerekirdi. Bu durumda cahiller Allah (cc)'ın veli
kulları olamazlar (Bilgin, s. 243).
Ilmi dünyayı elde etmek maksadıyla öğrenen, onun
bereketinden mahrum kalır. Bu tür insanlar ilimde
tam olarak derinleşemeyeceğinden, başkalan onun
ilminden pek fazla yararlanamaz Islam dinini
korumak niyetiyle ilim Öğrenenlerin ilmi artar ve
onun inceliklerine vâkıf olur. Ayrıca onların
ilminden yararlananlar çok bulunur (Bilgin, s. 243).
Bir kimse ilmi, dünya için öğrenirse ilimo
kimsenin kalbinde sağlam yer etmez ve hiç kimse o
ilimden yararlanamaz. o ilmin hiç bereketi de
olmaz. Kim ilmi ahiret için öğrenirse o ilimde
bereket olur, kalpte muhkem olur ve ondan herkes
istifade eder, faydalanır (Kacalin, II, s. 58).
Şakik Ton Torahim şöyle der. Hazret-i Imam-1
A'zam. Ibrahim bin Edhem'e: "Ey İbrahim, Allahu
Teala ibadetlerden sana salih azik verdi. Ilim de
senin kapında olsun; zira ibadetin başı ilimdir ve
daima amel de ilimle elde edilir." dedi (Kaçalin, II,
s. 58)
Ebu Hanife, Ibrahim Edhem'e şöyle dedi: “Ey
Ibrahim! Senin
ibadet hususundaki
başarın
yerindedir. Fakat ibadetin başı ve dini işlerin
olgunluğu ilimle olduğundan, onu da çok değerli
tutmalısın." (Bilgin, s. 244)
kirilcak şeyleri ust uste dizseler derinindekini çekseler,
YanıtlaSilseyreyle sen gumburtuyu.
yunus emre.
Dost T V.
Nihat Derindère
Katre.
32.söz.1.mevkif.
Risale-i Nur Kulliyati.
Bediuzzaman Said Nursi.
yazan. manevi Evladi.
Yuksel Çelik.
Başlıktaki konuyu yıllardır yazıyor ve konuşuyoruz. O sebeple bunu uzun uzadıya tekrar değerlendirmek yerine son birkaç günde dünyada ve bölgemizde olan gelişmeleri hatırlatarak izah etmeye çalışacağız.
YanıtlaSilBakınız sadece birkaç günde neler oldu?
Azerbaycan, yaklaşık 30 yıldır işgal altındaki topraklarını geri aldı. Ermenistan başbakanı Paşinyan kayıplara karıştı. Yenilen Ermenistan değildi. Ermenistan’ı parmaklarında oynatan Rusya, ABD, Fransa ve diğer destekçi devletler idi.
Bu hezimet dünyada şok etkisi yaptı. Ermenistan Ulusal Güvenlik Servisi’nin eski başkanı ve muhalif ‘Rodina’ partisinin lideri Artur Vanetsyan, Başbakan Nikol Paşinyan’a yönelik suikast hazırlığında olduğu şüphesiyle önce gözaltına alındı. Ardından Artur Vanetsyan ve Gönüllü Güçler Komutanı Ashot Yerkat Ashot Minasyan tutuklandı.
Dağlık Karabağ’ı işgalden kurtaran Azerbaycan ise, "Türk askeri birliklerinin Karabağ'da bulunmasına gerek yok” diyen Moskova Büyükelçisi Polat Bülbüloğlu’nu görevden aldı.
Aliyev'den, Karabağ’da Türk askerinin bulunmasına karşı çıkan Putin'e, ise “Türkiye olmazsa o kağıt parçası (anlaşma) çöptür” resti geldi.
Azerbaycan’a asker göndermeye karar veren TBMM Tezkeresi kabul edildi. Türkiye'nin yurt dışında askerî varlık gösterdiği ülke sayısı 15'e yükselecek. Türkiye, ABD'den sonra yurt dışında en aktif olan ikinci orduya sahip.
Karabağ konusunu konuşmak üzere kalabalık bir heyet Ankara’ya gelmişti. Rus heyet, Ankara'dan eli boş ayrıldı. Dağlık Karabağ’da ve Suriye'de istedikleri hiçbir şey kabul edilmedi.
Azerbaycan ordusunun zaferinin ardından Ermenistan, mezarlardaki ölüleri de çıkararak Karabağ’ı terk etmeye başladı.
Ağır yenilgiye uğramasından sonra sırra kadem basan Ermenistan’ın Başbakanı Nikol Paşinyan ortaya çıktı ve “Yüzlerce askerimiz kayıp” açıklaması yaptı, istifa iddialarını yalanladı. Ermenistan’ın daha sonra gelen resmi açıklamaları durumun vahametini gözler önüne serdi. Tümgeneral Levon Stephanyan, “2900 asker ölü, 1700 asker kayıp, 10 binin üzerindeki asker kaçak” diye aktardı. Oysa Rusya’nın tesbitlerine göre 12 binin üzerinde Ermeni askerinin öldüğü belirtiliyor. Eğer 10.000 Ermeni askeri kaçtıysa bu 10.000 Ermeni askerinin ölümünden daha büyük bir felakettir Ermenistan için…
Bu arada çok anlamlı bir kararla Rus Barış Gücü Komutanlığına Dağıstanlı Rüstem Muradov getirildi. Dağlık Karabağ'daki Rus barış gücü birliğinin komutanı General Rustam Muradov, yaptığı açıklamada, tarafların ateşkese bağlı kaldıklarını ve savaş bölgesindeki durumun istikrara kavuştuğunu ifade etti.
YanıtlaSilErmenistan Başbakanı Paşinyan, Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan'ı görevden aldı.
Ermenistan Genelkurmay Başkanı Azerbaycan’a neden teslim olduklarını itiraf etti! Savaşı daha 3. gününde kaybettikleri ortaya çıktı.
Putin'den Ermenistan'ı yıkan bir açıklama geldi. Putin, “Karabağ Azerbaycan'ın bir parçasıdır, Türkiye uluslararası hukuku ihlal etmedi” dedi. Rusya'nın savaşa müdahil olması için bir gerekçe olmadığını belirten Putin, Ermenistan'la askeri işbirliği anlaşmasının da buna zemin oluşturmadığını söyledi. "Ermenistan da Dağlık Karabağ'ın bağımsızlık ya da egemenlik ilanını tanımamıştı. Bu da Dağlık Karabağ ve çevresindeki bölgelerin uluslararası kanuna göre Azerbaycan toprağı olduğu gerçeğini bir kez daha kanıtlıyor. Anlaşmamız, taraf ülkelere yönelik bir saldırı olması halinde ortak hareket etmeyi gerektiriyor. Kimse Ermenistan topraklarına girmemişti, bu durum da bize bu savaşa doğrudan müdahale etme hakkı vermiyordu" dedi.
Pakistan, Hindistan'ın doğrudan Pakistan'daki terör saldırılarının sponsorluğunu yaptığını belgelerle kanıtladı.
Pakistan Başbakanı İmran Han "İsrail'i tanımamız için baskı yapan ülkeler var. Filistinlileri tatmin eden adil bir çözüm olmadıkça İsrail'i tanımak gibi bir düşüncem yok" çıkışı yaptı.
İmran Han, Azerbaycan’a desteğini tekrarlayarak “Örnek bir cesaret gösterdiler. Dağlık Karabağ konusunda herhangi bir ihtilaf yoktu. Tüm dünya Dağlık Karabağ'ın Azerbaycan'a ait olduğunu kabul ediyor. Onlar (Azeriler) kendi bölgelerine geri döndüler” dedi.
İmran Han, ABD başkanlığına gelmesi beklenen Joe Biden’ın Afganistan politikası konusunda, “Afganistan asıl mesele değil. Asıl mesele İsrail. Trump'ın İsrail politikalarını değiştirip değiştirmeyeceği. Biden'in İsrail, İran ve Keşmir politikasından emin değilim” diyerek ABD’ye güvensizliğini vurguladı.
YanıtlaSilYunanistan’da yayın yapan Greek City Times, “Kuşkusuz, Türk diplomasisi Karabağ ihtilafından sonra daha da güçlendi. Er ya da geç Batı Trakya Türkleri gündeme gelecek, ön plana çıkarılacaktır. Ebedi düşmanımız olan Türklerin, tek taraflı eylemlerinin sonuçlarına hazırlıklı olmalıyız” diye yazdı.
KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Kapalı Maraş’ın kullanıma açılmasının ardından "Rum tutumu nedeniyle Kıbrıs'ta federal bir çözümün mümkün olmadığı son 43 yıldır yaşananlarla ortaya çıkmıştır. Artık egemen eşitliğe dayalı çözüm yani iki devletli çözüm masaya gelmelidir" çıkışı yaptı.
GKRY Dışişleri Bakanı Nikos Christodoulides de kendileri açısından başka bir korkuyu dile getirerek “Korkum şu ki eğer Kıbrıs sorununa 2023’e kadar bir çözüm bulunamazsa Türkiye, adanın kuzeyini zorla ilhak edebilir” dedi.
Dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşması imzalandı. 15 ülkenin imzaladığı Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) anlaşması, küresel ekonomik çıktının yaklaşık üçte birini kapsıyor ve bölgenin ekonomik entegrasyonu için büyük bir adımı işaret ediyor. Dört gün süren ASEAN zirvesinin sonunda imzalanan RCEP, tarifeleri kademeli olarak düşürerek, korumacılığa karşı koymayı, yatırımı artırmayı ve bölge içinde malların daha serbest dolaşımına izin vermeyi hedefliyor. Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık, Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda, Brunei, Vietnam, Laos, Kamboçya, Tayland, Myanmar, Malezya, Singapur, Endonezya ve Filipinler’i içinde bulunduruyor. ABD ve AB bu yeni sistemden dışlanmış oluyor.
Danimarka'da bir haber ajansı Danimarka askeri gizli servisinin (FE) ABD'li NSA ile bazı Avrupa ülkelerini içeren bir kablolu (f/o) dinleme operasyonuna karıştığını ayrıntıları ile ortaya çıkardı.
Fitneci devletler tarafından yıllardır karıştırılan Libya'da askeri heyetlerin imzaladığı ateşkes anlaşmasının ardından siyasi heyetler de seçim tarihi üzerinde anlaştı: 24 Aralık 2021'de parlamento ve başkanlık seçimleri yapılacak.
Libya milli petrol kurumu başkanı, ülkedeki Petrol tesislerinin yeni kurulacak bir güç tarafından korunacağını açıkladı.
Libya ordusu şart koşarek Wagner ve Cancavid Milislerinin geri çekilmelerini istedi.
YanıtlaSilFransa’ya giden ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Dağlık Karabağ ve Doğu Akdeniz'deki gelişmelere işaret ederek, "Türkiye'nin son aylarda oldukça saldırgan tavır sergilediği hususunda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile hem fikiriz" dedi. Türkiye'nin bu tutumunun, halkının çıkarına olmadığı konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ikna edilmesi gerektiğini söyleyen Pompeo, “Bunun için Avrupa ve ABD'nin Ankara'ya karşı birlikte tavır alması gerekiyor. Türkiye’nin son zamanlarda attığı adımların çok agresif olduğu konusunda hemfikiriz. Bu adımlara Türkiye’nin Dağlık Karabağ’da Azerbaycan’a desteği, Libya’daki askeri adımları ve Akdeniz dahil. ABD yönetimi ve Avrupa, Türkiye tarafından Ortadoğu’da son birkaç ayda atılan adımlara karşı ortak çalışmalı. Türkiye’nin giderek artan askeri kabiliyetleri bir endişe kaynağı” diyerek Türkiye’ye karşı bir bakıma Haçlı ittifakı talep etti.
Bu konuşmaları yapmış olan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Paris ziyaretinin ardından Türkiye’ye geldi. Ankara’da hiçbir bakan ve cumhurbaşkanı ona randevu vermedi. İstanbul’da Fener Patriği Bartalemeos ile görüşüp çaresiz evine döndü. Tek başına bu olay bile Türkiye karşısında ABD’nin ne durumda olduğunun çok çarpıcı bir fotoğrafı idi.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) artık yararlı çözüm üretemediğini dile getirerek kurdukları uluslararası sistemin çöktüğünü ifade etti. Fransız basınına verdiği demeçte Macron, uluslararası iş birliğine dair yapıların reforme edilerek modernleştirilmesi gerektiğini söyledi. Macron, bu yapıların son dönemde engellendiğini ve bu sebeple zayıflatıldıklarını belirtti. Macron, BMGK'nın yanı sıra Dünya Sağlık Örgütü'nü de aksayan uluslararası sistemlere örnek olarak gösterdi.
"Güçlü Avrupa" söylemini savunan Macron, daha önce de "NATO'nun beyin ölümü gerçekleşti" açıklamasıyla dikkatleri üzerine çekmişti.
YanıtlaSilBağdat ve Erbil yönetimleri PKK'nın Sincar'daki varlığını sonlandıracak anlaşmayı uygulamaya koydu. Haçlı taşeronu terör örgütlerinin Irak’tan çıkarılması süreci başladı.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi terör destekçisi James Jeffrey, stratejik ortaklarını satarak yüzüstü bırakan şu açıklamayı yaptı: “PKK/YPG'ye Türkiye karşısında durma garantisi vermedik.”
Türk güvenlik kaynaklarının açıklamasına göre, TSK, Irak'ın kuzeyine son bir ayda gerçekleştirdiği operasyonlarda 82 teröristi etkisiz hale getirildi. Operasyonlar nedeniyle bölgede harekat imkanını tamamen kaybeden terör örgütünde çözülmeler hızlandı. Bu durum telsiz konuşmalarıyla da tespit edildi.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Musavi, ABD’ye göz kırpan bir mesajla “ABD Afganistan'ı sorumsuzca terk etmemeli” diyerek Afganistan’da kalmaya devam etmelerini talep etti ve açıklamada, (İran’a uygulanan) ambargoya rağmen, Afganistan işgali sırasında ABD’ye zorluk çıkarmadıkları” itirafında bulundu.
İsrail F35 savaş uçakları Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile düzenledikleri tatbikat kapsamında 3 gün Kıbrıs üzerinde uçuş yaparak bir züğürt tesellisi olarak kendilerince mesaj verdiler.
ABD ordusunda, sadece bir günde yapılan Covid-19 testlerinde silahlı kuvvetlerinde 1.300'den fazla pozitif vaka tespit edildi. ABD Savunma Bakanlığı'nın, verilerine göre ordunun aktif üyeleri arasında 69.000'den fazla vaka tespit edilmiş oldu.
Sadece son birkaç gün içinde dünyada ve bölgemizde neler olduğunu özetle hatırlatarak egemen güçlerin nasıl perişan vaziyette olduklarını göstermeye çalıştık. Bütün bunlar “Süper güçlerin” ölümcül hasta olduklarını göstermiyor mu?
19 Kasım 2020
Alper TAN
CHP’den bir halt olmaz. Doğru düzgün muhalefet bile yapamıyor. Yarım asırdır muhalefette güya, onu bile yüzüne gözüne bulaştırıyor.
YanıtlaSilTürkiye öteden beri tek parti ve darbelerle yönetildi. Hiçbir zaman kamil bir iktidar ve kamil bir muhalefet olmadı. CHP’liler yemeyi de bilmiyor. Hapur hupur yerken üstüne başına dökülüyor. Batılılar bu işi biliyorlar. Her şey kitabına uydurulmuş, şeffaf, muhasebeleştirilmiş. Adamlar işi biliyor. Sağcılar bu konuda solculardan daha iyi.
Bu iş başından beri böyle. İş Bankası’na bakın, işin içinde İtibarı Milli Bankası var, Afyon Terakki Bankası var, Hilafet fonundan gelen paralar var, Hazineden aktarılan paralar var, Anadolu’daki tüccardan toplanan paralar var, ama bunun üzerinde bir Kamalizm şalı örtülmüştür, kimse dokunamaz.
Taksim anıtı gibi, yapan İtalyan, parasını veren İtalyan bankerler, Ermeni bir tüccar, öne koymuşsun Mustafa Kemal, İnönü, Fevzi Çakmak, onlar o heykeli dokunulmaz kılıyor. Arkada işgal kuvvetlerine komuta eden Rus generalleri. Milli bayramlarda gider çelenk koyarsınız. Anıtın bir tarafında başı eğdirilen başörtülü bir kadın, öbür tarafında başı göklere bakan başı açık bir kadın.. Biri cepheye mermi taşıyan kadın figürü, öteki Keriman Halis karakteri.
CHP’li bir belediye başkanı kurban da kesmişti, nerde biliyor musunuz, genelev açarken, davul da çaldırmış, dansöz de oynatmıştı. Tabii adettendir dansözün göbeğine para yapıştıracaksın bir de! Böyleymiş CHP’nin Laik Demokratik Cumhuriyetinde işler demek ki. Ah bu CHP’liler. Tek parti döneminde bir bakmışın komünist olmuşlar.. Bir bakmışın Hitler’in doğum günü partisine katılmışlar. Bir bakmışsın Mussolini’nin “Terbiye diktatörlüğü” hayranı olmuşlar. Dağ başını duman almış, kara gömlekliler yürümeye başlamışlar. Ardından “denize döktüğümüz Yunan’la kardeş”. Venezilos’la kol kola! Ardından İngiliz’le dost, sonra Küçük Amerika hayalleri.
Zavallı Fevzi Çakmak, TKP kurucusu, ama aynı zamanda Küçük Hüseyin efendinin müridi. Küçük Hüseyin efendi, Afyon Terakkinin kurucularından, Çakmak, Laik Cumhuriyetin koruyucusu. Çık işin içinden çıkabilirsen. Sahi İsmet Para 10 Kasım’da neredeydi!? Şimdi kendi aralarında da konuşuluyor: “Atatürk öldürüldü mü” diye. Öldürüldü ise kim öldürdü!.
CHP’liler soruyor, her darbeden sonra kurulan ilk hükümetin hemen hemen tamamı, CHP’li Masonlardan oluşur. Sahi Mustafa Kemal Mason localarını kapatmıştı değil mi? Tabii, “aynı gayeye hizmet edecek iki cemiyete hacet yoktu”. Onun için meşrik-i azam Mustafa Kemal’e müşavir yapıldı. Mustafa Kemal öldüğünde onun yanında olan da o kişi idi.
CHP iktidardayken yeme konusunda iştahlıdır. Muhalefette iken ihtiraslı. Kıt kaynakları paylaşamayınca kavga ediyorlar. Zaten CHP biri ile kavgalı değilse kendi içinde kavga eder. Tek başına sahip olmak ister her şeye. Paylaşımcı değildir. Sağcılar paylaşır. Aslan payı kendinin olsa da sus payını ihmal etmez.
Solcu’nun halkçı bir dili vardır. O dil şuuraltına yerleşmiş olduğundan sürekli vijdanını rahatsız eder. Bizim dindar yiyicilerde de aynı durum sözkonusu. O vijdanının sesini dindirmek için “aslan sütü” ile onu sakinleştirmesi gerek. Rakı ve tuzlu leblebi, bu işin olmazsa olmazıdır. Aklını ve vijdanını baskıladın mı her şey mümkün. Onun için “İçki kötülüklerin anasıdır” denmiştir.
YanıtlaSilYa hu, n’olacak bu CHP’nin hali. Strafor, Otpor gibi Amerikan beslemesi örgütler devreye girip Taksim’deki Gezi Parkı olaylarını örgütlüyorlar, bir bakıyorsunuz CHP işe atlamış. Hoş artık bizimkiler de Adnan Oktar, Kalkancı oltasını yutmadı mı. ABD’nin elinde ANTİFA da var, DAEŞ gibi örgütler de. Milliyetçisi de var, solcusu, hatta komünisti de. 68 Kuşağı ABD operasyonu değil mi idi, ama sokağa çıkanlar “Kapitalizmin bekçileri ya da hizmetçileri olmak istemiyoruz.”, “Kapitalizmin koruma köpeği ya da hizmetkarı olmak istemiyoruz” Ama aslında o iş Charles de Gauille’nin, ABD’den dolar karşılığı olmayan altınları geri istemesi idi. Bu işler böyledir. Şimdi de Biden Türkiye’de muhalefete destek vereceğiz diyor, birileri sevindirik oluyor. Ayıp ya hu!
ABD’nin siyaset ajandasında herkes var. Komünizme karşı, sola karşı dindarları ve milliyetçileri kullandı, dindarlara ve milliyetçilere karşı solcuları ve liberalleri kullandı. Bu işler böyledir. Komünizmin cehenneminden kaçanlar Kapitalizmin cehennemine, Kapitalizm cehenneminden kaçanlar Komünizm cehennemine sığındılar. Oysa, aslında her iki cehennemde de aynı Şeytan’ın dostları onları bekliyordu. Aslında bunların sağı solu yok. Yok aslında birbirlerinden pek farkları.
Hani iktidarın yanlışları karşısında halkın sesine kulak verip onu dile getirecek maalesef bugün tek bir siyasi parti yok. Aslında hemen hemen hepsi İstanbul sözleşmesinden yana, geleceklerini Avrupa’da arıyorlar. ABD ile ittifak onlar için önemli. BM, DSÖ, IMF vazgeçilmezimiz.
5G’ye itiraz eden parti var mı? Ya da Starlink’e, Neuralink’e, Chip teknolojisine, HES’e karşı çıkan var mı, ya da aşıya. O kadar çok birbirlerine benziyorlar ki, peki niye bu kadar çok kavga ediyorlar o zaman. Tarım politikaları, dış politika konusunda birilerinin neden hiç sesi çıkmıyor?
Uluslararası sistemin vazgeçilmezleri konusunda aslında herkes uysal. Halkın gazını almak ya da kendi tabanlarına selam kabilinden sözler edilmiyor değil. Bu anlamda ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. 68 Kuşağı da ABD’ye küfrediyordu ama aslında o gün Amerikan âmâline hizmet ediyordu. Haklı eleştirileri de vardır. Ama o haklı eleştiriler, altın tas ve bal hükmünde olsa da asıl iş o bala karıştırılan zehirdeydi.
En iyi Amerikancı dil ile ABD’yi eleştirirken, perdenin arkasında el sıkışandır. Biden’ın attığı oltayı hemen yutanlar var ya, onlar yem de istemezler. Çünkü oltaya takılan balık yem istemez! ABD’ye Türkiye’yi şikayet etmek, ABD destekli ulusalcılık, solculuk CHP’ye de bu işe teşne STK’lara da Media’ya da hayır getirmez. Efendilerine hizmet edeceksen, önce büyük bir sadakatla onlara bağlanacaksın, sonra ülkede gelip kendini milli kahraman ilan ettireceksin. Ulusalcılarla, geniş halk kitlelerine sahip topluluklarla fotoğraf çektireceksin, sonra efendilerinin işaret ettiği bir politikacıya el altından destek verecek, ona uluslararası arenada siyasi ve mali destek sağlayacaksın. Bu destekleri alan Media ve STK’ları o kişiye destek için yönlendireceksin. Bu günün dünyasında işler böyle yürüyor. “Cilalı adam” devrini geçti, siber dünyanın “yeni normal”i böyle artık. Bize yemez yapmaz, yer yapmaz, yapar yer değil; yemez yapar adamlar lazım.
Selâm ve dua ile.
Bu ahir zamanda çoğu insan, mentaatinin dos
YanıtlaSiltudur. Bu itibarla, dostluk imtihanlarından geçmet
zorluklarla test edilmediği için, şahsiyet ve karakter
bakimindan làyıkıyla tanınmayan kimselerin, dosthik
iddialarına hemen aldanmamak gerekir.
Bu hususta Hazret-i Ömer 'in şu ölçülerini
hatirdan çıkarmamak îcâb eder:
"Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca
bakmayıniz;
Konuştuğunda doğru söylüyor mu?
Kendisine bir şey emanet edildigi zaman
YanıtlaSilemanete riayet ediyor mu?
Dünya ile mesgul olurken helál-haram gö-
zetiyor mur işte bunlara bakınız. "62
Yine bir kişi, Hazret-i Ömer in yanında başka
birini medhediyordu. Hazret-i Ömer ona:
-Medhettiğin kişiyle hiç yolculuk yaptın mi?"
diye sordu. O ise:
-Hayır. dedi.
-Alişveris gibi ictimâî bir muàmelen oldu mu?"
"-Hayır.
-Peki sabah-akşam ona komşu oldun mu?
-Hayır.
Bu cevaplar üzerine Hazret-i Ömer şöyle
dedi:
*-Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a ye-
min ederim ki, sen onu tanimiyorsun!
Demek ki bir insan hakkinda, onun gerçek hü-
viyetini ortaya çıkaracak olan birtakım muàmelât ile
test etmeden hüküm vermemek gerekir. Dost seçi-
minde bu husus son derece mühimdi.
Cafer-i Sadık (rahmetullahi aleyh )
Osman Nuri Topbaş syf 56-57
Kendisine bir şey emanet edildigi zaman
YanıtlaSilemanete riayet ediyor mu?
Dünya ile mesgul olurken helál-haram gö-
zetiyor mur işte bunlara bakınız. "62
Yine bir kişi, Hazret-i Ömer in yanında başka
birini medhediyordu. Hazret-i Ömer ona:
-Medhettiğin kişiyle hiç yolculuk yaptın mi?"
diye sordu. O ise:
-Hayır. dedi.
-Alişveris gibi ictimâî bir muàmelen oldu mu?"
"-Hayır.
-Peki sabah-akşam ona komşu oldun mu?
-Hayır.
Bu cevaplar üzerine Hazret-i Ömer şöyle
dedi:
*-Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a ye-
min ederim ki, sen onu tanimiyorsun!
Demek ki bir insan hakkinda, onun gerçek hü-
viyetini ortaya çıkaracak olan birtakım muàmelât ile
test etmeden hüküm vermemek gerekir. Dost seçi-
minde bu husus son derece mühimdi.
Cafer-i Sadık (rahmetullahi aleyh )
Osman Nuri Topbaş syf 56-57
İnsana vaaz / nasihat olarak ölüm yeter denir. Lakin şu korona günlerinde ölüm yağıyor üstümüze, kimsecikler tınmıyor!
YanıtlaSilÖlüm düşüncesinden bu kadar uzak bu kadar nasipsiz başka bir dönem yaşanmadı.
"Hayat eve sığar" diyoruz... Ya ölüm neye sığar? İstatistiklere mi?
Her gün ölüm raporları yayımlanıyor tüm dünyada. Sayılardan oluşan ölümler...
"Bugün İspanya'da ne çok ölen oldu birader" gibi lakırdılar arasında kanıksadık ölümü bile.
İlkin, koronavirüs yaşlıları öldürüyor denilmişti.
"Bana bir şey olmaz" dedi yaşlı olmayanlar.
Sonra yaş aralığı aşağıya indirildi.
Fakat o da kanıksandı tedrici bir şekilde.
Halbuki, ölüm her gün inen bir ayet.
Kanıksandı mı rahmet biter.
Zaten ölüm hakkında hiçbir şey bilmeden yaşam hakkında da hiçbir şey bilemeyiz.
Hayatın anlamı ölümde saklı.
Gününü gün etmek / vur patlasın çal oynasın yaşamak, Camus'nün dediği gibi, upuzun uykudan ibarettir.
YanıtlaSilSabah
Haberler
Yazarlar
Son Dakika
Sabah Cumartesi
Gündem
Ekonomi
Yaşam
Sağlık
Dünya
Sigorta
Seyahat
Hava Durumu
Diğer
Galeri
Sabah TV
Video Galeri
Ekler
Bölgeler
Şans Oyunları
Astroloji
Televizyon
Çizerler
e-Gazete
BİZE ULAŞIN
KÜNYE
SALİH TUNA
SALİH TUNA
Dünyayı terk eden ölüm
paylaş
tweetle
paylaş
Yazara Gönder
paylaş
AA
İnsana vaaz / nasihat olarak ölüm yeter denir. Lakin şu korona günlerinde ölüm yağıyor üstümüze, kimsecikler tınmıyor!
Ölüm düşüncesinden bu kadar uzak bu kadar nasipsiz başka bir dönem yaşanmadı.
"Hayat eve sığar" diyoruz... Ya ölüm neye sığar? İstatistiklere mi?
Her gün ölüm raporları yayımlanıyor tüm dünyada. Sayılardan oluşan ölümler...
"Bugün İspanya'da ne çok ölen oldu birader" gibi lakırdılar arasında kanıksadık ölümü bile.
İlkin, koronavirüs yaşlıları öldürüyor denilmişti.
"Bana bir şey olmaz" dedi yaşlı olmayanlar.
Sonra yaş aralığı aşağıya indirildi.
Fakat o da kanıksandı tedrici bir şekilde.
Halbuki, ölüm her gün inen bir ayet.
Kanıksandı mı rahmet biter.
Zaten ölüm hakkında hiçbir şey bilmeden yaşam hakkında da hiçbir şey bilemeyiz.
Hayatın anlamı ölümde saklı.
Gününü gün etmek / vur patlasın çal oynasın yaşamak, Camus'nün dediği gibi, upuzun uykudan ibarettir.
***
Koronavirüs günlerinde ölüm, o şaşaalı cenaze törenlerinin ironik ödeşmesi sanki.
Cenazeler koronadan önce adeta gösteriş törenlerine dönüşmüştü ya onu diyorum.
Korkunç siyah büyük gözlüklerle, alkışlarla ve o tuhaf lakırdılarla...
Nedir o "Rahat uyu" falan, mevtanın ardından.
Ölümü yanlış anlamamak gerek. Ölüm uyumak değildir. Tam aksine, bir uykudan uyanmaktır.
Muhafazakarlar da ellerinde cep telefonlarıyla kendi "ünlülerinin" cenazelerini panayırlara dönüştürmüşlerdi.
Tabutla selfie çektireni bile gördüm, daha ne diyeyim!
Hatta bir defasında, "Korkuyorum; birbirlerine 'görünmek' sevdasından bir gün mevtalarını musalla taşında unutacaklar!" demiştim.
Şimdi malumunuz moderni / muhafazakarı kaçıyor, kaçmak zorunda kalıyorlar cenazelerden.
"Ölümün ironik ödeşmesi" dediğim bu!
***
İnsanları ölüm de durup düşünmeye, hayatı sorgulamaya sevk etmiyor, derin uykusundan uyandırmıyorsa o ölüm dünyayı terk etti demektir.
Sokurov bir kahramanını (Aleksei Ananishnov) şöyle konuşturur: "İnsan birçok sebepten dolayı ölür ama hangi sebepten dolayı yaşadığını bilmez..." Yaşamanın nedeni bilinmeden yaşanan hayat, kaçak bir hayattır. Acınası, bedbaht ve beyhude bir hayat...
Bir de ölmeden önce ölenler vardır, yaşanmaya değer hayatı idrak edenler.
Onlar ki, hiçbir zaman mahzun olmayacaklardır.
Gelin kulak verelim onlardan birine, Hazreti Pîr'e: "Öldüğüm gün tabutum yürüyünce / Bende bu dünya derdi var sanma! / Benim için ağlama / 'Yazık, yazık! Vah, vah!' deme! / Şeytanın tuzağına düşersen o zaman 'eyvah' demenin sırasıdır. / Cenazemi gördüğün zaman 'Ayrılık, ayrılık!' deme! / Benim buluşmam asıl o zamandır. / Beni mezara koyunca elvedâ demeğe kalkışma! / Mezar cennet topluluğunun perdesidir. / Mezar hapis görünür amma, / Aslında canın hapisten kurtuluşudur. / Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret! / Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki? / Sana batma görünür amma / Aslında o doğmadır, parlamadır.
/ Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?
/ Neden insan tohumu için bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun?..."
RASİM ÖZDENÖREN SÖZLERİ
YanıtlaSilİnsan eskir, eskimeyen zamandır.
İslam, Müslümanlara bir emanettir.
İnsanlar birbirlerini çok geç tanıyor.
O şimdi kendinden kaçmayı yaşıyordu.
Hep kendi yüreğine dalmak kurtuluş bundadır.
Özlemek ora ile bura arasında gerili durmaktır.
İslam, Batı’nın zihin kalıplarına göre anlaşılamaz.
Müslümanın en etken tebliğ aracı bizzat yaşayışıdır.
Oysa zaman belki bir ömür boyu süren bir tek andır.
Allah’tan başkasına kulluk edeni Allah her şeye kul eder.
Sanıldığı kadar kimse dayanıklı değildir gerçekler karşısında.
Kendini eleştirme, aslında açık kafaların ve açık ruhların işidir.
İşte yaşamak dediğin böyle ikilemlerden, zor sorulardan ibaret
YanıtlaSilİnsanın yapmadığı şeyi söylemesi nasihat değildir, ahkâm kesmedir.
Ama ”kendini bilme”den maksat, temelde, ”kul” olduğunu bilmesidir.
Hem milliyetçi olacaksınız hem de anti emperyalist bu mümkün değil.
Müslüman çağın gözüyle İslama bakmaz, İslamın gözüyle çağa bakar.
Hep yalana inanmaya alışmış olanlar doğruya inanmakta güçlük çeker.
Eve kapanıp kalmakla insan değiştirmek istediği dünyayı değiştiremez.
İnsan onunla tanıştığı anda, onu sanki baştan beri tanıyormuş gibi oluyor.
Eğer ilim, ”hazmıyla” birlikte gelmezse, o ilim insanı bozar, yolunu şaşırtır.
Ağlamak… yalnız gözyaşı dökebilen insan anlayabilir bazı şeylerin hikmetini.
Kimi zaman başkalarının adaletindense, kendi inandıklarına sığınmak yeğdir.
YanıtlaSilDünyevi zeminde en güzel ağlama biçimi, sevgiliyle baş başa gerçekleştirilendir.
Yanan her yürek, nerde bir alçak varsa onun yüreğine saplanan bir hançer olmalı.
“Yarın” diye düşünülen şey artık çoğumuz için öte dünya kaygısı olmaktan çıkmıştır.
Bir insanın amelleri şeriata uygun değilse, onu uçarken bile görseniz itibar etmeyin.
Hem bu deveyi güdecek, hem bu diyarda kalacağız. Çünkü deve de bizim, diyar da.
Kimse olduğum gibi görmek istemiyor beni. Herkes kendi icat ettiği gibi bakıyor bana.
Ben, asıl kendi hatalarından kaçan, kendi hatalarını görmezlikten gelen tavırdan korkarım.
Doğmamış çocukların rızıkları yüzünden uykuların kaçtığı dünyada bir bozukluk olsa gerek.
Bildikleriyle amel etmeyen birinin, bilmediklerini öğrenme çabasına düşmesi anlamsız olmaz mı?
Müslümanın anti emperyalist oluşu, basit bir siyasi tavır alma meselesi olarak yorumlanmamalı.
Sözünün söylenmeye değer olduğuna inanan kimsenin bu sözünü söylemekten vazgeçtiğine tanık olunmamıştır.
Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur. Asıl mesele bir derdimizin olmasıdır.
Bugün Müslüman olduğunu söyleyen milyonlarca insan, aslında İslamın hakikatinden uzak bir hayat sürmektedir.
Ve şimdi, öyle düşünüyorum ki, tecrübe denilen şey, insanın hayatında yer etmiş olan hayal kırıklıklarının toplamıdır.
Biz, Osmanlı’yı bütün hatalarına ve her şeye rağmen mücerret bir İslami gayret içinde gördüğümüz için severiz.
Küstaha şefkatle davranıldığında yola geleceğini düşünen aldanır: ona, onun anlayacağı dille konuşarak haddi bildirilmelidir.
Geç demek, çaresizlik demektir.Yani artık yapacağı bir şeyin kalmadığına inanmak demek.Oysa biz daha yeni başlıyoruz.
Ancak halen Müslümanların önünde duran handikaplardan biri, onların İslam’ı anlamak hususunda karşı karşıya bulundukları güçlüktür.
Bol bol okuyun ve okumayı terk etmeyin. Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur. Asıl mesele bir derdimizin olmasıdır.
İslam Allah’ın indirdiği ve kabul ettiği tek din olarak, başka hiçbir dünya görüşüyle, başka hiçbir fikirle, amelle uzlaşmaya girmeye muhtaç değildir.
Kuru ağacı canlandırma niyetiyle sulayabileceğin gibi, onu çürütmek için de sulamanın yolu açıktır. Üstelik her ikisi için gerekli olan eylem birbirinin aynıdır.
İslami bilincin iade edilmesi soyut olarak doğru düşünmekle elde edilemez. Doğru düşünme tarzını, aynı zamanda bir yaşama alışkanlığı haline koymak gerekiyor.
Yapacak işi olan, diyecek sözü olan onu söylüyor ve onu yapıyor. Yapacak işi, diyecek sözü olmayansa, başkasının yapıp ettiklerinin dedikodusunu yapmakla meşgul oluyor.
YanıtlaSilÇünkü beklemek çok korkunçtur, usul usul geleceğini bilerek ama ne zaman ölüm meleğinin kanadını açıp kendisini kapacağı anı bilmeden, bu meçhul anı bilmeden beklemek.
Bence bir insanı tanımanın tek bir yolu vardır,onu bitmiş kabul etmek. Onu artık yaşamıyor saymak. İnsan ancak böyle bakınca onu olduğu gibi, tamamlanmış olarak görebilir.
İnsan ancak Allah’ın rızası için hareket ederse hasbiliğini de nefsinin iğvalarından korumuş olur. Yoksa mücerret hasbî olma iddiası insanı kolaylıkla nefsinin rızasına râm edebilir.
Görmenin düzenini Allah öğretti. Onun öğrettiği yol dışında bir yol denemek boşuna uğraşmaktır. İnsan sahiden görmek istiyorsa, kendisine öğretilen yola teslim olacaktır.
Aslında, ilim denilen vakıanın mücerret gayesi, insanın kendi nefsini beğenmekten alıkoyması, artı, ilinde derinleştikçe, kendi hiçliğini, aczini daha derinden hissetmesine yol açmasıdır.
Batı kafa yapısı, dini felsefe haline getirmiştir. Dinin hayata müdahale edecek, hayatı sevk ve idare edecek özünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu
Şimdinin içindeyim ve buradayım…
YanıtlaSilKimilerine göre, bu zaten böyle…
Bunun başka almaşığı düşünülebilir mi?
Ancak…
Kimi basit görünen düşüncelerin bir dizgeye kavuşturulması, bu demektir ki bilinç düzleminde belirginleştirilmesi yüzyılların geçmesini gerektirmiştir…
Bugün bir şeyin kendi olduğu, başka bir şey olmadığı önermesi herkese doğal bir kabul gibi görünüyor. Oysa A=A önermesinin bu hâliyle ifade edilebilmesi için yüzyılların geçmesi ve Aristo’nun gelmesi beklenmiştir. Ve bu “basit” olgu üzerine Aristo özdeşlik mantığının ilkelerini geliştirmiştir.
“Şimdi ve burada” terimi de bu basit gerçekliklerden biridir…
Şimdinin içinde yaşıyorum, bu demektir ki, içinde bulunduğum o bir tek andır içinde yaşadığım zaman… Ama her nefes alışımda o an eskide kalıyor ve ben yeni bir ana yelken açıyorum… Ne var ki bu anlar birbirini kesik kesik izlemiyor… Birbirine demiryolu tertibinde olduğu gibi eklemlenerek de sürmüyor. Demiryolu her ne kadar uzaktan bakıldığında tek ve yekpare bir bütünmüş gibi görünse de…
İçinde yaşadığımız an kesiksiz ve kesintisiz olarak birbirine ulanan anların toplamıdır ve kesintisiz olarak devam edip gider…
Bunları söylemek nereden aklıma geldi?
Mustarip filozof Arthur Schopenhauer’ın bir öğüdüne rastladım
“Mutluluğumuzu ve esenliğimizi ilgilendiren her konuda hayal gücümüzü dizginlemeliyiz. Yani öncelikle hayaller kurmamalıyız. Çünkü hemen ardından iç geçirerek tekrar yıkılacağımızdan, fazla pahalıya mal olurlar” (https://eksisozluk.com/arthur-schopenhauer-228135).
Düşünürün bu kurgusuna itirazım yok. Kurduğunuz hayal sizi sukutuhayale uğratabilir, demek istiyor. Bu nedenle de pahalıya mal olur…
Ama biliyoruz ki başlangıçta imkânsız gibi görünen kimi büyük işler aynı zamanda büyük hayallerin mahsulü ve onun başarısıdır. Örnekse Cebeli Tarık Boğazı’nı geçerek İspanya’yı fetheden Tarık bin Ziyad, Kudüs Fatihi Selahattin Eyyubi, gemileri karadan yürüten Fatih: bu fetihler büyük hayallerin hasılasıdır.
Hayal denince malayani bir malihulya akla gelmesin! Bu hayal, ciddi bir hedefi gerçekleştirmeye matuf tasarıdır… Bu hayal, halihazırda mevcut olmayan, ancak gerçekleşmesi tasarlanan ve gerçekleşmesi bir layiha üzerinden hazırlanan hedefi işaret ediyor.
Böyle bir hayal kurmak boş bir hevesle gerçekleşmez. Şimdi ve burada olanı aşmayı gerektirir. İçinde yaşanılan anın ötesinde durana ulaşmak, hedef budur…
Rodin, görkemli heykellerini nasıl yaptığı sorulduğunda şu cevabı veriyordu: “Heykel, önümdeki mermer blokun içinde duruyor; ben, mermeri yontarak onu açığa çıkarıyorum!”
Ne kadar kolay değil mi?
Her türlü imkân, içinde yaşadığımız anda içkin… İnsana düşen, o anı aşarak hayalimizde olan tasarıyı somut hâle getirmek… O hayal olmadan o gerçeklik dışa vurmaz.
Büyük iş gerçekleştirmek isteyen, onun büyük hayaline talip olur.
Kimileri yanlışında ısrar etmeye başlayınca, yanlış yalana dönüşüyor.
YanıtlaSilNasıl ki suç samur kürk olsa, kimse üstüne almıyorsa, yalan da ne kadar tatlı olsa kimse üstüne almıyor. Onu üstüne alanın toplum nezdinde inandırıcılığı kalmıyor.
Toplum güven esası üzerinde işlerliğini sürdürür.
Toplum düzeni güvene dayanır.
Güven demek, orada yalana yer bulunmadığı, tüm işlemlerin doğruluk esası üzerinden yürütüldüğü anlamını taşır.
Mahir Kaynak merhumun esaslı bir varsayımı vardı. Bir toplumsal patlamada, örneğin bir terör olayında işin sonuna bakmalı, o olaydan kim çıkar sağlıyor; onda kimin çıkarı varsa, olayda onun parmağını aramalı, diyordu…
Ancak kumpas durumunda hal her zaman böyle olmayabilir. Kumpası kuranlar onun ortaya çıkmayacağı varsayımıyla bu işe teşebbüs etmiştir. Ancak gülle ellerinde patlayınca çaresiz kalmış olurlar. Ama gene de üstüne almaktan kaçınırlar. Çünkü kimse rezil olmak istemez.
Kumpas yeterince sağlam kurulmamışsa tertipçisine döner ve onu rezil eder…
Rezil olmamak için de yalana başvurulur. “O ben değildim, o başkasıydı; o yaptı, ben yapmadım…” kabilinden kekelemeler gırla gider… Ama nafile…
İlkin kumpas, ardından yalan… Bu çifte kavrulmuş bir riyakârlık da olsa işe yaramaz…
Adli tıbbın ilginç bir ilkesi var: mükemmel cinayet yoktur!
En mükemmeli ve kusursuz görüneni bile bir yerde mutlaka bir açık verir. Yeter ki o açığı yakalayacak göz var bulunsun…
Yalan ve kumpas da böyle…
En mükemmelinde bile mutlaka bir kusur, bir açık bulunur…
Tarihte kimse Giritli Epimenides kadar mükemmel yalancı olmayı başaramamıştır. Gene kimse onun kadar doğrucu da olmamıştır.
Ne diyordu Giritli Epimenides: “Bütün Giritliler yalancıdır.”
Eğer bütün Giritliler yalancı ise kendisi de bir Giritli olan Epimenides de yalancıdır; eğer Epimenides doğru söylüyorsa, bütün Giritliler yalancı değil, demektir. Bir önerme aynı anda hem doğru hem yalan olamaz…
Ne ki her kumpas kuran veya her yalan söyleyen Epimenides kadar zeki olamıyor. Onun kadar ustaca önermeler öngöremiyor.
Giritli gibilerin paradoksu ebediyen baki kalır ve ders vermeye devam eder.
Ama sıradan yalancıların mumu anca yatsıya kadar yanar…
Dilimizde “herkesin doğrusu kendine” diye ifade edilen bir deyiş var.
YanıtlaSilBu deyişin bizatihi kendi, doğru bir fikri ifade ediyor: herkes kendi doğrusuna sahip çıkar!
Çünkü onların her biri “doğru” diye bildiği şeyi kendi penceresinden görüyor.
Güneş, doğuya bakan pencere ile batıya bakan pencereden aynı güneş olarak görünmez. Hele de pencereler arasında yükselti farkı varsa…
Oysa her iki pencereden görünen güneşin bir de kendi hakikati var… O güneş, gerçek güneş ya da güneşin gerçekliği her iki pencereyi haklı da çıkarabilir, haksız da… Ama onun kendi gerçekliği asla değişmez.
Bu durum niçin böyle oluyor?
Her insan teki, kendi penceresinden güneşin kendini görmeden, penceresine yansıdığı kadarını görüyor. Bu itibarla herkes kendi gördüğünü, gerçek güneş sanıyor.
Büyük bilge Nasrettin Hoca kadılık yaparken davacıyı dinledikten sonra ona “Sen haklısın” demiş. Ardından davalının savunmasını dinlemiş, ona “Sen de haklısın” demiş. Olayı müşahede eden karısı Hoca’ya “Hocam, bu nasıl hüküm vermektir, davacıya da haklı diyorsun, davalıya da… Böyle hüküm mü olur?” diye itiraz edince, Hoca ona “Sen de haklısın” demiş.
İmdi…
Bir de “Her söylediğin doğru olsun ama her doğruyu her yerde söyleme” öğüdünde bulunan bir atasözümüz var. Bu söz sanırım biraz da Doğrucu Davut’a göndermede bulunuyor. Doğrucu Davut her ne düşünüyorsa bildiğini paldır küldür söylermiş… Komşusu Doğrucu Davut’u kadıya şikâyet ederek “Efendim komşum her zaman doğruyu söylüyor” demiş. Kadı “Herkes doğru söyleyeni isterken, sen neden yakınıyorsun?” diye sormuş. Komşu “Efendim, sözleri beni incitiyor” cevabını vermiş. Kadı, davayı sonuçlandırmak üzere Davut’u mahkemeye celp eder. Kadının bir gözü körmüş. Davut, kadı ile karşılaşır karşılaşmaz: “Selamünaleyküm kör kadı” deyivermiş. Kadı “Vallahi ben doğru söyleyeni severim ama patavatsızlığa pes!” tepkisinde bulunmuş.
Başa dönersek, hakikatin bir kendinde olan gerçekliği var, bir de onu kendi varsayımına göre değerlendiren kimsenin gerçekliği var…
Kendi gördüğü gerçekliği, hakikatin kendisiymiş iddiasında bulunan biri ile patavatsızın teki, hatanın en büyüğünü ika etmiş olur.
Değerli tarihçi Dursun Gürlek, bir önceki pazar günü yazısında “hurda” kelimesi münasebetiyle aşağıdaki anekdotu aktarıyor:
YanıtlaSil“…Bu anlamdaki Farsça beyti, Şemseddin Sami merhum şöyle açıklıyor:
“Bu tarih, (beyit) kutbü’l-ârifin Şeyh Feridüddin Attar hakkında söylenmiştir. Hazret, Cengiz Han’ın ordusuna mensup bir Moğol tarafından esir edildiği sırada 104 yaşındaydı. Moğol, kendisini öldürmeye hazırlanırken diğer bir Moğol askeri, bu ihtiyarın Müslümanlar arasında meşhur bir zat olduğunu, fidye olarak Müslümanlardan çok akçe alabileceğini hatırlattı. Moğol, öldürmekten vazgeçip, fidyesini bulmak için Hazreti Şeyh’i gezdirmeye başladı. O sırada hamiyetli bir zat ortaya çıkıp yüz bin altın teklif edince Şeyh, Moğol’a şöyle dedi: “Bu, benim kıymetim değildir. Tam değerini bulmadıkça satma.” Moğol daha fazla veren birini bulurum ümidiyle Şeyh’i gezdirmeye devam etti. O esnada sırtındaki saman torbasıyla oradan geçen bir fakir, “Şu ihtiyarı bana bağışla, sana şu samanı vereyim” deyince Hazreti Şeyh Moğol’a, “İşte, benim değerim budur, sat” demiş. Fena halde öfkelenen Moğol, Feridüddin-i Attar hazretlerini katletmiş.” (Kültür dünyamızın hurdacıları, Yeni Şafak, 15 Kasım 2020).
Üstat Gürlek kıssayı burada kesiyor.
Feridüddin-i Attar’ın bilgeliği ile Moğol askerinin zıtlaşan hamakatinin püf noktasını okurun izanına bırakıyor. Bizim kabulümüze göre Şeyh, yaşlı kişiyi tercih ederken ona “sırtındaki saman torbasıyla” bütün servetini teklif eden birini işaret ediyordu. Ancak Moğol askerinin zihinsel melekesi bu inceliği fark edecek donanımda değildi.
Bu olay bana başka bir menkıbeyi hatırlattı.
Hz. Ali’nin ağabeyi Hz. Cafer’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde, bir hurmalıkta dinlenirken orada çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü.
Köle ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereyken önünde aç bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğe attı. Köpek ekmeği hemen yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da yedi. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp yeniden işine dönerken Abdullah, yaklaşıp sordu:
– Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı? Köle:
– İşte bu üç parça ekmek...
– Kendine neden hiç ayırmadın?
– Hayvan çok açtı. O halde bırakmak istemedim.
– Peki, sen ne yiyeceksin şimdi?
– Oruç tutacağım.
Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi:
– Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.
Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatırdı.
– Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin, dediklerinde, şu karşılığı verirdi:
– Ama o elindeki her şeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını...
Sözün Özü: Cömertlik miktarla değil, o miktarın bütçemizde tuttuğu nispetle ölçülür, ölçülmelidir.
Ancak insanların her şeyin fiyatını bildiği, fakat değerini bilmediği günümüzde Feridüddin-i Attar’ın değerini Moğol askerine veya onun günümüzdeki uzantılarına nasıl açıklamalı?
Her ne kadar insanlık için arzu edilen “Barış Ortamı” olsa da uluslararası ilişkilerde “savaş ve gücün kullanımı” her zaman karşımıza çıkıyor. Savaş düşüncesinin kökeninde ise şüphesiz güç ve egemenlik sağlama düşüncesi var. Büyük güçler mutlaka bir savaş ve çatışma sonunda ortaya çıkıyor veya kayboluyor.
YanıtlaSilGüç sosyal bilimlerin temel kavramlarından birisi ve “güce sahip olmak” hep arzu edilmiştir. Gücün uygun şekilde kullanımı ise başlı başına bir sorun. Çünkü “güç” kullanılması durumunda “güç olmaktan çıkmakta” ve kullanana da zarar vermektedir. Gücün denetlenebilir olmaktan çıkması ise güç zehirlenmesi olarak tanımlanmaktadır.
20 yüzyılın başında, dünyanın en güçlü devletleri olan “Fransa ve İngiltere”, bu güç zehirlenmesi ve gücün gereksiz yere harcanması sonucu üstünlüklerini kaybetmişti. Bunun sonunda ise akıllıca hareket ederek “her iki dünya savaşının başında gücünü muhafaza edip savaşa sonradan dahil olan” ABD, dünyada egemen bir güç olarak yerini almıştı. Sovyetlerin Afganistan’ı küçümsemesi ve bu ülkede kazanamayacağı bir savaşa girmesi ise yıkılmasındaki en büyük etkendi. Gerçeklikten kopmuş abartılı bir öz güvenle kendini yücelterek, kendinden başkalarını küçümseme ve her şeyin kendi planladığı gibi gideceğini düşünerek “yanlış stratejiler oluşturma” felaketle sonuçlanıyordu. Kısaca güce sahip olmak kadar onun kullanılması da bir yetenek gerektiriyordu.
Tarih kendi içerisinde ders alınabilecek “sebep ve sonuçları” barındırıyor. Ancak bunu anlamak için olaylar arasında sebep sonuç ilişkileri akılla birbirine bağlayarak kullanabilmek gerekiyor. Buna rağmen aynı güç zehirlenmesine “Soğuk Savaş Dönemi” ertesinde ABD’nin de düştüğü görülüyor. Yaklaşık 30 yıldır bu zehirlenmenin etkisi altında savaştan savaşa giriyor, kayıplar veriyor. ABD Başkanı Trump’ın Irak’a inerken uçağının ışıklarının güvenlik nedeniyle kapatılmasına ilişkin “Son 20 yılda Ortadoğu’da 7 trilyon dolar harcadık ve inerken ışıklarımızı kapatmak zorundayız. Bu çok kötü.” demesi yanında, Afganistan bataklığından kurtulmak için Taliban ile anlaşma çabaları bunun en açık göstergelerinden birisi.
Farabi “Bir şeyin bilgisi ya akıl ya da tahayyül kuvvetiyle elde edilebilir” demişti. Bugünlerde aynı güç zehirlenmesini yaşayan taraf Ruslar. 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın başında gücünü Osmanlı Devleti ile savaşarak harcayarak tüketen Rusların benzer hatayı günümüzde de tekrarlayacağı görülüyor.
2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinden sonra yeterli tepki gösterilmemesinin ardından, Suriye’de Esad Rejimiyle yaptığı anlaşma sayesinde Çarlık Rusya’sından bu yana, en büyük hayali olan “Sıcak Denizlerde Liman ve Hava Üslerine sahip olması”. Rusya’nın gücünü bir anda Libya yanında Afrika ve Ortadoğu ülkelerine taşıdı. Putin’in stratejik bir hamle ile Türkiye ile ilişkilerini geliştirme çabaları ise Rusya’yı bu bölgede gücünün çok ötesinde yerlere götürdü.
Ancak Suriye’de İdlib Krizi nedeniyle gelinen noktada Rusya’nın da bu gücü taşımakta zorlandığı görülüyor. Güce sahip olmak kadar, “sürdürülebilir bir gücü muhafaza etmek” de önemli. Bu noktada bölgedeki en büyük güçlerden birisi olan Türkiye’yi karşısına alması ve Suriye rejiminin kurulduğu tarih olan 1947 yılından beri yapmış olduğu katliamlara ortak olması Rusya’nın bu coğrafyadaki imajını zedeler nitelikte. İnsan Hakları Kuruluşlarının raporlarına göre şimdi Suriye’de terörist diye çocuklar, kadınlar, siviller bombalanıyor, hastahaneler, okullar, pazar yerleri camiler bombardıman altında yıkılıyor. (Human rights watch, World report 2020, Suriye-Rusya 9Askeri İttifakının İhlalleri https://www.hrw.org/tr/world-report/2020/country-chapter) Milyonlarca insan göç etmiş, zulüm altında inliyor.
Bu anlamda Rusların daha önce Kırım ve Ukrayna’da uyguladığı sertlik içeren “Gerasimov Doktrini”ni şimdilerde Suriye’ye uygulamaya başladığı söyleniyor. Tırmanma üzerinden askeri güç kullanarak üstünlük sağlamayı hedefleyen bu uygulamanın uzun vadede Suriye’de ne kadar etkili olabileceği tartışmalı. Rusya’nın kaba güçle her şeyi yaptırmaya dayalı politikaları, birçok ülke yanında dağınık bir görüntü sergileyen “Batı”yı da yeniden toparlıyor.
YanıtlaSilKuvvet kullanmak son çaredir. Stratejinin ana unsurları olan; “zaman, mekân ve kuvvet” açısından “Suriye ne ölçüde Ukrayna’dır” konusu yanında, “kuvvet kâfi gelmez ise başka ne kullanılacağı” olayın başka bir tarafı. Netice de sorunlarla dolu olan Ortadoğu coğrafyasında barış için bir umut olacağı düşünülen Rusya, bu konumunu hızla kaybediyor. Adaletsiz ve zalim gücün ise sürekli olması mümkün gözükmüyor. Hedef gözetmeksizin atılan varil bombaları altında ölen çocuk, kadın ve sivilleri anlamadığımız sürece bu dünyada hiç kimsenin güven içinde yaşayamayacağı açık.
Marshall Berman, klasikleşen eserinde “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” diyordu. Diğer taraftan aşırı kuvvet kullanımına dayalı uygulamaların buharlaşan ve gevşeyen unsurları tekrar katılaştırdığını da görüyoruz.
Bilgiye sahip olmak kadar onu kullanma becerisi de önemli. Soğuk Savaş dönemi ertesinde Rusya, petrol fiyatlarının da yükselişe geçmesiyle toparlanmıştı. ABD’nin gereksiz yere gücünü dağıttığı ve müttefikleriyle arasının kötü olduğu bir ortamı da iyi değerlendirmiş ve ekonomik gücü rakipleri kadar çok fazla olmamasına rağmen dengeleri iyi kullanarak stratejik kazanımları çok kolay elde ederek kendisinin dahi hayal edemediği yerlere gelmişti (Bazı uzmanlar Rusya’nın günümüzdeki ekonomik gücünü Putin’in ilk iki döneminden çok Sovyetlerin 1960 ve 1970’lerdeki Devlet Başkanı Brejnev döneminde yaşadığı ve Sovyetleri çöküşe götüren ekonomik durgunluğa benzetmektedir). Ancak bu gücünü Esad gibi kendi halkını katleden birisine dayama hatasına düşerek kısa sürede yok ettiği görülüyor.
Suriye’deki savaşa dünyanın değişik bölgelerinden birçok ülke, değişik amaçlarla dahil. Ancak Türkiye hariç, hiçbiri için zorunlu ve hayati değil. Büyük güçlerin yükseliş ve çöküşlerinde ekonomik güç kadar, güçlü müttefik ve rakipler de önemli rol oynar. Bunun yanında istediği anda savaşa girme yanında, istediği anda çekilme yeteneği de gereklidir. Bu açıdan Ortadoğu bir bataklık olarak nitelendirilebilir ve ABD bu bataklıktan kurtulmaya çalışırken, Rusya bu bataklığa girdiğini yakında daha da fazla hissedecek gibi görülüyor.
Güç, kullanıldığında güç olma niteliğini kaybeder. Savaş ise ancak zorunlu ve hayati olduğunda başvurulması gereken bir yöntem. Stratejinin en önemli kuralı “Gücün yokmuş gibi yönetmektir.” Abartılı güç kullanımı ise gücü gereksiz tüketir, gücü kullananın gücü azalırken gücünü muhafaza eden güçlü konuma geçer. Tarih bize: “Hayati olmadığı sürece gereksiz güç kullanan kaybeder” diyor.
Yazara ait diğer köşe yazıları
Askeri ve Jeopolitik Açıdan Okyanusya Analizi18 Ocak 2021
Future, Risks and Opportunities01 Ocak 2021
Hangi Bilgileri Çalındığı Belli Olmayan F-35 ve Anlamsız Yaptırımlar Uygulanan Türkiye01 Ocak 2021
Gelecek, Riskler ve İmkanlar31 Aralık 2020
İsrail ile Normalleşmek: Rüşvet veya Tehditle Sevgi, Huzur ve Güven Satın Almaya Çalışmak27 Aralık 2020
Yazarın Tüm Yazıları
Tevfik ERDEM
Cumhuriyet ve Cumhurbaşkanlığı Flarmoni Orkestrası
Tevfik ERDEM
Hatice ÇELİK
Japonya Başbakanı’nın İstifası ve Sonrası
Hatice ÇELİK
Alper TAN
Eski Süper Güçler Ölümcül Hasta
Alper TAN
Güray ALPAR
Askeri ve Jeopolitik Açıdan Okyanusya Analizi
Güray ALPAR
Mithat IŞIK
36. Paralel Aldatmacası
Mithat IŞIK
Abuzer PINAR
Gümrük Birliği ve Birleşik Krallık İle Ticaret Anlaşması
Abuzer PINAR
ABD, Tarihinin En Sıra Dışı Başkanlık Yemin Törenlerinden Birine Tanıklık EdecekAmerika
ABD, Tarihinin En Sıra Dışı Başkanlık Yemin Törenlerinden Birine Tanıklık Edecek
Çalışmamızın önceki bölümlerinde Osmanlı özelinde incelediğimiz Vakıfların temel kazanımlarından ve bu kazanımları ortaya çıkaran motivasyonlardan bahsetmiştik. Çalışmamızın önceki bölümlerinde Osmanlı özelinde incelediğimiz Vakıfların temel kazanımlarından ve bu kazanımları ortaya çıkaran motivasyonlardan bahsetmiştik. Bugün, Türkiye’deki vakıf yapılanmaları üzerindeki incelemeyi ‘dünkü’ kazanımlarımız itibariyle bir mukayese içerisinde incelemeye çalışacağız. Vakıflar, insani yardımlaşma duyguları ve toplumsal bütünleşme motivasyonu ile ‘ferdi teşebbüsler’ neticesinde varlık gösteren kuruluşlardır. Dünden bugüne yapılacak mukayesedeki asıl nokta ise bugün toplumsal hafızamızda yeşermeyen ‘ferdi teşebbüs’ olgusudur. Hukuki anlamda kişisel başvurular neticesinde zemin kazanan vakıfların maddi kaynak bulması yani fonlanması ise dünkü gibi özel gayretler ve toplumsal çaba ile oluşmamaktadır. Bugün birçok STK veya vakfın gelir tablosunda ‘devlet’ kaynaklarının ağırlığını rahatlıkla görebiliriz. Nitekim bunun ‘meşru’ olduğuyla alakalı yaygın bir kanaatin varlığından da bahsedebiliriz. Çalışmamızdan alacağımız en önemli çıktı ise dünden bugüne yaşanan zihniyet dönüşümüdür. Bunun yanı sıra bugün Türkiye’de birçok vakfın ‘tabela’ mahiyetiyle sınırlı kalması, vakıf yöneticilerinin bu yapılanmaları siyasal veya sosyal bir zeminde birer basamak olarak görmesi ise dünden bugüne değişim gösteren bir diğer husustur. Türkiye’deki siyasal tartışmaları incelediğimizde ‘x’ vakfına kamu kaynaklarından yardım yapıldığı tartışılır. Bu tartışmanın varlığı ve şekli makul gözükmekle birlikte, tartışmanın asıl argümanı ise aynı kamu kaynaklarının ‘x’ vakfına değil de ‘y’ vakfına yapılmamasıdır. Bu yüzden bizlerin vakıfları ve STK’lar özelindeki zihni yaklaşımımızı değiştirmemiz ve gayretlerimizi ona göre şekillendirmemiz gerekmektedir. Bu değişimi gerçekleştiremediğimiz müddetçe Türkiye’de kaç tane yeni vakfın kurulduğu, bunların kaç tanesinin eğitim/öğretim, sağlık, ibadet vs olarak faaliyet gösterdiğini analiz etmek ve bu vakıfların sağladığı yararları değerlendirmek anlamsız kalacaktır. Türkiye’de sermaye sahibi grupların dar bir çerçevede şekillenmiş olması alternatif zeminin oluşmasını engelliyor olduğunu da göz önüne almak gerekiyor. Ama buradaki temel dinamonun topyekûn hareket edebilmemizin olduğunu da gözden kaçırmamak lazım. Bu noktada atasözlerimizin ışığında ilerlemek faydalı olacaktır: “Bir elin nesi var iki elin sesi var”, “Damlaya damlaya göl olur” gibi tarihimizde ve kültürümüzde birçok esinti mevcuttur. Unutulmaması gereken bir diğer husus ise devlet merkezli şekillenecek oluşmaların devletin müsaade ettikçe varlığını devam ettirebileceğidir. Burada Platon’un şu veciz ifadeleri ile devam edelim:
YanıtlaSilKonuşmak için para almadım, para almadığım için de susmadım."
YanıtlaSilÖzetle tarihimizde var olan kazanımları doğru tespit etmeli ve bu kazanımların sürdürülebilir olması için yitirdiğimiz değerleri yeniden ihya etmeliyiz. İnsan onuruna yaraşır bir hayatın varlığı ‘sosyal refahtan’, ‘sosyal adaletten’, toplumsal dayanışmadan geçer. Bu değerler için ise vakıf kültürünün yeniden kazanılması ve güçlü bir sivil toplum olarak şekillenmesi gerekmektedir.
____________________________________________________________________________________________________________
KAYNAKÇA
Akgündüz, Ahmet (1988), “İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi“, Türk Tarih Kurumu Yay, Aktaran Bayartan, Mehmet(2008)
Akyıldız, Yasin ve Abay, Ali Rıza (2017), “Vakıf Müessesesinin Gelişimi Ve Mahiyeti Tarihsel Bir Değerlendirme “, Vakıflar Dergisi
Alkan, Mustafa (2007), “Osmanlı Vakıf Sisteminde Bozulma Üzerine Bazı Düşünceler”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Aktaran Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020)
Bayartan, Mehmet(2008), “Osmanlı Şehirlerinde Vakıflar Ve Vakıf Sisteminin Şehre Kattığı Değerler “, Osmanlı Bilimi Araştırmaları Dergisi
Ertem, Adnan (2011), “Osmanlıdan Günümüze Vakıflar”, Vakıflar Dergisi, Aktaran Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020)
Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020), “Osmanlı’dan Günümüze Vakıf Sisteminin Gelişimi “, Al Farabi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi
Kılıçbay, M.Ali(1980), “Osmanlıda Vakıf”, Ekonomik Yaklaşım Dergisi, Aktaran Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020)
Köprülü, M.Fuat (1983), Vakıf Müessesesinin Hukukî Mahiyeti Ve Tarihî Tekâmülü, İslâm Ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları Ve Vakıf Müessesesi, Aktaran Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020)
Kunter, Halim Baki Kunter(1938), “Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd”, Vakıflar Dergisi, Aktaran Bayartan, Mehmet(2008)
Şahin, İlhan (1979), “Tımar Sistemi Hakkında Bir Risale” Tarih Dergisi, Aktaran Akyıldız, Yasin ve Abay, Ali Rıza (2017)
Şenel, Ş., & Tuyan, Z. (2009). 1926-1967 Yılları Arasında Türkiye Cumhuriyeti'nde Kurulan Tesisler(Vakıflar). Akademik Bakış Uluslararası Sosyal Bilimler E-dergi, Aktaran Akyıldız, Yasin ve Abay, Ali Rıza (2017)
Tuş, Muhiddin(1999), Osmanlılarda Özel Toprak Mülkiyeti Ve Vakıf Münasebeti, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Aktaran Kaya, Perihan Hazel ve Koca, Mevlüt (2020)
HİDAYET AYDAR
YanıtlaSilSözlükte “kapalılığı ortadan kalkıp açıklığa kavuşmak” anlamındaki beyn (beynûnet) kökünün “if‘âl” kalıbından türeyen mübîn kelimesi “vuzuha kavuşan, açık seçik olan; açıklığa kavuşturan, açıklayan” mânalarına gelir (Lisânü’l-ʿArab, “byn” md.). Kur’an’da geçtiği âyetlerin çoğunda sözlük anlamıyla birlikte hakkı bâtıldan, helâli haramdan ayıran, ümmetin ihtiyaç duyduğu her şeyi açıklayan, bir şeyin hayrını ve bereketini ortaya koyan” mânalarında kullanılmıştır. Mübîn kelimesi 119 âyette yer almaktadır. Nitelediği kelimelerin bir kısmı s̱u‘bân (ejderha), şihâb, duhân, ayrıca kitap, Kur’an, resul gibi madde isimleri, bir kısmı dalâlet (dalâl), hüsran, sihir, fevz, fetih, nur ve hak gibi mâna isimleridir. Mübîn bu kullanılışlarında “apaçık, açık seçik” mânasına geldiği gibi “açıklayan, vuzuha kavuşturup belgeleyen” anlamında da geçer (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “byn” md.).
Kur’an’da beyn kökü tef‘îl kalıbından türeyen fiil sîgalarıyla Allah’a, peygamberlere ve Resûlullah’a nisbet edilir. “Açıklamak, duyu veya zihin yoluyla idrak edilip kalben benimsenmesi gereken bir şeyi kişinin bu yeteneklerine sunmak” anlamına gelen tebyînin buradaki konuları gerçeğin kendisi, Allah’ın âyetleri, gizli kalan hususlar veya geçmiş din mensuplarının gizledikleri dinî hüküm ve hakikatlerdir. Râgıb el-İsfahânî’nin, “ister akıl ister duyu alanıyla ilgili olsun bir hususu açıkça belgeleyen şey” diye tanımladığı beyyine on dokuz yerde zât-ı ilâhiyyeye izâfe edilmekte, bazı yerlerde de âyet kelimesini açıklayan bir sıfat konumunda bulunmaktadır. Kur’an’da elli iki yerde geçen beyyinât ise çoğunlukla vahiy ürünü “âyet veya mûcize” mânasını taşımakta, üç âyette yer alan mübeyyinât da âyât kelimesine sıfat olmaktadır (a.g.e., “byn” md.).
Çeşitli hadis rivayetlerinde beyn kökünden türeyen kelimelerin Kur’an’daki kullanımı ile paralellik arzettiği görülür (Wensinck, el-Muʿcem, “byn” md.). Doksan dokuz ilâhî isme yer veren İbn Mâce mübîni bunlardan biri olarak zikreder. Kur’an’ı vasıflandıran bir hadisin (Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1) meâli şöyledir: “O tutarsızlıktan arınmış, üstün meziyetli bir metin, apaçık bir nur ve dosdoğru mânevî bir yoldur” (krş. İbnü’l-Esîr, “ẕkr”, “şrf” md.leri; ayrıca bk. BEYYİNE).
BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “byn” md.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “ẕkr”, “şrf” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “byn” md.; Wensinck, el-Muʿcem, “byn” md.; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “byn” md.; Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10; Semîn, ʿUmdetü’l-ḥuffâẓ fî tefsîri eşrefi’l-elfâẓ (nşr. Mahmûd b. Muhammed ed-Dügaym), İstanbul 1407/1987, s. 69-71.
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilReşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî, Târîḫ-i Mübârek-i Ġāzânî (nşr. K. Jahn), London 1940, s. 215, 331.
a.mlf., Vaḳfnâme-yi Rabʿ-i Reşîdî (nşr. Müctebâ Mînovî – Îrec Efşâr), Tahran 1350 hş.
Abdullah b. Ali el-Kâşânî, Târîḫ-i Olcaytu (nşr. Mehîn Hembelî), Tahran 1348 hş., s. 93-94.
İbn Dokmak, el-İntiṣâr li-vâsıṭati ʿiḳdi’l-emṣâr, Bulak 1314, I, 55-56, 62-63; IV, 38.
Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, II, 295; a.mlf., es-Sülûk, III/1, s. 345.
İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546), s. XVII, ayrıca bk. tür.yer.
İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri: 1009 (1600) Tarihli (haz. Mehmet Canatar), İstanbul 2004.
Süleymaniye Vakfiyesi (haz. Kemâl Edîb Kürkçüoğlu), Ankara 1962.
İbnü’l-Attâr Muhammed b. Ahmed el-Ümevî, el-Ves̱âʾiḳ ve’s-sicillât (nşr. P. Chalmeta – F. Corriente), Madrid 1983.
Ömer Hilmi Efendi, Ahkâmü’l-evkāf, İstanbul 1307.
a.mlf. – İsmet Sungurbey, Eski Vakıfların Temel Kitabı, İstanbul 1978.
Hüseyin Hüsnü Efendi, İhsâf fî ahkâmi’l-evkāf, İstanbul 1321/1903.
D’Ohsson, Tableau général, II, 46.
M. Ahmed Simsar, The Waqfiyah of ’Aḥmed Pāšā, Philadelphia 1940.
Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livâsı, tür.yer.
G. B. D. Janssens, Les wakfs dans l’Islam contemporain, Paris 1952.
Ma. C. Villanueva, Habices de las mezquitas de la ciudad de Granada y sus alquerias, Madrid 1961.
G. Baer, A History of Landownership in Modern Egypt, 1800-1950, London 1962.
a.mlf., “Women and Waqf. An Analysis of the Istanbul Tahrir of 1546”, AAS, XVII (1983), s. 9-27.
Ahmad Darrāg, L’acte de waqf de Barsbay, Cairo 1963.
N. Elisséeff, Nūr ad-Dīn, Damas 1967, III, 913-935.
S. Faroqhi, “Osmanlı Sultanlarının Hususi Şahıslar Tarafından Tesis Edilen Vakıflara Çeşitli Müdahaleleri”, I. Milletlerarası Türkoloji Kongresi (İstanbul, 15-20 Ekim 1973): Tebliğler, İstanbul 1979, I, 50-56.
a.mlf., “Vakıf Administration in Sixteenth Century Konya the Zaviye of Sadreddin-i Konevi”, JESHO, XII/2 (1974), s. 145-172.
M. Muhammed Emîn, el-Evḳāf ve’l-ḥayâtü’l-ictimâʿiyye fî Mıṣr, 648-923/1250-1517, Kahire 1980.
a.mlf., Catalogue des documents d’archive du Caire de 239/853 à 922/1516, Caire 1981, s. 37-38.
G. Makdisi, The Rise of Colleges: Institutions of Learning in Islam and the West, Edinburgh 1981, tür.yer.
M. Fuad Köprülü, İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi (haz. Orhan F. Köprülü), İstanbul 1983.
G. C. Kozlowski, Muslim Endowments and Society in British India, Cambridge 1985.
a.mlf., “Waḳf (VI. En Inde musulman jusqu’en 1900)”, EI2 (Fr.), XI, 104-106.
J. R. Barnes, An Introduction to Religious Foundations in the Ottoman Empire, Leiden 1986.
Erünsal, Türk Kütüphaneleri Tarihi II.
C. Heywood, “The Red Sea Trade and Ottoman Waqf Support for the Population of Mecca and Medina in the Later Seventeenth Century”, La vie sociale dans les provinces arabes à l’époque ottomane (ed. A. Temimi), Zaghouan 1988, III, 165-184.
Ahmet Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, Ankara 1988.
Bahaeddin Yediyıldız, “İslâm’da Vakıf”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1989, XIV, 19-68.
a.mlf., “Osmanlılar Döneminde Türk Vakıfları ya da Türk Hayrât Sistemi”, Osmanlı, Ankara 1999, V, 17-33.
a.mlf., XVIII. Yüzyılda Türkiye’de Vakıf Müessesesi: Bir Sosyal Tarih İncelemesi, Ankara 2003.
a.mlf., “Sosyal Teşkilatlar Bütünlüğü Olarak Osmanlı Vakıf Külliyeleri”, TK, XXIX/215 (1981), s. 262-271.
a.mlf., “Vakıf”, İA, XIII, 153-172.
İbrahim Ateş, Tarihimizde Vakıf Kuran Kadınlar-Hanım Sultan Vakfiyeleri (nşr. Tarihî Araştırmalar ve Dokümantasyon Merkezleri Kurma ve Geliştirme Vakfı), İstanbul 1990.
Muhammed Afîfî, el-Evḳāf vel-ḥayâtü’l-iḳtiṣâdiyye fî Mıṣr fi’l-ʿaṣri’l-ʿOs̱mânî, Kahire 1991.
D. Crecelius, Index of Waqfiyyat from the Ottoman Period Preserved at the Ministry of Awqaf and the Dar al-Watha’iq in Cairo, Cairo 1992.
a.mlf., “The Organization of Waqf Documents in Cairo”, IJMES, II (1971), s. 266-277.
L. Pouzet, Damas au VIIe-XIIIe siècle. Vie et structures religieuses d’une métropole islamique, Beyrouth 1991.
Le waqf dans le monde musulman contempor
e waqf dans le monde musulman contemporain (XIXe-XXe siècles), (ed. Faruk Bilici), Istanbul 1994.
YanıtlaSilD. Behrens-Abouseif, Egypt’s Adjustment to Ottoman Rule: Institutions, Waqf and Architecture in Cairo (16th-17th Centuries), Leiden 1994.
a.mlf., “Qāytbāy’s Investments in the City of Cairo. Waqf and Power”, AIsl., XXXII (1998), s. 29-40.
a.mlf., “Waḳf (II. Dans les pays arabes 1. En Egypte)”, EI2 (Fr.), XI, 70-76.
Le waqf dans l’espace islamique: Outil de pouvoir sociopolitique (ed. R. Deguilhem), Damas 1995.
Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Ankara 1995.
Halil İnalcık, An Economic and Social History of the Ottoman Empire: 1300-1600, Cambridge 1997, I, tür.yer.
Y. Tabbaa, Constructions of Power and Piety in Medieval Aleppo, Philadelphia 1997, s. 46.
Hasan Yüksel, Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Hayatında Vakıfların Rolü (1585-1683), Sivas 1998.
J.-C. Garcin, “Le waqf est-il la transmission d’un patrimoine?”, La transmission du patrimoine. Byzance et l’aire méditerranéenne. Travaux et mémoires du centre de recherche (ed. J. Beaucamp – G. Dagron), Paris 1998, s. 101-109.
M. Hoexter, Endowments, Rulers and Community: Waqf al Haramayn in Ottoman Algiers, Leiden 1998.
a.mlf., “Waqf Studies in the Twentieth Century: The State of the Art”, JESHO, XLI (1998), s. 474-495.
R. van Leeuwen, Waqfs and Urban Structures. The Case of Ottoman Damascus, Leiden 1999.
Murat Çizakça, A History of Philanthropic Foundations: The Islamic World from the Seventh Century to the Present, İstanbul 2000.
Ömer Demirel, Osmanlı Vakıf-Şehir İlişkisine Bir Örnek: Sivas Şehir Hayatında Vakıfların Rolü, Ankara 2000.
B. Hoffmann, Waqf im Mongolischen Iran: Rašīduddīns Sorge um Nachruhm und Seelenheil, Stuttgart 2000.
Alpay Bizbirlik, 16. Yüzyıl Ortalarında Diyarbekir Beylerbeyliği’nde Vakıflar, Ankara 2002.
Tahsin Özcan, Osmanlı Para Vakıfları: Kanunî Dönemi Üsküdar Örneği, Ankara 2003.
Inventory of Ottoman Turkish Documents About Waqf Preserved in the Oriental Department at the St. Cyril and Methodius National Library (der. E. Radushev – R. Kovachev), Sofia 2003.
Fahri Unan, Kuruluşundan Günümüze Fatih Külliyesi, Ankara 2003.
Aydın Özkan, Mısır Vakıfları: Osmanlı Devri ve Öncesi, İstanbul 2005.
İzzet Sak, Şer’iye Sicillerinde Bulunan Konya Vakfiyeleri (1650-1800), Konya 2005.
Abdulkerim Abdulkadiroğlu – Ülkü Ayan Özsoy, Taşköprü Vakfiyyeleri, Kastamonu 2005.
Tevfik Güran, Ekonomik ve Malî Yönleriyle Vakıflar: Süleymaniye ve Şehzade Süleyman Paşa Vakıfları, İstanbul 2006.
Seyit Ali Kahraman, Evkâf-ı Hûmâyûn Nezâreti, İstanbul 2006.
Mâcide Mahlûf, Evḳâfü nisâʾi’s-selâṭîni’l-ʿOs̱mâniyyîn Vaḳfiyyeti zevceti’s-Sulṭân Süleymân el-Ḳānûnî ʿale’l-Ḥaremeyni’ş-şerîfeyn, Kahire 1427/2006.
Faruk Bilici, Islam institutionnel, Islam parallèle: de l’Empire ottoman à la Turquie contemporaine (XVIe-XXe siècles), İstanbul 2006.
a.mlf., “Recherches sur les waqfs ottomans au seuil du nouveau millénaire”, Arab Historical Review for Ottoman Studies, sy. 15-16, Zaghouan 1997, s. 81-96.
M. Asım Yediyıldız, Bir Mabedin Serüveni: Bursa Ulucami, İstanbul 2010.
Ö. Lutfi Barkan, “Şer’i Miras Hukuku ve Evlatlık Vakıflar”, İÜ Hukuk Fakültesi Mecmuası, VI (1940), s. 165-181.
a.mlf., “Osmanlı İmparatorluğu’nda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler”, VD, sy. 2 (1942), s. 279-353.
a.mlf., “Osmanlı İmparatorluğu’nda İmaret Sitelerinin Kuruluş ve İşleyiş Tarzına Ait Araştırmalar”, İFM, XXIII/1-2 (1963), s. 239-296.
Osman Turan, “Selçuk Devri Vakfiyeleri I: Şemseddin Altun-aba Vakfiyyesi ve Hayatı”, TTK Belleten, XI/42 (1947), s. 197-235.
a.mlf., “Selçuk Devri Vakfiyeleri III: Celâleddin Karatay Vakıfları ve Vakfiyeleri”, a.e., XII/45 (1948), s. 53-59.
J. N. D. Anderson, “Recent Develop
. D. Anderson, “Recent Developments in Shari’a Law IX. The Waqf System”, MW, XLII (1952), s. 257-276.
YanıtlaSilA. Layish, “The Muslim Waqf in Israel”, AAS, II (1965), s. 41-76.
a.mlf., “The Māliki Family Waqf According to Wills and Waqfiyyāt”, BSOAS, XLVI (1983), s. 1-32.
a.mlf., “Waqfs and Sufi Monasteries in the Ottoman Policy of Colonization. Sultan Selim I’s Waqf of 1516 in Favour of Dayr al-Asad”, a.e., L (1987), s. 61-89.
a.mlf., “Waḳf (II. dans les pays arabes 5. au moyen orient et en Afrique du nord a l’époque moderne)”, EI2 (Fr.), XI, 86-89.
M. Khadr – Cl. Cahen, “Deux actes de waqf d’un qarahānide d’Asie centrale”, JA, CCLV/2 (1967), s. 305-334.
C. E. Bosworth, “A propos de l’article de Mohamed Khadr, deux actes de waqf d’un qarahānide d’Asie centrale”, a.e., CCLVII (1968), s. 449-453.
Fazıl Işıközlü, “İstanbul’un En Eski Vakıf Hanları”, VD, sy. 10 (1973), s. 421-424.
Y. Sauvan, “Une liste des fondations pieuses (waqfiyya) au temps de Sélim II”, BEO, XXVIII (1975), s. 231-258.
Semavi Eyice, “Kapu Ağası Hüseyin Ağa’nın Vakıfları”, EFAD, sy. 9 (1978), s. 151-246.
J. Mandaville, “Usurious Piety: The Cash Waqf Controversy in the Ottoman Empire”, IJMES, X (1979), s. 289-308.
M. Kiel, “The Vakıfnāme of Raḳḳas Sinân Beg in Karnobat (Ḳarîn-âbâd) and the Ottoman Colonization of Bulgarian Thrace (14th-15th Century)”, Osm.Ar., sy. 1 (1980), s. 15-32.
R. D. McChesney, “Waqf and Public Policy: The Waqfs of Shah ‘Abbas, 1011-1023/1602-1614”, AAS, XV (1981), s. 165-190.
a.mlf., “Wakf (V. en Asie centrale)”, EI2 (Fr.), XI, 101-104.
H. Gerber, “The Waqf Institution in Early Ottoman Edirne”, AAS, XVII (1983), s. 29-45.
K. Hayashi, “Compilation Process of Manuscripts Called Vakfiye of Sultan Mehmed the Conqueror”, Annals of Japan Association for Middle East Studies, III/2, Tokyo 1988, s. 74-109.
a.mlf., “The Vakıf Institution in 16th-Century Istanbul: An Analysis of the Vakıf Survey Register of 1546”, Memoirs of the Research Department of the Toyo Bunko, sy. 50, Tokyo 1992, s. 93-113.
Mehmet İpşirli, “Bulgaristan’daki Türk Vakıflarının Durumu (XX. Yüzyıl Başları)”, TTK Belleten, LIII/207-208 (1989), s. 679-707.
R. Roded, “Quantitative Analysis of Waqf Endowment Deeds: A Pilot Project”, Osm.Ar., sy. 9 (1989), s. 51-76.
Nejat Göyünç, “Vakıf Tesisinde Devletin Katkısı”, a.e., sy. 10 (1990), s. 129-158.
M. A. Bakhit, “Safad et sa région d’après des documents de waqf et des titres de propriété 780/964 (1378/1556)”, Revue des mondes musulmans et de la Méditerranée, LV-LVI, Aix-en-Provence 1990, s. 101-123.
R. Shaham, “Christian and Jewish Waqf in Palestine during the Late Ottoman Period”, BSOAS, LIV (1991), s. 460-472.
O. Peri, “Waqf and Ottoman Welfare Policy. The Poor Kitchen of Hasseki Sultan in Eighteenth-Century Jerusalem”, JESHO, XXXV (1992), s. 167-186.
D. S. Powers, “The Maliki Family Endowment, Legal Norms and Social Practices”, IJMES, XXV (1993), s. 379-406.
a.mlf., “Waḳf (II. Dans les pays arabes. 3. en Afrique du nord jusqu’en 1914)”, EI2 (Fr.), XI, 76-82.
JESHO, XXXVIII (1995) (vakıf hakkında özel sayı).
N. Michel, “Les rizaq ahbāsiyya. Terres agricoles en main-morte dans l’Egypte mamelouke et ottomane, étude sur les Dafatir al-Ahbās ottomans”, AIsl., XXX (1996), s. 105-198.
O. Fahey, “Endowment, Privilege and Estate in Central and Eastern Sudan”, Islamic Law and Society, IV, Leiden 1997, s. 334-351.
K. M. Cuno, “Ideology and Juridical Discourse in Ottoman Egypt. The Uses of the Concept of Irsād”, a.e., V/3 (1998), s. 1-27.
Y. Frenkel, “Political and Social Aspects of Islamic Religious Endowments (Awqaf). Saladin in Cairo (1169-73) and Jerusalem (1187-93)”, BSOAS, LXII (1999), s. 1-20.
Kayhan Orbay, “Vakıfların Bazı Arşiv Kaynakları (Vakfiyeler, Şeriyye Sicilleri, Mühimmeler, Tahrir Defterleri ve Vakıf Muhasebe Defterleri)”, VD, sy. 29 (2005), s. 27-41.
Ann K. S. Lambton, “Vaḳf (En Perse)”, EI2 (Fr.), XI, 89-95.
R. Deguilhem, “Wakf (IV. Dans l’Empire ottoman jusqu’en 1914)”, a.e., XI, 95-101.
M. B. Hooker, “Waḳf (VII. En Asie du sudest)”, a.e., XI, 106-108.
J. O. Hunwick, “Waḳf (VIII. En Afrique noire)”, a.e., XI, 108-109.
YanıtlaSilA. Meier, “Waḳf (II. Dans les pays arabes 2. en Syrie)”, EI2 Suppl. (Fr.), s. 854-860.