lailaheillaallah

Yorumlar

  1. Lailaheillallahmuhammedurrasulullah

    YanıtlaSil
  2. بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
    Bismillahirrahmanirrahim
    Elhamdülillah
    Allahuekber
    Subhanallah
    Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
    Sallaahualeyhivesellem
    Estagfirullah

    YanıtlaSil
  3. Laiklik adi verilen statu gerçekte Hristiyan dunyasina her alanda egemen olan ikici dunya goruşunden kaynaklanmiştir.
    Hulusi Yazicioglu.
    Nisan-1994.Altinoluk.

    YanıtlaSil
  4. İş (fiil) sozden once gelir.
    Risale-i nur kulliyati.

    YanıtlaSil
  5. Bir gun kaybolacak yok olacak şeylere bağlanmamak lazimdir.
    Risale-nur kulliyati.

    YanıtlaSil
  6. İnsan olmanin gereği namaz kilmaktir.
    Risale-i nur kulliyati.

    YanıtlaSil
  7. Her şeyi hakkini vererek, doldurarak maamele etmek lazim.
    Bereber okuyalim.
    Dost tv.
    Sozler 9. Soz.

    YanıtlaSil
  8. Devlet okullarinin içi boşaldi.
    Bir haber kanali.

    YanıtlaSil
  9. Anadolu bir benddir o kalkarsa butun islam dunyasi korumasiz kalir.
    Bir haber kanali.

    YanıtlaSil
  10. Mustetbeat-ut terakib: sozdeki birbirine bağlı, işaretli manalar.
    Osmanlica Turkçe Ansiklopedik Buyuk Lugat.sy.728.

    YanıtlaSil
  11. Niyet adeti ibadete çevirir.(S.)664:Lemaat.
    Riale-i Nur'u okumak ibadettir.{S.T.)7.
    Takva mukemmel ibadettir.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur kulliyati Fihrist ve İndeksi.sy.285.

    YanıtlaSil
  12. Hazret-i Hasan r.a.in halifeliğinin kiymeti.
    Bir Hazinein Anahtari
    Risale-Nur Kulliyati Fihrist ve İndeksi.sy.267.

    YanıtlaSil
  13. Hakk ismi haşri gerektirir.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur kulliyati Fihrist ve İndeksi.sy.248.

    YanıtlaSil
  14. İlim hadiselerin illetini, din ise hikmetini arar.Biri hakikatlerin metodu, öbürü metafiziğidir.İkisi de hakikate visal aşkıdır.
    Nurettin topçu.

    YanıtlaSil
  15. Faydalı ile faydasızı ayırt edebilenler, bilgi sahibi olanlardır.
    Şeyh Edebali.

    YanıtlaSil
  16. Hidayet, insanın dünya ve ahiret saadetinin anahtarıdır.insan hidayet üzere oldumu cennetlik olacak.
    Bakara Suresi Tefsiri 1.
    Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan.
    sy.133.

    YanıtlaSil
  17. Şa-ta-na," uzak olmak" demek.şeytan da "aşırı olmak demek" demektir.şeytan ; haktan, Cenab-ı hak'tan uzaktır.
    Bir rivayet de şe-ye-ta maddesinden, yanmak, boşa gitmek, bâtıl olmak manasındadır.
    Bakara Suresi Tefsiri 1.
    Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan
    sy.126.

    YanıtlaSil
  18. Allah c.c. tan korkandan daha guvenilir bir kimse yoktur.
    Hz.Omer r.a.

    YanıtlaSil
  19. Nitekim Said-i Nursi'nin vefatından sonra, yapayalnız kalmış olan Adnan Menderes de dayanamadı o da yıkıldı gitti.
    .....
    Fakat bir iktidar, bir devlet adamı, hatta kuvvetli şefkatli bir padişah bile, bir lokma bir hırkaya kanaat getiren bir Veli'nin himmetine muhtaçtır..
    Eğer bir devlet başkanı, bir Veli'nin homayesi altında ise; hep hayır işler Yok değilse, şer işler.
    Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayat cilt 3.sy.2756.

    YanıtlaSil
  20. On Dördüncü Lem'a( 9 / 19) / İkinci Makam( 1 / 11)

    Sayfa

    /663






    İkinci Makam
    1'in binler esrarından altı sırrına dairdir.

    İHTAR: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için, nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmekle avlamak ve zaptetmek arzu ettim. Fakat, maatteessüf, şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi otuzdan beş altıya indi.

    "Ey insan!" dediğim vakit nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken, ruhen benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha huşyar zatlara, belki medar-ı istifade olur niyetiyle, On Dördüncü Lem'anın İkinci Makamı olarak, müdakkik kardeşlerimin tasviplerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar; delilden ziyade zevke nâzırdır.


    قَالَتْ يَۤا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنِّى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ 2
    ŞU MAKAMDA birkaç sır zikredilecektir.

    BİRİNCİ SIR
    'in bir cilvesini şöyle gördüm ki:

    Kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında, birbiri içinde birbirinin nümunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var.

    Biri, kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teânuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübrâ-yı Ulûhiyettir ki, Bismillâh ona bakıyor.



    Dipnot-1
    Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
    Dipnot-2
    "Belkıs, 'Ey kavmimin ileri gelenleri,' dedi. 'Bana mühim bir mektup bırakıldı. Bu mektup Süleyman'dan geliyor ve Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlıyor." Neml Sûresi, 27:29-30.

    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    arz: yeryüzü
    Besmele: Bismillahirrahmanirrahim'in kısaltılmış ifadesi
    cilve: yansıma
    dair: ilgili, ait
    esrar: sırlar, gizli gerçekler
    havale etmek: bir konuyu başka bir kaynağa yönlendirme
    heyet-i mecmua: genel yapı, bir şeyin tamamı
    huşyar: uyanık
    ihtar: hatırlatma
    maatteessüf: ne yazık ki
    makam: derece, yer
    medar-ı istifade: faydalanma vesilesi
    murad etmek: kastetmek
    muvaffak olmak: başarmak
    müdakkik: bir meseleyi inceden inceye araştıran
    münasebettar: ilgili, bağlantılı
    nâzır: bakan, gözeten
    nefs: kişinin kendisi
    nümune: örnek
    rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    sikke-i kübrâ-yı Ulûhiyet: Allah’ın ilâhlığının en büyük mührü
    sikke-i rububiyet: Allah’ın herbir varlığı terbiye ve idare etmesini gösteren işaret
    sima: yüz, çehre
    suret: biçim, şekil
    tasvip: uygun bulma
    teânuk: omuz omuza verme
    teavün: yardımlaşma
    tecavüb: birbirinin ihtiyacına cevap verme
    tesanüd: dayanışma
    tezahür etmek: ortaya çıkmak, görünmek
    zaptetmek: ele geçirmek, kaydetmek
    zikretmek: anmak
    ziyade: çok, fazla

    YanıtlaSil
  21. Sayfa

    /663






    İkincisi, küre-i arz simasında, nebâtat ve hayvanâtın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüp, intizam, insicam, lûtuf ve merhametten tezahür eden sikke-i kübrâ-yı Rahmâniyettir ki, Bismillâhirrahmânirrahîm ona bakıyor.

    Sonra, insanın mahiyet-i câmiasının simasındaki letâif-i refet ve dekaik-i şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezahür eden sikke-i ulyâ-yı Rahîmiyettir ki, Bismillâhirrahmânirrahîm'deki er-Rahîm ona bakıyor.

    Demek, Bismillâhirrahmânirrahîm, sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani, Bismillâhirrahmânirrahîm, yukarıdan nüzul ile, semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi Arşa bağlar, insanî arşa çıkmaya bir yol olur.

    İKİNCİ SIR
    Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukulü boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ, nasıl ki güneş ziyasıyla hadsiz eşyayı ihata ediyor. Mecmu-u ziyasındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde güneşin zâtını, aksi vasıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey kendi kabiliyetince güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber, ziyası, harareti gibi hassalarını gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla, kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziya ve hararet ve ziyadaki elvân-ı seb'a gibi keyfiyatlarının herbirisi


    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    akis: yansıma
    âlem: dünya, evren
    Arş: en yüksek gök tabakası
    Bismillâhirrahmân: Rahmân olan Allah’ın adıyla
    Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
    cilve: görünme, yansıma
    cilve-i zâtî: bir şeyin bizzat kendisine ait görüntüsü
    dekaik-i şefkat: şefkatin incelikleri
    ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi
    elvân-ı seb’a: yedi renk
    er-Rahîm: şefkati ve merhameti herşeyi kuşatan Allah
    ferş: yer
    gayet: çok
    hadsiz: sayısız
    hararet: ısı, sıcaklık
    hassa: temel özellik
    hayt: bağ, ip
    hayvanât: hayvanlar
    ihata: içine alma, kuşatma
    ihata etmek: içine almak, kuşatmak
    insanî arş: insanların ulaşabileceği en yüksek derece
    insicam: düzgünlük, uyumluluk
    intizam: düzen
    kesret-i mahlûkat: varlıkların çokluğu
    keyfiyat: özellikler, nitelikler
    kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak
    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân
    küre-i arz: yeryüzü
    letâif-i refet: şefkat ve merhametin güzellikleri
    lûtuf: iyilik, ihsan, bağış
    mahiyet-i câmia: pek çok özelliği üzerinde bulunduran yapı
    mecmu-u ziya: ışığın tamamı
    mülâhaza etmek: değerlendirme yapmak, birşey üzerinde düşünmek
    nazar: bakış, görüş
    nebâtat: bitkiler
    nüsha-i musaggara: küçültülmüş nüsha
    nüzul: inme
    sahife-i âlem: kâinat sayfası
    satır-ı nuranî: parlak ve nurlu satır
    semere-i kâinat: kâinatın meyvesi
    sıfât: nitelik, özellik
    sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür
    sikke-i kübrâ-yı Rahmâniyet: Allah’ın sonsuz şefkatinin en büyük damgası
    sikke-i ulyâ-yı Rahîmiyet: rahmeti herşeyi kuşatan Allah’ı gösteren yüce damga
    sima: yüz, çehre
    şuât-ı merhamet-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın merhametinin ince ve hoş parıltıları
    tasavvur etmek: düşünmek, zihinde şekillendirmek
    tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama
    tenasüp: uygunluk
    terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma
    teşabüh: birbirine benzeme
    teşkil eden: oluşturan
    tezahür eden: ortaya çıkan, görünen
    ukul: akıllar
    vâhidiyet: Allah’ın birliği
    vasıta: araç
    zât: kendisi

    YanıtlaSil
  22. On Dördüncü Lem'a( 11 / 19) / İkinci Makam( 3 / 11) / Üçüncü Sır( 1 / 3)

    Sayfa

    /663






    dahi umum mukabilindeki şeyleri ihata ediyor. Öyle de, وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 1 temsilde hata olmasın, ehadiyet ve samediyet-i İlâhiye, herbir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mahiyet âyinesinde bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi, vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcudatla alâkadar herbir ismi, bütün mevcudatı ihata ediyor.

    İşte, vâhidiyet içinde ukulü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdesi unutmamak için, daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden, Bismillâhirrahmânirrahîm'dir.

    ÜÇÜNCÜ SIR
    Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve, bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan, bilbedâhe, rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâli âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhatap ve dost yapan, bilbedâhe, rahmettir.

    Ey insan! Madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve medetkâr bir hakikat-i mahbubedir. Bismillâhirrahmânirrahîm de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyâcâtın elemlerinden kurtul. Ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle ve şefaatiyle ve şuââtıyla o Sultana muhatap ve halil ve dost ol.



    Dipnot-1
    "En yüce sıfatlar Allah'ındır." Nahl Sûresi, 16:60.

    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    alâkadar: alâkalı, ilgili
    âlem: dünya, evren
    bilbedâhe: açık bir şekilde
    bilmüşahede: gözle görerek
    Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
    cazibedar: cazibeli, çekici
    cihet: yön, şekil
    cilve: görünme, yansıma
    ebed: sonsuzluk
    ebedî: sonu olmayan sonsuz
    ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi
    elem: acı, keder
    esmâ: isimler
    ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz
    fâni: gelip geçici, ölümlü
    feza: uzay
    hadsiz: sayısız, sınırsız
    hakikat: gerçek
    hakikat-i mahbube: sevilen hakikat, gerçek
    hâli: boş
    halil: dost
    heyet: genel yapı
    hususan: özellikle
    ihata etme: içine alma, kuşatma
    ihtiyâcât: ihtiyaçlar
    irâe eden: gösteren
    mahiyet: nitelik, özellik
    mahlûkat: varlıklar
    medetkâr: yardım eden
    mevcudat: varlıklar
    muavenet: yardım
    muhatap: hitap edilen
    mukabil: karşılık
    müteveccih: yönelen
    namzet: aday
    nazar: bakış, görüş
    nurlandıran: aydınlatan
    rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    samediyet-i İlâhiye: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olması
    sikke: mühür, işaret
    sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür
    Sultan: her şeyin hâkimi olan ve egemenliği herşeyi altında tutan Allah
    Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah
    şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi
    şuâât: ışınlar, parıltılar
    temsil: analoji; bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama
    terbiye eden: belli bir amaca erişecek şekilde geliştiren, olgunlaştıran
    ukde: düğüm, çözümü zor iş
    ukul: akıllar
    umum: genel
    vahdet: Allah’ın tek oluşu
    vâhidiyet: Allah’ın birliği
    vahşet-i mutlaka: tam bir yalnızlık ve ürküntü hali
    Zât: Allah
    Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah
    zîhayat: canlı

    YanıtlaSil
  23. On Dördüncü Lem'a( 12 / 19) / İkinci Makam( 4 / 11) / Üçüncü Sır( 2 / 3)

    Sayfa

    /663






    Evet, kâinatın envâını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp, bütün hâcâtına kemâl-i intizam ve inâyetle koşturmak, bilbedâhe, iki hâletten birisidir:

    Ya kâinatın herbir nev'i, kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor—bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intaç ediyor; insan gibi bir âciz-i mutlakta en kuvvetli bir sultan-ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlakın ilmiyle bu muavenet oluyor. Demek, kâinatın envâı insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.

    Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ-ı mahlûkatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine lebbeyk dedirten Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin?

    Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de Onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat'iyen anla ki, senin gibi zaif-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahlûka bu koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir.

    Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte, o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan Bismillâhirrahmânirrahîm'i de, o rahmetin vusulüne vesile ve o Rahmân'ın dergâhında şefaatçi yap.

    Evet, rahmetin vücudu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünkü, nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hâsıl oluyor; öyle de, bu kâinatın daire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhînin cilvesinden


    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    âciz-i mutlak: son derece güçsüz
    bilbedâhe: açık bir şekilde
    Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
    cilve: görünme, yansıma
    daire-i kübrâ: en büyük daire
    dergâh: Allah’ın yüce katı
    envâ: türler, çeşit
    envâ-ı mahlûkat: bütün yaratılmış varlık türleri
    fakir-i mutlak: sonsuz ihtiyaç sahibi
    fâni: gelip geçici, ölümlü
    hâcât: ihtiyaçlar
    hâcet: ihtiyaç
    hakikat-i rahmet: rahmet ve şefkat içinde gizli olan gerçek
    hâlet: durum, hal
    hâlis: içten, samimi
    hâsıl olmak: meydana gelmek
    hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
    imdad: yardım isteme
    inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik
    intaç etmek: sonuç vermek
    intizam: düzen, tertip
    ism-i İlâhî: Allah’ın ismi
    itaat etmek: emre uymak
    Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi olan Allah
    kâinat: evren
    kat’iyen: kesinlikle
    kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen
    kudret: güç, iktidar
    küllî: geniş ve kapsamlı
    lebbeyk: “buyurun, emredin efendim” mânâsını taşıyan bir ifade
    mahlûk: yaratılmış
    merkezî: merkezde bulunan
    muavenet: yardım
    muhâlât: imkansız, akla uzak şeyler
    musahhar etmek: boyun eğdirmek
    müteveccihen: yönelmiş olarak
    nakış: işleme, süsleme
    nev’i: çeşit
    Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah
    rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    sâfî: duru, katıksız, temiz
    sultan-ı mutlak: herşeye hükmeden, sınırsız egemenlik sahibi sultan
    şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
    tahakkuk: gerçekleşme
    tazammun eden: içeren
    vaziyet: durum, hâl
    vusul: kavuşma, erişme
    vücud: varlık
    zâhir: açık, gözle görünür
    zaif-i mutlak: son derece zayıf
    Zât: Allah
    Zât-ı Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi Allah

    YanıtlaSil
  24. On Dördüncü Lem'a( 13 / 19) / İkinci Makam( 5 / 11) / Üçüncü Sır( 3 / 3)

    Sayfa

    /663






    uzanan nuranî atkılar, kâinat simasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i Rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nesc ediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

    Evet, şems ve kameri, anâsır ve maâdini, nebâtat ve hayvânâtı, bir nakş-ı âzamın atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebâtî ve hayvânî olan umum validelerin gayet şirin ve fedakârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevilhayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan rububiyet-i İlâhiyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı âzamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-yı mutlakına karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbul bir şefaatçi yapmış. Ey insan! Eğer insan isen, Bismillâhirrahmânirrahîm de, o şefaatçiyi bul.

    Evet, rû-yi zeminde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtâtın ve hayvânâtın taifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine, kemâl-i intizamla, hikmet ve inâyetle terbiye ve idare eden ve küre-i arzın simasında hâtem-i ehadiyeti vaz' eden, bilbedâhe, belki bilmüşahede, rahmettir. Ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın simasındaki mevcudatın vücutları kadar kat'î olduğu gibi, o mevcudat adedince tahakkukunun delilleri var.

    Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mahiyet-i mâneviyesinin simasında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz simasındaki sikke-i merhamet ve kâinat simasındaki


    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    anâsır: unsurlar, elementler
    bilbedâhe: açık bir şekilde
    bilmüşahede: gözle görerek
    Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
    ehemmiyet: değer, önem
    fedakârâne: fedakârca
    gayet: çok
    hâdim: hizmetçi
    hâtem-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren mühür
    hâtem-i inâyet: yardım mührü
    hâtem-i Rahîmiyet: Allah’ın her bir varlığa şefkatini gösteren mühür
    hâtem-i rahmet: rahmet mührü
    hayat-ı insaniye: insan hayatı
    hayvânât: hayvanlar
    hayvânî: hayvanlardan olan
    hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
    ihtiyac-ı mutlak: sınırsız ihtiyaç
    inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik
    istiğnâ-yı mutlak: sınırsız zenginlik
    izhar eden: gösteren
    kâinat: evren
    kamer: ay
    kat’î: kesin
    kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen
    küre-i arz: yeryüzü
    maâdin: madenler
    mahiyet-i mâneviye: mânevî nitelik, özellik
    makbul: kabul edilen
    mevcudat: varlıklar
    muhtelif: çeşitli
    musahhar eden: boyun eğdiren
    nakş-ı âzam: büyük nakış
    nakş-ı şefkat: şefkatin nakşı
    nebâtat: bitkiler
    nebâtî: bitkilerden olan
    nesc etmek: dokumak, örmek
    nuranî: nurlanmış
    Rahmân-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik ve merhamet sahibi olan Allah
    rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    rû-yi zemin: yeryüzü
    rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyeti, yaratıcılığı ve terbiyesi
    sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür
    sikke-i merhamet: merhamet mührü
    sikke-i rahmet: rahmet mührü
    sima: yüz, çehre, görünüş
    şefaatçi: af için aracılık eden
    şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi
    şems: güneş
    şuâ: ışın, güçlü ışık
    tahakkuk: gerçekleşme
    taife: grup, topluluk
    tanzim eden: düzenleyen
    terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma
    umum: bütün
    valide: anne
    vaz’ eden: koyan, yerleştiren
    vücut: varlık
    zemin: yeryüzü
    zevilhayat: canlılar
    zîhayat: canlı

    YanıtlaSil
  25. On Dördüncü Lem'a( 14 / 19) / İkinci Makam( 6 / 11) / Dördüncü Sır( 1 / 2)

    Sayfa

    /663






    sikke-i uzmâyı rahmetten daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrakiyesi hükmünde bir câmiiyeti var.

    Ey insan! Hiç mümkün müdür ki, sana bu simayı veren ve o simada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz' eden Zat, seni başıboş bıraksın; sana ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin; sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın; hilkat şeceresini, meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vecihle noksaniyeti olmayan, güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!

    Ey insan! Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir miraç var. O miraç ise, Bismillâhirrahmânirrahîm'dir. Ve bu miraç ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın yüz on dört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların iptidâlarına ve umum mübarek işlerin mebde'lerine bak. Ve Besmelenin azamet-i kadrine en kat'î bir hüccet şudur ki, İmam-ı Şâfiî gibi çok büyük müçtehidler demişler: "Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur'ân'da yüz on dört defa nâzil olmuştur."1

    DÖRDÜNCÜ SIR
    Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellîsi, hitab-ı اِيَّاكَ نَعْبُدُ 2 demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyeti mülâhaza edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 3 demeye, küre-i arz vüs'atinde bir kalb



    Dipnot-1
    bk. eş-Şâfiî, el-Ümm: 1:208; el-Cessâs, Ahkâmü'l-Kur'ân: 1:8; el-Gazâlî, el-Müstafâ: 1:82; İbnü'l-Cevzî, et-Tahkîk fî Ehâdîsi'l-hilâf: 1:345-347; ez-Zeylaî, Nasbu'r-râye: 1:327.
    Dipnot-2
    "Ancak Sana kulluk ederiz." Fâtiha Sûresi, 1:5.
    Dipnot-3
    "Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz." Fâtiha Sûresi, 1:5.

    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    abes: boş ve faydasız
    arş: en yüce makam
    âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
    azamet-i kadir: itibarın ve değerin büyüklüğü
    Besmele: Bismillahirrahmanirrahim cümlesinin kısaltılmış ifadesi
    Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
    câmiiyet: geniş kapsamlı oluş
    cihet: yön, taraf
    cilve: görünme, yansıma
    ehemmiyet: önem
    hadsiz: sayısız
    harekât: hareketler
    hâşâ: asla
    hâtem-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren mührü
    hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
    hilkat şeceresi: yaratılış ağacı
    hitab: konuşma
    hüccet: güçlü ve sarsılmaz delil
    İmam-ı Şâfiî: (bk. bilgiler)
    iptidâ: başlangıç
    kâfi: yeterli
    kâinat: evren
    kat’î: kesin
    kesret: çokluk
    Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân
    küre-i arz: yeryüzü
    mebde: başlangıç
    mecmuu: bir şeyin tamamı
    miraç: yükseliş
    mübarek: bereketli, değerli
    müçtehid: âyet ve hadisler başta olmak üzere, diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan
    mülâhaza etmek: düşünmek
    müteveccih: yönelik
    nâzil olan: inen
    noksaniyet: noksanlık, eksiklik
    nokta-i mihrakiye: odak noktası, hareket noktası
    rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    sikke-i rahmet: rahmet mührü
    sikke-i uzmâ-yı rahmet: rahmetin en büyük mührü
    sima: yüz, çehre, görünüş
    sûre: Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bölümlerden her biri
    tecellî: görünüm, yansıma
    umum: bütün
    vahdet: birlik
    vâhidiyet: Allah’ın birliği
    vaz’ eden: koyan, yerleştiren
    vecih: yön
    vüs’at: genişlik
    zâhir: açık, gözle görünür
    Zat: Allah
    Zât-ı Ehadiyet: herbir varlıkta birliği görünen Zât, Allah
    ziya: ışık

    YanıtlaSil
  26. On Dördüncü Lem'a( 15 / 19) / İkinci Makam( 7 / 11) / Dördüncü Sır( 2 / 2)

    Sayfa

    /663






    bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen, cüz'iyatta zâhir bir surette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi, herbir nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehadi mülâhaza ettirmek için, hâtem-i Rahmâniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor. Tâ, külfetsiz, herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 1 deyip, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese hitap ederek müteveccih olsun.

    İşte, Kur'ân-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinatın daire-i âzamında, meselâ semâvat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden, en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz'îden bahseder, tâ ki zâhir bir surette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semâvat ve arzdan bahsi içinde, hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve simasındaki dekaik-i nimet ve hikmetten bahis açar. Tâ ki fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh Mâbûdunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ,

    وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ 2
    âyeti, mezkûr hakikati mucizâne bir surette gösteriyor.

    Evet, hadsiz mahlûkatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedahil daireler gibi, en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envâı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet, ne kadar olsa, yine kesret içinde bir vahdettir; hakikî hitabı tam temin edemiyor. Onun için, vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır—tâ ki kesreti hatıra getirmesin, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese karşı kalbe yol açsın.

    Hem, sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celb etmek için, o sikke-i ehadiyet üstünde gayet cazibedar bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet



    Dipnot-1
    "Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz." Fâtiha Sûresi, 1:5.
    Dipnot-2
    "Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir." Rum Sûresi, 30:22.

    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    arz: yeryüzü
    âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
    bahis: konu
    binaen: dayanarak
    cazibedar: cazibeli, çekici
    celb etmek: çekmek
    cüz’î: fert, küllîye ait birey
    cüz’iyat: küçük parçalar, bütünün parçaları
    daire-i âzam: en büyük daire
    dakik: ince
    dekaik-i nimet ve hikmet: nimet ve hikmet incelikleri
    ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi
    envâ: türler, çeşit
    gayet: çok
    hadsiz: sayısız
    hakikat: gerçek
    hakikî: asıl, gerçek
    hâtem-i ehadiyet: Allah’ın her bir varlıkta birliğini gösteren mührü
    hâtem-i Rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıklar üzerinde rahmet ve merhametini gösteren mührü
    hilkat: yaratılış, yaratma
    hilkat-i insan: insanın yaratılışı
    hilkat-i semâvat ve arz: göklerin ve yerin yaratılışı
    hitab: konuşma
    hitap etmek: konuşmak
    kâinat: evren
    kesret: çokluk
    Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet bulunan Kur’ân
    külfetsiz: zahmetsiz
    Mâbûd: ibadete layık olan Allah
    mahlûkat: varlıklar
    mezkûr: adı geçen
    mucizâne: mucizeli şekilde
    mülâhaza etmek: düşünmek, akla getirmek
    mütedahil: birbiri içinde
    müteveccih: yönelen
    nakış: süsleme
    nazar: bakış
    nevi: çeşit, tür
    nihayetsiz: sınırsız
    semâvât: gökler
    sırr-ı azîm: büyük sır
    sikke: mühür, işaret
    sikke-i ehadiyet: Allah’ın her bir varlık üzerinde birliğini gösteren mührü
    sima: yüz, çehre
    suret: biçim, görünüş
    vahdet: birlik
    zâhir: açık, gözle görünür
    Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah
    Zât-ı Ehad: herbir varlıkta birliği tecelli eden Zât, Allah

    YanıtlaSil
  27. On Dördüncü Lem'a( 16 / 19) / İkinci Makam( 8 / 11) / Beşinci Sır( 1 / 2)

    Sayfa

    /663






    şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemal ve gayet kuvvetli bir hakikat olan rahmet sikkesini ve Rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker ve ehadiyet sikkesine isal eder ve Zât-ı Ehadiyeyi mülâhaza ettirir ve ondan, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ 1 deki hakikî hitaba mazhar eder.

    İşte, Bismillâhirrahmânirrahîm, Fâtiha'nın fihristesi ve Kur'ân'ın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvanı ve tercümanı olmuş. Bu ünvanı eline alan, rahmetin tabakatında gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı rahmeti öğrenir ve envâr-ı Rahîmiyeti ve şefkati görür.

    BEŞİNCİ SIR
    Bir hadis-i şerifte varid olmuş ki:

    اِنَّ اللهَ خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ 2 (ev kemâ kàl.) Bu hadis-i şerifi, bir kısım ehl-i tarikat, akaid-i imaniyeye münasip düşmeyen acip bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sima-yı mânevîsine bir suret-i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarikatin ekserinde sekir ve ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhalif telâkkilerinde belki mâzurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren, onların esas-ı akaide münâfi olan mânâlarını kabul edemez. Etse hata eder.

    Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam



    Dipnot-1
    "Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz." Fâtiha Sûresi, 1:5.
    Dipnot-2
    "Muhakkak ki Allah, insanı Rahmân sîretinde (ahlâk, sıfat) yaratmıştır." Buharî, İsti'zân: 1; Müslim, Birr: 115, Cennet: 28; Müsned, 2:244, 251, 315, 323, 434, 463, 519.

    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    acip: hayret verici
    akaid-i imaniye: iman esasları
    Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
    celb etmek: çekmek
    cemal: güzellik
    cihet: yön, şekil
    ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi
    ehl-i aşk: kalpleri Allah aşkıyla dolu olanlar
    ehl-i tarikat: tarikata mensup olanlar
    ekser: çoğunluk
    envâr-ı Rahîmiyet ve şefkat: Allah’ın merhamet ve şefkatinin nurları
    esas-ı akaid: iman esası
    esrar-ı rahmet: rahmetin içinde gizli olan sırlar
    ev kemâ kàl: veya buna benzer şekilde buyurmuşlar
    Fâtiha: Fâtiha Sûresi, Kurân-ı Kerim’in ilk sûresi
    fihriste: özet, bir kitabın içindekiler bölümü
    hadis-i şerif: Peygamberimize ait söz, emir ve davranışlar
    hakikat: gerçek, bir şeyin gerçek yönü
    hakikî: asıl, gerçek
    halâvet: tatlılık, hoşluk
    hâtem: mühür, damga
    hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
    hitab: konuşma
    hülâsa: özet
    iltibas: karıştırma
    isal etmek: ulaştırmak, eriştirmek
    istiğrak: manevî âlemlere dalıp kendinden geçme hali
    kâinat: evren
    mazhar etme: eriştirme
    mezkûr: adı geçen
    muhalif: aykırılık gösteren
    muntazam: düzenli
    mücmel: kısa, öz
    mülâhaza ettirmek: düşündürmek, akla getirmek
    münâfi: aykırı, zıt
    münasip: uygun
    nazar: bakış
    Rahîmiyet: Allah’ın sonsuz merhamet ediciliği
    rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    sekir: mânâ alemindeki sarhoşluk
    sırr-ı azîm: büyük sır
    sikke: mühür, işaret
    sima-yı mânevî: manevî görünüş
    suret-i Rahmân: Cenab-ı Allah’ın sureti, görünüşü
    tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak
    telâkki etmek: kabul etmek
    varid olmak: ifade edilmek
    Zât-ı Ehadiye: tek olan herbir varlıkta birliği tecelli eden Zât, Allah
    zerrât: atomlar
    zerre: atom
    zîşuur: şuur sahibi, bilinçli

    YanıtlaSil
  28. On Dördüncü Lem'a( 17 / 19) / İkinci Makam( 9 / 11) / Beşinci Sır( 2 / 2)

    Sayfa

    /663






    memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ 1 sırrıyla, sureti, misli, misali, şebîhi dahi olamaz. Fakat,

    وَلَهُ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ اْلعَزِيزُ الْحَكِيمُ 2
    sırrıyla, mesel ve temsil ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel ve temsil, şuûnat nokta-i nazarında vardır.

    Şu mezkûr hadis-i şerifin çok makasıdından birisi şudur ki:

    İnsan, ism-i Rahmân'ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sabıkan beyan ettiğimiz gibi, kâinatın simasında bin bir ismin şuâlarından tezahür eden ism-i Rahmân göründüğü gibi ve zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlâhiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahmân gösterildiği gibi, insanın suret-i câmiasında, küçük bir mikyasta, zeminin siması ve kâinatın siması gibi yine o ism-i Rahmân'ın cilve-i etemmini gösterir demektir.

    Hem işarettir ki, Zât-ı Rahmânü'r-Rahîmin delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar o kadar o Zât-ı Vâcibü'l-Vücuda delâletleri kat'î ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzuhuna işareten "O âyine güneştir" denildiği gibi, "İnsanda suret-i Rahmân var" vuzuh-u delâletine ve kemâl-i münasebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü'l-vücudun mutedil kısmı Lâ mevcude illâ Hû bu sırra binaen, bu delâletin vuzuhuna ve bu münasebetin kemâline bir ünvan olarak demişler.



    Dipnot-1
    "Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür." Şûrâ Sûresi, 42:11.
    Dipnot-2
    "Göklerde ve yerde tecellî eden en yüce sıfatlar Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir; Onun hikmeti herşeyi kuşatır." Rum Sûresi, 30:27.

    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    akis: yansıma
    beyan etmek: açıklamak
    binaen: dayanarak
    cilve-i etemm: tam yansıma ve görüntü
    delâlet: delil olma, işaret etme
    ehl-i vahdetü’l-vücud: her yerde ve herşeyde yalnızca Allah’ı kabul ederek, diğer varlıkları bir nevi gölge gibi kabul edenler
    esmâ: isimler
    hadis-i şerif: Peygamberimize ait söz, emir ve davranışlar
    ism-i Rahmân: sınırsız merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren anlamındaki Rahmân ismi
    istihdam eden: çalıştıran
    kâinat: evren
    kat’î: kesin
    kemâl: kusursuzluk, mükemmellik
    kemâl-i münasebet: eksiksiz uyum ve bağlantı
    Lâ mevcude illâ Hû: Ondan başka hiçbir varlık yok
    makasıd: gayeler, maksatlar
    mazhar: bir nimeti elde etme, ulaşma
    mesel: örnek, benzer
    mezkûr: adı geçen
    mikyas: ölçü
    misal: benzer
    misil: benzeri, eş değer olan
    mutedil: ölçülü, aşırıya kaçmayan
    münasebet: bağlantı, ilişki
    nazîr: benzer, eş
    nidd: denk, benzer
    nokta-i nazar: bakış açısı
    rububiyet-i mutlaka-i İlâhiye: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye ve idare etmesi ve egemenliği altında bulundurması
    sabıkan: bundan önce
    sıfât: nitelikler, özellik
    sima: yüz, çehre, görünüş
    suret: görünüş, şekil
    suret-i câmia: kapsamlı görünüm ve şekil
    suret-i Rahmân: Rahmân’ın sîreti; Allah’ın isim, sıfat ve şe’nlerini yansıtan ayna
    şebîh: benzer
    şerîk: ortak
    şuâ: ışın, güçlü ışık
    şuûnât: şe’nler, işler, hâller
    temsil: analoji, bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama
    tezahür eden: ortaya çıkan, görünen
    timsal: görüntü, yansıma
    vâzıh: açık, aşikâr
    vuzuh: açıklık
    vuzuh-u delâlet: çok açık bir şekilde delil olma
    zâhir: açık, gözle görünür
    Zât-ı Akdes-i İlâhî: her türlü kusur ve noksandan sonsuz derece uzak olan Zât, Allah
    Zât-ı Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Zât, Allah
    Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: var olması mutlaka gerekli olan Zât, Allah
    zemin: yeryüzü
    zîhayat: canlı

    YanıtlaSil
  29. On Dördüncü Lem'a( 18 / 19) / İkinci Makam( 10 / 11) / Altıncı Sır( 1 / 2)

    Sayfa

    /663






    اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحِيمُ بِحَقِّ «» اِرْحَمْنَا كَمَا يَلِيقُ بِرَحِيمِيَّتِكَ وَفَهِّمْنَا اَسْرَارَ «» كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ اٰمِينَ 1
    ALTINCI SIR
    Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçare insan! Rahmet ne kadar kıymettar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki:

    O rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelâle vesiledir ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak, kemâl-i intizam ve itaatle beraber ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelâlin ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin istiğnâ-yı zâtîsi var. Ve istiğnâ-yı mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Alelıtlaktır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celâline karşı tezellüldedir.

    İşte rahmet seni, ey insan, o Müstağnî-yi Alelıtlak'ın ve Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır ve Ona dost yapar ve Ona muhatap eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun; fakat güneşin ziyası, güneşin aksini, cilvesini, senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de, o Zât-ı Akdese ve o Şems-i Ezel ve Ebede biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat Onun ziya-yı rahmeti Onu bize yakın ediyor.

    İşte, ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî, tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi, rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o



    Dipnot-1
    Ey Rahmân ve Rahîm olan Allah'ım! "Bismillâhirrahmânirrahîm"in hakkı için, rahîmiyetine yaraşır şekilde bize merhamet et ve Rahmâniyetine yaraşır şekilde, bize "Bismillâhirrahmânirrahîm"in sırlarını anlamayı temin et.

    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    abd: kul
    acz: güçsüzlük
    akis: yansıma
    azamet: büyüklük
    biçare: çaresiz
    celâl: azamet, yücelik, haşmet
    cihet: yön, taraf
    cilve: görünme, yansıma
    çendan: gerçi
    ebedî: sonsuz
    fakr: fakirlik
    Ganiyy-i Alel’ıtlak: sınırsız zenginlik sahibi Allah
    hadsiz: sınırsız
    hazine-i nur: nur hazinesi
    heybet: hürmetle beraber korku veren hâl
    istiğnâ-yı mutlak: hiçbir şeye kesinlikle muhtaç olmama
    istiğnâ-yı zâtî: kendi zâtında hiçbir şeye ihtiyaç duymama
    itaat: emre uyma, boyun eğme
    kâinat: evren
    kemâl-i intizam ve itaat: mükemmel bir düzen ve itaat
    kıymettar: değerli
    makbul: kabul gören
    mevcudat: varlıklar
    misal: yansıma
    muhatap: hitap edilen
    mümessil: temsilci
    Müstağnî-yi Alelıtlak: her cihetle ve hiçbir kayda, şarta bağlı olmaksızın zengin olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah
    nihayet: son
    nihayetsiz: sonsuz
    rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı her zaman devam eden Sultan, Allah
    Sultan-ı Sermedî: egemenliğinin sonu olmayan Allah
    Sultan-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Sultan, Allah
    şefaatçi: af için aracılık eden
    Şems-i Ezel ve Ebed: ezelden ebede kadar bütün varlık âlemini aydınlatan Allah
    taht-ı emir ve itaat: emir ve itaati altında
    tezellül: alçalma
    vasıta: araç
    vaziyet: durum, hal
    vesile: araç, vasıta
    Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah
    Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah
    zerrat: zerreler, atomlar
    ziya: ışık
    ziya-yı rahmet: rahmet ışığı

    YanıtlaSil
  30. On Dördüncü Lem'a( 19 / 19) / İkinci Makam( 11 / 11) / Altıncı Sır( 2 / 2)

    Sayfa

    /663






    rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten li'l-Âlemîn ünvanıyla Kur'ân'da tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li'l-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise, salâvattır.

    Evet, salâvatın mânâsı rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salâvat ise, o Rahmeten li'l-Âlemînin vüsulüne vesiledir.1 Öyleyse, sen salâvatı kendine, o Rahmeten li'l-Âlemîne ulaşmak için vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahmân'a vesile ittihaz et. Umum ümmetin, Rahmeten li'l-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, hadsiz bir kesretle, rahmet mânâsıyla salâvat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder.

    Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm'dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır.

    اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ «» صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَ اَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ وَارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمِينَ 2
    سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا ۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 3


    Dipnot-1
    bk. Ahzâb Sûresi, 33:56. Ayrıca bk. Müslim, Salât: 11, 70; Tirmizî, Vitr: 21; Ebu Davud, Salât: 36; 210, Vitr: 26; Nesâî, Cum'a: 5, Ezan: 37, Sehv: 55; İbni Mâce, İkâmetü's-Salât: 79; Dârimî, Salât: 206, Rikak: 58; Müsned: 2:168, 375, 485, 3:102, 445, 4:8.
    Dipnot-2
    Allah'ım! "Bismillâhirrahmânirrahîm"in hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta ve bütün âl ve ashâbına, Senin rahmetine ve onun hürmetine yaraşır bir şekilde salât ve selâm et. Bize de, Senden gayrı, Senin mahlûkatından hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayacağımız bir rahmetle merhamet et.
    Dipnot-3
    "Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.

    Sayfa

    /663









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    âlem: dünya, evren
    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâm üzerine olsun
    beliğ: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın gereğine göre söylenmesi
    Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
    dellâl: ilan edici, duyurucu
    elhasıl: kısaca, özetle
    hadsiz: sayısız
    hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi
    hediye-i İlâhiye: Allah’ın hediyesi
    ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek
    kesretle: çoklukla
    kıymettar: kıymetli, değerli
    lisan: dil
    mânâ: anlam
    mücessem: cisimleşmiş, maddi yapısı olan
    rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
    rahmet-i mücesseme: Allah’ın sonsuz rahmetinin maddî cisim haline gelmiş hali olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
    rahmet-i Rahmân: rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah’ın rahmeti
    Rahmeten li’l-Âlemîn: âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz
    Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
    salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası
    suret: biçim, şekil
    sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketleri
    tebaiyet: tabi olma, uyma
    tesmiye edilen: isimlendirilen
    umum: bütün
    ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolundan giden mü’minler
    vesile: araç, sebep
    vüsul: kavuşma, erişme
    zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin zâtı, kendisi
    zîhayat: canlı

    YanıtlaSil
  31. KALB
    القلب
    İlişkili Maddeler
    GÖNÜL
    BEYT
    İlâhî hakikat ve sırların tecelli ettiği yer olan kalp anlamında tasavvuf terimi.

    Müellif:
    SÜLEYMAN ULUDAĞ
    Sözlükte “bir şeyin içini dışına çıkarmak, altını üstüne getirmek, ters çevirmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek ve değiştirmek” gibi anlamlara gelen kalb kelimesi (Cevherî, I, 204; Lisânü’l-ʿArab, “ḳlb” md.) vücutta kan dolaşımını sağlayan organın adıdır. Kalb, dinî ve tasavvufî bağlamda bilgi ve düşüncenin kaynağı veya aracıdır. Bir et parçasından ibaret olan kalble bir ilişkisi olmakla birlikte ondan ayrı olan bu anlamdaki kalbe “rabbânî latife” ve “ilâhî cevher” de denir.

    Kur’an’da ve hadislerde fuâd, sadr, lüb, nühâ ve rû’ gibi terimler genellikle kalb mânasında kullanılmıştır. Fuâd bazılarına göre kalb ile eş anlamlıdır; bazılarına göre ise kalb ondan daha özeldir. Mütercim Âsım Efendi’ye göre kalbin Türkçe karşılığı gönül, fuâdınki yürektir (Kāmus Tercümesi, I, 445). Kur’an’da yüreğe (fuâd) metanet vermek için önceki peygamberlerin kıssalarından bahsedildiği belirtilir (Hûd 11/120). Kalbin (fuâd) göz ve kulak gibi sorumlu olduğunu bildiren âyette ise (el-İsrâ 17/36) fuâd kalb anlamına gelir. “Göğüs” mânasındaki sadr, “Allah göğüslerde olanı bilir” (Âl-i İmrân 3/119, 154) ve, “Allah bir kimsenin hidayetini dilerse göğsünü İslâm’a açar” (el-En‘âm 6/125; ez-Zümer 39/22) meâlindeki âyetlerde mecaz yoluyla kalb mânasında kullanılmıştır. “Ülü’l-elbâb” (Âl-i İmrân 3/7, 190) ve “ülü’n-nühâ” (Tâhâ 20/54, 128) ifadeleriyle kalp sahiplerine hitap edilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “Lüb”, “Nühâ”, “Ṣadr”, “Fuʾâd” md.leri). Kur’an’da akletme (düşünme) fiili kalbe nisbet edilmiş (el-Hac 22/46), yani düşünmenin kalbin bir işlevi olduğu belirtilmiştir. Aynı şekilde fıkhetmenin de (anlama) kalbin bir işlevi olduğuna dikkat çekilmiştir (el-A‘râf 7/179).

    Rabbânî latifeye kalb denilmesi bu mânevî cevherin vücuttaki kalp ile ilişkisinin bulunması, işlevlerinin onun aracılığıyla gerçekleşmesi dolayısıyladır. Kalb çok değişken olduğu için bu ismi almıştır (Tâcü’l-ʿarûs, “ḳlb” md.; Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 3, 44). Kur’an’da ve hadislerde kalbin mahiyeti ve tarifi üzerinde değil işlevleri ve nitelikleri üzerinde durulmuştur. Kur’an ve hadiste geçen kalb kelimesi insanın anlama, kavrama, düşünme ve şeylerin hakikatini bilme yönünü, başka bir ifadeyle insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran temel niteliğini dile getirir. İnsanın idrak eden, bilen ve kavrayan tarafı olduğu için kalb ilâhî hitaba muhataptır, yükümlü ve sorumludur. Dinî ve insanî hayatın merkezinin kalp olduğu Kur’an ve hadislerde açıkça ifade edilmiştir. “Kalbleri var ama onunla bir şey anlamıyorlar” (el-A‘râf 7/179); “Akletmek için onlarda kalb yok mu?” (el-Hac 22/46); “Kalbi olanlar için bunda öğüt vardır” (Kāf 50/37) meâlindeki âyetler kalbin idrak, ilim, mârifet ve düşünme aracı olduğunu ortaya koymaktadır. Bundan dolayı kalb (fuâd) sorumludur (el-İsrâ 17/36; el-Ahzâb 33/5).

    YanıtlaSil


  32. Kalbin bir özelliği de değişken olması (Müsned, IV, 408; VI, 302), renkten renge girmesidir. Bu husus duygu, düşünce ve inançların değişmesini beraberinde getirir. Bundan dolayı bir hadiste, “Ey kalbleri değiştiren, evirip çeviren Allah, kalbimi dinin ve taatin üzerine sabit kıl” şeklinde dua edilmesi tavsiye edilmiştir (Müsned, II, 168, 173; Müslim, “Îmân”, 1, 2; Tirmizî, “Daʿavât”, 89, 124). Kalbleri sabit kılan Allah’tır (İbn Mâce, “Muḳaddime”, 13). “Kalbler Allah’ın iki parmağı arasındadır” (Müslim, “Ḳader”, 17; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 13; Tirmizî, “Daʿavât”, 89, “Ḳader”, 7) hadisi de Allah Teâlâ’nın kalbleri değiştirdiğini ve yönlendirdiğini göstermektedir (ayrıca bk. el-En‘âm 6/110; Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 44). Kalb duygu, düşünce ve inanç bakımından çok çeşitli renklere girmeye ve şekiller almaya elverişlidir. İmanın mahalli kalbdir (el-Hucurât 49/7, 14; el-Mücâdile 58/22); samimi bir şekilde kalb ile tasdik ederek kelime-i tevhid getiren kişi müslüman olur (Buhârî, “ʿİlim”, 33, 39). İman kalbin tasdikidir. Temiz kalb çok önemlidir (el-Mâide 5/41; el-Ahzâb 33/53). Kalbleri nurlandıran Allah’tır (Buhârî, “Daʿavât”, 9; Müslim, “Müsâfirîn”, 181). Dinde önemli bir yeri bulunan takvânın mahalli kalbdir (el-Hac 22/32; Müsned, V, 71, 379). Kalblere sekînet, itminan, sebat ve huzur veren Allah olduğu gibi (el-Bakara 2/260; Âl-i İmrân 3/126; el-Mâide 5/113; el-Enfâl 8/10; er-Ra‘d 13/28; el-Feth 48/4, 18) kalblere hidayet veren, kalbleri kaynaştıran, merhametli, şefkatli ve insaflı kılan da O’dur (Âl-i İmrân 3/103; el-Hadîd 57/27; et-Tegābün 64/11).

    Öte yandan kalb olumsuz yönde de değişir ve türlü renklere girer. Kur’an’da kalb körlüğünden (el-Hac 22/46), kalb kasvetinden ve taşlaşmış yüreklerden (el-Bakara 2/74; el-Mâide 5/13; el-En‘âm 6/43; ez-Zümer 39/22) bahsedilmiş; kalblerin mühürlenmesi (el-Bakara 2/7; en-Nahl 16/108; el-Câsiye 45/23), gerçeği algılamaktan alıkonulması (el-A‘râf 7/101; Yûnus 10/74), kilitlenmesi ve üstüne perde çekilmesi (el-Bakara 2/88; el-En‘âm 6/25; el-İsrâ 17/46; Muhammed 47/24; el-Mutaffifîn 83/14) üzerinde de durulmuştur. Allah yoldan sapanların kalblerini saptırır (es-Saf 61/5), yani insan kendi iradesiyle kötülüğü tercih edip o yönde teşebbüse geçerse Allah da onu kötü yola düşürür. Kalbin en iyisi iman, en kötüsü küfür ve inkâr olan çok çeşitli halleri vardır. Kalb hem rahmânî hem de şeytânî kuvvetlerin mücadele alanıdır. Bir hadiste bu husus, “Kalbde iki dürtü vardır, biri melekten, diğeri şeytandandır” (Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 2/35) şeklinde ifade edilmiştir (Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 26).

    Kalbin İslâm’daki büyük önemi iman ve inkâr mahalli olmasındandır. Bütün İslâm âlimleri imanın aslî şartının kalbin tasdiki olduğu hususunda ittifak etmiştir (a.g.e., I, 121; Fahreddin er-Râzî, el-Muḥaṣṣal, s. 174; Teftâzânî, II, 249). İman gibi inkâr ve red de kalbin bir fiilidir. İslâm’da vahyin mahalli de kalbdir. Cebrâil Kur’an’ı Hz. Peygamber’in kalbine indirmiştir (el-Bakara 2/97; eş-Şuarâ 26/193-194). Resûl-i Ekrem’in gördüğü rüyalar ve aldığı ilham kalble ilgilidir. Sûfîlerin büyük değer verdikleri keşif ve mârifetin kaynağı da kalbdir.

    YanıtlaSil


  33. Gazzâlî kalb, ruh, akıl ve nefsin farklı anlamları olduğunu, fakat aynı zamanda bu terimlerin rabbânî latife denilen bir kavrama müştereken delâlet ettiğini, insanın hakikatinin de bundan ibaret olduğunu, aynı şeye filozofların “nefs-i nâtıka” dediklerini anlattıktan sonra onun niteliklerini “bilen, tanıyan, algılayan, sorumlu ve yükümlü olan” şeklinde tesbit eder. Gazzâlî’ye göre rabbânî latife insanı diğer canlılardan ayıran ve onlara üstün kılan insanın hakikati olup duruma göre ona bazan akıl, bazan ruh, bazan nefis, bazan kalb denir. Ona verilen isimler değişik olsa da mahiyeti değişmez (İḥyâʾ, III, 3-5). Kalb ile rabbânî latife arasındaki ilişki cevher-araz, sıfat-mevsuf, yöneten-yönetilen, alet-usta, mekân-mekânda bulunan nesne ilişkisi gibidir. Bu ilişkinin mahiyeti konusunda akıl hayrete düşer. Hz. Peygamber ruh (kalb) üzerinde konuşmaktan kaçındığından (Buhârî, “ʿİlim”, 47; Müslim, “Münâfıḳīn”, 32) bu konuda açıklama yapmak doğru değildir, bunun pratik bir faydası da yoktur (Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 3).

    Fahreddin er-Râzî kalbin hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayırt etme ve iyi ile kötü arasında tercih yapma özelliğine işaret ettikten sonra bilgi, algı, düşünce ve inancın merkezinin kalb olduğunu belirterek bunun delillerini anlatmış, düşünce ve bilginin merkezinin beyin olduğunu söyleyen bazı eski filozofların görüşlerini ve dayandıkları delilleri aktararak eleştirmiştir (Mefâtîḥu’l-ġayb, V, 541, 544).

    Hz. Peygamber ruh ve kalbin mahiyeti üzerinde fazla durmadığından sahâbe ve tâbiîn döneminde bu konu araştırılmamıştır. İlk dönemde kelâmcılar daha çok akıl ve istidlâl, fakihler kıyas ve re’y, sûfîler de kalb ve onun ürünü olan keşif ve ilham üzerinde durmuşlardır. Sûfîlerin ilgi alanı kalb ve kalbin tasfiyesi olduğundan tasavvufa ilmü’l-kulûb, ma‘rifetü’l-kulûb; sûfîlere de ehlü’l-kulûb, ashâbü’l-kulûb, erbâbü’l-kulûb ve ehl-i dil gibi isimler verilmiştir.

    Zâhidler ve ilk sûfîler dinî ve ahlâkî açıdan kalbin önemi, kalb temizliği, bunun sonucu olan ibadet ve iyi davranışlar üzerinde yoğunlaşmış, Allah’ın huzuruna kalb-i selimle (eş-Şuarâ 26/89; es-Sâffât 37/84) çıkmanın uhrevî kurtuluşun şartı olduğunu vurgulamışlardır. Hâris el-Muhâsibî kalb temizliği, kalbin huşûu ve kalble işlenen günahlar konusuna dikkat çekmiş, kalbin çeşitli hallerini, uğradığı değişimleri, buna etki eden hususları ve bunların sonuçlarını inceleyerek kalb ve nefisle ilgili çok önemli psikolojik tahliller yapmış, Allah’a kalble yaklaşılacağını belirtmiştir (el-Veṣâyâ, s. 129, 197, 291; er-Riʿâye, s. 109-115, 120, 136, 197, 291). Sehl b. Abdullah et-Tüsterî ise kalbi arşa, sadrı kürsîye benzetmiştir (Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 4). Daha sonra sûfîler Allah’ı daha çok kalb arşında aramışlar ve kalbi beytullah (Allah’ın evi) olarak adlandırmışlardır. Sehl’e göre Allah’ın kıblesi Kâbe, kalbin kıblesi niyet, bedenin kıblesi de kalbdir.

    YanıtlaSil


  34. Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî Maḳāmâtü’l-ḳulûb adlı eserinde kalb, lüb, sadr ve fuâd kelimelerini incelemiş, Ebû Saîd el-Harrâz da Kitâbü’ṣ-Ṣıdḳ isimli eserinde kalb terimi üzerinde durmuştur. Daha sonra Hakîm et-Tirmizî Kitâbü’l-Farḳ beyne’ṣ-ṣadr ve’l-ḳalb ve’l-fuʾâd ve’l-lüb isimli eserinde (Kahire 1954) kalb ve onunla aynı anlama gelebilen terimleri ele alarak bunlar arasındaki farkları belirtmiştir. Ona göre nefis, sadr ve kalb iç içe geçmiş üç halka gibidir; altta nefis, ortada sadr, üstte kalb bulunur. Sadr nefis ve kalbin buluştuğu ortak alandır. Nefisten ancak kötülük doğar. Sadra feyiz kalbden gelir. Kalbin iki yüzü vardır; biriyle Hakk’a, diğeriyle halka bakar. Kalb Allah’ın arşıdır, yerlere ve göklere sığmayan Allah mümin kulunun kalbine sığmıştır (Ḫatmü’l-evliyâʾ, s. 130, 269, 270, 374; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, I, 101-102). Hakîm et-Tirmizî, Kitâbü’r-Riyâże ve âdâbü’n-nefs adlı eserinde (Kahire 1366) bu konuları işlemiştir. Tasavvuf kitaplarında sıkça geçen, yere ve göğe sığmayan Allah’ın mümin kulunun kalbine sığdığını belirten ifade kutsî bir hadis olarak da rivayet edilir (Aclûnî, II, 99-195).

    Mutasavvıflar insanların fiillerini beden ve kalbin fiilleri olarak ikiye ayırmışlar, bedenin fiillerini zâhirî ameller, kalbin fiillerini, bâtınî ameller diye adlandırmışlardır. Bedenle ilgili fiillere uygulanan farz, haram, mekruh, mubah gibi şer‘î hükümler tasavvufta aynen kalbin fiillerine de uygulanmış ve bunlara bâtınî hükümler denilmiştir. Tasavvufun bir bakıma bâtınî fiilleri ve bunlara ilişkin şer‘î-bâtınî hükümleri tesbitten ibaret olduğu söylenebilir.

    Kalbin fiillerinin namaz, oruç, hac, zekât, abdest gibi bedenin fiillerinden üstün olduğu konusunda din âlimleri görüş birliği içindedir. Hadislerde, “Vücutta bir et parçası vardır; o iyi olursa bütün beden iyi, kötü olursa bütün beden kötü olur, bu et parçası kalbdir” (Buhârî, “Îmân”, 39; Müslim, “Müsâḳāt”, 107); “Allah sizin şeklinize ve malınıza değil kalbinize bakar” (Müsned, II, 285; Müslim, “Birr”, 32; İbn Mâce, “Zühd”, 9) denilmesi, Kur’an’da selim kalbin ve Allah’a gönül vermenin vurgulanması (eş-Şuarâ 26/89; Kāf 50/33) söz konusu görüş birliğinin dayandığı delillerdir. Tasavvufun tavizsiz bir muhalifi olan İbn Teymiyye de itikad, irade, recâ, rızâ, inâbe, kibir ve hased gibi hallerin kalbe ait olduğunu, kalbin hallerine ilişkin bilgilerin bâtın ilmini oluşturduğunu, âyetlerin çoğunda bu ilmin anlatıldığını ifade etmiş, sûfîler gibi o da dinin temelinin bu bilgiler olduğuna dikkat çekmiştir (et-Tuḥfetü’l-ʿIrâḳıyye fi’l-aʿmâli’l-ḳalbiyye, II, 1-65; a.mlf., Mecmûʿu fetâvâ, X, 91-137, 148; XIII, 233, 270; İbn Kayyim el-Cevziyye, er-Rûḥ, s. 217, 243, 248, 250).

    Kalb tasavvufta bilgi (mârifet) kaynağı olması bakımından da önemlidir. Sûfîlere göre dinî hakikatler ve ilâhî sırlar hakkında bilgi edinmenin en güvenilir yolu kalbdir. Akıl bu alanda yetersizdir (Kelâbâzî, s. 63; Gazzâlî, el-Münḳıẕ, s. 16, 75). Ancak kalbin doğru ve güvenilir bilgi vermesi için olgunlaşması, günah kirinden, bilgisizlikten, taklid ve taassuptan temizlenmesi gerekir. Mutasavvıflar, kalb tasfiyesi veya nefis tezkiyesi denilen bir yöntemle temizlenen kalbin dinî ve ilâhî hakikatleri doğrudan ve aracısız olarak bileceğine inanırlar (Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 19-21; Mevlânâ, I, 344). Onlara göre vahiy gibi ilham da kalbe gelir. Kalbin gayb âlemine bakan bir penceresi vardır. Buna kalb gözü denir. Üzeri günah kiri ve bilgisizlik pası ile örtülü olan bu göz mücâhede ve riyâzet denilen bir usulle temizlendiği takdirde mânevî âlemi ve oradaki gerçekleri görebilir. Bu yolla kazanılan bilgilere mârifet, irfan, ilham, bâtınî ve ledünnî ilim gibi isimler verilmiştir (Nifferî, s. 71; Gazzâlî, Mişkâtü’l-envâr, s. 43-49; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, IV, 26). Mutasavvıflar kalbin bilgi kaynağı olduğunu göstermek için, “Eğer takvâ üzere olursanız Allah size bir furkan (ilham) verir” (el-Enfâl 8/29); “Fetvayı kalbinden iste” (Müsned, IV, 194, 224; Dârimî, “Büyûʿ”, 3; Aclûnî, I, 124) meâlindeki âyet ve hadislere dayanmışlardır.

    YanıtlaSil
  35. Kalbin çeşitli mertebelerinden, bu mertebelerden her birinin nitelik ve hükümlerinden bahseden mutasavvıflar böyle bir ayırım yaparken âyet ve hadislerden esinlenmişlerdir. Kur’an’da bazı kalblerin imanlı, nurlu, bazılarının ise katı ve mühürlü olduğundan bahsedilmektedir. Bir hadiste müminin kalbi pürüzsüz, kâfirin kalbi ters dönmüş, münafıkın kalbi kilitli olarak nitelenmiş, bazı kalblerin de kapalı olduğu belirtilmiştir (Müsned, III, 172; Ebû Tâlib el-Mekkî, I, 233). Müminlerin kalblerinin ihlâs, amel, ibadet ve yeteneklerine göre farklı mertebelerde olduğunu söyleyen mutasavvıflar bunlara atvâr-ı dil veya atvâr-ı seb‘a adını vermişlerdir. Bunlardan sırasıyla sadr İslâm, kalb iman mahallidir, akletme kalbin işlevidir; şegaf (dış kalb zarı) sevgi ve şefkat mahalli (Yûsuf 12/30), fuâd temaşa, habbetü’l-kalb ilâhî aşk, süveydâ gaybı mükâşefe, ilm-i ledün ve ilâhî sırların mahallidir; mühcetü’l-kalb ise (kalbin derunu) ilâhî sıfatların nurlarının tecelli ettiği yerdir (Necmeddîn-i Dâye, s. 110; Ebü’l-Bekā, s. 280). Ferîdüddin Attâr Manṭıḳu’ṭ-ṭayr’da bu yedi tavrı yedi vadi olarak tasvir etmiştir. Melâmet ehli bu tavırları nefis, kalb, sır, ruh şeklinde sıralamıştır. Nakşibendiyye’de ise letâif-i hamse denilen bu tavırlar kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ olarak sıralanmaktadır.

    Mutasavvıflar kalbin yedi tavrını bedenin yedi organına benzetmişler ve bedenin yedi organ üzerine secde etmesi gibi kalbin de bu yedi tavrın her biri üzerinde secde ettiğini söylemişlerdir (Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 7). Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’ye göre bu secde sürekli ve ebedîdir (Hakîm et-Tirmizî, Ḫatmü’l-evliyâʾ, s. 270; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, I, 101). Bazı mutasavvıflar Kur’an’da geçen kandil, lamba, fânus, yağ (mişkât, misbâh, zücâce, şecere, bk. en-Nûr 24/35) gibi kelimeleri de kalbin çeşitli tavırları olarak yorumlamışlardır (Gazzâlî, Mişkâtü’l-envâr, s. 12; Molla Sadrâ, Tefsîr-i Âyet-i Mübâreke-i Nûr, Tahran 1362 hş./1403).

    Tasavvufta bilginin kaynağı kalbdir. Ancak kalb aklın karşıtı değildir; bir yere kadar akılla iç içedir. Akletme kalbin bir işlevidir, düşünceyi üreten aklın kaynağı kalbdir. Metafizik konularda kalbin aklı aştığını söyleyen sûfîler bu konularda kalbin sezgisini esas almışlardır. Onlara göre sözlükte “bağlamak” anlamına gelen aklın faaliyet alanı dar ve sınırlı, buna karşılık kalb âlemi çok daha geniştir (İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, II, 155, 394; IV, 25; a.mlf., Fuṣûṣ, s. 128). Âşıkane tasavvuf edebiyatının temel konusu kalbdir (bk. GÖNÜL).

    YanıtlaSil

  36. BİBLİYOGRAFYA
    Cevherî, eṣ-Ṣıḥâḥ, Beyrut 1979, I, 204; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “Lüb”, “Nühâ”, “Ṣadr”, “Fuʾâd” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “ḳlb” md.; et-Taʿrîfât, “Ḳalb”, “Lüb”, “ʿAḳl”, “Nefs” md.leri; Tehânevî, Keşşâf, II, 970, 1175; Tâcü’l-ʿarûs, “ḳlb” md.; Kāmus Tercümesi, I, 445; Müsned, II, 168, 173, 285; III, 172; IV, 194, 224, 408; V, 71, 379; VI, 302; Dârimî, “Büyûʿ”, 3; Buhârî, “Îmân”, 39, “ʿİlim”, 33, 39, 47, “Daʿavât”, 9; Müslim, “Îmân”, 1, 2, “Ḳader”, 17, “Birr”, 39, “Müsâḳāt”, 107, “Müsâfirîn”, 181, “Münâfıḳīn”, 32; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 13, “Zühd”, 9; Tirmizî, “Daʿavât”, 89, 124, “Ḳader”, 7, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 2/35; Hâris el-Muhâsibî, el-Veṣâyâ, Beyrut 1406/1986, s. 129, 197, 291; a.mlf., er-Riʿâye li-ḥuḳūḳıllâh, Kahire 1970, s. 109-115, 120, 136, 197, 291; Ebû Saîd el-Harrâz, Kitâbü’ṣ-Ṣıdḳ, London 1937; Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî, Maḳāmâtü’l-ḳulûb (nşr. P. Nwyia, Mélanges de l’Université Saint Joseph içinde), XL, Beyrut 1968, s. 115-154 (aynı risâle için bk. Ahmet Subhi Furat, “Abu’l-Huseyn an-Nūrī ve Makāmāt al-Kulūb Adlı Risalesi”, İTED, VII/1-2 [1978], s. 339-355); Hakîm et-Tirmizî, Kitâbü’l-Farḳ beyne’ṣ-ṣadr ve’l-ḳalb ve’l-fuʾâd ve’l-lüb, Kahire 1954; a.mlf., Ḫatmü’l-evliyâʾ, Beyrut 1965, s. 130, 269, 270, 374; Nifferî, Kitâbü’l-Mevâḳıf, Kahire 1934, s. 71; Serrâc, el-Lümaʿ, Kahire 1960, s. 107, 116, 126, 299, 430; Kelâbâzî, et-Taʿarruf, s. 63; Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb, Kahire 1961, I, 225-262; Sülemî, Ṭabaḳātü’ṣ-ṣûfiyye, Kahire 1966, s. 144, 208, 267, 286, 371, 400, 433, 503; Kuşeyrî, er-Risâle, Kahire 1966, s. 242; Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb (Uludağ), s. 178, 207, 425; Gazzâlî, İḥyâʾ, Kahire 1939, I, 121; III, 3, 4, 7, 19-21, 26, 44; a.mlf., Mişkâtü’l-envâr, Kahire 1964, s. 12, 43-49; a.mlf., Mîzânü’l-ʿamel, Kahire 1964, s. 221-226; a.mlf., el-Münḳıẕ mine’ḍ-ḍalâl, İstanbul 1960, s. 16, 75; Reşîdüddîn-i Meybüdî, Keşfü’l-esrâr ve ʿuddetü’l-ebrâr, Tahran 1330-39 hş., VII, 416; VIII, 411; Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 141-168, 360, 505; Abdülkādir-i Geylânî, el-Ġunye li-ṭâlibi ṭarîḳi’l-ḥaḳ, Beyrut 1288, I, 89; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, İstanbul 1307, II, 65; III, 212; V, 540-544; a.mlf., el-Muḥaṣṣal (nşr. Tâhâ Abdürraûf Sa‘d), Kahire 1323, s. 174; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire 1293, I, 101-102; II, 155, 394; III, 263; IV, 25, 26; a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 88, 122, 128; Necmeddîn-i Dâye, Mirṣâdü’l-ʿibâd, Tahran 1352, s. 105-117; Mevlânâ, Mesnevî (trc. Veled İzbudak), İstanbul 1942, I, 344; İbn Teymiyye, et-Tuḥfetü’l-ʿIrâḳıyye fi’l-aʿmâli’l-ḳalbiyye (Mecmûʿatü’r-resâʾili’l-münîriyye içinde), Beyrut 1264, II, 1-65; a.mlf., Mecmûʿu fetâvâ, I, 95; X, 91-137, 148; XIII, 233, 270; XXXVI, 191-192; Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 145; İbn Kayyim el-Cevziyye, er-Rûḥ, Kahire 1966, s. 217, 243, 248, 250; a.mlf., Risâle fî emrâżi’l-ḳulûb, Riyad 1983; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, İstanbul 1305, II, 249; Tecrid Tercemesi, I, 3; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, I, 124; II, 99-195; Molla Sadrâ, Tefsîr-i Âyet-i Mübâreke-i Nûr, Tahran 1362 hş./1403; Subh-i Âzâdegân, Ḳalb ü Fuʾâd der Ḳurʾân, Tahran 1362, s. 5-11; Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, Kahire 1253, s. 280; Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Ḥüccetullāhi’l-bâliġa, Kahire 1966, s. 341, 446; Şevkânî, İrşâdü’l-fuḥûl, Kahire 1937, s. 248; Muhammed Ali el-Cevzî, Mefhûmü’l-ʿaḳl ve’l-ḳalb fi’l-Ḳurʾân ve’s-Sünne, Beyrut 1980; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, I, 122; Celâleddîn-i Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Fuṣûṣü’l-ḥikem-i Ḳayserî, Tahran 1370 hş., s. 805; Selmân Zeyd Selmân el-Yemânî, el-Ḳalb ve şifâʾüh fi’l-Kitâb ve’s-Sünne, Demmâm 1994; Dihhudâ, Luġatnâme, XXI/B, s. 392-394.

    YanıtlaSil
  37. GÖNÜL
    İlişkili Maddeler
    Kırmızı rengi ve ortasındaki siyahlık sebebiyle benzetildiği çiçek
    LÂLE
    Şekil ve renk özellikleriyle edebiyatta ve süsleme sanatlarında kullanılan çiçek.
    Kuyuya düşmesi sebebiyle gönlün benzetildiği peygamber
    YÛSUF
    Hz. Ya‘kūb’un oğlu, İsrâiloğulları’na gönderilen bir peygamber.

    Müellif:
    CEMAL KURNAZ
    Farsça dil, derûn; Arapça kalb, hâtır; Türkçe yürek kelimeleriyle de karşılanan gönül Türk edebiyatının divan, halk ve dinî-tasavvufî mahsullerinin en önemli ve en çok işlenen konularından biridir. Divan edebiyatında teşhis ve tecrid yoluyla âdeta ikinci bir âşık hüviyetinde ele alınır: “Etse Nef‘î n’ola ger gönlüyle dâim bezm-i hâs / Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül” (Nef‘î). Gönül âşık gibi ağlar, kanlı göz yaşı döker; yaralıdır, aşkın ve gamın merkezidir. “Dil-i gamgîn, dil-i gamhâr, dil-i sûzân, dil-i pürsûz” gibi tabirler bunu ifade eder. Ahmed-i Dâî’nin şu beyti bu anlayışın örneğidir: “Gam yeme ey şikeste dil bu dahi böyle kalmaya / Firkat içinde hasta dil bu dahi böyle kalmaya.”

    Gönül birçok teşbih ve mecaza da konu olmuştur. Bunlardan memleket, iklim, il, vilâyet, şehir, Bağdat ve Mısır gibi unsurlar sevgilinin padişaha, aşk derdinin de orduya benzetilmesi esasına dayanır. Sevgili gönül ve aşk ülkesinin sultanıdır. Aşk derdi bu ülkeyi sık sık yağmalamaktadır. “Bir ülkede iki padişah olmaz” atasözü uyarınca âşığın gönlünde padişah olarak sevgilinin aşkının yeterli olduğu ifade edilir: “Gam değil bende isen Mısr-ı dile sultansın / Bir azîzin kuludur Yûsuf-ı Ken‘ân-ı Mısr” (Ahmed Paşa). Bazan âşığın kendisi gönül mülkünün sultanı olarak gösterilir; âh ateşinin kıvılcımları asker, sevgilinin aşkı da sancak kabul edilir.

    Sevgili gönül tahtının sahibi, gönül sarayında misafir kalan bir sultan şeklinde düşünülerek gönül de kul, saray, taht, divan, padişah meclisi olarak ele alınır. Hayalî Bey’in, “Cihanda başıma sultân iken benim servim / Kul oldu sen şehe âzâd gördüğün gönlüm” beyti bu anlayışa örnektir. Gönül bazan da o sultanın peşinden giden asker olur.

    Gönül sevgilinin cefası, ona karşı hasret çekmesi ve gamzesi oklarından dolayı hastadır, yaralıdır. Bu sebeple kırmızı rengi ve ortasındaki siyahlık yönünden lâleye benzetilir: “Aks-i hâlin bu dil-i pürhûnda tutmuştur karâr / Lâlenin ol günde kim bağrında dâğın yaktılar” (Hayâlî Bey). Gonca da içi kan dolu bir gönlü hatırlatır. Gönlün hasta, bîmar, sayrı, yaralı oluşu, aşk derdinin tabibi olan sevgilinin gelmesini sağlamak içindir. Çünkü hasta ziyareti âdettir. Böylece gönül ilâç, tiryak, şifa ve tabip olan dudaklarla yani vuslatla tedavi edilecektir. Aksi takdirde daha çok hasta olur. Bu durumda gönül deli, şeydâ, mecnun, şûrîde, vâlih, divane şeklinde ifade edilir: “Onu hoş tut garîbindir efendim işte biz gittik / Gönül derler ser-i kûyunda bir dîvânemiz kaldı” (Hayâlî Bey). Bu benzetme zincir, ay, ateş, efgan ve perişanlık münasebetine dayandırılır. Delileri zincire vurmak âdet olduğu için âşığın gönlü sevgilinin saçı zincirine tutulmuştur. Gönlün divane oluşunda peri gibi güzel sevgilinin de rolü vardır. Zira periler çok güzel varlıklar olup sadece delilerle yakınlık kurarlar. İnsanlara pek görünmez, görününce de onların delirmesine sebep olurlar. Gönül de peri gibi güzel sevgiliyi görünce deli divane olur. İnsanlar sihir ve büyü ile de delirirler. Gönlün delirmesinin bir sebebi, sevgilinin cadıya benzeyen gamzelerinin büyü yapmasıdır.

    YanıtlaSil

  38. Gönül hırsız, esir, mahpus, bağlı, berdâr olarak da ele alınır: “Bugün berdâr eder dil-ber giriftâr Ahmed’in gönlün / Anunçun zülfü çengâlin eder geh doğru gâh eğri” (Ahmed Paşa). Sevgilinin zindana benzeyen çene çukuruna düşen gönül böylece mahpus olmuş veya darağacına çekilmiştir: “Şol gönül kim göricek zülfünü cân etti fedâ / Ermedi dârda Mansûr onun pâyesine” (Hayâlî Bey). Gönlün Hz. Yûsuf ve Hallâc-ı Mansûr’a benzetilmesi de bu münasebetledir.

    Sevgilinin geceye benzeyen siyah saçlarına düşkün olan gönül gidecek başka yeri olmayan bir gariptir: “Bu sebepten dil karâr eyler kara zülfünde kim / Şâm eriştiği mahalde edinir me’vâ garîb” (Ahmed Paşa). Gece dolaşmanın tehlikelerini göze alan gönül miskin, âvâre, bînevâ, nâtüvân, perişan ve sadpâre, sevgiliden vuslat metâını almak için canını teklif eden garip bir müşteridir. Şebrev, kumarbaz, mest oluşu da bununla ilgilidir.

    Gönlün en çok teşbih edildiği bir unsur da çocuktur. Aşk ve güzellik bir mektep, yüz mushaf, zülüf dal veya lâm, ağız mim, boy elif, gönül de bunları okumaya çalışan bir mektep çocuğudur: “Tıfl-ı dil kaddin görüp aşka eliften başladı / Rabbi yessir ve lâ tüassir rabbi temmim bi’l-hayr” (İbn Kemal). Gönül de çocuk gibi sonunda tehlike olduğunu bilmeden olur olmaz her şeye heveslenir.

    Sevgilinin teşrifi için hazırlanmış bir ev, hâne, hücre ve harim olan gönülde sevgili teşrif etmediği için daima gam misafir kalmaktadır. Bundan dolayı gönlün gıdası genellikle gam ve kederdir. Sevgilinin saçlarının tuzak, benlerinin dâne, kendisinin avcı olarak tasavvuru sonucu gönül de sevgiliye tutulan bir kuş kabul edilir: “Zülfüne gönül düştü görüp hâl-i siyâhın / Dil murgunu dâme düşüren dâne midir bu” (Cem Sultan). Öte yandan aşk ateşiyle yanıp kebap olan gönül ten kafesinde mahpustur.

    Gönül aşk ateşiyle eriyen bir mum veya çerağ, göz yaşı da yağıdır: “Firâkın odunu gördükçe mum-tek eridi / Sebât ü sabrda fûlâd gördüğün gönlüm” (Fuzûlî). Bu sebeple ağladıkça aşk ateşinin daha parlak olacağı düşünülür. Gönül bazan sevgilinin etrafında çırpınan bir pervane, bazan da gamze okları için bir hedeftir.

    Kırılma, paslanma, tozlanma ve hediye edilme gibi özellikleri dolayısıyla gönül aynaya benzetilir. Sevgiliye ayna hediye etmek âdet olduğu için âşık ona lâyık bir armağan olarak gönül aynasını verir. Gönül çok hassastır, çabuk kırılır. Sırça, şişe, kâse, sâgar, câm-ı cihannümâ oluşu bu münasebetledir: “Yâhud bu şîşe-i nâzik-mizâc gönlümüze / O seng-dilden eren inkisârı mı diyelim” (Ahmed Paşa). Gönül aşk derdiyle sürekli âh edip inlediğinden ney, tambur, ud gibi müzik aletlerine de teşbih edilir. Hazine veya definelerin viranelerde bulunmasından hareketle gönül de sevgilinin aşkını veya hayalini hazine gibi kendinde saklayan bir virane şeklinde tasavvur edilir: “Bu harâbâtta sâbit olamam sultânım / Dil-i vîrânemi yapsan da yıkılsam gitsem” (Sâbit). Gönül için en çok kullanılan sıfatlar perişan, kaygılı, hayran, zâr, bîçâre, harap, sergeşte, sadpâre, şikeste ve gamgîndir: “Estikçe bâd-ı subh perîşansın ey gönül / Benzer esîr-i turra-i cânansın ey gönül” (Nedîm).

    Aşk ve güzellikle ilgili her ıstırabı gönülden başka tam olarak duyan ve çeken yoktur: “Hey kıyâmet gel hisâbın gönlüme sor zülfünün / Elli bin yıldan uzundur her şeb-i hicrân ona” (Ahmed Paşa).

    YanıtlaSil

  39. Türk halk edebiyatında da birçok atasözü ve deyime konu olan gönül (Eyüboğlu, I, 105-108; II, 193-204) türkü, mâni, halk hikâyeleri ve masallarda yaygın olarak yer almakta, divan edebiyatındaki gibi âşıktan ayrı bir varlık olarak kabul edilmektedir.

    Gönül kavramının en çok kullanıldığı alanlardan biri de dinî-tasavvufî edebiyattır. Bir ülkeye benzetilen gönül bazan mâmur, bazan da viran olur: “Artık harâbe gönlün mânend-i mülk-i âlem / Ma‘mûr olur mu yoksa vîrân olur kalır mı?” (Celâlî). Gönül hangi durumda bulunursa bulunsun onu ancak aşk sultanı alabilir, aşk askeri yağmalayabilir. Aşk ateşiyle yanmayan gönül sürekli karanlığa mahkûm ve ilâhî nurdan mahrumdur. Bu mahrumiyet Kâbe’de kıble aramaya benzer: “Bir sîne ki o nâr-ı mahabbet eseri yok / Zulmettedir ol nûr-ı Hudâ’dan haberi yok” (Çengî Yûsuf Dede).

    Tasavvuf ehli her an her yerde Allah’ın hikmetini, sanat ve kudretini, sıfatlarının tecellisini görmek ister. Allah’ın rahmân ismiyle gönül arasında bir münasebet vardır. Rahmân kalp yufkalığıdır. Gönül de yaygın olarak “rahmet ve yumuşaklık” anlamlarında kullanılır. Bu durum gönülde rahmân isminin tecellisi bulunduğunu gösterir. İmanın ve küfrün merkezi kalptir. Kalp iman nuru ile dolduğunda gönül, inkâra ve küfre yöneldiğinde ise nefistir. Gönül ulviyete, nefis süfliyete yönelir. Mâna âlemini kuşatan gönül Hak yolcusunun varacağı son merhaledir. İlâhî aşk ve tevhid sırrı burada tecelli eden bir zümrüdüankadır. Gönül hem çok yüce hem de çok hassastır. Kırılınca kolay kolay tamir edilemez: “Kopunca bir teli bağlansa da düğümlü kalır / Dokunma gönlüme şart-ı mahabbet öyle değil” (Muhyiddin Râif).

    Gönül bir kitaptır, gerçek aşk hikâyesi bu kitaptan okunur. Bunun için gönlü aşk ile doldurmak gerekir. Ancak bu feyizle onun gerçek servet ve kudrete, hakiki huzur ve mutluluğa kavuşması mümkün olur. Aşk deryasına girenin, vahdet âlemine ulaşanın gönlü sadece bir mescid değil Mescid-i Aksâ’dır. Gönül mânevî bir kıble, uçsuz bucaksız bir deryadır: “Gönül ki sâhil-i deryâ-yı bî-nihâyettir / Dil bahri hurûş eyler onda nice dalgam var” (Erzurumlu İbrâhim Hakkı). Derya vahdetin, dalgalar kesretin yani mahlûkatın, fâni olanın işaretidir. Beden bir sedef, gönül de o sedefin içinde ilâhî feyizler denizinde teşekkül eden bir incidir: “Ey bahr-i halâvet sen hoş terbiyet eylersin / Misl-i sedef olmuş ten dürr ü güher olmuş dil” (Erzurumlu İbrâhim Hakkı).

    Gönül Tûr dağıdır. Hz. Mûsâ’ya Cenâb-ı Hakk’ın tecellisi orada vuku bulmuştur. Bilhassa âşık gönlünde de ilâhî tecellî her an zuhur edebilir. Zaman zaman da kuş, bülbül, gonca, gül, gül bahçesi olan gönül ârif kişiyi kesretten vahdet sırrına, halktan Hakk’a ulaştırarak halvette mâşukuna kavuşturur. Gönül bir meyhânedir. Orada aşk şarabıyla sarhoş olunur. Meyhâneci veya sâkî mürşidin yani insân-ı kâmilin, şarap ise ilâhî aşkın remzidir. Gönül nazargâh-ı ilâhîdir, beytullahtır, mukaddestir: “Dil nazargâh-ı Hudâ’dır sâf kıl kim dola nûr” (Erzurumlu İbrâhim Hakkı). Yerlere, göklere sığmayan Allah mümin kulunun gönlüne sığmıştır. “Gönülde eyle sefer ger Hudâ’yı istersen” (Erzurumlu İbrâhim Hakkı) mısraında belirtildiği gibi varlık âleminde iken yokluk âlemine sefer etmek ancak gönülde olur. Gönül bir irfan hazinesidir. Tasavvuf gönüller ilmidir: “İlm-i kulûb oldu çünkü ilm-i tasavvuf / Kalbini sâf eyle çekme bâr-ı tekellüf” (Erzurumlu İbrâhim Hakkı).

    YanıtlaSil

  40. Tasavvufta kalbin önemi büyüktür. Türk tasavvuf edebiyatında kalp ve dil terimlerinin yanında Türkçe gönül kelimesi de kullanılmış, bazı tasavvufî kavramlar bu terimle ifade edilmiştir. Genellikle gönül “tasavvuf”, gönül ehli de “sûfîler” anlamına gelir. Gönül haline varmak râbıta ve murakabe halinde olmak demektir. Melâmet ehli, Hakk’ı daima hatırda tutmaya ve onun türlü tecellilerini temaşa halinde olmaya “gönül beklemek” derler. Gönül gözetmek ve gönül kırmamak tasavvufun ahlâkî yönünü ifade eder. Gönül ehlinin, dil aracılığı olmadan uzak mesafelerden birbirinin haline âşinâ olması ve mânevî bir iletişim kurması, “Gönülden gönüle yol var” deyimiyle ifade edilir. “Dil dili var dilden dile” sözü de aynı fikri anlatır (ayrıca bk. KALB).


    BİBLİYOGRAFYA
    Mehmed Çavuşoğlu, Necâti Bey Dîvânı’nın Tahlili, İstanbul 1971, s. 204-206.

    Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları (İstanbul 1972), İstanbul 1975, s. 78-82.

    Harun Tolasa, Ahmet Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara 1973, s. 321-340.

    E. Kemal Eyüboğlu, Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimler, İstanbul 1973-75, I, 105-108; II, 193-204.

    Abdülbâki Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, İstanbul 1977, s. 134-138.

    Cemâl Kurnaz, Hayâlî Bey Dîvânı (Tahlili), Ankara 1987, s. 327-346.

    a.mlf., Halk ve Divan Şiirinin Müşterekleri Üzerine Denemeler, Ankara 1990, s. 77-85.

    a.mlf., “Yüzük Oyunu Mazmûnu”, TKA, XXIV/2 (1986), s. 173-179.

    Büyük Türk Klâsikleri, V, 457.

    İskender Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, İstanbul 1989, I, 359-362.

    Âmil Çelebioğlu, “Erzurumlu İbrahim Hakkı Divanı’nda Gönül”, TK, XVI/185 (1978), s. 26-38.

    Mustafa Kutlu, “Gönül”, TDEA, III, 359-363.

    YanıtlaSil
  41. Alimlerin Kur'an'a ilave yapılmaması kararları zamanlarına aittir.(S.T.) 62:1.Şua.
    Bir hazinenin Anahtarı.
    Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.390.

    YanıtlaSil
  42. Korkmakla din rüşvet verilmez.(S.n.) 54.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.389.

    YanıtlaSil
  43. İçinde bulunduğumuz zamanın geçmiş zamana kıyas edilmesi yanlıştır.
    (D.H.Ö.İç. R.) 70.

    YanıtlaSil
  44. Kıyasi İstisnai.(L.)57:11.Lema,.5.nükte (İ.İ.) 95.
    Maneviyat maddiyata kıyas edilmez.(M.n.) 127.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.386.

    YanıtlaSil
  45. Çünkü meşru olan her yokluğun ve terk edilen şeyin mavevi bir neticesi vardır.Bir şey zahirde noksanlaşınca bâtına intikal eder.Âhiret dünyaya nisbetle bâtındır.Kim dünyada nâsibini terk ederse, ahirette ondan daha iyisini ve üstününü bulur.
    Ruhu'l Beyan Kur'an Meâli Ve Tefsiri.cilt.11.sy.44.

    YanıtlaSil
  46. 9.Yine Hz.Osman (r.a.) demiştir ki:
    Dört şeyin zâhiri fazilet, bâtını farizadır ( vecibedir).
    Salih insanlarla beraber olmak fazilettir, onlara uymak farizadır.Kur'an okumak fazilet, onunla amel etmek farizadır.Kabirleri ziyaret etmek fazilet, ona hazırlanmak farizadır.Hastaları ziyaret etmek fazilet, onlardan vasiyet almak (:yerine getirmek) farizadır.
    Münebbihat
    Uyarılar
    İbn Hacer El-Askalani.sy.29.

    YanıtlaSil
  47. Akıllı kimsenin ilimle uğraşmasından maksadı, onunla amael etmektir.Çünkü bundan başka bir gâye ilim öğrenen kişi, şöhretini ve kibrini artırmış olur.
    ((İbn-i Hibbân)
    Dini Terimler Sözlüğü.sy.236.
    Yasin Şeref Asil

    YanıtlaSil
  48. Herkes kendi çeker seyyiatını,
    Mevlâdan isterim mağfiratını,
    Beklerim Muhammed şefaatını,
    Meded meded der de yanar bu gönül.
    Ladikli Ahmed Ağa.
    Mustafa Özdamar.
    sy.111.

    YanıtlaSil
  49. Ebu Hureyre'den (r.a.) Rasul-i Ekrem (s.a.v.) 'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
    "Üç sınıf insan vardır ki, Allahu Teâlâ kıyamet gününde onlara iltifat buyurmaz, onları tezkiye etmez, korumaz,onlara rahmet nazarıyla bakmaz, onlar için can yakıcı azap vardır.Bir: Zina eden ihtiyar. Yalancı emir.Üç : Kibirli fakir." Hadisi, Müslim rivayet etmiştir.
    Kırk Hadis.
    İsmet Özel.
    sy.167.

    YanıtlaSil
  50. Bilgi güçtür.
    Kur'ân 'a Göre Toplumun Yapılanmasında İlim Ve Âlimin Rolü.
    sy.457.

    YanıtlaSil
  51. Enuşirvan şöyle demiştir: "Dört şey çirkindir.Onların dört kimsede bulunması daha çirkindir.
    Devlet başkanlarında cimrilik,
    Hakimlerde yalan,
    Âlimlerde hiddet,
    Kadınlarda hayâsızlık.".
    "Hilim/ yumuşak huyluluk, bütün afetlerin perdesidir." denilmiştir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri.cilt.11.sy.142.

    YanıtlaSil
  52. Tevhid her hikmetin başıdır ve özüdür.Tevhidi olmayanın ilmi ve hikmeti fayda vermez.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meâli Ve Tefsiri.cilt.11.sy.151.

    YanıtlaSil
  53. Kulağın zulmü gıybet boş söz, kadınlarla sohbet, iftira , zinâ iftirası, eğlence, edepsiz sözleri dinlemekte kullanmakla olur.Kulağın adaleti ise Kur'ân, hadis, ilim, hikmet vaaz ve nasihat, iyilik ve hak sözleri dinlemekte kullanılmasıdır.
    Ruhu'l Beyan.
    Kur'ân Meâli Ve Tefsiri.cilt.11.sy.147.

    YanıtlaSil
  54. Gözün zulmü, haram kılınan ve şehvet uyandıran şeylere bakmak, dünyalık hususlarda kendinden üstün olanlara, dini meselelerde ise kendinden düşük olanlara bakmakla, dünya malına ve süsüne ve güzelliklerine bakmakla olur.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meâli ve Tefsiri.cilt.11.sy.147.

    YanıtlaSil
  55. Gözün adaleti ise Kur'ân'a, ilimlere, âlimlerin ve sâlihlerin yüzüne, Allah c.c.ın rahmetinin eserlerine, öldükten sonra yeryüzünü nasıl dirilttiğine ve eşyaya ibret nazarıyla bakmakla mümkündür.Dünyalık hususlarda kendinden düşük olana, dini hususlarda ise kendinden üstün olana bakmak da gözün adâletindendir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'ân Meâli Ve Tefsiri.Cilt.11.sy.147.

    YanıtlaSil

  56. 181. Artık kim, onu (ölünün vasiyetini) işittikten (veya yazılmasından) sonra değiştirirse, bunun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, (her şeyi) işitendir, bilendir.

    YanıtlaSil
  57. Bakara suresi 181.ayet
    Kur'an-Kerim

    YanıtlaSil
  58. Sahabenin icmaı ile bu hadiseden anlaşılıyor ki depremin birinci duası istiğfardır. ...
    Deprem anında ise :" Allahu ekber.Allahu Ekber. Lâilahe illallahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillahil hamd" tekbiri okunur.
    Dua Kitabı.
    Deprem Duası İlaveli.
    Osmanlı Yayınevi.sy.2.

    YanıtlaSil
  59. Hazreti Ömer r.a. de yere sopası ile dokunarak:
    -Ey arz, bak biz tövbe ettik;sen de titremeyi bırak buyurmuş. Ondan sonra deptem kesilmiş.O zamandan beri Medine'de hiç deprem olmamış.
    Dua Kitabı.
    Deprem Duası İlaveli.
    Osmanlı yayınevi.
    Abdülkadir Dedeoğlu.
    sy.2.

    YanıtlaSil
  60. Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı taktirde, fâni dünyada bıraktığın eserlerede kıymet verme.
    Risale-i Nur külliyatı.
    Mesnevi-i Nuriye.

    YanıtlaSil
  61. Nitekim Hârun ibni kinâne r.a. dan rivâyet edilen bir hadis-i Şerifte Rasulullah s.a.v.:
    İşlerin en hayırlısı orta (yollu) olanlardır.buyurmuştur.
    Kırk Hadis-i Şerif.sy.357.

    YanıtlaSil
  62. İslam gitti mi insanlarda ne ahlak kalıyor, ne insaf, ne medeniyet, ne insan haklarına saygı kalıyor; hayvanlardan beter oluyorlar.O zaman çok kan döken can yakan mahluklar oluyorlar.
    Bakara suresi Tefsiri. Cilt.1.sy.301.

    YanıtlaSil
  63. Çünkü "ilim" kelimesi sözlükte "yakin" anlamındadır. Burada "ilim" âmmın hâss'a izafesi kabul edilir.Zira "yakin", "ilim"den den daha hususidir."İlim"hem "zann"a hem de "yakin"e şamildir.Ona izafesi, ülkenin Bağdad'a izafesi gibidir.Arabların "yakin"i ilme sıfat yaparak "el-ilmü'l-yakini" demeleri de buna delalet etmektedir.
    Ruhu'l Beyân
    Kur'an Meâli ve Tefsiri.cilt.23.sy.580.

    YanıtlaSil
  64. Biliyorum
    Saadet bana dünyada gelmez
    Ölümü bekliyorum
    Eski Türk Edebiyatı
    El kitabı.sy.321.

    YanıtlaSil
  65. Mürşidi ve Tarikatı. Yûnus Emre’nin mürşidi Tapduk Emre’dir, ancak tarikatı kesin olarak belli değildir; bu konuda da değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım araştırmacılar Yûnus’un tarikat pîrlerini Horasan’a bağlarken onun Nakşî, Halvetî, Mevlevî olduğunu veya Kādirîliğe mensup bulunduğunu söylemiştir. Bunların içinde üzerinde en fazla durulan tarikatlar Mevlevîlik’le Bektaşîlik’tir. Yûnus, divanında tarikat silsilesini Tapduk Emre, Barak Baba ve Sarı Saltuk şeklinde kaydetmiştir. Saltuknâme’de Tapduk Emre’nin Sarı Saltuk ve Yûnus Emre ile görüştüğü belirtilir (Ocak, Sarı Saltık, s. 78). Ancak gerek Barak Baba’nın gerekse Sarı Saltuk’un gerçek kimlikleri ve tarikatları da bilinmemekte, Vilâyetnâme’de Barak, Hacı Bektâş-ı Velî’nin halifesi diye gösterilmektedir. İbn Battûta’nın eserinde, Sarı Saltuk’un şeriata aykırı bazı fikirlerinin olduğuna dair rivayetler yer almaktadır (Ocak, Toplumsal Tarih, sy. 97 [2002], s. 29). Ebülhayr Rûmî’nin Saltuknâme’sinde ise Sarı Saltuk kâfirler ve Râfizîler’le savaşan Sünnî ve Hanefî bir velî şeklinde tanıtılır. Yûnus Emre’nin divanında on iki imamın adının hiç geçmemesi de onun Sünnîliğini gösterebilir. Kaynaklarda Sarı Saltuk’un Hacı Bektâş-ı Velî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Tapduk Emre ile görüştüğü belirtilmektedir. Fakat Sarı Saltuk’un intisabı konusu karışıktır. Franz Babinger’e göre Sarı Saltuk, Şiî-Bâtınî hareketlere katılmıştır (İA, X, 221). Mutaassıp bir Sünnî olan Niğdeli Kadı Ahmed’e göre ise Tapduk Emre ve yetiştirdiği dervişler her şeyi mubah ve meşrû gören (mubâhî), bâtıl mezhep ve meşrep sahibi sapık sûfîlerdir (el-Veledü’ş-şefîk, vr. 21b). Yûnus Emre’nin ve Tapduk Emre’nin Bektaşî olabileceği hususunda da çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazı kaynaklarda Hacı Bektâş-ı Velî’ye bağlanan Yûnus ve Tapduk Emre, Hacı Bektâş-ı Velî’nin Ahmed Yesevî ile münasebeti dolayısıyla Yeseviyye mensubu olarak gösterilir. Ahmed Yesevî’nin 1166 yılında öldüğü, Hacı Bektâş-ı Velî’nin ise 1210 yıllarında doğduğu göz önüne alınınca Vilâyetnâme’nin yeniden yorumlanması gerekir. Burada yazılanlardan hareketle Hacı Bektâş-ı Velî’nin Ahmed Yesevî’nin dervişleri arasında yer aldığını kabul etmek tarihen mümkün değildir. Söz konusu mânevî bağ doğru ise Yesevî ile Hacı Bektaş arasında Lokmân-ı Perende ile birlikte birkaç isim daha olmalıdır. Yûnus Emre şiirlerinde Hacı Bektâş-ı Velî’den doğrudan söz etmez. Vilâyetnâme’de Tapduk Emre’nin Hacı Bektâş-ı Velî ile münasebetine yer verilirse de bu münasebet Tapduk’un Hacı Bektâş-ı Velî’ye mensubiyetini göstermez. Gölpınarlı’ya göre Hacı Bektaş’tan hiç söz etmeyen Yûnus Bektaşî değildir. Hatta Sarı Saltuk’un, Barak Baba’nın ve Tapduk Emre’nin de Hacı Bektâş-ı Velî ile alâkası yoktur (Risâlat al-Nushiyya ve Dîvân, s. XIII). Yûnus ve Tapduk Emre, Kalenderî mizaca sahip olmakla birlikte Bâtınî bir erkâna bağlı değildir. Yûnus’un seyahati sırasında konakladığı Yukarı Azerbaycan’daki Zâhidiye çevresi Ahî Mîrem’i de yetiştirmiştir. Dolayısıyla Ahî Mîrem’in Anadolu’ya gelip Tapduk Emre’den kalan bir zâviyede irşadda bulunması mümkündür. Bu durumda Yûnus Emrem ile Ahî Mîrem’in kabirleri karıştırılmış olmalıdır. Yûnus’un seyahat esnasında Tebriz’den Nahcıvan’a, oradan Gâh’a gittiği yahut Anadolu’dan Gâh’a, buradan da Nahcıvan ve Tebriz’e geçtiği düşünülebilir (Tatcı, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, sy. 58 [2011], s. 155-170). Neticede Yûnus Emre’nin Tapduk Emre ve Barak Baba vasıtasıyla Sarı Saltuk’a ulaşan silsilesinin Hacı Bektâş-ı Velî ile alâkasının belli olmadığı söylenebilir.

    YanıtlaSil
  66. Vefatı. Yûnus Emre şiirlerinde kendisini “şairler kocası”, “bir âşık koca” diye niteleyerek uzun bir ömür sürdüğünü îmâ eder. Yûnus’un vefat tarihi ve kabriyle ilgili bilgiler de uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Mehmet Nâil Tuman, Yûnus Emre’nin vefat tarihinin bazı kaynaklarda 828 (1425), bazılarında 843 (1439) olarak verildiğini kaydeder (Tuhfe-i Nâilî, II, 1229-1230). Bursalı Mehmed Tâhir, bir kısım kaynaklarda Yûnus’un vefat tarihinin “gülşen-i tevhîd” terkibinin karşılığı olan 843 (1439) şeklinde verildiğini, ancak risâlesindeki, “Târih dahı yedi yüz yedi idi / Yûnus cânı bu yolda kodu idi” beytine göre bu tarihten çok önce vefat etmiş olması gerektiğini söyler (Aydın Vilâyetine Mensup Meşâyih, s. 31; Osmanlı Müellifleri, I, 193). Bazı araştırmacılar, Yûnus’un Risâletü’n-nushiyye’sini tamamladığı 707 (1307) yılını tarikata intisap ettiği yıl olarak değerlendirip Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki belgede kayıtlı vefat tarihini (720/1320) doğru kabul etmemekte, bu tarihten sonra öldüğünü ileri sürmektedir (Öztelli, Belgelerle Yûnus Emre, s. 6-7). Yûnus’un 1307’de tarikata girdiğini söyleyen Hikmet İlaydın seksen yıl kadar yaşadığını düşünerek 1352-1362 arasında vefat ettiğini ileri sürer (TDl., sy. 384 [1983], s. 517). Bu görüşü destekleyen Âşıkpaşazâde gibi bir kaynak varsa da bu iddia, Yûnus’un eseriyle Adnan Erzi’nin yayımladığı tarih ve Vilâyetnâme’deki rivayetlere uymamaktadır. M. Fuad Köprülü, Adnan Erzi’nin 1950’de neşrettiği belgeden sonra Yûnus’un vefat tarihinin 1320 olduğunu kabul etmiştir. Anadolu’nun pek çok yerinde ve Azerbaycan’da Yûnus’a ait mezar ve makamlar mevcuttur. Bunlar Yûnus’un seyahat ettiği yerlerdeki sohbetlere katıldığını, çok sevildiğini ve hâtırasının yaşatıldığını gösterir. Muhtemelen bazı seyahatlerinde mürşidi Tapduk Emre ile beraber bulunduğundan destanî hayatları sevenlerinin tahayyülünde yaşamış ve yaşatılmıştır (Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 274). Fuad Köprülü’nün başlattığı Yûnus Emre araştırmalarıyla birlikte Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki ona ait mezarlardan üçünün Yûnus’un gerçek mezarı olduğu iddiası gündeme gelmiş ve bu iddia zaman zaman büyük tartışmalara yol açmış, konuyla ilgili çoğu popüler nitelikte birçok yazı yayımlanmıştır. Anadolu’da Yûnus’un mezarının bulunduğu söylenen yerler şunlardır: Eskişehir Sarıköy (şimdi Yûnusemre köyü), Karaman, Aksaray Ortaköy, Bursa, Manisa Kula Emresultan köyü, Erzurum Dutçu (Düzcü) köyü, Isparta Keçiborlu, Afyon Sandıklı, Ankara Nallıhan Emremsultan köyü, Ünye ve Sivas. Bunların yanında Azerbaycan’ın Gâh bölgesinde de bir makam mevcuttur. Bazı kaynaklarda Yûnus’un mezarının Sivrihisar yakınlarındaki Sarıköy’de olduğu belirtilmektir (meselâ bk. Menâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Velî, s. 49; Lâmiî, s. 691; Mecdî, s. 78; Şeyh Baba Yûsuf Sivrihisârî, s. 529). Sarıköy’deki mezar Ankara-Eskişehir demiryolu hattının yapılması esnasında 6 Mayıs 1946 tarihinde açılmış, kabirdeki bakiyeler geçici mezara nakledilmiş, 1970’te yeni yapılan bir anıtmezarla bugünkü yerine getirilmiştir. Fuad Köprülü, Abdülbaki Gölpınarlı ve Faruk K. Timurtaş da Yûnus’un mezarının burada yer aldığını kabul ederler.

    YanıtlaSil
  67. Eserleri. 1. Risâletü’n-nushiyye. 707 (1307) yılında mesnevi şeklinde yazılmış 600 beyitlik bir risâle olup Yûnus’un seyrüsülûk ehline öğütlerini içerir. Risâle “fâilâtün fâilâtün fâilün” vezniyle yazılmış on üç beyitlik bir nazımla başlar ve kısa mensur bir bölümle devam eder. Asıl mesnevi “mefâîlün mefâîlün feûlün” veznindedir. Risâletü’n-nushiyye, Yûnus’un ilâhilerine nisbetle daha az şiir özelliğine sahip bir eserdir ve Anadolu sahasında yazılmış tasavvufî muhtevalı ilk özgün nasihatnâmelerden biridir (eserle ilgili bazı değerlendirmeler için bk. Kaplan, XXI [1973], s. 65-82; Kissling, s. 160-164; Ayan, s. 121-126). Eserin Latin harfleriyle çeşitli neşirleri yapılmıştır: Yunus Emre Risâlat al-Nushiyya ve Dîvân (haz. Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul 1965; Yunus Emre Divan ve Risâletü’n-nushiyye adıyla, 2. bs., İstanbul 1991); Yunus Emre Divanı ve Risaletü’n-Nushiyye (haz. Yusuf Subaşı, İstanbul 1983); Yunus Emre Dîvânı III: Risâletü’n-nushiyye: Tenkitli Metin (haz. Mustafa Tatcı, Ankara 2008); Yûnus Emre: Dîvân ve Risâletü’n-nushiyye: Âşık Yûnus’tan Seçmeler (haz. Mustafa Tatcı, İstanbul 2008); Risaletü’n-nushiyye (haz. Osman Horata – Umay Günay, Ankara 1994).

    2. Divan. Tertibi hakkındaki en eski tarih Şinasi Tekin’in bir mecmuaya dayanarak verdiği 707 (1307) yılıdır (bk. bibl.). Birçok nüshası içinde en eskilerinin XIV. yüzyıla kadar geriye gittiği tahmin edilmektedir (meselâ Ritter nüshası [XIV. yüzyıl], Raif Yelkenci nüshası [XIV veya XV. yüzyıl], Fâtih nüshası [tahminen XV. yüzyıl], Yahyâ Efendi nüshası [XVI. yüzyıl], Nuruosmaniye nüshası [1540]). Daha sonraki dönemlerde istinsah edilen divanlara “Yûnus” mahlaslı başka şairlerin şiirlerinin de karıştığı görülür. Divan yazmalarında mevcut pek çok istinsah hatası, beyit ve mısraların yer değiştirmesi, birbirine karışıp iç içe giren veya ikiye, üçe bölünen şiirler, aynı şiirin farklı yazmalarda değişik beyit sayılarıyla kaydedilmesi divanın tertibinde dikkatle ele alınması gereken hususlardır. Diğer bir mesele de hangi şiirlerin Yûnus Emre’ye, hangilerinin Âşık Yûnus’a veya başka bir Yûnus’a ait olduğunun tesbit edilmesidir. Bundan dolayı bugüne kadar tam bir Yûnus Emre divanı ortaya konulamamıştır. Yûnus’un şiirleriyle ilgili araştırmalarda divan nüshalarından başka mecmua ve cönklerin de incelenmesi gerekir; zira mecmualarda Yûnus’a ait şiirlere rastlanmaktadır. Bu eserler henüz sistemli biçimde taranmadığından bunlardan bir bütün halinde faydalanılamamıştır. Söz konusu mecmualar arasında Grek harfleriyle kaleme alınan 1480 tarihli bir yazma da bulunmaktadır. II. Murad devrinde Türkler’e esir düşen György (Georg) adlı bir Macar tarafından yazılan Tractatus adlı eserde “Yûnus” mahlasıyla iki ilâhi kaydedilmiştir (Tekin, III/8 [1987], s. 367-392). Yûnus’un ilâhileri daha söylenip yazıldığı tarihten itibaren dilden dile dolaşmaya, ezberlenip okunmaya başlanmış, XIV. yüzyıldan itibaren abdalân-ı Rûm vasıtasıyla Osmanlı fetihlerine paralel şekilde bütün Türk-İslâm coğrafyasına yayılmıştır. Akıncı ocaklarında ve zâviyelerde besteli Yûnus ilâhilerinin okunduğu tahmin edilmektedir. Günümüzde Anadolu’dan Balkanlar’a kadar geniş bir coğrafyada müslüman Türk kültürünün izlerinin sürmesinde Yûnus’un ilâhilerinin büyük etkisi vardır. Bunlar aynı zamanda asırlardan beri Anadolu’da ve Rumeli’de faaliyet gösteren tarikatların ortak düşüncesi ve sesi haline gelmiştir.

    YanıtlaSil
  68. Yûnus’un 417 şiirinden 138’i aruz, diğerleri hece vezniyle yazılmıştır. Aruzla kaleme alınan şiirlerdeki kusurlar biraz da o devirde veznin henüz yeterince işlenmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Şiirlerin çoğunluğu beyit esasına göre, bir kısmı da musammat tarzında tertip edilmiştir. Bu sebeple aruzla veya heceyle yazılan bazı gazeller ikiye bölündüğünde her beyit kıta şekline de girebilmektedir. Musammatlar genelde “müstef‘ilün müstef‘ilün müstef‘ilün müstef‘ilün” vezniyle kaleme alınmıştır. Heceyle söylenen şiirler şeklen gazele benzediğinden bunlara “heceli gazel” demek mümkündür. Böylece Yûnus Emre ilk defa gazeli hece veznine uyarlayıp yeni bir şekil ortaya koymuş, daha sonraki mutasavvıf şairleri de bu gazelleriyle etkilemiştir. Yûnus Emre’yi kullandığı dile bakarak bir halk şairi yahut divan şairi saymak doğru değildir. Kafiyeyi bir ses estetiği olarak değerlendirip benzeşen her türlü sesle kafiye yapan Yûnus’ta kulak kafiyesinin esas olduğu görülmektedir. Divanda bir küçük mesnevi dışında bütün ilâhilerin kafiye şeması aa-ba-ca-da ... yani gazel şeklindedir. Yûnus’un kafiyeye titizlikle riayet ettiği söylenemez. Divanda şathiyye/münâcât türünde yirmi sekiz beyitlik bir manzumenin dışındaki şiirlerin şekliyle ilgili çeşitli görüşler ileri sürülse de Yûnus’un şiirleri semâi ve gazel tarzında kaleme alınmıştır. Cönk ve mecmualarda “ilâhi, nefes, nutuk” başlıkları altında kaydedilen şiirleri farklı birer edebî tür değildir. İlâhi, nefes ve nutuk, seyrüsülûk ile fenâ ve tevhid makamlarına yükselerek bekāda karar kılan mutasavvıf şairlerin “Hak ve hakikatten söyledikleri” kelâmlardır. Divanda münâcât, na‘t, istişfâ, mi‘râciyye, nasihatnâme, vücudnâme, yaşnâme, baharnâme ve lugaz” denebilecek türden şiirlere rastlanmaktaysa da bütün bu konular ilâhi başlığı altında değerlendirilebilecek niteliktedir. İbrâhim Hâs da Tezkire’sinde Yûnus’un şiirleri için ilâhi demektedir (vr. 39a, 169b).

    Yûnus Emre’nin divanının başlıca neşirleri şunlardır: 1. Burhan Ü. Toprak, Yunus Emre Divanı (I-III, İstanbul 1933-1934). Eserde Yûnus’a ait olduğu belirtilen 355 şiire yer verilmiştir. Burhan Toprak, daha sonra tesbit ettiği 350 şiirden ancak 115’inin Yûnus Emre’ye ait olabileceği kanaatine varıp divanı yeni bir değerlendirmeyle tekrar yayımlamıştır (Yunus Emre Divanı, İstanbul 1950). 2. Naci Kasım, Tam ve Tekmil Yûnus Emre Dîvânı (İstanbul 1969). Arap harfleriyle neşredilen Dîvân-ı Âşık Yûnus’un yeni harflerle yayımıdır. Birçok okuma hatasının bulunduğu bu neşirdeki şiirlerden bazıları Yûnus’a ait değildir. 3. Cahit Öztelli, Yûnus Emre: Bütün Şiirleri (İstanbul 1971; Yûnus Emre, Yaşamı ve Bütün Şiirleri, İstanbul 1986, 3. bs.). 273 şiirin yer aldığı yayında filolojik hususlara hiç dikkat edilmediği gibi kullanılan yazmalar ve nüsha farkları belirtilmemiştir. 4. Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre Divanı (I, İstanbul 1943; II-III, İstanbul 1948). Divanın ilk ciddi neşri sayılmaktadır. Gölpınarlı daha sonra, Fâtih nüshasını esas alıp diğer bazı nüshalarla birkaç mecmuadan şiirler ilâve ederek Yunus Emre Risâlat al-Nushiyye ve Dîvân adıyla (İstanbul 1965) bir neşir daha gerçekleştirmiştir. Gölpınarlı’nın, “Yûnus davasını kökünden halletmiştir” dediği bu neşirde metin farklılıklarının gösterilmediği, tek yazmaya dayandığı için mısra değişmeleri, beyit fazlalıkları ve istinsah hataları gibi problemlerin giderilemediği görülmektedir. 5. Faruk Kadri Timurtaş, Yunus Emre Divanı (İstanbul 1972). Yûnus’a ait 192, Âşık Yûnus’a ait on beş şiirin yer aldığı eser biraz daha genişletilerek tekrar yayımlanmıştır (Ankara 1980, 1986, 1989). Son neşirde Yûnus’a ait 326, Âşık Yûnus’a ait otuz yedi şiir bulunmaktadır. 6. Mustafa Tatcı, Yunus Emre Divanı I: İnceleme (Ankara 1990); Yunus Emre Divanı II: Tenkitli Metin (Ankara 1990); Yûnus Emre Külliyatı, Yûnus Emre Divanı-Tenkitli Metin (İstanbul 2008). Tatcı’nın doktora çalışmasına dayanan bu neşirde divanın tenkitli metni ortaya konmuş, dil ve üslûp özellikleri incelenmiştir. Ayrıca Yûnus’a ve Âşık Yûnus’a ait şiirler birbirinden ayrılmış, kurulan bu metinden hareketle tahlil çalışmaları yapılmıştır.

    YanıtlaSil

  69. Şiirlerin Şerhleri ve Üslûbu. Yûnus Emre’nin bazı şiirleri şerhedilmiştir. Bunların başında, “Çıktım erik dalına ...” diye başlayan şathiyyesi gelir. En tanınmış şerhi Niyâzî-i Mısrî’ye ait olan şiir Şeyhzâde Mehmed Efendi, İsmâil Hakkı Bursevî, İbrâhim Hâs, Şeyh Ali Nakşibendî, Bekir Sıdkı Visâlî Efendi ve Şevket Turgut Çulpan tarafından da şerhedilmiştir. Bunlardan Mısrî, Şeyhzâde ve Bursevî’ye ait şerhleri Suat Ak yayımlamıştır (İstanbul 2012). Bu şiirin şerhine dair Emine Sevim’in hazırladığı yüksek lisans tezi Yûnus Emre’nin Şahsiyeti ve Yûnus Emre Şerhleri adıyla neşredilmiştir (Necla Pekolcay’la birlikte, Ankara 1991). Söz konusu şerhlerin tamamı Mustafa Tatcı tarafından bir eserde toplanmış (Yûnus Emre Şerhleri, Yûnus Emre Külliyatı içinde, İstanbul 2008), Yûnus Emre’nin şiirlerinin yorumlanmasıyla ilgili en geniş çalışmayı da Mustafa Tatcı gerçekleştirmiştir. Önce dört cilt halinde basılan şerhler (İşitin Ey Yârenler, İstanbul 2009; Aşk Bir Güneşe Benzer, İstanbul 2009; Dervîşler Hümâ Kuşu, İstanbul 2009; Aşk İmâmdır Bize, İstanbul 2010) daha sonra daha da genişletilerek tek ciltte toplanmıştır (İşitin Ey Yârenler, İstanbul 2012).

    Öte yandan Yûnus Emre, Eski Anadolu Türkçesi’nin oluşumunda çok önemli rol oynayan ilk Türk şairidir. Onun kullandığı kelimeler ve ifade kalıpları, bunlara yüklediği anlamlar ve mecazlar Türkçe’nin edebî bir dil haline gelmesi yolunda büyük bir merhaledir. Esasen Yûnus’u diğer mutasavvıf şairlerden ayıran özelliği de budur. Süleyman Şeyhî, Yûnus’tan sonra gelen şairlerin onun gibi şiir söylemeye muvaffak olamadıklarını kaydederken (Bahrü’l-velâye, vr. 143b) İsmâil Hakkı Bursevî, “Şeyh Yûnus bu lisanın hatmidir. Zira ondan sonra gelen erbâb-ı mezâkın her biri onun mezâkı üzerine gitmiş, nazımda onu taklit etmiştir” der (Şerh-i Ebyât-ı Yûnus Emre, vr. 41a). Yûnus’tan önce sözlü bir edebiyat varsa da Anadolu’da gelişen Batı Türkçesi’yle ilk ve en güzel şiirleri Yûnus ortaya koymuş, şifahî birikimden yararlanarak dili sanatkârane bir üslûpla işleyip Türkçe’de bir tasavvuf dili oluşturmuştur. Yûnus’un sade dilinde yer alan, devrin Türkçe’sinde kullanılan Arapça ve Farsça kelimelerden bazıları Türkçe fonetiğe uydurulmuştur. Ayrıca onun divanında günümüzde kullanılmayan (arkaik) birçok kelime mevcuttur. Şiirlerinde dönemin kültürünü yansıtan dinî terim ve kavramların yanında çok sayıda halk söyleyişi ve deyim de vardır. Yûnus Emre’nin fikirleri Gülşehrî, Kaygusuz Abdal, Âşık Paşa ve Ahmed Fakih’ten farklı değildir. Ancak o Türkçe’ye getirdiği değişik bir sesle ve kelimelere yüklediği anlamlarla onlardan ayrılır. İlâhilerinin asırlarca okunup günümüze ulaşmasının sebebi şiirlerine hâkim olan bu üslûptur (Timurtaş, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, II, 405-412; ayrıca bk. Mansuroğlu, I/1 [1946], s. 9-17; IV/3 [1951], s. 215-219; Banarlı, III/7 [1974], s. 37-46).

    YanıtlaSil
  70. Düşünceleri. Türk tasavvuf edebiyatı sahasında kendine has bir tarzın kurucusu olan Yûnus Emre, Ahmed Yesevî ile başlayan tekke şiiri geleneğini özgün bir söyleyişle Anadolu’da yeniden ortaya koymuş ve Rumeli coğrafyasında gelişen tasavvuf edebiyatı ondan büyük ölçüde etkilenmiştir. Yûnus tasavvufî düşünceyi derinden kavrayıp yaşamış, ilâhilerinde samimiyeti, heyecan ve aşkıyla derinlikli, akıcı bir üslûba ulaşmış, bütün insanlığı ilâhî aşka, kardeşliğe, merhamet ve şefkate davet etmiş, insan olmanın, kendini bilmenin, Cenâb-ı Hakk’a ulaşmanın şartlarını ve yollarını anlatmıştır. Onu panteist, mistik veya hümanist kabul etmek yahut bu düşüncelerin temsilcilerine yakın görmek isabetli değildir. Her şeyden önce Yûnus’un tasavvuf anlayışı Kur’an ve Sünnet’e, kendisinden önce yaşayan mutasavvıfların düşüncelerine ve tecrübelerine dayanır. Gerçekte Yûnus’un sevgi temeli üzerine kurulu düşünce dünyası insanı sevme noktasında kalmayıp Allah sevgisine uzanır. Ondaki sevgi kademe kademe zerreden küreye bütün varlığı içine alan ilâhî bir sevgiye dönüşür. Şiirlerinde çevresinden, tabiattan, insanî değerlerden bazı örnekler verse de Yûnus hiçbir zaman maddî unsurları amaç edinmemiştir. Her şeyin özünde mevcut mutlak varlık olunca varlıklara ve insana verilen değer de Allah için olmaktadır. Onun tarif ettiği insan Hz. Peygamber’in şahsında temsil edilen “insân-ı kâmil”dir (er kişi). Bu insan yaratılış gayesi olan ilâhî ahlâka ulaşmış, üstün özelliklerle donanmıştır. Yûnus’a göre ahlâk insana yakışmayan davranışları terkedip ilâhî yaratılıştaki asla (fıtrat-ı asliyye) yönelmektir. Ahlâkî olmayan davranışlar Yûnus’un dilinde hayvanî nefse ait “yaramaz” kelimesiyle ifade edilir. Yaramaz davranışların yararlı hale dönüştürülmesi insân-ı kâmil olmanın esasıdır. Kâmil insan aşk ile Allah’a ulaşmış, ilâhî ahlâkla ahlâklanmıştır. Yûnus’un tanımını yaptığı ikinci insan tipi iyi ile kötü, güzel ile çirkin gibi ikilikler arasında bocalayan sûfî veya gerçek sevgiyi bilmeyen âşık tipidir. Böyle kişilerin davranışları dramatiktir. Yûnus Emre insân-ı kâmilin üstün özelliklerini sayarak insanların bu mertebeye ulaşmasını ister ve onları aşka, ilâhî fakra ve tevhide davet eder. Bunun için izlenecek yol bellidir: Tapduk Emre’nin izinden yürümek ve onun mânevî şahsında temsil ettiği Muhammedî ahlâkın rengine boyanıp benlikten geçmek, “fenâfillâh”a ulaşmak. Ancak mâna yolu nefs-i emmâresine yenik düşen insanlara kapalıdır. Yûnus bu kişiler için, “Bir zerre aşkı olmayan belli bilin yabandadır”; “Aşkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer”; “Bu hayale aldanan otlar davara benzer” der. Yûnus tevhid ehli bir mutasavvıftır. Ona göre varlık tektir, mutlak varlık Allah’tır. Eşya Hakk’ın esmâ, ef‘âl ve sıfatlarının tecellisidir. Eşyanın kendine ait müstakil bir varlığı yoktur. Varlıklara bağımsız bir vücut nisbet etmek insanı şirke götürür. Bu sebeple, “Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu” der. Ledün ilmi insanın benliğinden sıyrılıp kurtulmasıyla başlar. İnsanı insan yapan öz yaratılışındaki aşk cevheridir. Aşk var olmanın sebebidir; kulun eksiklerini tamamlayan, onu Hakk’a lâyık kılan bir cevherdir. Yûnus kesrette vahdet idraki içinde yaşamış bir erendir. Düşüncelerini yorumlarken onun Kur’an ve Sünnet’e bağlılığını göz ardı etmemek gerekir. Lâmiî Çelebi, “Yûnus’un şiiri baştan başa tevhid sırlarıyla dolu remizlerdir” der (Nefehât Tercümesi, s. 691), Âşık Çelebi onu, “Yûnus irfan mektebinde okuyan bir ârif, sözü hâle dönüştüren bir Allah dostu ve sır sahiplerinin sırlarını açıklayan bir dilin sahibidir” sözleriyle tanıtır (Meşâirü’ş-şuarâ, II, 689). Süleyman Şeyhî de Türkçe ibarelerle gazel ve ilâhi tarzında pek çok tasavvufî sırrı açıkladığını söyler (Bahrü’l-velâye, vr. 143b). Yûnus’un divanında âyet ve hadislerden, klasik dönem mutasavvıflarından ve halk kahramanlarından pek çok alıntı vardır. Onun şiirlerinde sosyal olayların ve mahallî hayatın izlerini görmek mümkündür. Yûnus’un sanatı tefekkürünü, tefekkürü sanatını örtmez. Düşünceleri şiirin sınırlı yapısı içinde kaybolup gitmez. Şiirlerindeki öğreticilik insana bıkkınlık vermez.

    YanıtlaSil
  71. Çeşitli aşk halleriyle hallenen Yûnus’un şairliğini ispat etmek gibi bir düşüncesi de yoktur; zira Hak sırrının peşindeydi, sabırla aradığını bulmuş ve “Hak’tan gelen şerbeti içmiştir.”

    Literatür. 1. Hayatı ve tasavvufî kişiliği: H. Baki Kunter, Yûnus Emre-Bilgiler-Belgeler (Eskişehir 1966); Memet Fuat, Yûnus Emre (İstanbul 1971, 5. bs., 2007); Sabahattin Eyüboğlu, Yûnus Emre (İstanbul 1973); Cahit Öztelli, Belgelerle Yûnus Emre (Ankara 1977); Yûnus Emre (İstanbul 1986); İsmail Tosun, Yûnus Emre ve Hocası Tapduk Emre’nin Yaşam Öyküsü (İzmir 1981); N. Ziya Bakırcıoğlu, Yunus Emre Divanı (İstanbul 1981); Mustafa Uzun, Çağrı: Yunus’dan Seçme Şiirler (İstanbul 1981); Refik Soykut, Emrem Yûnus (Ankara 1982); Abdullah Rıza Ergüven, Yunus Emre (İstanbul 1982, 2001); Kul Sadi, İrfan ve Yûnus Emre (İstanbul 1983); Cevdet Kudret, Yûnus Emre (3. bs., İstanbul 1985); İlhan Başgöz, Yunus Emre (İstanbul 1990, 3. bs., 2003); Önder Göçgün, Dünden Bugüne Yûnus Emre (Ankara 1995); Hikmet İlaydın, Yûnus Şiirinden Günümüze Yaklaştırmalar-Korkma Ebedî Varsın (Ankara 1998); Azmi Bilgin, Yûnus Emre (İstanbul 2000); Talat Sait Halman, A’dan Z’ye Yûnus Emre (İstanbul 2003); Cengizhan Orakçı, Yûnus Emre Divanı’ndan Seçmeler (Konya 2005); Hayati Develi, Yûnus Emre Divanı’ndan Seçmeler (İstanbul 2011). 2. Doktora çalışmaları: Behçet Dede, Yunus Emre’nin Eserlerinin Tahlili (1990, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); Mustafa Tatcı, Yûnus Emre Divanı (inceleme-metin, I-II, 1990, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); Said Khourchid (Sait Hurşid), La langue de Yunus Emre: Contribution à l’histoire du turc pré-Ottoman (Ankara 1991); Mustafa Taşpınar, Yunus Emre ve Meister Eckhart’ta İnsan Sevgisi (1992, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü). Bildiri kitapları: Uluslararası Yunus Emre Semineri-Bildiriler: 6-7-8 Eylül-İstanbul 1971 (İstanbul 1971); Uluslararası Yûnus Emre, Nasreddin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri: 10-12 Haziran 1977, Konya Mevlana Enstitüsü (Ankara 1977, s. 1-149); II. Uluslararası Türk Halk Edebiyatı Semineri Bildirileri (Ankara 1987); Yunus Emre Sempozyumu (Bildiriler), 2-5 Mayıs 1988 (Ankara 1990); IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri: Yûnus Emre Seksiyonu (Ankara 1991); Yunus Emre Sempozyumu: Bildiriler (İstanbul 1991) (İstanbul 1992); Yûnus Emre Sempozyumu: Bildiriler, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2 Mayıs 1991 (İstanbul 1992); 454. Manisa Geleneksel Mesir Şenlikleri 1. Ulusal Yunus Emre Sempozyumu (Ankara 1995); Uluslararası Yûnus Emre Sempozyumu Bildirileri (Ankara, 7-10 Ekim 1991) (Ankara 1995); Aksaray Üniversitesi I. Uluslararası Yûnus Emre Sempozyumu Bildiri Kitabı (Aksaray 2009); Uluslararası Türklük Bilgisi Sempozyumu, 25-27 Nisan 2007 (I-II, Erzurum 2009); X. Uluslararası Yunus Emre Sevgi Bilgi Şöleni Bildirileri (06-08 Mayıs 2010) (haz. Erdoğan Boz, Eskişehir 2011); Doğumunun 770. Yıldönümünde Uluslararası Yunus Emre Sempozyumu-Bildirileri (ed. Hacı Bayram Başer, İstanbul 2010); I. Ulusal Yûnus Emre Sempozyumu (22-23 Mayıs 2009) (Karaman 2010). 3. Bibliyografik çalışmalar: Türker Acaroğlu, “Yunus Emre İçin Bir Bibliyografya Denemesi” (Kitap Belleten, sy. 4 [İstanbul 1963], s. 8-10; Emre, I/1[Eskişehir 1964], s. 21-24; II/15 [1965], s. 23-25); Fethi Erden, “Yunus Emre Bibliyografyası” (Türk Yurdu, V/319 [Ankara 1966], s. 188-198); Cahit Öztelli, “Yeni Bir Yunus Emre Bibliyografyası” (Türk Folklor Araştırmaları, XIII/253 [İstanbul 1970], s. 5698-5699); Ferit Rağıp Tuncor, “Bibliyografya” (Türk Edebiyatı, I/5 [İstanbul 1972], s. 40-43); İsmet Binark – Nejat Sefercioğlu, “Yunus Emre Hakkında Bir Bibliyografya Denemesi’ne Ek” (Türk Kültürü, XIV/167 [Ankara 1976], s. 47-74); İrfan Ünver Nasrattınoğlu, “Yunus Emre Bibliyografyalarına Ek” (Türk Kültürü, XVI/184 [Ankara 1978], s. 51-59);

    YanıtlaSil
  72. Mustafa Can, “Yunus Emre Bibliyografyası” (Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Dergisi, sy. 4 [Konya 1987], s. 301-319); Süleyman Tülücü, “1991-1997 Yılları Arasında Yûnus Emre Üzerine Yayınlanmış Bazı Kitaplar” (EKEV Akademi Dergisi, I/2 [İstanbul 1998], s. 107-115); İsmet Binark – Nejat Sefercioğlu, Yunus Emre Hakkında Bir Bibliyografya Denemesi: Kitap, Makale (Ankara 1970); Mustafa Tatcı, Yûnus Emre Bibliyografyası (Ankara 1988); Yûnus Emre-Makalelerden Seçmeler (der. Hüseyin Özbay – Mustafa Tatcı, İstanbul 1994).

    Yûnus Emre’nin bestelenmiş ilâhileri konusundaki en önemli çalışma Cemalettin Server Revnakoğlu’nun “Yûnus’un Bestelenmiş İlâhileri Nerede ve Nasıl Okunurdu?” başlıklı makalesidir (Türk Yurdu, İstanbul 1966, V, 319, s. 128-137). En beğenilen Yûnus ilâhilerinin notaları ise Yûnus İlâhîleri Güldestesi (der. Cüneyt Kosal, Ankara 1991) ve Besteleriyle Yûnus Emre İlâhîleri (der. Ahmet Hatiboğlu, Ankara 1993) adlı eserlerde bir araya getirilmiştir. Yûnus Emre çeşitli tiyatro oyunlarına, televizyon filmlerine ve birkaç romana da konu olmuştur. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Eskişehir Valiliği 2013 yılını “Yunus Emre Yılı” ilân etmiş ve bunun için 2012 yılında “Yunus Emre Tiyatro Oyunu Yarışması” ve “Yunus Emre Roman Yarışması” adıyla iki yarışma açmıştır.


    BİBLİYOGRAFYA
    Yûnus Emre Dîvânı (haz. Faruk Kadri Timurtaş), İstanbul 1972.

    Hacı Bektâş-ı Velî, Vilâyetnâme, DİB Ktp., nr. 714, vr. 128a.

    a.mlf., Velâyetnâme (haz. Hamiye Duran), Ankara 2007, s. 157-165, 185-186, 385, 558.

    Hünkâr Hacı Bektaş Velî Velâyetnâmesi (haz. Hamiye Duran – Dursun Gümüşoğlu), Ankara 2010, s. 223-224.

    Menâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Velî: Vilâyetnâme (haz. Abdülbaki Gölpınarlı), İstanbul 1958, s. 48-49, 87-90.

    Niğdeli Kadı Ahmed, el-Veledü’ş-şefîk, Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 4518, vr. 21b.

    İbn Battûta, Voyages, II, 416.

    Âşıkpaşaoğlu Tarihi (haz. Nihal Atsız), Ankara 1985, s. 193-194.

    Ebülhayr Rûmî, Saltuknâme (haz. Şükrü Halûk Akalın), Ankara 1987-88, I-II.

    Lâmiî, Nefehât Tercümesi, s. 691.

    Şeyh Baba Yûsuf Sivrihisârî, Mevhûb-ı Mahbûb (haz. Ahmet Kartal), Eskişehir 2000, s. 529.

    Taşköprizâde, Osmanlı Bilginleri: eş-Şakâiku’n-nu’mâniyye fî-ulemâi’d-devleti’l-Osmâniyye (trc. Muharrem Tan), İstanbul 2007, s. 69.

    Âşık Çelebi, Meşâirü’ş-şuarâ (haz. Filiz Kılıç), İstanbul 2010, II, 689.

    Mecdî, Şekāik Tercümesi, s. 78.

    Aziz Mahmud Hüdâyî, Vâḳıʿât-ı Üftâde, Hacı Selim Ağa Ktp., Aziz Mahmud Hüdâyî, nr. 574, s. 91, 237, 256, 274, 374.

    Baldırzâde Mehmed Efendi, Vefeyâtnâme, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1381, vr. 4a.

    a.mlf., Ravza-i Evliyâ (haz. Mefail Hızlı – Murat Yurtsever), Bursa 2000, s. 73.

    İsmâil Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân, İstanbul 1306, I, 171.

    YanıtlaSil
  73. a.mlf., Şerh-i Ebyât-ı Yûnus Emre, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 40b, 41a.

    a.mlf., Ferahu’r-rûh (haz. Mustafa Utku), İstanbul 2002, III, 438.

    Belîğ, Güldeste, s. 71.

    İbrâhim Hâs, Tezkiretü’l-Hâs, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 4543, vr. 37b-39a, 168a-169b.

    Süleyman Şeyhî, Bahrü’l-velâye, Berlin Staatsbibliothek, nr. 1683, vr. 143b.

    Gazzîzâde Abdüllatif Efendi, Hulâsatü’l-vefeyât, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2257, vr. 35b.

    Hammer, GOD, II, 566.

    Mustafa Lutfî, Tuhfetü’l-asrî fî menâkıbi’l-Mısrî, Bursa 1309, s. 73.

    Gibb, HOP, I, 165, 170-175.

    Osmanlı Müellifleri, I, 193.

    Bursalı Mehmed Tâhir, Aydın Vilâyetine Mensup Meşâyih, Ulemâ, Şuara, Müverrihîn ve Etıbbânın Terâcim-i Ahvâli, İzmir 1324, s. 31.

    M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (İstanbul 1919) (haz. Orhan F. Köprülü), Ankara 1976, s. 262-265, 273, 274, 296, 334.

    a.mlf., “Yûnus Emre’nin Mezarı”, Meydan, sy. 20, İstanbul 1965, s. 24.

    Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ (trc. Mehmet Akkuş – Ali Yılmaz), İstanbul 2006, I, 146-154.

    Mehmed Şemseddin, Gülzâr-ı Mısrî, Mustafa Tatcı özel kütüphanesi, s. 63-84.

    Sâdık Vicdânî, Tarikatler ve Silsileleri: Tomar-ı Turuk-ı Aliyye (haz. İrfan Gündüz), İstanbul 1995, s. 155.

    Filibeli Ahmed Hilmi, Hikmet Yazıları (haz. Ahmet Koçak), İstanbul 2005, s. 91-113.

    Abdürrahim Şerif Beygu, Erzurum: Tarihi, Anıtları, Kitabeleri, İstanbul 1936, s. 171-175.

    Abdülbâki Gölpınarlı, Yûnus Emre ve Tasavvuf, İstanbul 1961, s. 63-64, 73-84, 100-101.

    H. J. Kissling, “Yunus Emre Dîvânı’nın Mukaddime Beyitleri Üzerinde Düşünceler”, Uluslararası Yunus Emre Semineri, Bildiriler, İstanbul 1971, s. 160-164.

    M. Necmettin Hacıeminoğlu, “Yûnus’un Türkçesi”, Atsız Armağanı (haz. Erol Güngör v.dğr.), İstanbul 1976, s. 283-285.

    Cahit Öztelli, Belgelerle Yûnus Emre, Ankara 1977, s. 6-7, 21 vd.

    a.mlf., “Yûnus Emre’nin Mezarı ile İlgili Yeni Belgeler”, TDl., IV/38 (1954), s. 100-103.

    a.mlf., “Yûnus Emre’nin Yeni Divanı Üzerine”, Emre, sy. 15, Eskişehir 1965, s. 11-13.

    Faruk Kadri Timurtaş, “Yûnus Emre’nin Dili Üzerine Notlar”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Ankara 1982, II, 405-412.

    Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı ile İlgili Makaleleri (haz. Abdullah Uçman), Ankara 1982, s. 36.

    Mikâil Bayram, “Yûnus Emre Eskişehirli Olabilir mi?”, 25. Türk Dili Bayramı ve Yûnus Emre’yi Anma Törenleri, 6-7 Temmuz, Karaman 1985, s. 48-51.

    a.mlf., Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evran, İstanbul 2001, s. 50-52.

    Sezai Karakoç, Yunus Emre, İstanbul 1989.

    YanıtlaSil
  74. Hüseyin Ayan, “Risâletü’n-Nushiyye Üzerine”, Yûnus Emre Sempozyumu (Bildiriler), 2-5 Mayıs 1988, Ankara 1990, s. 121-126.

    Meliha Tapsız, Bolulu Himmet: Dîvan, Manzum Tarikatnâme, Âdâb-ı Hurde-i Tarikat (yüksek lisans tezi, 1995), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 165.

    B. Flemming, “Yunus Emre’nin Eserlerinin Metinsel Tarihinin Bazı Yönleri”, Uluslararası Yunus Emre Sempozyumu Bildirileri (Ankara, 7-10 Ekim 1991), Ankara 1995, s. 355-362.

    Mehmet Nâil Tuman, Tuhfe-i Nâilî (haz. Cemal Kurnaz – Mustafa Tatcı), Ankara 2001, II, 1229-1230.

    İsmail Yakıt, Yûnus Emre’de Sembolizm: Çıktım Erik Dalına, Ankara 2002.

    Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık: Popüler İslâm’ın Balkanlardaki Destanî Öncüsü, Ankara 2002, s. 78.

    a.mlf., “Sarı Saltık’ın Kimliği ve Tarihsel Rolü”, Toplumsal Tarih, sy. 97, İstanbul 2002, s. 25-30.

    Mustafa Tatcı, Yûnus Emre’nin Mürşidi Tapduk Emre, Ankara 2012.

    a.mlf., “Yukarı İllerde Bir Gezgin Dervîş: Yûnus Emre (Azerbaycan Notları)”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, sy. 58, Ankara 2011, s. 155-170.

    a.mlf. – Abdülkerim Erdoğan, Bizim Yunus, Ankara 2012.

    Turan Alptekin, Bir Ene’l-Hak Şiiri Yunus Emre / Âşık Yunus ve Yunus’lar, İstanbul 2007.

    a.mlf., “Yûnus Şiirlerinin Stilistik ve Karşılaştırmalı Bir Çözümleme Denemesi İçin Giriş”, TUBA, XXIV/1 (2000), s. 9-56.

    Meşedihanım Nemet, Azerbaycan’da Pirler, Bakü 2010, s. 162.

    Yunus Emre (ed. Ahmet Yaşar Ocak), Ankara 2012.

    K. Foy, “Die Altesten Osmanischen Transcriptions texte in gothischen Lettern II”, MSOS, V (1902), s. 233-293.

    Rıza Tevfik, “Yûnus Emre Hakkında Biraz Daha Tafsilat”, Büyük Duygu Mecmûası, sy. 10, İstanbul 1329, s. 177-183.

    Azmi Avcıoğlu, “Karaman’da Kirişçi Câmii”, Konya, sy. 34, Konya 1940, s. 1984-1985.

    M. Çağatay Uluçay, “Yûnus Emre’nin Kabri Meselesi”, Gediz, VI/68, Manisa 1943, s. 5-7.

    Kâmil Kepecioğlu, “Yûnus Emre Nerede Yatıyor?”, Nilüfer, sy. 4, Bursa 1945, s. 68.

    İbrahim Hakkı Konyalı, “Yûnus Emre Nerelidir?”, Yedigün, sy. 626, İstanbul 1945, s. 5.

    a.mlf., “Karaman’daki Yûnus Emre”, TY, V/319 (1966), s. 145-159.

    Mecdut Mansuroğlu, “Anadolu’da Türk Dili ve Edebiyatının İlk Mahsulleri”, TDED, I/1 (1946), s. 9-17.

    a.mlf., “Anadolu’da Türk Yazı Dilinin Başlama ve Gelişmesi”, a.e., IV/3 (1951), s. 215-219.

    Ömer Lutfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler”, VD, sy. 2 (1942), s. 270-304, 379-384.

    Adnan Sadık Erzi, “Türkiye Kütüphanelerinden Notlar ve Vesikalar I: Yûnus Emre’nin Hayatı Hakkında Bir Vesika, I.”, TTK Belleten, XIV/53 (1950), s. 85-89.

    İsmail Tosun – Merdan Dinçkök, “Kula’daki Yûnus Emre”, TY, V/319 (1966), s. 33-42.

    Şahabettin Tekindağ, “Büyük Türk Mutasavvıfı Yûnus Emre Hakkında Araştırmalar”, a.e., V/319 (1966), s. 169-174.

    Fethi Erden, “Yûnus Emre Mezarları, Makâmları veya Başka Yûnuslar”, a.e., V/319 (1966), s. 183-187.

    YanıtlaSil
  75. Kütüb-i sitte.
    10.(2369)-.......
    Açıklama:
    1-Bu rivayet, Hz.Ömer r.a.in namaza ne kadar ehemmiyet verdiğini göstermektedir.Onun nazarında namaz ferdlerin dini hayatını ilgilendiren bir mesele olarak kalmıyor, devletin meselesi oluyor ve en mühim meselesi addediliyor.....
    Hadis Ansiklopedisi
    Kütüb-i Sitte.cilt.7.sy.390.

    YanıtlaSil
  76. Rab olarak Allah Celle Celalüh'ten, din olarak İslam'dan ve Rasul olarak Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'den râzı oldum.
    Kalplere Şifa
    Salâvat ve Dualar.sy.213.

    YanıtlaSil

  77. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    21 1 Ümmetim için korktuklarım arasında en ziyade şu üç şeyden korkarım. Nefsi hevanın dalaleti, midenin iştihasına ve şehvete tabi olmak, ve ucub. (Dini hususlarda kendini beğenmişlik.) Hz. Eflah (r.a.)
    21 2 Ümmetim için korktuklarım arasında en ziyade korktuğum şeyler; kendisine itaat edilen cimrilik (zekatı vermemek gibi), tabi olunan heva ve heves ve her rey sahibinin kendi fikrini beğenmesi. Hz. Enes (r.a.)
    21 3 O köle senin islamda kardeşindir. Ona ancak gücünün yettiği işi yükle. Yediğinden yedir, giydiğinden ona da giydir. Eğer kendisinden hoşlanmıyorsan onu sat. Hz. Enes (r.a.)
    21 4 Allah telâlanın sana farz kıldığı şeyleri eda et ki, insanların en abidi olasın. Allah'ın sana haram kıldığı şeylerden kaçın ki, insanların en vera sahibi olasın. Allah'ın senin için yaptığı taksime razı ol ki, insanların en zengini olasın. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    21 5 Farz olan zekatı eda et. Zira o zekat seni arındıran bir temizliktir. Sıla-i rahmi yerine getir. Ve dilencinin, komşunun ve fakirin hakkını tanı. Hz. Enes (r.a.)
    21 6 "Burr" ve " kamh" denilen iki cins buğdaydan bir sa' (1040 dirhem kadar), yahut hurmadan bir sa', veyahut arpadan bir sa', hür veya köle, küçük veya büyük olsun, her bir şahıs için bir sa' veriniz. (sadaka-i fıtır için.) Hz. Abdullah ibni Salebe (r.a.)
    21 7 Bir adam kabrine konulduktan sonra yanına iki melek geldi. Ve ona: "Biz sana şiddetli bir darbe vuracağız" dediler. Ve vurdular da. Bundan dolayı adamın kabri ateşle doldu. Ayılıncaya kadar melekler onu bıraktılar. Adam ayılıp da korkusu gidince meleklere dedi ki: "Neden bana vurdunuz?" Bunun üzerine melekler: "Sen temiz olmadığın halde namaz kılmıştın ve mazlum bir adama rastladığın halde ona yardım etmemiştin" dediler. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    21 8 Dünya meşakkatlerine (tedbirini alarak) gir. Ve sabır ve kanaat ile nefsini dünyanın sıkıntı ve kederlerinden çıkar. Bir de kendi nefsin hakkında bildiklerin, insanlardan (onları ayıplamaktan) seni men etsin Hz. Hasan (r.a.)
    21 9 (Miraç gecesi) Cennete dahil edildim. Cennet ehlinin çoğunun, mü'minlerin çocukları ile fakirler olduğunu ve azının da kadınlar ile zenginler olduğunu gördüm. Hz. Câbir (r.a.)
    21 10 Gücünüz yettiği ölçüde, müslümanlardan hadleri (cezaları) kaldırın. Şayet müslüman için bir çıkış yolu bulursanız onu tatbik edin. Zira imamın (hakimin) afv etmekte hata etmesi, ceza vermekte hata etmesinden daha hayırlıdır. Hz. Âişe (r.anha)
    21 11 Şüpheli durumlarda hadleri kaldırın. Ve kerim insanların zelle (sürçme)lerini muahaze etmeyin. Ancak Allah'ın hududundan belli bir had ise o müstesnadır. Hz. Âişe (r.anha)
    21 12 Hadleri kaldırın. Bununla beraber imamın (devlet reisinin) belli hadleri terketmesi caiz olmaz. Hz. Ali (r.a.)
    21 13 Siz, kabul edileceğine yakınen inanarak, Allah'a dua ediniz. Ve biliniz ki Allahü Teala, kalbi gaflet ve boş şeylerle dolu olan bir kimsenin duasını asla kabul etmez. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)

    YanıtlaSil
  78. olur.

    ARAMA
    Kelime ara veya sayfa getir:

    Kelime
    SayfaAra
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    402 1 Bir adamın nâhak yere malına kast olunur ve o da malını müdafa ederken öldürülürse şehiddir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    402 2 Bir adam ilmini artırırken zühdü artmazsa, onun ancak Allah'dan uzaklığı artar. Hz. Ali (r.a.)
    402 3 Bir kimse din kardeşine sûi zanda bulunursa, Rabbına karşı kötülük yapmış olur. Zira Allah şu mealde buyurur: "Zannın çoğundan sakının." Hz. Âişe (r.anha)
    402 4 Bir kimse gömleğini yenilese ve giyerken yakasına gelince: "Hamd olsun O Allaha ki avretimi setr edecek ve hayatımı güzel edecek şeyi bana giydirdi" derse ve eskisini de birisine verirse, o kimse hayatında da mevtinde de Allah'ın zimmetinde, civarında ve himeyesinde olur. Hz. Ömer (r.a.)
    402 5 Bir adam, rızkının geri kaldığına kanaat getirirse "Tekbiri" çok yapsın, kaygısı, tasası çok olan da "istiğfarı" çok yapsın. Hz. Enes (r.a.)
    402 6 Bir adam bir musibet sırasında "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn" derse, Allah o musibeti onun hakkında hayırlı, kibar ve yerine de onun razı olacağı hayırlı bir şey doldurur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    402 7 Bir kimse bir kavmi idareye kalkar ve fakat onları hayırhahane korumazsa, Cennetin kokusunu duyamaz, ki bu koku yüz senelik yerden duyulur. Hz. Ma'kil İbni Yesar (r.a.)
    402 8 Allah (z.c.hz.) bir kimseyi bir kavmin başına idareci olarak verdirir ve o da o kavmin haini olarak ölürse, Allah onu Cehenneme sürer. Hz. Hasan (r.a.)
    402 9 Bir adama din kardeşi danışır ve o da bilerek kendisine isabetsiz şey izhar ederse, o kardeşi ona hiyanet etmiş olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    402 10 Sizlerden biri Allah (z.c.hz.)'ne hüsnü zan etmiş olarak ölmek elinde ise, hiç durmasın yapsın. Hz. Câbir (r.a.)
    402 11 Sizlerden biri Medine'de ölmek elinden gelirse orada ölsün. Zira Ben Medine'de ölene şefaat edeceğim. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    402 12 Bir adam size Allah'ın adını vererek sığınırsa, siz onu himayenize alın. Allah adını vererek bir şey isterse boş çevirmeyin. Allah adını vererek himayenize alınmak isterse alın. Birisi sizi davet ederse icabet edin. Size bir maruf (iyilik) yaparsa karşılığını verin. Eğer karşılık verecek bir şey bulamazsanız eseri görülünceye kadar ona dua edin. Ki, böylece onu mükafatlandırmış olursunuz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    402 13 Bir kimse afif kalmak isterse Allah onu afif eder. Kim istiğna ederse Allah onu gani kılar. Bir kimse ikiyüz dirhemi varken halktan bir şey isterse "ısrarla istiyenler" zümresine girer. Müzeyneden bir adamdan.
    402 14 Bir adam müslümanlardan bir memur çalıştırsa ve bilse ki, bundan daha dürüstü ve Allah'ın kitabı ve Peygamberinin sünneti hususunda daha malümatlası var, bu kimse Allah'a da, Peygamberine ve bütün müslümanlara da ihanet etmiş demektir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    402 15 Bir adam her namazdan sonra yetmiş kere istiğfar ederse, kazandığı günahları affolur ve hurilerden eşlerini ve köşklerden meskenlerini görmeden dünyadan gitmez. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)

    YanıtlaSil
  79. Fakat, dünya devamlı el değiştiriyor.
    Hadislerle
    Hz. Peygamber Ve Ashabının Yaşadığı
    Müslümanlık
    Cümle.
    Cilt.5.sy.1848.

    YanıtlaSil

  80. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    407 1 Kim Ramazanda on gün itikaf yaparsa, iki hac ve iki umre yapmış gibi olur. Hz. Ali İbni Hüseyin (r.a.)
    407 2 Bir kimse nâçar kalmış birine yardım ederse, kendisine yetmiş üç mağfiret yazılır. Birisi dünya işlerinin hepsini ıslah eder, yetmiş ikisi ise kıyamet günü Allah yanında ona derece olur. Hz. Enes (r.a.)
    407 3 Bir kimsenin ayakları Allah yolunda tozlanırsa, Allah ona Cehennemi haram kılar. Hz. Ebû Abs (r.a.)
    407 4 Bir kimse din kardeşini gıybet eder ve sonra ona mağfiret dilerse bu ona kefaret olur. Hz. Sehl İbni Saad (r.a.)
    407 5 Bir kimse fakirlere ve ehli hacete kapısını kaparsa, Allah da onun fakirlik ve ihtiyacına gök kapısını kapar. Hz. Ebû Meryem (r.a.)
    407 6 Bir kimse Cuma günü gusl ederse, Allah onu günahlarından çıkarır ve ona denir ki: "Ameline yeniden başla." Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    407 7 Bir kimsenin yanında din kardeşi gıybet edilir de, yardıma muktedirken ona yardım etmezse, Allah o kimseyi dünya ve ahirette hor eder. Hz. Enes (r.a.)
    407 8 Bir kimse hacet ehlinin, fakirin ve miskinlerin üzerine kapısını kaparsa, Allah onun fakirliği, haceti, yoksulluğu ve meskeneti durumundaki şikayeti sırasında kendisine gök kapılarını kapatır. Hz. Amr İbni Mürre (r.a.)
    407 9 Kime ki ilimsiz bir fetva verilirse, onun günahı ona fetva verenedir. Kim bir kardeşine bilerek yanlış akıl vermişse ona hıyanet etmiş olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    407 10 Kim halka ilmi olmaksızın fetva verirse, yerin göğün melekleri ona lanet eder. Hz. Ali (r.a.)
    407 11 Bir kimse iflas etse veya ölse, bir adam da malını onun yanında bulursa, o malını almaya (Başka alacaklılardan) daha haklı olur. (Parası ödenmemiş malı) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    407 12 Bir kimse, pişman olan kimsenin alış verişini fesh ederse, Allah kıyamet gününde o kimsenin suçunu bağışlar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    407 13 Bir kimse müslüman olup ta müşriklerin yanında kalırsa ondan zimmet sakıt alır. (Kanı, malı taarruza uğrarsa müslüman devletten yardım isteyemez) Hz. Cerir (r.a.)
    407 14 Yıldızlardan bir bilgi iktibas eden kimse, sihirden bir şube iktibas etmiş demektir. Artırırsa artar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)

    YanıtlaSil
  81. Dua edelim; sözün gücü, gücün sözünü tez bastırsın.

    YanıtlaSil
  82. Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 524
    Ayrıca cinsel teşhirciliği, şeffaf veya tahrik içeren elbiseler giymeyi,29 vücudun gösterilmesi haram olan yerlerini göstermeyi de yasaklamıştır.30

    Yüce Allah, Hz. Peygamber"in hanımlarının şahsında bütün mümin kadınlara yabancı (nikâh düşen) erkeklerle konuşurken kalpte şüphe uyandırmayacak ve karşısındaki kişiyi yanlış anlamaya sürüklemeyecek tarzda olgun ve ağır başlı olmalarını öğütlemiştir.31 Ziynet yerlerini yabancılara göstermemelerini ve sokağa çıktıklarında örtünmelerini emretmiştir.32 Allah Resûlü de başkalarının hissedeceği ölçüde koku sürünen kadınların, namaz için —özellikle yatsı namazında— camiye dahi gelmelerini hoş karşılamamış,33 özellikle başkalarının fark etmesi için koku sürünüp dışarı çıkan kadınlar hakkında ağır ifadeler kullanmıştır.34

    Zinaya, dedikoduya veya tarafların iffetlerinin zedelenmesine yol açabileceği kaygısıyla Allah Resûlü bir erkeğin, mahremi olmayan bir kadınla baş başa kalmasını uygun bulmamıştır.35 Zira iffet ve namus lekelendiğinde geri dönüşü ve telâfisi mümkün olmayan bir zarar ortaya çıkmış ve en temel kişilik hakkı ihlâl edilmiş olur. İffet ve namus bir bütün olup, ancak onları lekeleyecek her türlü kötülük ve yanlışlıktan uzak durmakla korunabilir.

    İslâm"ın bu suça bulaşmayı engellemek için aldığı bütün bu tedbirlere rağmen zina eden kişi için ise bazı müeyyideler öngörülmüştür. İslâm, bununla sadece suçluların cezalandırılmasını değil, bu suçun hiç işlenmemesini sağlamayı ve kişilerin cezaya maruz kalmadan güven ve huzur içinde yaşamasını temin etmeyi amaçlamıştır.36 İslâm, namuslu kalmak isteyen kadınları fuhşa zorlamayı yasaklamıştır.37 Hz. Peygamber de insanın onurunu ve değerini, iffetini ve namusunu hiçe sayarak tecavüze kalkışan bir kişiyi cezalandırmıştır.38 .

    Bu tür müeyyidelerin tarihi çok eski devirlere kadar uzanmakta, bu husus Kitâb-ı Mukaddes"te açıkça yer almaktadır.39 Hz. Peygamber devrinde uygulanan müeyyidenin, “Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. İşte bunlar fâsık kimselerdir.” 40 âyetinin nüzûlünden önce uygulanmış olması muhtemeldir. Kur"ân-ı Kerîm"de bu yönde bir hüküm bulunmamasının yanı sıra, İslâm tarihi boyunca da bu türden müeyyideler neredeyse hiç uygulanmamıştır.

    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar, Allah"ın sınırlarına riayet etmenizin vakti geldi. Kim bu çirkin işlerden (zina gibi) birini yaparsa

    YanıtlaSil
  83. Dipnotlar

    29 M5582 Müslim, Libâs ve zînet, 125

    حَدَّثَنِى زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ حَدَّثَنَا جَرِيرٌ عَنْ سُهَيْلٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « صِنْفَانِ مِنْ أَهْلِ النَّارِ لَمْ أَرَهُمَا قَوْمٌ مَعَهُمْ سِيَاطٌ كَأَذْنَابِ الْبَقَرِ يَضْرِبُونَ بِهَا النَّاسَ وَنِسَاءٌ كَاسِيَاتٌ عَارِيَاتٌ مُمِيلاَتٌ مَائِلاَتٌ رُءُوسُهُنَّ كَأَسْنِمَةِ الْبُخْتِ الْمَائِلَةِ لاَ يَدْخُلْنَ الْجَنَّةَ وَلاَ يَجِدْنَ رِيحَهَا وَإِنَّ رِيحَهَا لَيُوجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ كَذَا وَكَذَا » . MU1661 Muvatta’, Libâs, 4. وَحَدَّثَنِى عَنْ مَالِكٍ عَنْ مُسْلِمِ بْنِ أَبِى مَرْيَمَ عَنْ أَبِى صَالِحٍ عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ نِسَاءٌ كَاسِيَاتٌ عَارِيَاتٌ مَائِلاَتٌ مُمِيلاَتٌ لاَ يَدْخُلْنَ الْجَنَّةَ وَلاَ يَجِدْنَ رِيحَهَا وَرِيحُهَا يُوجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ خَمْسِمِائَةِ سَنَةٍ .

    30 D4104 Ebû Dâvûd, Libâs, 31.

    حَدَّثَنَا يَعْقُوبُ بْنُ كَعْبٍ الأَنْطَاكِىُّ وَمُؤَمَّلُ بْنُ الْفَضْلِ الْحَرَّانِىُّ قَالاَ حَدَّثَنَا الْوَلِيدُ عَنْ سَعِيدِ بْنِ بَشِيرٍ عَنْ قَتَادَةَ عَنْ خَالِدٍ - قَالَ يَعْقُوبُ ابْنُ دُرَيْكٍ - عَنْ عَائِشَةَ رضى الله عنها أَنَّ أَسْمَاءَ بِنْتَ أَبِى بَكْرٍ دَخَلَتْ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَعَلَيْهَا ثِيَابٌ رِقَاقٌ فَأَعْرَضَ عَنْهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَقَالَ « يَا أَسْمَاءُ إِنَّ الْمَرْأَةَ إِذَا بَلَغَتِ الْمَحِيضَ لَمْ تَصْلُحْ أَنْ يُرَى مِنْهَا إِلاَّ هَذَا وَهَذَا » . وَأَشَارَ إِلَى وَجْهِهِ وَكَفَّيْهِ . قَالَ أَبُو دَاوُدَ هَذَا مُرْسَلٌ خَالِدُ بْنُ دُرَيْكٍ لَمْ يُدْرِكْ عَائِشَةَ رضى الله عنها .

    31 Ahzâb, 33/32.

    وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلًا ﴿3﴾

    32 Nûr, 24/31

    وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِع۪ينَ غَيْرِ اُو۬لِي الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذ۪ينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرَاتِ النِّسَٓاءِۖ وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْف۪ينَ مِنْ ز۪ينَتِهِنَّۜ وَتُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَم۪يعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿31﴾ Ahzâb, 33/59. يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا ﴿59﴾

    33 M998 Müslim, Salât, 143.

    حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ يَحْيَى وَإِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ قَالَ يَحْيَى أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِى فَرْوَةَ عَنْ يَزِيدَ بْنِ خُصَيْفَةَ عَنْ بُسْرِ بْنِ سَعِيدٍ عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « أَيُّمَا امْرَأَةٍ أَصَابَتْ بَخُورًا فَلاَ تَشْهَدْ مَعَنَا الْعِشَاءَ الآخِرَةَ » .

    34 D4173 Ebû Dâvûd, Tereccül, 7.

    حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ حَدَّثَنَا يَحْيَى أَخْبَرَنَا ثَابِتُ بْنُ عُمَارَةَ حَدَّثَنِى غُنَيْمُ بْنُ قَيْسٍ عَنْ أَبِى مُوسَى عَنِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ « إِذَا اسْتَعْطَرَتِ الْمَرْأَةُ فَمَرَّتْ عَلَى الْقَوْمِ لِيَجِدُوا رِيحَهَا فَهِىَ كَذَا وَكَذَا » . قَالَ قَوْلاً شَدِيدًا .

    35 M3272 Müslim, Hac, 424.

    حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِى شَيْبَةَ وَزُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ كِلاَهُمَا عَنْ سُفْيَانَ - قَالَ أَبُو بَكْرٍ حَدَّثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ - حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ عَنْ أَبِى مَعْبَدٍ قَالَ سَمِعْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ يَقُولُ سَمِعْتُ النَّبِىَّ صلى الله عليه وسلم يَخْطُبُ يَقُولُ « لاَ يَخْلُوَنَّ رَجُلٌ بِامْرَأَةٍ إِلاَّ وَمَعَهَا ذُو مَحْرَمٍ وَلاَ تُسَافِرِ الْمَرْأَةُ إِلاَّ مَعَ ذِى مَحْرَمٍ » . فَقَامَ رَجُلٌ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ امْرَأَتِى خَرَجَتْ حَاجَّةً وَإِنِّى اكْتُتِبْتُ فِى غَزْوَةِ كَذَا وَكَذَا . قَالَ « انْطَلِقْ فَحُجَّ مَعَ امْرَأَتِكَ » .

    36 Nûr, 24/2

    YanıtlaSil
  84. 36 Nûr, 24/2

    اَلزَّانِيَةُ وَالزَّان۪ي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍۖ وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ ف۪ي د۪ينِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۚ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَٓائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿2﴾ B6814 Buhârî, Hudûd, 21 حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُقَاتِلٍ أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ أَخْبَرَنَا يُونُسُ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ قَالَ حَدَّثَنِى أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِىِّ أَنَّ رَجُلاً مِنْ أَسْلَمَ أَتَى رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَحَدَّثَهُ أَنَّهُ قَدْ زَنَى ، فَشَهِدَ عَلَى نَفْسِهِ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ ، فَأَمَرَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَرُجِمَ ، وَكَانَ قَدْ أُحْصِنَ . B6813 Buhârî, Hudûd, 21 حَدَّثَنِى إِسْحَاقُ حَدَّثَنَا خَالِدٌ عَنِ الشَّيْبَانِىِّ سَأَلْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أَبِى أَوْفَى هَلْ رَجَمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ نَعَمْ . قُلْتُ قَبْلَ سُورَةِ النُّورِ أَمْ بَعْدُ قَالَ لاَ أَدْرِى . M4414 Müslim, Hudûd, 12 وَحَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ يَحْيَى التَّمِيمِىُّ أَخْبَرَنَا هُشَيْمٌ عَنْ مَنْصُورٍ عَنِ الْحَسَنِ عَنْ حِطَّانَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الرَّقَاشِىِّ عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « خُذُوا عَنِّى خُذُوا عَنِّى قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لَهُنَّ سَبِيلاً الْبِكْرُ بِالْبِكْرِ جَلْدُ مِائَةٍ وَنَفْىُ سَنَةٍ وَالثَّيِّبُ بِالثَّيِّبِ جَلْدُ مِائَةٍ وَالرَّجْمُ » . M4420 Müslim, Hudûd 16. وَحَدَّثَنِى عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ شُعَيْبِ بْنِ اللَّيْثِ بْنِ سَعْدٍ حَدَّثَنِى أَبِى عَنْ جَدِّى قَالَ حَدَّثَنِى عُقَيْلٌ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ عَنْ أَبِى سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ وَسَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ أَتَى رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ فِى الْمَسْجِدِ فَنَادَاهُ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّى زَنَيْتُ . فَأَعْرَضَ عَنْهُ فَتَنَحَّى تِلْقَاءَ وَجْهِهِ فَقَالَ لَهُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّى زَنَيْتُ . فَأَعْرَضَ عَنْهُ حَتَّى ثَنَى ذَلِكَ عَلَيْهِ أَرْبَعَ مَرَّاتٍ فَلَمَّا شَهِدَ عَلَى نَفْسِهِ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ دَعَاهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ « أَبِكَ جُنُونٌ » . قَالَ لاَ . قَالَ « فَهَلْ أَحْصَنْتَ » . قَالَ نَعَمْ . فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « اذْهَبُوا بِهِ فَارْجُمُوهُ » قَالَ ابْنُ شِهَابٍ فَأَخْبَرَنِى مَنْ سَمِعَ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ يَقُولُ فَكُنْتُ فِيمَنْ رَجَمَهُ فَرَجَمْنَاهُ بِالْمُصَلَّى فَلَمَّا أَذْلَقَتْهُ الْحِجَارَةُ هَرَبَ فَأَدْرَكْنَاهُ بِالْحَرَّةِ فَرَجَمْنَاهُ .

    37 Nûr, 24/33.

    وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتّٰى يُغْنِيَهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَالَّذ۪ينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ اِنْ عَلِمْتُمْ ف۪يهِمْ خَيْرًاۗ وَاٰتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللّٰهِ الَّذ۪ٓي اٰتٰيكُمْۜ وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَٓاءِ اِنْ اَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَاِنَّ اللّٰهَ مِنْ بَعْدِ اِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿33﴾

    38 T1454 Tirmizî, Hudûd, 22.

    YanıtlaSil
  85. 38 T1454 Tirmizî, Hudûd, 22.

    حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يَحْيَى النَّيْسَابُورِىُّ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ عَنْ إِسْرَائِيلَ حَدَّثَنَا سِمَاكُ بْنُ حَرْبٍ عَنْ عَلْقَمَةَ بْنِ وَائِلٍ الْكِنْدِىِّ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ امْرَأَةً خَرَجَتْ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم تُرِيدُ الصَّلاَةَ فَتَلَقَّاهَا رَجُلٌ فَتَجَلَّلَهَا فَقَضَى حَاجَتَهُ مِنْهَا فَصَاحَتْ فَانْطَلَقَ وَمَرَّ عَلَيْهَا رَجُلٌ فَقَالَتْ إِنَّ ذَاكَ الرَّجُلَ فَعَلَ بِى كَذَا وَكَذَا . وَمَرَّتْ بِعِصَابَةٍ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ فَقَالَتْ إِنَّ ذَاكَ الرَّجُلَ فَعَلَ بِى كَذَا وَكَذَا . فَانْطَلَقُوا فَأَخَذُوا الرَّجُلَ الَّذِى ظَنَّتْ أَنَّهُ وَقَعَ عَلَيْهَا وَأَتَوْهَا فَقَالَتْ نَعَمْ هُوَ هَذَا . فَأَتَوْا بِهِ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا أَمَرَ بِهِ لِيُرْجَمَ قَامَ صَاحِبُهَا الَّذِى وَقَعَ عَلَيْهَا فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَنَا صَاحِبُهَا . فَقَالَ لَهَا « اذْهَبِى فَقَدْ غَفَرَ اللَّهُ لَكِ » . وَقَالَ لِلرَّجُلِ قَوْلاً حَسَنًا وَقَالَ لِلرَّجُلِ الَّذِى وَقَعَ عَلَيْهَا « ارْجُمُوهُ » . وَقَالَ « لَقَدْ تَابَ تَوْبَةً لَوْ تَابَهَا أَهْلُ الْمَدِينَةِ لَقُبِلَ مِنْهُمْ » . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ صَحِيحٌ . وَعَلْقَمَةُ بْنُ وَائِلِ بْنِ حُجْرٍ سَمِعَ مِنْ أَبِيهِ وَهُوَ أَكْبَرُ مِنْ عَبْدِ الْجَبَّارِ بْنِ وَائِلٍ وَعَبْدُ الْجَبَّارِ بْنُ وَائِلٍ لَمْ يَسْمَعْ مِنْ أَبِيهِ .

    39 Kitâb-ı Mukaddes, Yuhanna, 8:3-7.


    40 Nûr, 24/4.

    يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ اَلْسِنَتُهُمْ وَاَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿24﴾

    YanıtlaSil
  86. Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 523
    en önemli faktör, İslâm inancına bağlılık ve dinî, ahlâkî değerlere olan saygıdır. Eğer insan Allah"a karşı saygı ve sorumluluk bilinciyle hareket ederse, bedenî arzu ve duygularını kolayca dizginleyebilecek ve insanlığına yaraşır bir hayat tarzı sürdürebilecektir.

    Dinimiz meşru cinsel yaşamın sınırlarını belirlediği gibi, yanlış ve iğrenç davranışlara düşülmemesi için gerekli tedbirleri de almıştır. Bu sebepledir ki İslâm, sadece zinayı yasaklamakla yetinmemiş, zinaya götüren yolları, müstehcenliği, kadın erkek ilişkilerinde ölçüsüzlüğü ve aşırılığı da önlemeye önem vermiştir. Ayrıca kişiye ahlâkî olgunluk ve şahsî sorumluluk yüklemeye, cinsel hayatla ilgili eşler arası birtakım hak ve görevlerden söz ederek aile hayatını koruyup iyileştirmeye özen göstermiştir.

    Zinayı çirkin bir iş, kötü bir yol olarak tanımlayan Yüce Allah, “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.” 20 buyurarak zina fiilinin işlenmesi bir tarafa, ona yaklaşılmasını dahi yasaklamıştır. Hz. Peygamber de zinaya giden yolları kapatmak için, “Gençler! Evlenme imkânı bulanınız evlensin. Çünkü evlenmek, gözü haramdan çevirmek ve iffeti korumak için en iyi yoldur. Evlenme imkânı bulamayanlar da oruç tutsun. Çünkü orucun, şehveti kesme özelliği vardır.” 21 buyurmuştur. Zinayı engelleyen en önemli tedbirlerden biri olan evliliğe dikkat çeken Hz. Peygamber, bu çerçevede gençlerin mümkün olduğunca erken evlendirilmesini istemiş, maddî imkânı olmayanlara yardım edilmesini teşvik etmiş,22 iffetini korumak için evlenen kimseye Allah"ın yardım edeceği müjdesini vermiştir.23 Nitekim bu müjde Kur"ân-ı Kerîm"de açıkça okunmaktadır: “Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” 24 Ayrıca şartlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda erkeğin birden fazla eşle evlenmesine ruhsat verilmişse de eşler arasında adaletin tam olarak uygulanamayacağı endişesiyle tek eşliliğe vurgu yapılmıştır.25

    İslâm, kişiyi zinaya götürebilecek tahrik edici unsurları ve ona yaklaştıracak her türlü söz ve davranışı da yasaklanmıştır.26 Cenâb-ı Hak, hem erkeklere hem de kadınlara, bakılması haram olan yerlere gözlerini dikmemelerini ve iffetlerini korumalarını emretmiştir.27 Allah Resûlü de (sav), Hz. Ali"nin şahsında ümmetine, “Ey Ali! Bir bakışa ikincisini ekleme! Çünkü ilk bakış (kasıtsız olduğundan) senin için affedilmiştir. Sonraki bakışa ise hakkın yoktur.” 28 uyarısını yaparak gözlerini namahremden korumalarını istemiştir.

    YanıtlaSil
  87. Dipnotlar

    20 İsrâ, 17/32.

    وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلًا ﴿32﴾

    21 B5066 Buhârî, Nikâh, 3

    حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ حَفْصِ بْنِ غِيَاثٍ حَدَّثَنَا أَبِى حَدَّثَنَا الأَعْمَشُ قَالَ حَدَّثَنِى عُمَارَةُ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ يَزِيدَ قَالَ دَخَلْتُ مَعَ عَلْقَمَةَ وَالأَسْوَدِ عَلَى عَبْدِ اللَّهِ فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ كُنَّا مَعَ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم شَبَابًا لاَ نَجِدُ شَيْئًا فَقَالَ لَنَا رَسُولُ اللَّهُ صلى الله عليه وسلم « يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ مَنِ اسْتَطَاعَ الْبَاءَةَ فَلْيَتَزَوَّجْ ، فَإِنَّهُ أَغَضُّ لِلْبَصَرِ ، وَأَحْصَنُ لِلْفَرْجِ ، وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ ، فَإِنَّهُ لَهُ وِجَاءٌ » . T1081 Tirmizî, Nikâh, 1. حَدَّثَنَا مَحْمُودُ بْنُ غَيْلاَنَ حَدَّثَنَا أَبُو أَحْمَدَ الزُّبَيْرِىُّ حَدَّثَنَا سُفْيَانُ عَنِ الأَعْمَشِ عَنْ عُمَارَةَ بْنِ عُمَيْرٍ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ يَزِيدَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ خَرَجْنَا مَعَ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم وَنَحْنُ شَبَابٌ لاَ نَقْدِرُ عَلَى شَىْءٍ فَقَالَ « يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ عَلَيْكُمْ بِالْبَاءَةِ فَإِنَّهُ أَغَضُّ لِلْبَصَرِ وَأَحْصَنُ لِلْفَرْجِ فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمُ الْبَاءَةَ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ فَإِنَّ الصَّوْمَ لَهُ وِجَاءٌ » . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ . حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ عَلِىٍّ الْخَلاَّلُ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ نُمَيْرٍ حَدَّثَنَا الأَعْمَشُ عَنْ عُمَارَةَ نَحْوَهُ . قَالَ أَبُو عِيسَى وَقَدْ رَوَى غَيْرُ وَاحِدٍ عَنِ الأَعْمَشِ بِهَذَا الإِسْنَادِ مِثْلَ هَذَا . وَرَوَى أَبُو مُعَاوِيَةَ وَالْمُحَارِبِىُّ عَنِ الأَعْمَشِ عَنْ إِبْرَاهِيمَ عَنْ عَلْقَمَةَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم نَحْوَهُ . قَالَ أَبُو عِيسَى كِلاَهُمَا صَحِيحٌ .

    22 T1075 Tirmizî, Cenâiz, 73

    حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ وَهْبٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْجُهَنِىِّ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عُمَرَ بْنِ عَلِىِّ بْنِ أَبِى طَالِبٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ عَلِىِّ بْنِ أَبِى طَالِبٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ لَهُ « يَا عَلِىُّ ثَلاَثٌ لاَ تُؤَخِّرْهَا الصَّلاَةُ إِذَا آنَتْ وَالْجَنَازَةُ إِذَا حَضَرَتْ وَالأَيِّمُ إِذَا وَجَدْتَ لَهَا كُفْؤًا » . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ وَمَا أَرَى إِسْنَادَهُ بِمُتَّصِلٍ . D2985 Ebû Dâvûd, İmâre, 19-20. - حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ صَالِحٍ حَدَّثَنَا عَنْبَسَةُ حَدَّثَنَا يُونُسُ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ أَخْبَرَنِى عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْحَارِثِ بْنِ نَوْفَلٍ الْهَاشِمِىُّ أَنَّ عَبْدَ الْمُطَّلِبِ بْنَ رَبِيعَةَ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ أَخْبَرَهُ أَنَّ أَبَاهُ رَبِيعَةَ بْنَ الْحَارِثِ وَعَبَّاسَ بْنَ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ قَالاَ لِعَبْدِ الْمُطَّلِبِ بْنِ رَبِيعَةَ وَلِلْفَضْلِ بْنِ عَبَّاسٍ ائْتِيَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقُولاَ لَهُ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَدْ بَلَغْنَا مِنَ السِّنِّ مَا تَرَى وَأَحْبَبْنَا أَنْ نَتَزَوَّجَ وَأَنْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَبَرُّ النَّاسِ وَأَوْصَلُهُمْ وَلَيْسَ عِنْدَ أَبَوَيْنَا مَا يُصْدِقَانِ عَنَّا فَاسْتَعْمِلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ عَلَى الصَّدَقَاتِ فَلْنُؤَدِّ إِلَيْكَ مَا يُؤَدِّى الْعُمَّالُ وَلْنُصِبْ مَا كَانَ فِيهَا مِنْ مِرْفَقٍ . قَالَ فَأَتَى إِلَيْنَا عَلِىُّ بْنُ أَبِى طَالِبٍ وَنَحْنُ عَلَى تِلْكَ الْحَالِ فَقَالَ لَنَا إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ « لاَ وَاللَّهِ لاَ نَسْتَعْمِلُ مِنْكُمْ أَحَدًا عَلَى الصَّدَقَةِ » . فَقَالَ لَهُ رَبِيعَةُ

    YanıtlaSil
  88. هَذَا مِنْ أَمْرِكَ قَدْ نِلْتَ صِهْرَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَلَمْ نَحْسُدْكَ عَلَيْهِ . فَأَلْقَى عَلِىٌّ رِدَاءَهُ ثُمَّ اضْطَجَعَ عَلَيْهِ فَقَالَ أَنَا أَبُو حَسَنٍ الْقَرْمُ وَاللَّهِ لاَ أَرِيمُ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَيْكُمَا ابْنَاكُمَا بِجَوَابِ مَا بَعَثْتُمَا بِهِ إِلَى النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم . قَالَ عَبْدُ الْمُطَّلِبِ فَانْطَلَقْتُ أَنَا وَالْفَضْلُ إِلَى بَابِ حُجْرَةِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم حَتَّى نُوَافِقَ صَلاَةَ الظُّهْرِ قَدْ قَامَتْ فَصَلَّيْنَا مَعَ النَّاسِ ثُمَّ أَسْرَعْتُ أَنَا وَالْفَضْلُ إِلَى بَابِ حُجْرَةِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ يَوْمَئِذٍ عِنْدَ زَيْنَبَ بِنْتِ جَحْشٍ فَقُمْنَا بِالْبَابِ حَتَّى أَتَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَخَذَ بِأُذُنِى وَأُذُنِ الْفَضْلِ ثُمَّ قَالَ أَخْرِجَا مَا تُصَرِّرَانِ ثُمَّ دَخَلَ فَأَذِنَ لِى وَلِلْفَضْلِ فَدَخَلْنَا فَتَوَاكَلْنَا الْكَلاَمَ قَلِيلاً ثُمَّ كَلَّمْتُهُ أَوْ كَلَّمَهُ الْفَضْلُ - قَدْ شَكَّ فِى ذَلِكَ عَبْدُ اللَّهِ - قَالَ كَلَّمَهُ بِالأَمْرِ الَّذِى أَمَرَنَا بِهِ أَبَوَانَا فَسَكَتَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم سَاعَةً وَرَفَعَ بَصَرَهُ قِبَلَ سَقْفِ الْبَيْتِ حَتَّى طَالَ عَلَيْنَا أَنَّهُ لاَ يَرْجِعُ إِلَيْنَا شَيْئًا حَتَّى رَأَيْنَا زَيْنَبَ تَلْمَعُ مِنْ وَرَاءِ الْحِجَابِ بِيَدِهَا تُرِيدُ أَنْ لاَ تَعْجَلاَ وَإِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِى أَمْرِنَا ثُمَّ خَفَّضَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم رَأْسَهُ فَقَالَ لَنَا « إِنَّ هَذِهِ الصَّدَقَةَ إِنَّمَا هِىَ أَوْسَاخُ النَّاسِ وَإِنَّهَا لاَ تَحِلُّ لِمُحَمَّدٍ وَلاَ لآلِ مُحَمَّدٍ ادْعُوا لِى نَوْفَلَ بْنَ الْحَارِثِ » . فَدُعِىَ لَهُ نَوْفَلُ بْنُ الْحَارِثِ فَقَالَ « يَا نَوْفَلُ أَنْكِحْ عَبْدَ الْمُطَّلِبِ » . فَأَنْكَحَنِى نَوْفَلٌ ثُمَّ قَالَ النَّبِىُّ صلى الله عليه وسلم « ادْعُوا لِى مَحْمِيَةَ بْنَ جَزْءٍ » . وَهُوَ رَجُلٌ مِنْ بَنِى زُبَيْدٍ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم اسْتَعْمَلَهُ عَلَى الأَخْمَاسِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِمَحْمِيَةَ « أَنْكِحِ الْفَضْلَ » . فَأَنْكَحَهُ ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « قُمْ فَأَصْدِقْ عَنْهُمَا مِنَ الْخُمُسِ كَذَا وَكَذَا » . لَمْ يُسَمِّهِ لِى عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْحَارِثِ .

    23 T1655 Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 20

    حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ حَدَّثَنَا اللَّيْثُ عَنِ ابْنِ عَجْلاَنَ عَنْ سَعِيدٍ الْمَقْبُرِىِّ عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « ثَلاَثَةٌ حَقٌّ عَلَى اللَّهِ عَوْنُهُمُ الْمُجَاهِدُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُكَاتَبُ الَّذِى يُرِيدُ الأَدَاءَ وَالنَّاكِحُ الَّذِى يُرِيدُ الْعَفَافَ » . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ . N3122 Nesâî, Cihâd, 12. أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ يَزِيدَ عَنْ أَبِيهِ قَالَ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْمُبَارَكِ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَجْلاَنَ عَنْ سَعِيدٍ الْمَقْبُرِىِّ عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ « ثَلاَثَةٌ كُلُّهُمْ حَقٌّ عَلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ عَوْنُهُ الْمُجَاهِدُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ وَالنَّاكِحُ الَّذِى يُرِيدُ الْعَفَافَ وَالْمُكَاتَبُ الَّذِى يُرِيدُ الأَدَاءَ » .

    24 Nûr, 24/32.

    وَاَنْكِحُوا الْاَيَامٰى مِنْكُمْ وَالصَّالِح۪ينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَاِمَٓائِكُمْۜ اِنْ يَكُونُوا فُقَرَٓاءَ يُغْنِهِمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ﴿32﴾

    25 Nisâ, 4/3.

    YanıtlaSil

  89. 25 Nisâ, 4/3.

    وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَعُولُواۜ ﴿3﴾

    26 İsrâ, 17/32.

    وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلًا ﴿32﴾

    27 Nûr, 24/30-31.

    قُلْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْۜ ذٰلِكَ اَزْكٰى لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ ﴿30﴾ وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِع۪ينَ غَيْرِ اُو۬لِي الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذ۪ينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرَاتِ النِّسَٓاءِۖ وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْف۪ينَ مِنْ ز۪ينَتِهِنَّۜ وَتُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَم۪يعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿31﴾

    28 D2149 Ebû Dâvûd, Nikâh, 42-43

    حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ مُوسَى الْفَزَارِىُّ أَخْبَرَنَا شَرِيكٌ عَنْ أَبِى رَبِيعَةَ الإِيَادِىِّ عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ عَنْ أَبِيهِ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِعَلِىٍّ « يَا عَلِىُّ لاَ تُتْبِعِ النَّظْرَةَ النَّظْرَةَ فَإِنَّ لَكَ الأُولَى وَلَيْسَتْ لَكَ الآخِرَةُ » . T2777 Tirmizî, Edeb, 28. حَدَّثَنَا عَلِىُّ بْنُ حُجْرٍ أَخْبَرَنَا شَرِيكٌ عَنْ أَبِى رَبِيعَةَ عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ عَنْ أَبِيهِ رَفَعَهُ قَالَ « يَا عَلِىُّ لاَ تُتْبِعِ النَّظْرَةَ النَّظْرَةَ فَإِنَّ لَكَ الأُولَى وَلَيْسَتْ لَكَ الآخِرَةُ » . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ لاَ نَعْرِفُهُ إِلاَّ مِنْ حَدِيثِ شَرِيكٍ .

    YanıtlaSil
  90. Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 522
    Nitekim günümüzde çoğunlukla gayri meşru cinsel ilişkiler sebebiyle yaygınlaşan AIDS gibi bazı tehlikeli ve ölümcül hastalıkların gözler önüne serdiği bu gerçek, zinanın zararlarının sadece bir kısmını oluşturmaktadır. Zira zina, hem bireye hem de topluma geniş ölçüde maddî ve mânevî olarak zarar veren çirkin bir fiildir. Bu ahlâka aykırı davranış, toplumda aile mefhumunun yok olmasına, kurulan nice yuvaların dağılmasına, aile fertleri arasındaki huzurun kaybolmasına, nesebi belli olmayan ve anne baba şefkatinden yoksun problemli çocukların artmasına, buna bağlı olarak çocuğun terbiye ve bakımının yapılamamasına yol açar. Ayrıca zina, toplum düzeninin bozulması, insanlar arasında kin ve nefret duygularının büyümesi, kavga ve cinayetlerin artması, akrabalık, komşuluk ve arkadaşlık gibi bağların çözülüp toplumun mânevî ve ahlâkî değerlerinin temelden sarsılması, erkek ve kadının saygınlığının azalması ve insanı bedenî zevklerinin esiri yapıp onun aşağılanması gibi zarar ve sıkıntıları ortaya çıkarmaktadır.

    İslâm, zararları ve olumsuz etkileri saymakla bitmeyen zina, eşcinsellik vb. cinsel sapkınlıkları önlemeyi; sağlam birey, sağlam toplum inşa etmeyi amaçlamış ve cinsel ihtiyaç, istek ve arzuların giderilme yolunun meşru birliktelik, yani evlilik olduğunu bildirmiştir. İnsanın maddî ve mânevî bütün ihtiyaçlarının makul ve dengeli bir şekilde karşılanması gerektiği ilkesini benimseyen İslâm, belli esaslar koymak suretiyle hem cinsel hayatı korumayı hedeflemiş, hem de insanlık onuruna yakışmayan davranış ve aşırılıkları önlemeyi amaç edinmiştir. Ancak diğer yandan İslâm, cinsel hayattan bütünüyle vazgeçmeyi18 ve hadımlaşmayı da yasaklamış,19 bu fıtrî ihtiyacın evlilik yoluyla meşru bir şekilde karşılanmasına onay vermiştir.

    Modern zamanlarda ortaya çıkan cinsel serbestlik anlayışı, birçok sapkınlığın ve insan haysiyetine uymayan birlikteliğin yayılmasına, buna bağlı olarak önü alınamayan hastalıkların ve ruhî bunalımların baş göstermesine yol açmıştır. Bu nedenle bu gibi ahlâksızlıkların hızla yaygınlaşmasına vesile olan internet, televizyon, basın ve yayın gibi kitle iletişim araçlarının zararlarından sakınılması, çocuk ve gençlerin zararlı yayınlara karşı eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi önem taşımaktadır.

    Beden, Yüce Allah tarafından insana verilmiş bir emanettir. Kişi, Allah"ın kendisine emanet ettiği bedeni, O"nun belirlediği esaslara göre kullanmadığı takdirde hem dünyada hem de âhirette sorumlu olacak, zevk peşinde koşarken huzursuzluk ve maddî mânevî buhranların girdabında kaybolup gidecektir. İnsanı bu nevi olumsuzluklardan koruyacak

    YanıtlaSil
  91. Dipnotlar

    18 B5063 Buhârî, Nikâh, 1.

    حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ أَبِى مَرْيَمَ أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ أَخْبَرَنَا حُمَيْدُ بْنُ أَبِى حُمَيْدٍ الطَّوِيلُ أَنَّهُ سَمِعَ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ - رضى الله عنه - يَقُولُ جَاءَ ثَلاَثَةُ رَهْطٍ إِلَى بُيُوتِ أَزْوَاجِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم يَسْأَلُونَ عَنْ عِبَادَةِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا أُخْبِرُوا كَأَنَّهُمْ تَقَالُّوهَا فَقَالُوا وَأَيْنَ نَحْنُ مِنَ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم قَدْ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَمَا تَأَخَّرَ . قَالَ أَحَدُهُمْ أَمَّا أَنَا فَإِنِّى أُصَلِّى اللَّيْلَ أَبَدًا . وَقَالَ آخَرُ أَنَا أَصُومُ الدَّهْرَ وَلاَ أُفْطِرُ . وَقَالَ آخَرُ أَنَا أَعْتَزِلُ النِّسَاءَ فَلاَ أَتَزَوَّجُ أَبَدًا . فَجَاءَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ « أَنْتُمُ الَّذِينَ قُلْتُمْ كَذَا وَكَذَا أَمَا وَاللَّهِ إِنِّى لأَخْشَاكُمْ لِلَّهِ وَأَتْقَاكُمْ لَهُ ، لَكِنِّى أَصُومُ وَأُفْطِرُ ، وَأُصَلِّى وَأَرْقُدُ وَأَتَزَوَّجُ النِّسَاءَ ، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِى فَلَيْسَ مِنِّى » .

    19 B5075 Buhârî, Nikâh, 8.

    حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ حَدَّثَنَا جَرِيرٌ عَنْ إِسْمَاعِيلَ عَنْ قَيْسٍ قَالَ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ كُنَّا نَغْزُو مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَلَيْسَ لَنَا شَىْءٌ فَقُلْنَا أَلاَ نَسْتَخْصِى فَنَهَانَا عَنْ ذَلِكَ ثُمَّ رَخَّصَ لَنَا أَنْ نَنْكِحَ الْمَرْأَةَ بِالثَّوْبِ ، ثُمَّ قَرَأَ عَلَيْنَا ( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ ) .

    YanıtlaSil
  92. Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 521
    Dinimiz zinanın yanı sıra livata, lezbiyenlik, eşcinsellik vb. sapık ilişkileri de yasaklamıştır. Kur"an"da bu çirkin fiili işleyen Lût"un (as) kavminin durumuna değinilmekte ve sapık ilişkilerinden dolayı nasıl helâk edildikleri anlatılmaktadır.9 Peygamberimiz de insanın yaratılışına, fıtratına ve doğasına aykırı olan livata konusunda,“Ümmetim için en çok korktuğum şey Lût kavminin işlediği (cürümdür).” 10 buyurmuş ve bu işi yapanı Allah"ın lânetlediğini bildirmiştir.11 Ayrıca İslâm"da ensest ilişki ve hayvanla cinsel temas12 gibi her türlü sapkınlık yasaklanmıştır. Bütün bunlar, insan fıtratını ve insan için tabiî olanı koruma, makul ve dengeli bir cinsel hayatı sürdürme, sapıklık ve aşırılıkları önleme ve onlardan sakındırma olarak değerlendirilmelidir.

    Gençleri zinadan sakındıran Allah Resûlü, zinadan sakınmaları hâlinde mükâfatlarının cennet olduğunu bildirmiştir.13 Nefsin arzu ettiği şeyleri yapabilecek imkâna sahip olduğu hâlde, sırf Allah"tan korkarak ve O"nun rızasını kazanmayı umarak bir günahı terk etmenin insana kazandıracağı faziletler ne kadar büyüktür! Bu yüzden, Allah"ın gölgesinden (himayesinden) başka hiçbir gölgenin (himayenin) bulunmadığı o dehşetli kıyamet günü arşın gölgesi altında gölgelenecek (özel himaye edilecek) yedi sınıf insandan biri de gayri meşru ilişkiye davet edildiği hâlde, “Allah"tan korkarım!” diyen kimse değil midir?14

    Günahı terk etmek, günaha yaklaşmamak, insanın eline, diline, gözüne ve cinsel isteklerine sahip olmasından geçer. Nitekim Allah Resûlü, insanların cehenneme girmelerine en çok neyin sebep olduğu sorusuna, “Ağızları/dilleri ve cinsel organları.” cevabını vermiştir.15 Başka bir hadisinde ise, “Kim bana iki dudağı arasındakini ve iki bacağı arasındakini korumayı garanti ederse, ben de ona cenneti garanti ederim.” 16 buyurarak bu iki organı kötülüklerden korumanın önemine işaret etmiş ve bu konuda kendini koruyanları cennetle müjdelemiştir. Durum bu olunca, insanın tüm uzuvlarına sahip çıkmasının gereği ve önemi kendiliğinden anlaşılmaktadır. Eskilerin dediği gibi, eline, diline, beline sahip olmak, hem dünyada hem de âhirette huzura ermek demektir.

    Bir gün Peygamber Efendimiz bir arada oturmakta olan muhacirlerin yanına gelerek onlara beş konuda imtihana çekilmelerinden tedirgin olduğunu söylemiş, bunlardan biri olarak da zinanın bir toplumda açıkça yapılacak şekilde yayılması hâlinde orada daha önceleri atalarında hiç görülmemiş hastalık ve salgınların ortaya çıkacağını haber vermiştir.17

    YanıtlaSil
  93. Dipnotlar

    9 Hûd, 11/78-82

    وَجَٓاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۜ قَالَ يَا قَوْمِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ي هُنَّ اَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ ف۪ي ضَيْف۪يۜ اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَش۪يدٌ ﴿78﴾ قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ وَاِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُر۪يدُ ﴿79﴾ قَالَ لَوْ اَنَّ ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً اَوْ اٰو۪ٓي اِلٰى رُكْنٍ شَد۪يدٍ ﴿80﴾ قَالُوا يَا لُوطُ اِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُٓوا اِلَيْكَ فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ اِلَّا امْرَاَتَكَۜ اِنَّهُ مُص۪يبُهَا مَٓا اَصَابَهُمْۜ اِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُۜ اَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَر۪يبٍ ﴿81﴾ فَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۙ مَنْضُودٍۙ ﴿82﴾ Şuarâ, 26/165-166. اَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿165﴾ وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ ﴿166﴾

    10 İM2563 İbn Mâce, Hudûd, 12

    حَدَّثَنَا أَزْهَرُ بْنُ مَرْوَانَ حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَارِثِ بْنُ سَعِيدٍ حَدَّثَنَا الْقَاسِمُ بْنُ عَبْدِ الْوَاحِدِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَقِيلٍ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِى عَمَلُ قَوْمِ لُوطٍ » . T1457 Tirmizî, Hudûd, 24. حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ مَنِيعٍ حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ حَدَّثَنَا هَمَّامٌ عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ عَبْدِ الْوَاحِدِ الْمَكِّىِّ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَقِيلٍ أَنَّهُ سَمِعَ جَابِرًا يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِى عَمَلُ قَوْمِ لُوطٍ » . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ إِنَّمَا نَعْرِفُهُ مِنْ هَذَا الْوَجْهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَقِيلِ بْنِ أَبِى طَالِبٍ عَنْ جَابِرٍ .

    11 HM2917 İbn Hanbel, I, 317.

    حَدَّثَنَا أَبُو سَعِيدٍ حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ بِلَالٍ عَنْ عَمْرِو بْنِ أَبِي عَمْرٍو عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ غَيَّرَ تُخُومَ الْأَرْضِ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ تَوَلَّى غَيْرَ مَوَالِيهِ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ كَمَّهَ أَعْمَى عَنْ الطَّرِيقِ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ ذَبَحَ لِغَيْرِ اللَّهِ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ وَقَعَ عَلَى بَهِيمَةٍ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ عَقَّ وَالِدَيْهِ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ عَمِلَ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ قَالَهَا ثَلَاثًا

    12 HM2917 İbn Hanbel, I, 317

    حَدَّثَنَا أَبُو سَعِيدٍ حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ بِلَالٍ عَنْ عَمْرِو بْنِ أَبِي عَمْرٍو عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ غَيَّرَ تُخُومَ الْأَرْضِ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ تَوَلَّى غَيْرَ مَوَالِيهِ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ كَمَّهَ أَعْمَى عَنْ الطَّرِيقِ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ ذَبَحَ لِغَيْرِ اللَّهِ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ وَقَعَ عَلَى بَهِيمَةٍ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ عَقَّ وَالِدَيْهِ لَعَنَ اللَّهُ مَنْ عَمِلَ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ قَالَهَا ثَلَاثًا D4464 Ebû Dâvûd, Hudûd, 29. حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ النُّفَيْلِىُّ حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ مُحَمَّدٍ حَدَّثَنِى عَمْرُو بْنُ أَبِى عَمْرٍو عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « مَنْ أَتَى بَهِيمَةً فَاقْتُلُوهُ وَاقْتُلُوهَا مَعَهُ » . قَالَ قُلْتُ لَهُ مَا شَأْنُ الْبَهِيمَةِ قَالَ مَا أُرَاهُ إِلاَّ قَالَ ذَلِكَ أَنَّهُ كَرِهَ أَنْ يُؤْكَلَ لَحْمُهَا وَقَدْ عُمِلَ بِهَا ذَلِكَ الْعَمَلُ . قَالَ أَبُو دَاوُدَ لَيْسَ هَذَا بِالْقَوِىِّ .

    13 NM8062 Hâkim, Müstedrek, VIII, 2865 (4/358).

    YanıtlaSil
  94. 13 NM8062 Hâkim, Müstedrek, VIII, 2865 (4/358).

    حدثنا أبو العباس محمد بن يعقوب ثنا محمد بن إسحاق الصغاني ثنا مسلم بن إبراهيم ثنا شداد بن سعيد ثنا سعيد بن إياس أبو مسعود الجريري عن أبي نضرة عن ابن عباس رضي الله عنهما قال : قال رسول الله صلى الله عليه و سلم : يا شباب قريش لا تزنوا ألا من حفظ فرجه فله الجنة هذا حديث صحيح على شرط مسلم ولم يخرجاه

    14 B660 Buhârî, Ezân, 36

    حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ قَالَ حَدَّثَنَا يَحْيَى عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ قَالَ حَدَّثَنِى خُبَيْبُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ حَفْصِ بْنِ عَاصِمٍ عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ « سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللَّهُ فِى ظِلِّهِ يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلاَّ ظِلُّهُ الإِمَامُ الْعَادِلُ ، وَشَابٌّ نَشَأَ فِى عِبَادَةِ رَبِّهِ ، وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّقٌ فِى الْمَسَاجِدِ ، وَرَجُلاَنِ تَحَابَّا فِى اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ ، وَرَجُلٌ طَلَبَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ فَقَالَ إِنِّى أَخَافُ اللَّهَ . وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ أَخْفَى حَتَّى لاَ تَعْلَمَ شِمَالُهُ مَا تُنْفِقُ يَمِينُهُ ، وَرَجُلٌ ذَكَرَ اللَّهَ خَالِيًا فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ » . M2380 Müslim, Zekât, 91. حَدَّثَنِى زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ وَمُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى جَمِيعًا عَنْ يَحْيَى الْقَطَّانِ - قَالَ زُهَيْرٌ حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سَعِيدٍ - عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ أَخْبَرَنِى خُبَيْبُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ حَفْصِ بْنِ عَاصِمٍ عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ « سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللَّهُ فِى ظِلِّهِ يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلاَّ ظِلُّهُ الإِمَامُ الْعَادِلُ وَشَابٌّ نَشَأَ بِعِبَادَةِ اللَّهِ وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّقٌ فِى الْمَسَاجِدِ وَرَجُلاَنِ تَحَابَّا فِى اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ وَرَجُلٌ دَعَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ فَقَالَ إِنِّى أَخَافُ اللَّهَ . وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ بِصَدَقَةٍ فَأَخْفَاهَا حَتَّى لاَ تَعْلَمَ يَمِينُهُ مَا تُنْفِقُ شِمَالُهُ وَرَجُلٌ ذَكَرَ اللَّهَ خَالِيًا فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ » .

    15 T2004 Tirmizî, Birr, 62.

    حَدَّثَنَا أَبُو كُرَيْبٍ مُحَمَّدُ بْنُ الْعَلاَءِ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ إِدْرِيسَ حَدَّثَنِى أَبِى عَنْ جَدِّى عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ فَقَالَ « تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ » . وَسُئِلَ عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ النَّارَ فَقَالَ « الْفَمُ وَالْفَرْجُ » . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحٌ غَرِيبٌ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ إِدْرِيسَ هُوَ ابْنُ يَزِيدَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الأَوْدِىُّ .

    16 B6474 Buhârî, Rikâk, 23.

    حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ أَبِى بَكْرٍ الْمُقَدَّمِىُّ حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ عَلِىٍّ سَمِعَ أَبَا حَازِمٍ عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ « مَنْ يَضْمَنْ لِى مَا بَيْنَ لَحْيَيْهِ وَمَا بَيْنَ رِجْلَيْهِ أَضْمَنْ لَهُ الْجَنَّةَ » .

    17 İM4019 İbn Mâce, Fiten, 22.

    YanıtlaSil
  95. 17 İM4019 İbn Mâce, Fiten, 22.

    حَدَّثَنَا مَحْمُودُ بْنُ خَالِدٍ الدِّمَشْقِىُّ حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَبُو أَيُّوبَ عَنِ ابْنِ أَبِى مَالِكٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِى رَبَاحٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ أَقْبَلَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ « يَا مَعْشَرَ الْمُهَاجِرِينَ خَمْسٌ إِذَا ابْتُلِيتُمْ بِهِنَّ وَأَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ تُدْرِكُوهُنَّ لَمْ تَظْهَرِ الْفَاحِشَةُ فِى قَوْمٍ قَطُّ حَتَّى يُعْلِنُوا بِهَا إِلاَّ فَشَا فِيهِمُ الطَّاعُونُ وَالأَوْجَاعُ الَّتِى لَمْ تَكُنْ مَضَتْ فِى أَسْلاَفِهِمُ الَّذِينَ مَضَوْا . وَلَمْ يَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِلاَّ أُخِذُوا بِالسِّنِينَ وَشِدَّةِ الْمَؤُنَةِ وَجَوْرِ السُّلْطَانِ عَلَيْهِمْ . وَلَمْ يَمْنَعُوا زَكَاةَ أَمْوَالِهِمْ إِلاَّ مُنِعُوا الْقَطْرَ مِنَ السَّمَاءِ وَلَوْلاَ الْبَهَائِمُ لَمْ يُمْطَرُوا وَلَمْ يَنْقُضُوا عَهْدَ اللَّهِ وَعَهْدَ رَسُولِهِ إِلاَّ سَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ عَدُوًّا مِنْ غَيْرِهِمْ فَأَخَذُوا بَعْضَ مَا فِى أَيْدِيهِمْ . وَمَا لَمْ تَحْكُمْ أَئِمَّتُهُمْ بِكِتَابِ اللَّهِ وَيَتَخَيَّرُوا مِمَّا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلاَّ جَعَلَ اللَّهُ بَأْسَهُمْ بَيْنَهُمْ » .

    YanıtlaSil
  96. Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 520
    Peygamber Efendimiz, bir başka hadisinde “Zinakâr, zina ederken mümin olarak zina etmez...” 2 buyurmuştur. Zinanın, hadiste doğrudan imanla ilişkilendirilmesi kuşkusuz bu çirkin fiilin ne kadar büyük bir günah olduğunu göstermektedir. Zaten meşru evlilik bağı olmayan erkek ve kadın arasındaki cinsel ilişki anlamına gelen zina, öteden beri insan aklının, ahlâk ve hukuk sistemlerinin ve diğer semavî dinlerin yanlış, ayıp ve kötü gördüğü bir fiildir. Çünkü zina, neslin bozulması ve nesebin karışmasının yanı sıra evlendiği takdirde pek çok hakka sahip olabilecek kadınların haksızlığa uğramasına da neden olmaktadır.

    Zinadan uzak durmayı samimi müminlerin vasıfları arasında zikreden Yüce Allah, zina ve benzeri büyük günahları işleyip tevbe etmeyenleri ağır bir azapla tehdit etmiştir.3 Hz. Peygamber de bu ahlâksız eylemin hem günahı hem de sonuçları bakımından ne derece ciddi olduğunu çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Bir gün Abdullah b. Mes"ûd, Hz. Peygamber"e şöyle bir soru yöneltti: “Yâ Resûlallah, en büyük günah nedir?” Resûlullah, “Seni yaratan Allah"a ortak koşman.” dedi. İbn Mes"ûd, “Sonra hangisi?” diye sordu. Resûlullah, “Yemeğine ortak olmasından korkarak çocuğunu öldürmen.” cevabını verdi. İbn Mes"ûd, “Sonra hangisi?” diye yeniden sordu. Resûlullah bu kez, “Komşunun hanımı ile gayri meşru ilişkiye girmen.” 4 diye cevapladı.

    Hz. Peygamber bu hadisiyle gayri meşru ilişkinin ne kadar çirkin bir fiil ve büyük bir günah olduğunu ortaya koyarken, söz konusu fiilin komşuyla yapılmasının ise daha büyük bir azaba neden olacağını anlatmaktadır. Çünkü böyle çirkin bir fiilin komşuyla yapılması toplumdaki güveni ve İslâm"ın çok önem verdiği komşuluk ilişkilerini tahrip etmesi açısından yabancı biriyle yapılandan daha ağır sonuçlar doğuracaktır. Benzer şekilde cinsel duyguları zayıflayan ve toplumda saygın bir yere sahip olması beklenen ihtiyarların gayri meşru ilişkiye tevessül etmesi de bekârlarınkinden daha ağır görülmüş ve Hz. Peygamber, Allah"ın kıyamet gününde zinakâr ihtiyarın yüzüne bile bakmayacağını bildirmiştir.5

    Resûlullah İslâm"a yeni giren erkek ve kadınlardan biat yani bağlılık yemini alırken, içtimaî ve siyasî prensipler yanında, zinadan uzak durma şartını da zikretmiştir.6 Toplumda zinanın yaygınlaşmasını kıyamet alâmetleri arasında sayan Allah Resûlü,7 “...Ey Muhammed ümmeti! Allah"a yemin ederim ki erkek veya kadın kulunun zina etmesine Allah kadar gazaplanan kimse yoktur...” buyurmuştur.8

    YanıtlaSil
  97. Dipnotlar

    2 B5578 Buhârî, Eşribe, 1.

    حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ صَالِحٍ حَدَّثَنَا ابْنُ وَهْبٍ قَالَ أَخْبَرَنِى يُونُسُ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ قَالَ سَمِعْتُ أَبَا سَلَمَةَ بْنَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ وَابْنَ الْمُسَيَّبِ يَقُولاَنِ قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ - رضى الله عنه - إِنَّ النَّبِىَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ « لاَ يَزْنِى الزَّانِى حِينَ يَزْنِى وَهْوَ مُؤْمِنٌ ، وَلاَ يَشْرَبُ الْخَمْرَ حِينَ يَشْرَبُهَا وَهْوَ مُؤْمِنٌ ، وَلاَ يَسْرِقُ السَّارِقُ حِينَ يَسْرِقُ وَهْوَ مُؤْمِنٌ » . قَالَ ابْنُ شِهَابٍ وَأَخْبَرَنِى عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ أَبِى بَكْرِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ هِشَامٍ أَنَّ أَبَا بَكْرٍ كَانَ يُحَدِّثُهُ عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ ثُمَّ يَقُولُ كَانَ أَبُو بَكْرٍ يُلْحِقُ مَعَهُنَّ « وَلاَ يَنْتَهِبُ نُهْبَةً ذَاتَ شَرَفٍ ، يَرْفَعُ النَّاسُ إِلَيْهِ أَبْصَارَهُمْ فِيهَا حِينَ يَنْتَهِبُهَا وَهْوَ مُؤْمِنٌ » .

    3 Furkân, 25/68-70.

    وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَامًاۙ ﴿68﴾ يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪ مُهَانًاۗ ﴿69﴾ اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا ﴿70﴾

    4 B6001 Buhârî, Edeb, 20.

    حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ كَثِيرٍ أَخْبَرَنَا سُفْيَانُ عَنْ مَنْصُورٍ عَنْ أَبِى وَائِلٍ عَنْ عَمْرِو بْنِ شُرَحْبِيلَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَىُّ الذَّنْبِ أَعْظَمُ قَالَ « أَنْ تَجْعَلَ لِلَّهِ نِدًّا وَهْوَ خَلَقَكَ » . ثُمَّ قَالَ أَىُّ قَالَ « أَنْ تَقْتُلَ وَلَدَكَ خَشْيَةَ أَنْ يَأْكُلَ مَعَكَ » . قَالَ ثُمَّ أَىُّ قَالَ « أَنْ تُزَانِىَ حَلِيلَةَ جَارِكَ » . وَأَنْزَلَ اللَّهُ تَصْدِيقَ قَوْلِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم ( وَالَّذِينَ لاَ يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ ) .

    5 M296 Müslim, Îmân, 172.

    وَحَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِى شَيْبَةَ حَدَّثَنَا وَكِيعٌ وَأَبُو مُعَاوِيَةَ عَنِ الأَعْمَشِ عَنْ أَبِى حَازِمٍ عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « ثَلاَثَةٌ لاَ يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ - قَالَ أَبُو مُعَاوِيَةَ وَلاَ يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ - وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ شَيْخٌ زَانٍ وَمَلِكٌ كَذَّابٌ وَعَائِلٌ مُسْتَكْبِرٌ » .

    6 B7468 Buhârî, Tevhîd, 31

    YanıtlaSil
  98. 6 B7468 Buhârî, Tevhîd, 31

    حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ الْمُسْنَدِىُّ حَدَّثَنَا هِشَامٌ أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ عَنِ الزُّهْرِىِّ عَنْ أَبِى إِدْرِيسَ عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ قَالَ بَايَعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِى رَهْطٍ فَقَالَ « أُبَايِعُكُمْ عَلَى أَنْ لاَ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ شَيْئًا ، وَلاَ تَسْرِقُوا ، وَلاَ تَزْنُوا ، وَلاَ تَقْتُلُوا أَوْلاَدَكُمْ ، وَلاَ تَأْتُوا بِبُهْتَانٍ تَفْتَرُونَهُ بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَأَرْجُلِكُمْ وَلاَ تَعْصُونِى فِى مَعْرُوفٍ ، فَمَنْ وَفَى مِنْكُمْ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ ، وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا فَأُخِذَ بِهِ فِى الدُّنْيَا فَهْوَ لَهُ كَفَّارَةٌ وَطَهُورٌ ، وَمَنْ سَتَرَهُ اللَّهُ فَذَلِكَ إِلَى اللَّهِ إِنْ شَاءَ عَذَّبَهُ وَإِنْ شَاءَ غَفَرَ لَهُ » . MU1812 Muvatta’, Bey’at, 1. وَحَدَّثَنِى مَالِكٌ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ عَنْ أُمَيْمَةَ بِنْتِ رُقَيْقَةَ أَنَّهَا قَالَتْ أَتَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِى نِسْوَةٍ بَايَعْنَهُ عَلَى الإِسْلاَمِ فَقُلْنَ يَا رَسُولَ اللَّهِ نُبَايِعُكَ عَلَى أَنْ لاَ نُشْرِكَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلاَ نَسْرِقَ وَلاَ نَزْنِىَ وَلاَ نَقْتُلَ أَوْلاَدَنَا وَلاَ نَأْتِىَ بِبُهْتَانٍ نَفْتَرِيهِ بَيْنَ أَيْدِينَا وَأَرْجُلِنَا وَلاَ نَعْصِيَكَ فِى مَعْرُوفٍ . فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « فِيمَا اسْتَطَعْتُنَّ وَأَطَقْتُنَّ » . قَالَتْ فَقُلْنَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَرْحَمُ بِنَا مِنْ أَنْفُسِنَا هَلُمَّ نُبَايِعْكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ . فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « إِنِّى لاَ أُصَافِحُ النِّسَاءَ إِنَّمَا قَوْلِى لِمِائَةِ امْرَأَةٍ كَقَوْلِى لاِمْرَأَةٍ وَاحِدَةٍ أَوْ مِثْلِ قَوْلِى لاِمْرَأَةٍ وَاحِدَةٍ » .

    7 B80 Buhârî, İlim, 21

    حَدَّثَنَا عِمْرَانُ بْنُ مَيْسَرَةَ قَالَ حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَارِثِ عَنْ أَبِى التَّيَّاحِ عَنْ أَنَسٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « إِنَّ مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ أَنْ يُرْفَعَ الْعِلْمُ ، وَيَثْبُتَ الْجَهْلُ ، وَيُشْرَبَ الْخَمْرُ ، وَيَظْهَرَ الزِّنَا » . HM12555 İbn Hanbel, III, 151. حَدَّثَنَا عَبْدُ الصَّمَدِ حَدَّثَنِي أَبِي حَدَّثَنَا أَبُو التَّيَّاحِ حَدَّثَنَا أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ أَنْ يُرْفَعَ الْعِلْمُ وَيَثْبُتَ الْجَهْلُ وَتُشْرَبَ الْخُمُورُ وَيَظْهَرَ الزِّنَا

    8 B1044 Buhârî, Küsûf, 2.

    YanıtlaSil
  99. 8 B1044 Buhârî, Küsûf, 2.

    حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْلَمَةَ عَنْ مَالِكٍ عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ عَنْ أَبِيهِ عَنْ عَائِشَةَ أَنَّهَا قَالَتْ خَسَفَتِ الشَّمْسُ فِى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِالنَّاسِ ، فَقَامَ فَأَطَالَ الْقِيَامَ ، ثُمَّ رَكَعَ فَأَطَالَ الرُّكُوعَ ، ثُمَّ قَامَ فَأَطَالَ الْقِيَامَ وَهْوَ دُونَ الْقِيَامِ الأَوَّلِ ، ثُمَّ رَكَعَ فَأَطَالَ الرُّكُوعَ ، وَهْوَ دُونَ الرُّكُوعِ الأَوَّلِ ، ثُمَّ سَجَدَ فَأَطَالَ السُّجُودَ ، ثُمَّ فَعَلَ فِى الرَّكْعَةِ الثَّانِيَةِ مِثْلَ مَا فَعَلَ فِى الأُولَى ، ثُمَّ انْصَرَفَ وَقَدِ انْجَلَتِ الشَّمْسُ ، فَخَطَبَ النَّاسَ ، فَحَمِدَ اللَّهَ ، وَأَثْنَى عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ « إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ آيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ ، لاَ يَنْخَسِفَانِ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلاَ لِحَيَاتِهِ ، فَإِذَا رَأَيْتُمْ ذَلِكَ فَادْعُوا اللَّهَ وَكَبِّرُوا ، وَصَلُّوا وَتَصَدَّقُوا » . ثُمَّ قَالَ « يَا أُمَّةَ مُحَمَّدٍ ، وَاللَّهِ مَا مِنْ أَحَدٍ أَغْيَرُ مِنَ اللَّهِ أَنْ يَزْنِىَ عَبْدُهُ أَوْ تَزْنِىَ أَمَتُهُ ، يَا أُمَّةَ مُحَمَّدٍ ، وَاللَّهِ لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحِكْتُمْ قَلِيلاً وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا » .

    YanıtlaSil
  100. Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 519
    Genç bir adam Hz. Peygamber"e (sav) gelerek, “Ey Allah"ın Resûlü! Zina etmem için bana izin ver!” dedi. Orada bulunan sahâbîler hemen ona dönerek, “Sus, sus!” diyerek konuşmasını engellemeye çalıştılar. Allah Resûlü, gence, “Yaklaş!” dedi. Genç de Resûlullah"a yaklaştı ve yanına oturdu. Aralarında şöyle bir söyleşi geçti:

    —Annenle zina edilmesini ister misin?

    —Vallahi hayır! Canım sana feda olsun ki hayır, istemem.

    —Diğer insanlar da anneleriyle zina edilmesini istemez. Kızınla zina edilmesini ister misin?

    —Vallahi hayır, yâ Resûlallah! Canım sana feda olsun ki hayır, istemem.

    —Diğer insanlar da kızlarıyla zina edilmesini istemez. Kız kardeşinle zina edilmesini ister misin?”

    —Vallahi hayır! Canım sana feda olsun ki hayır, istemem.

    —Diğer insanlar da kız kardeşleriyle zina edilmesini istemez. Halanla zina edilmesini ister misin?”

    —Vallahi hayır! Canım sana feda olsun ki hayır, istemem.

    —Diğer insanlar da halalarıyla zina edilmesini istemez. Teyzenle zina edilmesini ister misin?”

    —Vallahi hayır! Canım sana feda olsun ki hayır, istemem.

    —Diğer insanlar da teyzeleriyle zina edilmesini istemez.

    Bu konuşmanın ardından Allah Resûlü, elini gencin başına koydu ve “Allah"ım, onun günahlarını bağışla, kalbini kötülüklerden temizle ve ırzını/iffetini koru!” diye dua etti.

    Bu hadiseyi anlatan râvi şöyle demiştir: “Bundan sonra o genç, bir daha böyle bir şeye yönelmedi.”1

    Genç, şehevî arzularının yoğun baskısı altında kalarak Allah Resûlü" nden gayri meşru ilişki için izin istemişti. Onun hissiyatını anlayan Efendimiz onu kınamadan, kırmadan yanına oturtmuş ve ona bazı sorular sorarak, kendi yakınlarına yapılmasını istemediği bir fiili, başkalarına yapmasının ne kadar yanlış olacağını kavratmıştı. Kime, nasıl davranacağını gayet iyi bilen Hz. Peygamber, insanların en çok etkilendiği yakın ilgi ve söyleşi sayesinde o genç ile güzel bir iletişim kurmuş ve onun, büyük günahlardan birisini işlemesine engel olmuştu.

    YanıtlaSil
  101. Dipnotlar

    1 HM22564 İbn Hanbel, V, 257.

    حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ حَدَّثَنَا حَرِيزٌ حَدَّثَنَا سُلَيْمُ بْنُ عَامِرٍ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ قَالَ إِنَّ فَتًى شَابًّا أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ائْذَنْ لِي بِالزِّنَا فَأَقْبَلَ الْقَوْمُ عَلَيْهِ فَزَجَرُوهُ قَالُوا مَهْ مَهْ فَقَالَ ادْنُهْ فَدَنَا مِنْهُ قَرِيبًا قَالَ فَجَلَسَ قَالَ أَتُحِبُّهُ لِأُمِّكَ قَالَ لَا وَاللَّهِ جَعَلَنِي اللَّهُ فِدَاءَكَ قَالَ وَلَا النَّاسُ يُحِبُّونَهُ لِأُمَّهَاتِهِمْ قَالَ أَفَتُحِبُّهُ لِابْنَتِكَ قَالَ لَا وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ جَعَلَنِي اللَّهُ فِدَاءَكَ قَالَ وَلَا النَّاسُ يُحِبُّونَهُ لِبَنَاتِهِمْ قَالَ أَفَتُحِبُّهُ لِأُخْتِكَ قَالَ لَا وَاللَّهِ جَعَلَنِي اللَّهُ فِدَاءَكَ قَالَ وَلَا النَّاسُ يُحِبُّونَهُ لِأَخَوَاتِهِمْ قَالَ أَفَتُحِبُّهُ لِعَمَّتِكَ قَالَ لَا وَاللَّهِ جَعَلَنِي اللَّهُ فِدَاءَكَ قَالَ وَلَا النَّاسُ يُحِبُّونَهُ لِعَمَّاتِهِمْ قَالَ أَفَتُحِبُّهُ لِخَالَتِكَ قَالَ لَا وَاللَّهِ جَعَلَنِي اللَّهُ فِدَاءَكَ قَالَ وَلَا النَّاسُ يُحِبُّونَهُ لِخَالَاتِهِمْ قَالَ فَوَضَعَ يَدَهُ عَلَيْهِ وَقَالَ اللَّهُمَّ اغْفِرْ ذَنْبَهُ وَطَهِّرْ قَلْبَهُ وَحَصِّنْ فَرْجَهُ فَلَمْ يَكُنْ بَعْدُ ذَلِكَ الْفَتَى يَلْتَفِتُ إِلَى شَيْءٍ

    YanıtlaSil
  102. Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 517
    Câbir b. Abdullah"tan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Ümmetim için en çok korktuğum şey Lût kavminin işlediği (cürümdür).”

    (İM2563 İbn Mâce, Hudûd, 12; T1457 Tirmizî, Hudûd, 24)

    ***

    Sehl b. Sa"d"dan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim bana iki dudağı arasındakini ve iki bacağı arasındakini korumayı garanti ederse, ben de ona cenneti garanti ederim.”

    (B6474 Buhârî, Rikâk, 23)

    ***

    Abdullah (b. Mes"ûd) anlatıyor: “Biz Hz. Peygamber"in (sav) yanında bulunan ve evlenme imkânı olmayan gençlerdik. Resûlullah (sav) bize şöyle dedi: "Gençler! Evlenme imkânı bulanınız evlensin. Çünkü evlenmek, gözü haramdan çevirmek ve iffeti korumak için en iyi yoldur. Evlenme imkânı bulamayanlar da oruç tutsun. Çünkü orucun, şehveti kesme özelliği vardır." ”

    (B5066 Buhârî, Nikâh, 3; T1081 Tirmizî, Nikâh, 1)

    ***

    İbn Büreyde"nin, babasından naklettiğine göre, Resûlullah (sav) Hz. Ali"ye şöyle buyurmuştur: “Ey Ali! Bir bakışa ikincisini ekleme! Çünkü ilk bakış (kasıtsız olduğundan) senin için affedilmiştir. Sonraki bakışa ise hakkın yoktur.”

    (D2149 Ebû Dâvûd, Nikâh, 42-43; T2777 Tirmizî, Edeb, 28)

    YanıtlaSil
  103. Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 516
    عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :

    “إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِى، عَمَلُ قَوْمِ لُوطٍ.”

    ***

    عنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:

    “مَنْ يَضْمَنْ لِى مَا بَيْنَ لَحْيَيْهِ وَمَا بَيْنَ رِجْلَيْهِ أَضْمَنْ لَهُ الْجَنَّةَ.”

    ***

    فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ كُنَّا مَعَ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) شَبَابًا لاَ نَجِدُ شَيْئًا، فَقَالَ لَنَا رَسُولُ اللَّهُ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :

    “يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ، مَنِ اسْتَطَاعَ الْبَاءَةَ فَلْيَتَزَوَّجْ، فَإِنَّهُ أَغَضُّ لِلْبَصَرِ وَأَحْصَنُ لِلْفَرْجِ، وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ، فَإِنَّهُ لَهُ وِجَاءٌ.”

    ***

    عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ، عَنْ أَبِيهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) لِعَلِيٍّ:

    “يَا عَلِيُّ لاَ تُتْبِعِ النَّظْرَةَ النَّظْرَةَ، فَإِنَّ لَكَ الأُولَى وَلَيْسَتْ لَكَ الآخِرَةُ.”



    Dipnotlar

    YanıtlaSil
  104. Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 515


    قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : إِنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:

    “لاَ يَزْنِى [الزَّانِى] حِينَ يَزْنِى وَهْوَ مُؤْمِنٌ…”

    Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre,

    Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

    “Zinakâr, zina ederken mümin olarak zina etmez…”

    (B5578 Buhârî, Eşribe, 1)

    YanıtlaSil
  105. Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 514
    Sonuç olarak, her Müslüman bu dünyada imtihan için bulunduğunun farkında olarak başına gelen sıkıntılar karşısında sabretmesini bilmeli ve bunun kendisi için Allah katında büyük bir mükâfat vesilesi olduğunun bilinciyle sorunlarını halletmeye çalışmalıdır. Zira hayattan vazgeçmeden, sabrederek ve Allah"a sığınarak sıkıntılarla mücadele etmek, Müslüman olmanın gereğidir. İntihar ise mücadeleden kaçıştır. Allah"ın verdiği emanete ihanettir.

    Can bu tende, bu bedende emanettir. Dolayısıyla inanan insan, emanete ihanet etmemelidir. İnsanoğlu için en büyük hedef Müslüman olmak, Müslüman ölmektir. Nitekim Yüce Allah da bizden bunu istemektedir: “Ey iman edenler! Allah"a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün.” 22



    Dipnotlar

    22 Âl-i İmrân, 3/102.

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ ﴿102﴾

    YanıtlaSil

  106. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    296 1 Ben ve duası kabul olunmak şanından olan her Peygamber, şu yedi sınıf insana lanet etmiştir: Allah'ın kitabına ilavede bulunan. Allah'ın kaderini tezkib eden. Allah'ın haram kıldığını helal sayan. Ehli beytim hakkında Allah'ın haram kıldığını helal sayan. Sünnetimi küçümseyerek terk eden. Ganimette hak gözetmeyen. Mevkiini suistimal ederek, Allah'ın aziz ettiğini zelil ve zelil ettiğini aziz eden. Hz. Amr İbni Şeğavi (r.a.)
    296 2 Allah, kıyamet gününde, yedi kimsenin yüzüne bakmaz, onları tezkiye etmez ve onları alemlerle birlikte ilk girenlerle beraber Cehenneme sokar; meğer tevbe ederler, meğer tevbe ederler, meğer tevbe ederler. Kim de tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder. Bu yedi sınıf kimse şunlardır: Elini nikah eden, erkek erkeğe yakınlaşan (fail ve mef'ul) içkiye devamlı olan, ana babasını yardım istiyecek kadar döven, lanet edilinceye kadar komşusuna eza eden, komşusunun karısı ile zina eden. Hz. Enes (r.a.)
    296 3 Yedi şey vardır ki, ecri, kul öldükten sonra da kabrinde olduğu halde, kendi hesabına yazılmakta devam eder: Bir ilim öğretmek, bir ark açmak, bir kuyu kazmak, hurma ağacı yetiştirmek, mescid yaptırmak, mushaf miras bırakmak, ölümünden sonra kendisine istiğfar edecek salih evlad bırakmak. Hz. Enes (r.a.)
    296 4 Yedi yerde namaz caiz olmaz: Beytullahın üstünde, kabristanda, mezbelede, mezbahada, hamamda, deve yatan yerde, cadde ortasında. Hz. Ömer (r.a.)
    296 5 Yedi haslet vardır ki, onlar bütün hayırları toplamıştır: İslamiyeti ve ehlini sevmek, onlarla hem meclis olmak. Emin olmamak lazım dır ki, şer üzerinde olan bir adam ola ki hayra döner ve hayır üzerinde ölür. Yine emin olmamalıdır ki, hayır üzerinde olan bir adam da şerre döne ve şer üzerinde öle. Binaenaleyh, senin kendi nefsin hakkında bildiklerin (kusurların) seni başkalarıyla meşgul olmaktan alıkoysun. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
    296 6 Altı meclis vardır ki, onlardan birinde bulunan mümini Allah tekeffül eder: Mescidde cemaatte bulunma, hasta ziyaretinde bulunma, cenazede bulunma, müslümanın kendi evinde oturması, tazim ettiği ve saygı duyduğu adil hükümdarın yanında bulunma ve ona yardım etme. Hz. İbni Amr (r.a.)
    296 7 Altı şey kıyamet alametlerindendir: Benim ölümüm, Kudüsün fethi, bir adama bir dinar (altın para) verildiği halde azımsaması, her müslümanın evinde ateşi duyulan fitne, koyun boynuzu kıvrımları gibi insanlar arasında ölüm çokluğu, Rumun gadri. Şöyle ki; her biri oniki bin kişilik seksen sancakla müslümanların üzerine yürümeleri. (Amik ovasında vukua gelecek hadise) Hz. Muaz (r.a.)
    296 8 Ey ümmet! Altı şey vardır ki, onlar olmadan kıyamet kopmaz: Peygamberinizin vefatı. Aranızda malın artması. Öyle ki, bir adama onbin dirhem (gümüş para) verilecek de yine öfkelenecek. Sizden her erkeğin evine bir fitne. Koyun boynuzu kıvrımları gibi ölüm çokluğu, Beni esferle aranızdaki sulh. Öyle ki, kadının hamileliği süresi gibi dokuz ay toplanırlar, sonra söze gadirlik yaparlar. Medine'nin fethi. Denildi ki: "Hangi Medine?" Buyurdu ki, Kostantaniyye (Roma'nın fethi) Hz. İbni Amr (r.a.

    YanıtlaSil
  107. Kıyamet Alametleri
    14. 11.2006.
    Cubbeli Ahmed Hocaefendi.
    Amik ovasında vukua gelecek hadise.

    YanıtlaSil
  108. İstanbul başkent olacak
    Yuksel Celik

    YanıtlaSil

  109. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    23 1 Sizden biri, müslümanlar arasında hüküm vermek durumunda kaldığı zaman, sesini iki hasımdan birine yükselttiğinden daha fazla diğerine yükseltmesin. Hz. Ümmü Seleme (r.anha)
    23 2 Allah Teala müslim bir kulunu, bedenine bir musibetle ibtilaya maruz bıraktığı zaman, Aziz ve Celil olan Allah meleklerine şöyle buyurur: "Onun için evvelce işlemekte olduğu amelin en iyisini yazın." Eğer Allah o kuluna şifa verirse onu günahtan yıkar ve temirler. Eğer ruhunu kabz ederse onu bağışlar. Ve rahmetine nail kılar. Hz. Enes (r.a.)
    23 3 Allah teala bir kula buğz ettiği zaman, ondan hayayı soyup alır. Hayayı alınca da o kimseyi sen sevmeyen ve sevilmeyen bir şahıs olarak görürsün. Allah, emaneti de ondan alır. Emanet alınınca, merhameti de alır. Merhamet alınınca da İslam'ın esasını da o kimseden alır. İslam'ın esası alınınca da, o kimseyi artık kovulmuş bir şeytan olarak görürsün. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    23 4 Müslümanlar alimlerine buğz ettikleri, çarşı pazarlarını süsledikleri ve para toplamak için evlendikleri (Kadınla malı için evlenmek) zaman, Allah onları şu dört hususla mubtela kılar. Zamandan kıtlık, sultandan zulüm, hakimlerden hıyanet, düşman saldırısına maruz kalma. Hz. Ali (r.a.)
    23 5 Köle kaçtığı zaman, tekrar efendisine dönünceye kadar namazı kabul olunmaz. Hz. Cerir (r.a.)
    23 6 Sizden biriniz yatmağa geldiği zaman şöyle desin: "Ey göklerin ve yerlerin Rabbi olan Allahım! Sen bizim ve herşeyin Rabbisin. Herşeyin tasarrufu Senin elindedir. Evvel sensin, Senden önce bir şey yok. Ahir de sensin, Senden sonra da bir şey yok. Sen Batınsın. Senin gizliliğinden öteye bir şey yok. Bizi fakirlikten zenginliğe eriştir. Borcumuzu bize ödettir Allahım". Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    23 7 Sizden biri yatağına gireceği zaman, gömleğini çıkarıp onunla yatağını silsin, temizlesin. Zira o bilmez ki yatağından kalktıktan sonra yatağına bir şey oldu mu? (böcek, akreb v.s girdi mi?) Sonra sağ yanı üzerine yatsın ve şöyle dua etsin: "Ya Rabbi! Senin adını anarak sağ yanımı yere koydum. Ancak senin yardımınla kaldırabilirim. Eğer ruhumu kabzedersen ona merhamet eyle. Eğer onu geri verirsen salih kullarını muhafaza ettiğin şekilde onu koru Allahım". Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    23 8 Sizden biri bir meclise gelince selam versin. Oturma gözüküyorsa otursun. Kalkıp gitmek isterse yine selam versin. Zira birinci selam ikinci selamdan evla değildir. (İkinci selama da ihtiyaç vardır.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    23 9 Sizden biri helaline yakın olduktan sonra tekrar yaklaşmak isterse, önce abdest alsın. Hz. Ebû Said (r.a.)
    23 10 Sizden biri helaline yakın olduktan sonra tekrar yakın olmak isterse, taharet alsın. Hz. Ömer (r.a.)
    23 11 Sizden biri helaline yakın olmak istediğinde örtünsün, helalini de örtsün. Onlar merkeb çıplaklığı gibi üryan olmasınlar. (Allah'dan haya, meleklerden edep, şeytandan da kaçınmak için.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    23 12 Sizden biri helaline yakın olduğu zaman örtünsün. Vahşi merkeblerin çıplaklığı gibi soyunmasın. Hz. Utbe (r.a.)
    23 13 Sizden biri defi hacet esnasında kıbleyi önüne almasın ve arkasını da döndürmesin. Batı veya doğu cihetine dönsün. Hz. Ebû Eyyub (r.a.)

    YanıtlaSil
  110. HABÎB en-NECCÂR
    حبيب النجّار
    İslâmî kaynaklara göre Yâsîn sûresinde kıssası anlatılan kişi.
    İlişkili Maddeler
    YÂSÎN SÛRESİ
    Kur’ân-ı Kerîm’in otuz altıncı sûresi.
    ANTAKYA
    Akdeniz bölgesinde Hatay ilinin merkezi olan şehir.

    Müellif:
    SÜLEYMAN ATEŞ
    Kur’ân-ı Kerîm’de, “karye” halkını Hakk’a davet etmek için bir şehre (Karye) gelen iki elçiye destek olmak üzere bir üçüncüsünün gönderildiği, halkın bunlara karşı çıktığı, sadece şehrin uzak bir yerinden gelen bir kişinin iman edip onları desteklediği ve bu kişinin, açıkça ifade edilmemekle beraber âyetin gelişinden anlaşıldığına göre şehir halkı tarafından öldürüldüğü, onun imanı sayesinde cennete girdiği, kendisine kötülük eden şehir halkının ise bir sayha ile helâk edildiği anlatılmaktadır (Yâsîn 36/13-29).

    Müfessirlere göre elçilerin adları Yuhannâ, Pavlus ve Şem‘ûnü’s-Safâ (Simun Petrus), gönderildikleri şehir ise Antakya’dır. Bunların tebliğini kabul eden mümin kişinin adı da Habîb b. Mûsâ, Habîb b. İsrâil veya Habîb b. Mer‘î’dir. Tefsir kitaplarında Habîb’in neccâr (dülger), ipekçi, kassâr (bez ağartan) veya ayakkabıcı olduğu, günlük kazancının yarısını ailesine ayırıp diğer yarısını tasadduk ettiği, cüzzam hastalığına yakalandığı için şehirden uzak bir yerde oturup ibadetle meşgul olduğu, iman ettiğini açıklayıp halkı da iman etmeye çağırınca taşlanarak, linç edilerek veya hızarla kesilerek öldürüldüğü, kesilmiş başını eline alıp yürüdüğü rivayet edilir. Kur’an’daki âyetlerin üslûbu Hz. Peygamber zamanında bu kıssanın bilindiğini göstermektedir. “Bir misal olarak şu şehir halkını onlara anlat” meâlindeki âyetle (Yâsîn 36/13) kıssa hatırlatılarak şehir halkının âkıbetinden ibret alınması öğütlenmektedir. Bu şehrin neresi olduğu, hadisenin ne zaman vuku bulduğu ve iman ettiği bildirilen şahsın kimliği konusunda hadislerde de bir bilgi bulunmamaktadır.

    Kur’ân-ı Kerîm’de Semûd kavmi (Hûd 11/67; el-Kamer 54/31), Medyen ehli (Hûd 11/94), Lût kavmi (el-Hicr 15/73) ve Ashâbü’l-Hicr (el-Hicr 15/83) gibi kavimlerin Allah’ın elçilerini dinlemedikleri için bir sayha ile helâk edildikleri belirtilmektedir. Yâsîn sûresinde söz konusu edilen şehrin bu kavimlerden birine ait olup olmadığı bilinmemektedir. Müfessirlerin olayın meydana geldiğini söyledikleri Antakya’da milâttan sonra 35 yılında bir deprem olduğu bilinmekteyse de bunun Kur’an’da anlatılan hadise ile ilgisinin tesbit edilmesi mümkün değildir.

    Diğer taraftan tefsir kitaplarında elçileri bu şehre Hz. Îsâ’nın gönderdiği rivayet edilir. Hıristiyan kaynaklarında Hz. Îsâ’nın tebliğ faaliyeti esnasında Antakya’ya elçi yolladığına dair bilgi yoktur. Onun semaya urûcundan sonra Kudüs’teki hıristiyanlar tarafından bu şehre gönderilen Barnaba Tarsus’tan Saul’ü de (Pavlus) yanına çağırmış, ikisi birlikte bir yıl süre ile orada yeni dini yaymışlardır (Resullerin İşleri, 11/22-26). Pavlus ile Barnaba Antakya’da iken daha sonra Simun Petrus da oraya gitmiştir (Galatyalılar’a Mektup, 2/11). Ancak Ahd-i Cedîd’de Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssaya benzer bir olay yer almamaktadır.

    YanıtlaSil

  111. Ahd-i Cedîd’de sözü edilen Agabus’un (Resullerin İşleri, 11/27-28) Habîb en-Neccâr olduğu ileri sürülmüşse de (İA, V/1, s. 9) bunu ispat edecek hiçbir delil yoktur (EI2 [Fr.], III/1, s. 12-13). Agabus’la ilgili Ahd-i Cedîd’deki bilgi şöyledir: “O günlerde Yeruşalim’den Antakya’ya bazı peygamberler indiler. Bunlardan Agabus adlı biri kalkıp bütün dünya üzerinde büyük bir kıtlık olacağını Ruh vasıtasıyla bildirdi; bu da Klavdius’un günlerinde oldu” (Resullerin İşleri, 11/27-28). Ahd-i Cedîd’de Agabus’un bu hadiseden sekiz yıl sonra Kaysâriye’deki faaliyetinden de bahsedilir (Resullerin İşleri, 21/10-11). Grekler, Agabus’un Hz. Îsâ’nın seçtiği yetmiş şâkirdden biri olduğuna ve Antakya’da şehid edildiğine inanırlar (DB, I/1, s. 259). Ancak, Agabus şehid edilmişse de nerede öldürüldüğü bilinmemektedir (EI2 [Fr.], III/1, s. 13).

    Antakya’da Habîbünneccâr (Silpius) dağının eteklerinde, aslı bir Roma tapınağı iken Bizans döneminde kiliseye, İslâmî dönemde camiye çevrilen ve aynı adı taşıyan binanın altındaki üç mezardan birinin ona ait olduğu ileri sürülmektedir.


    BİBLİYOGRAFYA
    Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXII, 155-162.

    Makdisî, el-Bedʾ ve’t-târîḫ, III, 130-131.

    Sa‘lebî, ʿArâʾisü’l-mecâlis, s. 308-310.

    Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXVI, 51-61.

    Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXII, 220-228.

    İsmâil Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân, İstanbul 1384, VII, 377-388.

    “Habîbünneccâr”, İA, V/1, s. 9-10.

    G. Vajda, “Ḥabīb al-Nad̲j̲d̲j̲ar”, EI2 (Fr.), III/1, s. 12-13.

    E. Jacquier, “Agabus”, DB, I/1, s. 259.

    YanıtlaSil
  112. (Sefere), kâtip, kitap yazıcı, hattat mânalarına gelir.Bu kelimenin aslında örtülü bir şeyi açmak ve süpürmek mânasıda vardır.Genellikle "yazıcı" veya "elçi" olan melekler mânasında anlamak daha isâbetli olacaktır.
    80/Abese Suresi Ayet 11-22
    Hakk'ın Dâveti
    Kur'ân-ı Kerim
    Meâli Ve Tefsiri.cilt. 5.sy.367.

    YanıtlaSil
  113. KİRÂMEN KÂTİBÎN
    الكرام الكاتبون
    İnsanların söz ve davranışlarını kaydeden melekler.
    İlişkili Maddeler
    MELEK
    Allah’ın emirlerine tam itaat eden iyi nitelikteki ruhanî varlıklara verilen ad.
    AMEL DEFTERİ
    İnsanların dünyada benimsediği inanç ve işlediği fiillerin kaydedildiği belge.

    Müellif:
    İLYAS ÜZÜM
    Sözlükte “yazan, kayda geçiren” anlamındaki kâtib ile “iyi, dürüst ve değerli” anlamındaki kerîm kelimesinin çoğulundan oluşan kirâmen kâtibîn terkibi “değerli yazıcılar” mânasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de ceza ve mükâfat günü olarak nitelendirilen kıyametin vukuunu inkâr edenlere hitap edilirken insanların üzerinde yaptıklarını bilen gözetleyicilerin bulunduğu ifade edilir ve bunların Allah nezdinde makbul yazıcılar olduğu belirtilir (el-İnfitâr 82/9-12). Âyetin “makbul yazıcılar” anlamındaki kısmı cümle kuralları gereği kirâmen kâtibîn şeklini almıştır. Bazı hadis rivayetlerinde ise “el-kirâmü’l-kâtibûn” terkibi de geçmektedir (Müslim, “Zühd”, 17).

    Kur’an’da yazıcı meleklere atıfta bulunan çeşitli âyetler vardır. Allah’ın insana şah damarından daha yakın olduğu, kişinin sağında ve solunda karşılıklı oturan iki meleğin (mütelakkī = alıcı) bulunduğu ve onun ağzından çıkan her sözü meleğin kaydettiği belirtilmektedir (Kāf 50/16-18). Her ne kadar Muhammed Esed “iki alıcı” ile, insanın içinde üstünlük kurmak için mücadele eden iç dürtü ile aklın kastedildiğini söylüyorsa da (Kur’an Mesajı, s. 1062-1063) bunun isabetli olmadığı anlaşılmaktadır. Zira bütün müfessirler, bu ifadenin sevapları ve günahları yazan iki meleğe işaret ettiğini ittifakla söylediği gibi (meselâ bk. Taberî, XXVI, 98; Âlûsî, XXVI, 179-181), gerek âyetin bağlamı gerekse diğer bazı âyetlerde yazıcı meleklere açıkça temas edilmiş olması bunun insanın iç duyguları ve aklıyla yorumlanamayacağını göstermektedir. Aynı sûrede, sûra üfürüldükten sonra insanın mahşere “sürücü” (sâik) ve “şahit”le gideceğini belirten âyet de (Kāf 50/21) bazı müfessirlerce iyilik ve kötülükleri yazan iki melek, bazılarınca sürücü olan ayrı bir melek, şahit ise yazıcı melek olarak kabul edilmiştir (Âlûsî, XXVI, 183-184; Elmalılı, VI, 4515). Diğer taraftan müşriklerin kendi aralarındaki sırları ve gizli konuşmaları kimsenin işitmediği yolundaki zanlarının yanlışlığına temas edilen âyette, “Yanlarında bulunan elçilerimiz her şeyi yazmaktadır” (ez-Zuhruf 43/80) cümlesi de açıkça yazıcı melekleri anlatmaktadır. Bazı âyetlerde yazma işi doğrudan Allah’a izâfe edilmekteyse de (el-Enbiyâ 21/94; el-Câsiye 45/29) bu beyanı müfessirler O’nun tarafından görevlendirilen melekler şeklinde yorumlamışlardır (Fahreddin er-Râzî, XXVII, 272). Ayrıca insanların benimsediği inançların ve işlediği bütün fiillerin tesbit edilmiş olup kıyamet gününde yazılı bir belge (kitap) halinde kendilerine sunulacağı (el-İsrâ 17/13-14), bu belgenin cennete gireceklere sağdan, cehenneme gireceklere soldan veya arkadan verileceği (el-Hâkka 69/19-26; el-İnşikāk 84/7-12) bildirilmektedir. Yazılı belgeden bahseden âyetler dolaylı olarak yazıcılara da işaret etmektedir. Yazıcı melekler -Kāf sûresindeki âyet hariç (50/17)- çoğul şeklindeki kelimelerle zikredilmiştir. Müfessirler adı geçen sûredeki âyetten hareketle bunların sayısının iki olduğunu, diğer âyetlerde bütün insanların yazıcı meleklerine işaret edildiği için çoğul olarak kullanıldığını söylemişlerdir (a.g.e., XXXI, 83). Kur’ân-ı Kerîm’de kaydedici meleklerin kayıtlarını nereye yazdıkları belirtilmemiştir. Kıyamet gününde yazılı belgelerden başka insanın el ve ayak gibi organlarının da konuşacağını ifade eden âyetler (Yâsîn 36/65; Fussılet 41/20-21) dikkate alındığında bu kaydın insanın fizik yapısı üzerine yapılmış olacağını söylemek mümkün görünmektedir.

    YanıtlaSil

  114. Hadislerde de bazan doğrudan, bazan yazıcılık fonksiyonlarına atıf yapılarak kirâmen kâtibînden söz edilmektedir. Hesap gününde insanların işledikleri kötülükleri organlarının haber vereceği bildirilmiş, ayrıca kirâmen kâtibînin yazdıklarının şahitlik olarak yeteceği (Müslim, “Zühd”, 17), yazıcı meleklerin kayıtlarının asla zulüm niteliği taşımayacağı (Tirmizî, “Îmân”, 17), kul kötü bir fiil yapmaya niyet ettiğinde onu işlemedikçe Allah’ın meleklere bunu yazmamalarını, işlediği takdirde ise bir kötülük olarak kaydetmelerini, iyi bir fiile niyet etmesiyle bir sevap, o fiili gerçekleştirmesiyle ondan yedi yüze kadar sevap yazmalarını emrettiği (Buhârî, “Tevḥîd”, 35), cuma günleri meleklerin camilere gelip giriş sırasına göre insanların alacağı sevapları kaydettikleri (Buhârî, “Cumʿa”, 24; “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6) belirtilmiştir.

    İlmi her şeyi kuşattığı halde Allah’ın amelleri yazmak üzere melekleri görevlendirmesinin insanları sorumluluk gerektiren bütün düşünce, söz ve tutumlarında dikkatli olmaya teşvik etmesi, kıyamet günü hesap sırasında dünyada yapılanlarla ilgili somut delillerin bulunması, hakla bâtılın, haklı ile haksızın herkes tarafından belgeleriyle birlikte bilinip ayırt edilmesi gibi hikmetlere bağlı olduğunu söylemek mümkündür.

    BİBLİYOGRAFYA
    Buhârî, “Tevḥîd”, 35, “Cumʿa”, 24, “Eẕân”, 126, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6; Müslim, “Îmân”, 203, 204, “Zühd”, 17; Tirmizî, “Daʿavât”, 129, “Îmân”, 17; Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Muṣannef (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî), Beyrut 1403/1983, II, 328; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXVI, 98; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 228; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXVII, 272; XXXI, 82-83; Kurtubî, et-Teẕkire fî aḥvâli’l-mevtâ ve umûri’l-âḫire, Kahire 1407/1987; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, Kahire, ts. (Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), IV, 482; Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXVI, 179-181, 182-184; XXX, 65; Elmalılı, Hak Dini, VI, 4514-4515; Ahmed Hasan eş-Şeyh, el-Melâʾike, Trablus 1991, s. 41-42; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı (trc. Cahit Koytak – Ahmet Ertürk), İstanbul 1997, s. 1062-1063.

    YanıtlaSil
  115. İBN BERRÎ
    ابن برّي
    Ebû Muhammed Abdullah b. Berrî b. Abdilcebbâr b. Berrî el-Makdisî el-Mısrî (ö. 582/1187)
    Lugat ve nahiv âlimi.
    İbn Berrî’nin et-Tenbîh ve’l-îżâḥ adlı eserinin ilk iki sayfası (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 5234)

    Müellif:
    İSMAİL DURMUŞ
    5 Receb 499 (13 Mart 1106) tarihinde Kahire’de doğdu. Aslen Kudüslü olduğu için Makdisî, Mısır’da doğup büyüdüğü için Mısrî, temayüz ettiği ilmî sahalar dolayısıyla da Lugavî ve Nahvî nisbeleriyle anılır. İbn Berrî küçük yaşta Kur’an’ı ezberledi. Ailenin adını yaşatacak büyük bir âlim olmasını isteyen babası gördüğü bir rüya üzerine (Safedî, XVII, 83-84) onu nahiv tahsiline yönlendirdi. Mısır ve Suriye (Dımaşk) ulemâsı ile Endülüs’ten Mısır’a göç eden âlimlerden başta lugat ve nahiv olmak üzere edebiyat, şiir, ahbâr, hadis, tefsir ve fıkıh okuyan İbn Berrî, Dîvân-ı İnşâ’da görev yapabilecek seviyede ilmî ve edebî kültüre sahip oldu. İbnü’l-Kattâ‘ es-Sıkıllî ve Muhammed b. Abdülmelik eş-Şenterînî’den nahiv, lugat ve edebiyat öğrenimi gördü. et-Tenbîh ve’l-îżâḥ adlı eserinde İbnü’l-Kattâ‘ın etkisi açıkça görülür. Nahiv, lugat ve edebiyat âlimi Muhammed b. Berekât es-Saîdî ile nahiv ve edebiyat âlimi Abdülcebbâr b. Muhammed el-Meâfirî de hocaları arasında yer alır. Ebû Sâdık el-Medînî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed er-Râzî, Ali b. Abdurrahman el-Hadramî, İbnü’l-Mufaddal el-Makdisî gibi âlimlerden hadis dinleyen İbn Berrî (İbn Hallikân, III, 108; Zehebî, s. 140), ayrıca kitapçı olan babasının dükkânından aldığı kitapları okuyarak kendini yetiştirdi. Hocası Muhammed b. Berekât es-Saîdî’nin ölümü üzerine yirmi bir yaşlarında iken Dîvân-ı İnşâ’ya başkâtip ve “mutasaffıh” olarak tayin edildi. Burada diğer kâtipler tarafından hazırlanan her türlü resmî yazı ve mektuptaki yazım hatalarını düzelten İbn Berrî’nin (İbn Hallikân, III, 108; İbnü’l-Kıftî, II, 110-111) bu görevinin ne kadar sürdüğü konusunda kaynaklarda bilgi yoktur. Bir süre Kahire’de Amr b. Âs Camii’nde lugat, nahiv, kıraat ve hadis dersleri veren, Fustat’taki el-Câmiu’l-atîk’te hadis hocalığı da yapan İbn Berrî 27 Şevval 582 (10 Ocak 1187) tarihinde Kahire’de vefat etti.

    İbn Berrî özellikle lugat ve nahiv sahalarında, hataların tesbit ve tashihinde yoğunlaşan eleştiri ağırlıklı hâşiye, ta‘lik ve şerhler kaleme almıştır. Şerh ve hâşiye ile tenkidi birleştirmek onun üslûbunun temel özelliğidir. Nahiv alanında Sîbeveyhi’ye özel sevgisi ve Basra mektebine temayülü bulunmakla birlikte kendine has görüşleri de mevcuttur. Eleştirilerinde gerçek bir âlime yakışır tarzda nazik davranmış, kendisinden önceki âlimlere saygıda kusur etmemiştir. Onun edep, terbiye ve tevazuuna hayran olan Tâcü’l-ʿarûs müellifi Zebîdî, Fîrûzâbâdî’nin Cevherî’nin eṣ-Ṣıḥâḥ’ını eleştirirken kullandığı, “Cevherî hata etti” ifadesindeki kabalığa dikkat çekerek İbn Berrî’nin Cevherî’nin hatalarını açıklarken kullandığı, “Durum zikredildiği gibi değildir” sözündeki nezaketi övmektedir.

    YanıtlaSil

  116. İbn Berrî’nin en ünlü öğrencisi nahiv âlimi Îsâ b. Abdülazîz el-Cezûlî’dir. Cezûlî’nin el-Ḳānûn (el-Muḳaddimetü’l-Cezûliyye) adıyla tanınan nahiv muhtasarı İbn Berrî’nin derslerinde tuttuğu notlardan meydana gelmiştir (İbn Hallikân, III, 108). Cezûlî’nin öğrencisi İbn Mu‘tî’de İbn Berrî’nin tesiri görülür. Kıraat ve nahiv âlimi Ebû Tâhir İsmâil b. Zâfir el-Ukaylî, Ebü’l-Hüseyin (Seltü’l-Fîl) en-Nahvî, nahiv, lugat ve edebiyat âlimi Süleyman b. Benîn b. Halef ed-Dakīkī, hadis hâfızı Abdülganî el-Cemâîlî, nahiv âlimi Abdülmün‘im b. Sâlih et-Teymî, nahiv âlimi Mühezzebüddin Mühelleb b. Hasan el-Mühellebî, muhaddis Ebû Ömer Muhammed b. Ahmed b. Kudâme, fıkıh ve hadis âlimi İbn Şâs da İbn Berrî’nin seçkin öğrencileri arasında yer alır. Selâhaddîn-i Eyyûbî, el-Melikü’l-Kâmil ve el-Melikü’l-Azîz İmâdüddin gibi Eyyûbî melik ve emîrlerinin birçoğu ve Mısır’ın ileri gelen devlet ricâli onun ders halkalarına katılmış ve aralarından kendisinden icâzet alanlar da olmuştur (İbnü’l-Kıftî, II, 110; İbn Tağrîberdî, VI, 127, 227-228). İbn Hallikân da Mısır’da İbn Berrî’nin öğrencilerinden okuyup icâzet aldığını kaydeder (Vefeyâtü’l-aʿyân, III, 109).

    Eserlerinden keskin bir zekâya sahip titiz bir araştırmacı olduğu anlaşılan İbn Berrî’nin son derece saf ve temiz kalpli olması gafil ve dalgın olduğuna dair bir hikâyenin (Yâkūt, XII, 56-57; İbnü’l-İmâd, VI, 449) uydurulmasına yol açmış olmalıdır. Eserlerinde dalgınlık izi göremeyenler bu hikâyeyi günlük hayatında dalgın olduğu şeklinde yorumlamışlardır. Dîvân-ı İnşâ gibi son derece dikkat isteyen bir görevde bulunması, derslerini melik ve emîrlerin ilgiyle takip etmiş olması ve eserlerinde gaflet ve dalgınlık izi bulunmaması bu fıkranın uydurma olduğunu göstermektedir.

    Eserleri. 1. et-Tenbîh ve’l-îżâḥ (ifṣâḥ) ʿammâ vaḳaʿa (mine’l-vehm) fî (Kitâbi)’ṣ-Ṣıḥâḥ. Cevherî’nin eṣ-Ṣıḥâḥ’ı üzerine kaleme alınmış en mükemmel hâşiye ve eleştiridir. İbn Berrî, 576’da (1180) yazmaya başladığı eserde eṣ-Ṣıḥâḥ’taki eksik kelimeleri tamamlamış, nahiv ve sarfla ilgili bilgileri değerlendirmiş, kökü yanlış veya ihtilâflı kelimelerin köklerini tesbit etmiş, anlam ve yorum hatalarını düzeltmiş, örnek eksikliğini gidermiştir. Eser Lisânü’l-ʿArab’ın beş temel kaynağından biri olup özeti Emâlî İbn Berrî adıyla Lisânü’l-ʿArab’da nakledilmiştir. İbnü’l-Kıftî, İbn Berrî’nin eṣ-Ṣıḥâḥ üzerine düştüğü notların başkaları tarafından düzenlenerek buna et-Tenbîh ve’l-îżâḥ adının verildiğini kaydeder (İnbâhü’r-ruvât, II, 110). Safedî ise eserin ilk iki cildini İbn Berrî’nin yazdığını, onun vefatı üzerine Abdullah b. Muhammed el-Endelüsî tarafından tamamlandığını ve toplam sekiz cilt olduğunu söyler (el-Vâfî, XVII, 82). Diğer bir rivayete göre de İbn Berrî, eserini hocası İbnü’l-Kattâ‘ın yazmaya başladığı hâşiye üzerine kurmuştur (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1072). Ancak eserdeki üslûp birliği bu rivayetin doğru olmadığını göstermektedir. İbnü’l-Kattâ‘ın da eṣ-Ṣıḥâḥ üzerine bir hâşiyesi bulunması böyle bir karışıklığa yol açmış olabilir. Ayrıca Lisânü’l-ʿArab’da eserden yapılan nakillerin son maddelere kadar gelmiş olması eserin tamamının İbn Berrî tarafından yazıldığını ortaya koymaktadır. et-Tenbîh ve’l-îżâḥ’ın Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Fâtih, nr. 5234) tam bir nüshasının bulunduğu (Şeşen, I, 40), Konya Yusuf Ağa Kütüphanesi’nde ise (nr. 214 veya 6813) üçüncü cüzünün mevcut olduğu (Sezgin, I, 29) şeklindeki tesbitler de bu durumu teyit etmektedir. Öte yandan Kâtib Çelebi et-Tenbîh ile el-Îżâḥ’ı iki ayrı eser olarak gösterir (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 214; II, 1072). el-Îżâḥ’ın İbn Berrî’ye ait olması, et-Tenbîh’in İbnü’l-Kattâ‘, İbn Berrî ve Bestî’nin hâşiyelerinden meydana gelmiş olması da mümkündür

    YanıtlaSil
  117. Eserin “vḳṣ” maddesine kadar olan iki cildi yayımlanmıştır (I, nşr. Mustafa Hicâzî, Kahire 1980; II, nşr. Abdülâlim et-Tahâvî, Kahire 1981). 2. Fevâʾid mülteḳaṭa muḫtâre min Kitâbi Ḥavâşi’ṣ-Ṣıḥâḥ. Önceki eserden yapılmış seçmeler olup yirmi üç varaklık bir nüshası Köprülü Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (Fâzıl Ahmed Paşa, nr. 1521). 3. Ḥâşiye (Ḥavâsin) ʿalâ Dürreti’l-ġavvâṣ. Harîrî’nin, âlimlerle edip ve yazarların dil hatalarına dair Dürretü’l-ġavvâṣ fî evhâmi’l-ḫavâṣ adlı eserine hâşiye olarak yazılmıştır. Eseri Ahmed Tâhâ Hasânîn Sultân, İbn Zafer’in hâşiyesiyle birlikte Ḥavâşî İbn Berrî ve’bn Ẓafer ʿalâ Dürreti’l-ġavvâṣ fî evhâmi’l-ḫavâṣ li’l-Ḥarîrî (Kahire 1411/1990), Abdülhafîz Fergalî Ali el-Karanî de asıl Dürretü’l-ġavvâṣ’ın metniyle birlikte Dürretü’l-ġavvâṣ ve şerḥuhâ ve ḥavâşîhâ ve tekmiletühâ adıyla neşretmişlerdir (Beyrut 1417/1996). 4. Ḥâşiye ʿale’l-Muʿarreb li’bni’l-Cevâlîḳī. İbnü’l-Cevâlîkī diye de anılan Mevhûb el-Cevâlîkī’nin Arapça’ya başka dillerden girmiş (muarreb) kelimelere dair eserine yapılmış bir hâşiyedir. Eleştiri ağırlıklı olan eserde ilgili kelimeler alfabetik olarak dizilmiş, kök, iştikak ve anlam hataları düzeltilmiş, eksik olan muarreb kelimeler tamamlanmıştır. Eser Arapçalaştırma, yabancı kelimeleri Arapça kalıplara uydurma usulüne dair bir mukaddime ile başladığından Fi’t-Taʿrîb ve’l-muʿarreb adıyla yayımlanmıştır (nşr. İbrâhim es-Sâmerrâî, Beyrut 1405/1985). Hâtim Sâlih ed-Dâmin, Mülâḥaẓât ʿalâ Kitâbi Ḥâşiyeti İbn Berrî ʿalâ Kitâbi’l-Muʿarreb adıyla eseri değerlendiren bir çalışma yapmıştır (Küveyt 1986). 5. Ḥâşiye ʿalâ Tekmileti’l-Cevâlîḳī. Taʿḳībâtü İbn Berrî adıyla da anılan eser (Brockelmann, GAL Suppl., I, 492), Harîrî’nin Dürretü’l-ġavvâṣ’ına Cevâlîkī tarafından yazılan tekmilenin hâşiyesidir. Çeşitli yazmalarda et-Tekmile (fîmâ yelḥamü fîhi’l-ʿâmme), Tekmile ve ẕeyl (ʿalâ Dürreti’l-ġavvâṣ), (Tekmiletü) Iṣlâḥı mâ taġleṭu fîhi’l-ʿâmme, Ḫaṭaʾü’l-ʿavâm adlarıyla anılan eser (Brockelmann, GAL, I, 332; Suppl., I, 488, 492), halkın yaptığı dil yanlışlarına dair olup âlimlerin dil hatalarıyla ilgili Dürretü’l-ġavvâṣ’ın zeylidir. Tekmile’deki hataların tashihi, eksiklerin tamamlanması ile eserin tenkidinde yoğunlaşan İbn Berrî’nin hâşiyesi, İzzeddin et-Tenûhî tarafından Ḥavâşî ʿalâ Tekmileti ıṣlâḥı mâ taġleṭu fîhi’l-ʿâmme adıyla yayımlanmıştır (Dımaşk 1355/1936). 6. el-Lübâb fi’r-red ʿalâ İbni’l-Ḫaşşâb. İbnü’l-Haşşâb’ın Harîrî’nin el-Maḳāmât’ı üzerine yazdığı eleştiriye reddiyedir. Bu eleştiri ve karşı eleştiri yazma nüshalarda değişik adlarla ve birlikte geçmektedir (a.g.e., I, 493-494). İbnü’l-Haşşâb’ın reddiyesi müstakil olarak yayımlanmış (Kahire 1326), daha sonra her iki reddiye birlikte (İstanbul 1328/1910) el-Maḳāmât’ın zeyli olarak (Kahire 1329) ve Şerḥu Maḳāmâti Ḥarîrî içinde (Beyrut 1388/1968) basılmıştır. Ayrıca Hâkim Mâlik, İbn Berrî’nin reddiyesini doktora çalışması olarak tahkik edip neşretmiştir (Bağdad 1981). Eserin, İbnü’l-Haşşâb tarafından yazılan Dürretü’l-ġavvâṣ (li’l-Ḥarîrî) adlı reddiyeye cevap olduğuna dair bilgi ise yanlıştır (krş. Süyûtî, Buġyetü’l-vuʿât, II, 34). Abdüllatîf el-Bağdâdî, İbnü’l-Haşşâb ve İbn Berrî’nin reddiyelerini değerlendiren el-İntiṣâf beyne İbn Berrî ve İbni’l-Ḫaşşâb fî kelâmihimâ ʿale’l-Maḳāmât (el-Ḥâşiyetü’l-Laṭîfe) adıyla bir eser yazmıştır. 7. Ġalaṭü (Aġlâṭü)’ḍ-ḍuʿafâʾ mine’l-fuḳahâʾ (min ehli’l-fıḳh). Fukaha tarafından yanlış olarak kullanılan 100 kadar kelimeyle ilgili olan eser ilk defa Ch. C. Torrey tarafından Orientalische Studien’de (Th. Nöldeke gewidmet I [1906], s. 211-224) yayımlanmış, daha sonra Nâsır b. Sa‘d er-Reşîd (Mecelletü’l-baḥs̱i’l-ilmî ve’t-türâs̱i’l-İslâmî, III [Mekke 1400/1980], s. 353-365), Hâtim Sâlih ed-Dâmin (MMİIr., XXXVI/3 [Bağdad 1965], s. 168-206) ve Îyd Mustafa Dervîş (ʿÂlemü’l-kütüb, XIII/1 [Riyad 1412]) tarafından neşredilmiştir. Eser ayrıca Erbaʿatü kütüb fi’t-taṣḥîḥi’l-luġavî içinde de yayımlanmıştır (Beyrut 1407/1987, s. 96-142)

    YanıtlaSil
  118. 8. Cevâbü’l-mesâʾili’l-ʿaşr el-mütʿıbe li (ile)’l-ḥaşr. Melikü’n-nühât lakabıyla tanınan Ebû Nizâr Hasan b. Sâfî el-Bağdâdî’nin bazı âyet, hadis, şiir ve sözlerdeki gramer ve i‘rab meselelerinde eski nahiv âlimlerine, özellikle Sîbeveyhi’ye muhalefet ettiği on meseleye İbn Berrî tarafından verilmiş cevaplardan oluşur. Alemüddin es-Sehâvî Sifrü’s-saʿâde’sinde (II, 779-846) on meseleyi ve cevaplarını, cevap verenin adını belirtmeden zikretmiş, Süyûtî ise bu eserden yaptığı nakilde cevap verenin İbn Berrî olduğunu açıklamıştır (el-Eşbâh, III, 381-386). Bu on meseleyi ve cevaplarını Teẕkiretü’n-nüḥât’ında kısmen nakleden (s. 164-171, 596-599) Ebû Hayyân el-Endelüsî cevap sahibinin Ahmed b. Muhammed İbnü’l-Cebbâb el-Celîs (ö. 648/1250) olduğunu söylemiştir. İbn Berrî’nin öğrencisi olan bu zatın muhtemelen eserin râvisi olması Ebû Hayyân’ı yanıltmış olmalıdır. Eser Muhammed Ahmed ed-Dâlî tarafından neşredilmiştir (Dımaşk 1418/1997). 9. Şerḥu şevâhidi’l-Îżâḥ. Konulara göre düzenlenen eser, Ebû Ali el-Fârisî’nin Arap gramerine dair el-Îżâḥ ile et-Tekmile adlı eserlerinde geçen şiir örneklerinin şerhi olup Îyd Mustafa Dervîş tarafından yayımlanmıştır (Kahire 1985). 10. Mesâʾil mens̱ûre fi’t-tefsîr ve’l-ʿArabiyye ve’l-meʿânî. Bazı âyet ve şiirlerdeki anlam ve gramer meselelerinin izahına dair olan eseri Hâtim Sâlih ed-Dâmin neşretmiştir (MMİIr., XLI/1 [Bağdad 1990], s. 1-36). 11. el-Ems̱âlü’l-ʿArabiyye (Dımaşk 1988). 12. en-Naṣîḥa fi’l-edʿiyeti’ṣ-ṣaḥîḥa. Hz. Peygamber’den nakledilen dua niteliğindeki sahih hadisleri toplayan bir kitaptır (Beyrut 1985).

    Muhammed Ahmed ed-Dâlî, İbn Berrî’nin Risâle fî “lev” li’l-imtinâʿ, Faṣlun fî şurûṭi’l-ḥâl ve aḥkâmihâ ve aḳsâmihâ, Mesâʾil süʾile ʿanhâ adlı risâlelerini tahkik ettiğini, ancak henüz neşredemediğini söyler (Cevâbü’l-mesâʾili’l-ʿaşr, neşredenin giriş, s. 29-30). Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki bir mecmuada (Şehid Ali Paşa, nr. 2740), İbn Berrî’nin çeşitli gramer meseleleriyle bazı müşkil âyetlerin nahiv ve i‘rab bakımından açıklanmasına dair birkaç risâlesi yer almaktadır. Bu risâlelerin bir kısmı Sehâvî’nin Sifrü’s-saʿâde’siyle (II, 747-752) Süyûtî’nin el-Eşbâh’ında da (IV, 217-227) nakledilmiştir. Müellifin ayrıca Tâcü’l-ʿarûs’ta kendisinden nakillerin yer aldığı el-Furûḳ ile el-İḫtiyâr (el-İḫbâr) fi’ḫtilâfi eʾimmeti’l-emṣâr (Îżâḥu’l-meknûn, I, 49; Hediyyetü’l-ʿârifîn, I, 457), Şerḥu Edebi’l-kâtib (li’bn Ḳuteybe) ve Ḥâşiye ʿale’l-Müʾtelif ve’l-muḫtelif (li’l-ʿÂmidî) adlı eserlerinin bulunduğu kaydedilmektedir.

    Hartwig Derenbourg ile Carl Brockelmann, Muhammed İbnü’s-Sakkāt’a (VI./XII. yüzyıl) ait İḫtiṣârü’l-ʿarûż (el-Ġumûz min mesâʾili’l-ʿarûż) adlı eser üzerine yazılmış şerhi İbn Berrî’ye nisbet etmişlerse de bu şerh İbn Berrî er-Ribâtî et-Tâzî’ye (ö. 730/1330) aittir (krş. İbnü’d-Demâmînî, s. 231). Yine kendisinden iki beyit dışında (İbn Tağrîberdî, VI, 104) şiir nakledilmediği halde Lisânü’l-ʿArab’da “ḥâl” ve “ḫâl” kelimelerinin çeşitli anlamlarını açıklayan iki didaktik kasidenin İbn Berrî’ye izâfe edilmesi de yanlış olmalıdır. Nitekim Ebû Hilâl el-Askerî “ḫâl” ile ilgili kasideyi Sa‘leb’e nisbet etmiştir (Kitâbü’ṣ-Ṣınâʿateyn, s. 475-476).

    YanıtlaSil

  119. BİBLİYOGRAFYA
    İbn Berrî, Ġalaṭü’ḍ-ḍuʿafâʾ mine’l-fuḳahâʾ (nşr. Hâtim Sâlih ed-Dâmin, Erbaʿatü kütüb fi’t-taṣḥîḥi’l-luġavî içinde), Beyrut 1407/1987, neşredenin girişi, s. 100-110; a.mlf., Cevâbü’l-mesâʾili’l-ʿaşr (nşr. M. Ahmed ed-Dâlî), Dımaşk 1418/1997, neşredenin girişi, s. 5-7, 24-45; a.mlf., Fi’t-Taʿrîb ve’l-muʿarreb ve hüve’l-maʿrûf bi-Ḥâşiyeti İbn Berrî ʿalâ Kitâbi’l-Muʿarreb li’bni’l-Cevâlîḳī (nşr. İbrâhim es-Sâmerrâî), Beyrut 1405/1985, neşredenin girişi, s. 11-14; Ḥavâşî İbn Berrî ve İbn Ẓafer ʿalâ Dürreti’l-ġavvâṣ fî evhâmi’l-ḫavâṣ li’l-Ḥarîrî (nşr. Ahmed Tâhâ Hasânîn Sultân), Kahire 1411/1990, neşredenin girişi, s. 8-17, 31-64; Lisânü’l-ʿArab, “ḥvl”, “ḫyl” md.leri; Ma‘mer b. Müsennâ, Mecâzü’l-Ḳurʾân (nşr. Fuat Sezgin), Kahire 1374/1955; Ebû Hilâl el-Askerî, Kitâbü’ṣ-Ṣınâʿateyn (nşr. Müfîd Kumeyha), Beyrut 1404/1984, s. 475-476; Yâkūt, Muʿcemü’l-üdebâʾ, XII, 56-57; İbnü’l-Kıftî, İnbâhü’r-ruvât, II, 110-111; İbn Hallikân, Vefeyât, III, 108-109; Ebû Hayyân el-Endelüsî, Teẕkiretü’n-nüḥât (nşr. Afîf Abdurrahman), Beyrut 1986, s. 164-171, 596-599; Zehebî, Târîḫu’l-İslâm: sene 581-590, s. 138-140; Abdülbâkī b. Abdülmecîd el-Yemânî, İşâretü’t-taʿyîn fî terâcimi’n-nüḥât ve’l-luġaviyyîn (nşr. Abdülmecîd Diyâb), Riyad 1986, s. 161; Safedî, el-Vâfî, XVII, 80-84; İbnü’d-Demâmînî, el-ʿUyûnü’l-ġāmize (nşr. Hassânî Hasan Abdullah), Kahire 1415/1994, s. 231; İbn Tağrîberdî, en-Nücûmü’z-zâhire, VI, 103-104, 127, 227-228; Sehâvî, Sifrü’s-saʿâde (nşr. M. Ahmed ed-Dâlî), Dımaşk 1403/1983, II, 747-752, 779-846; Süyûtî, el-Eşbâh ve’n-neẓâʾir fi’n-naḥv (nşr. Abdülilâh Nebhân v.dğr.), Dımaşk 1985, III, 381-386; IV, 217-227; a.mlf., Buġyetü’l-vuʿât, II, 34; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 214; II, 1072; İbnü’l-İmâd, Şeẕerât (Arnâût), VI, 449-450; Îżâḥu’l-meknûn, I, 49; Hediyyetü’l-ʿârifîn, I, 457; Brockelmann, GAL, I, 134, 332; Suppl., I, 488, 492-494, 529; Sezgin, GAS, I, 29; Ramazan Şeşen, Nevâdirü’l-maḫṭûṭâti’l-ʿArabiyye fî mektebâti Türkiyâ, Beyrut 1975, I, 40; Hakîm Mâlik, İbn Berrî ve cühûdühü’l-luġaviyye, Bağdad 1981; Ahmed Abdülgafûr Attâr, Muḳaddimetü’ṣ-Ṣıḥâḥ, Beyrut 1404/1984, s. 161-162; Îyd Mustafa Dervîş, İbn Berrî ve cühûdühû fi’n-naḥv ve’l-luġa ve’t-taṣrîf, Kahire 1405/1985; Hâtim Sâlih ed-Dâmin, Mülâḥaẓât ʿalâ Kitâbi Ḥâşiyeti İbn Berrî ʿalâ Kitâbi’l-Muʿarreb, Küveyt 1986; Kannevcî, el-Bülġa fî uṣûli’l-luġa, Beyrut 1408/1988, s. 400; Abdülâl Sâlim Mekrem, el-Medresetü’n-naḥviyye, Küveyt 1410/1990, s. 47-52; a.mlf., “İbn Berrî el-Mıṣrî”, ME, XL/5 (1968), s. 376-381; Ahmed Muhtar Ömer, “Kitâbü’t-Tenbîh ...”, MMMA, XXVI/1 (1982), s. 395-405; M. Ben. Cheneb, “Ibn Barrī”, EI (Fr.), II, 390; H. Fleisch, “Ibn Barrī”, EI2 (Fr.), III, 755-756.

    YanıtlaSil
  120. TA‘RÎB
    التعريب
    Yabancı kelime ve terimlerin Arapçalaştırılması, bir yabancı dildeki eserlerin Arapça’ya çevrilmesi ve Araplaştırma anlamlarında bir terim.

    Müellif:
    NASUHİ ÜNAL KARAARSLAN
    Sözlükte “Arapçalaştırmak, Araplaştırmak” mânasındaki ta‘rîb terim olarak Arapça’ya giren yabancı kelimelerin bu dilin kalıplarına ve fonetik kurallarına uydurulması, yabancı bir eserin Arapça’ya tercüme edilmesi, aslen Arap olmayan bir kimse veya toplumun Araplaştırılması, uzun süre yabancı egemenliğinde kaldıktan sonra bağımsızlıklarına kavuşan Arap ülkelerinde resmî dilin Arapçalaştırılması, modern dönemde ortaya çıkan bilim ve teknoloji terimlerine Arapça karşılıklar bulunması gibi anlamlar ifade eder. İ‘râb kelimesi de aynı mânada kullanılmıştır; muarreb veya mu‘reb “Arapçalaşmış” demektir. Araplar, komşu oldukları veya aynı coğrafyada yaşadıkları milletlerin dillerine kelimeler verdikleri gibi onlardan kelimeler almışlardır. İslâm öncesi dönemde Arapça’nın en çok alıntı yaptığı diller Farsça’nın yanı sıra Ârâmîce-Süryânîce, İbrânîce ve Habeşçe gibi Sâmî dillerle birlikte Rumca diye adlandırılan Yunanca ve Latince’dir. Daha sonra İslâm’ın yayılmasıyla birlikte başka dillerden de kelimeler alınmıştır. Yabancı kelimeler çok erken dönemlerden itibaren Arap dilcilerinin dikkatini çekmiş, eserlerinde bunlara bölümler ayırarak Kur’an dili olan Arapça’nın saflığının korunması yönünde gayret göstermişlerdir. Konuyla ilgili ilk eser Abdullah b. Abbas’a nisbet edilen el-Luġāt fi’l-Ḳurʾân olup eserde Arap lehçeleri farklı diller şeklinde değerlendirildiğinden bunlara ait kelimeler yabancı kelimelerle birlikte zikredilmiştir. Bir kabileden ayrılıp başka bir kabileye katılan kişiye verilen dahîl sıfatı bir yabancı dilden değişime uğramadan Arapça’ya geçen kelimeler için de kullanılmıştır. Arapça’nın fonetik ve morfolojik yapısına uygun hale getirilen yabancı kelimelere de muarreb denilmiştir. Annesi ve babası ya da bunlardan biri Arap olmadığı halde Arap toplumu içinde yetişen kimseye müvelled adı verildiği gibi bunlar tarafından türetilmiş veya kendi dillerinden Arapça’ya girmiş kelimelere de bu ad verilmiştir. Ancak dahîl, muarreb ve müvelled eş anlamlı olarak da kullanılmıştır (İbn Düreyd, I, 25). Muarreb konusunda yazılan ilk müstakil eser Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī’nin el-Muʿarreb mine’l-kelâmi’l-aʿcemî’sidir. Bu eserin eksiklerini tamamlamak amacıyla yaklaşık 3000 yabancı kelimenin incelendiği Abdullah b. Ahmed el-Bişbîşî’ye ait et-Teẕyîl ve’t-tekmîl li-me’stuʿmile mine’l-lafẓi’d-daḫîl adlı eser de klasik kaynakların dışına çıkılmaması ve bunların da yeterince kullanılamaması yüzünden çok eksik kalmıştır (bk. el-MUARREB). Bu eserin telhisi Câmiʿu’t-taʿrîb bi’ṭ-ṭarîḳi’l-ḳarîb adıyla Abdullah el-Alâî tarafından yapılmıştır.

    Arap dilcileri yabancı kelimeleri genelde hoş karşılamamakla birlikte ta‘rîb konusunu dil bilimi açısından incelemişlerdir. Önce Sîbeveyhi, ardından ona uyarak İbn Sîde ve Ebû Hayyân el-Endelüsî muarreb kelimeleri üçe ayırmıştır. 1. Araplar’ın kurallara göre Arapçalaştırarak dillerine kattıkları, kalıpları yönünden Arapça kelimelerle tam benzerlik gösteren kelimeler. 2. Değişikliğe tâbi tutmakla birlikte Arapça kalıplara sokmadıkları kelimeler. 3. Hiçbir değişiklik yapmadan kullandıkları kelimeler. İlk grupta yer alanlar adı geçen dilciler tarafından Arapça’dan sayılmış, diğerleri sayılmamıştır. Cevâlîkī, muarreb kelimeleri sarf yönünü göz önüne alıp “ed-dîbâc” ve “Mûsâ” örneklerinde olduğu gibi harf-i ta‘rif alan ve almayan diye ikiye ayırmıştır (İbn Sîde, XIV, 39; Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, s. 56; Süyûtî, el-Müzhir, I, 270-271).

    YanıtlaSil
  121. Dil âlimleri, muarreb kelimeleri belirlemede öncelikle Arapça’nın fonetik ve morfolojik yapısına uyumu göz önüne almışlardır. Arapça bir kelimede cîm-sâd, cîm-kāf, sîn-zâl, ṭâ-cîm gibi ikili harfler bir araya gelemeyeceğinden ciṣṣ, mencenîḳ, sâẕec, ṭâcin vb. kelimelerin yabancı olduğu anlaşılır. Yine hemze-nûn-kāf, sâd-lâm-cîm, sîn-dâl-ḫâ gibi üçlemeler Arapça’da kök oluşturmaz (Meḳāyîsü’l-luġa, I, 148, 152; II, 303; İbn Düreyd, III, 316; Radıyyüddin es-Sâgānî, II, vr. 121a; Abdullah b. Muhammed el-Alâî, s. 22). Şekil yönünden ise Arapça’da bulunamayacağı kaydedilen, aralarında “fa‘lûl, fa‘vûl, fav‘ûl” kalıplarının da bulunduğu yirmi dört kalıp ölçü olarak belirlenir (Abdullah b. Muhammed el-Alâî, neşredenin girişi, s. 49-51). Ancak bu kriterlerde dilcilerin görüş birliğine vardıkları söylenemez. Zira Halîl b. Ahmed’e göre Arapça bir kelimede “lâm”dan sonra şîn gelmediği halde Ezherî’ye göre bu mümkündür (Lisânü’l-ʿArab, “lşş” md.). Yabancı kelimelerin Arapça ses ve biçim kurallarına uyumu, bazı seslerin eklenmesi ve Arapça’da yer almayan bir kısım seslerin mahreçlerine yakın olanlarla değiştirilmesiyle gerçekleştirilir. İbn Cinnî’nin kanaatine göre Araplar yabancı isimleri birden fazla şekle dönüştürüp kullanabilmişlerdir (Abdullah b. Muhammed el-Alâî, s. 20). Dolayısıyla Farsça asıllı olup Arapça’da on dokuz farklı biçimde telaffuz edilen “girânpôst” örneğinde olduğu gibi diğer muarreb kelimelerin de birçok söylenişi ortaya çıkmıştır (Eddî Şîr, s. 40). Bu durum Kur’an’da da görülür. İbrâhâm, İbraham, Âbrâhim, İbrahum, Âbrâhûm ve İbrâhîm gibi altı farklı şekilde Arapça’ya geçen bu isim Kur’an’da yalnız son şekliyle kullanılmışken Cebrâîl ile Cibrîl ve cehennem ile cahîm âyet veya hadislerde yer almıştır.

    Muarreb kelimelerle ilgili tartışma konularının başında bu kelimelerin Kur’an’da varlığı meselesi gelmektedir. Kur’an’da yabancı kelimelerin bulunmadığı görüşü, “Eğer onu yabancı dilden bir Kur’an yapsaydık, ‘Âyetlerinin tafsilâtlı şekilde açıklanması gerekmez miydi? Arap olana yabancı dilden Kur’an olur mu?’ diyeceklerdi” meâlindeki âyetle (Fussılet 41/44), Kur’an’ın Arapça indirildiğini ifade eden diğer beyanların (Yûsuf 12/2; eş-Şûrâ 42/7) yanlış yorumuna ve Arapça’nın kutsallaştırılmasına dayanmaktadır. Bu görüşün savunucularından Şâfiî Arapça’nın en zengin dil olduğunu, onu Peygamber’den başkasının tam mânasıyla idrak edemeyeceğini, dolayısıyla Kur’an’da yabancı kelime bulunduğunu ileri sürenlerin Arapça’nın bu yönünü bilmediklerini söyler. Ebû Ubeyde Ma‘mer b. Müsennâ’nın Kur’an’da yabancı kelimenin varlığı görüşüne tepkisi daha serttir. Kur’an’ın açık bir Arapça ile indirildiğini, onda Arapça’nın dışında kelimelerin yer aldığını söylemenin aşırılık olduğunu belirtir. Taberî, tefsirinin birçok yerinde bir taraftan Kur’an’daki yabancı kökenli kelimelerle ilgili rivayetleri aktarırken diğer taraftan Arapça ve Farsça’da kullanılan kelimelerin sadece bu dillere ait görülmesinin cehalet sayıldığını, bunların lafız ve mâna olarak her iki dilde de görüldüğünü ileri sürer ve iki milletten birinin diğerine üstün olamayacağını bu fikrine gerekçe gösterir (Câmiʿu’l-beyân, VII, 262). Aslında âyetlerde Kur’an’ın Arapça olduğunun ifade edilmesi bazı kelimelerinin yabancı dillerden gelmesine engel değildir. Kur’an’da bu ifadeyle dilin milliyetine değil işlevsel niteliğine vurgu yapılmakta ve aslı hangi dilden olursa olsun Araplar’ca kullanılan kelimeler Arapça sayılmaktadır. Ayrıca “Kur’ân-ı Arabî” terkibi, Resûl-i Ekrem ile bazı sahâbîler tarafından öğrenilmesi tavsiye edilen “fasih Arapça” (bâdiye Arapça’sı) anlamındaki Arabiyye ile de ilgili olabilir ya da Hz. İsmâil’in diyarı Arabe’ye nisbet olabilir. Nitekim Hz. Peygamber “kasvere, hüzü’, ucâb” kelimelerini öz Arap olduğu halde anlamadığını, dolayısıyla bunların Arapça sayılamayacağını belirten kimseye bir Arap kabilesine mensup yaşlı bir zatın söz konusu üç kelimeyi bir deyişte kullandığını söylemiş ve bunu kelimelerin Arapça veya Arapçalaşmış olmasının ölçüsü diye görmüştür.

    YanıtlaSil
  122. Kur’an’da yabancı kelimelerin bulunduğunu kabul edenler arasında Abdullah b. Abbas, Mücâhid b. Cebr, Saîd b. Cübeyr, İkrime el-Berberî ve Atâ b. Ebû Rebâh gibi isimler yer almaktadır. “Gece kalkmak” anlamındaki “nâşie” (el-Müzzemmil 73/6) ve “aslan” mânasındaki “kasvere”nin (el-Müddessir 74/51) Habeşçe oluşu gibi Kur’an’da yer alan yabancı kelimelere dair birçok rivayet İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Sîbeveyhi el-Kitâb’ında, Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm el-Ġarîbü’l-muṣannef, İbn Kuteybe Edebü’l-kâtib, Zeccâc İʿrâbü’l-Ḳurʾân, İbn Düreyd el-Cemhere, İbn Cinnî el-Ḫaṣâʾiṣ, Seâlibî Fıḳhü’l-luġa ve İbn Sîde el-Muḫaṣṣaṣ adlı eserlerinde ve diğer birçok müellif sözlüklerinde Kur’an’daki yabancı kökenli kelimelere yer vermiştir. Bu tür kelimeleri ilk defa müstakil bir eserde toplayan müellif Süyûtî’dir. el-Müheẕẕeb fîmâ vaḳaʿa fi’l-Ḳurʾân mine’l-muʿarreb adlı eserinde 118 kelimeyi inceleyen müellife göre muarreb kelimeler başka dillerden alınmış olmakla birlikte bazı değişikliklerle Arapça’ya dönüştürülmüş ve bu dilin birer unsuru haline gelmiştir. Dolayısıyla bunların Arapça veya yabancı olduğunu savunanların bakış açılarına göre haklı sayıldığını ifade etmiştir.

    Modern dönemde bilim, teknoloji ve sanat alanlarındaki gelişmelere, özellikle Batı’da üretilen kelime ve terimlere karşılık bulma ihtiyacına bağlı olarak Arap dünyasında ta‘rîb çalışmalarını yürütmek ve desteklemek amacıyla birçok kuruluş teşkil edilmiştir. Bunların ilki 1919’da Dımaşk’ta oluşturulan el-Mecmau’l-ilmiyyü’l-Arabî’dir (Mecmau’l-lugati’l-Arabiyye). Bu kurumun temel görevi bilim ve teknoloji alanlarında terimlere Arapça karşılık bulmaktır. Kahire’de 1932’de el-Mecmau’l-melekî li’l-lugati’l-Arabiyye adıyla açılan kuruluşun başlıca görevi Arapça’nın yeniden canlandırılmasını sağlayacak yolları araştırmaktı. Kurum ilk yıllarında imlâ ve gramere yönelik çalışmalar yapmış, Cemal Abdünnâsır döneminde çalışmalarını bilimsel ve teknolojik terimlere Arapça karşılıklar bulma işine yoğunlaştırmıştır. Ta‘rîb çalışmalarını yürüten diğer kuruluşlar, 1947’de Bağdat’ta oluşturulan el-Mecmau’l-ilmiyyü’l-Irâkī ile 1961’de Ürdün’de Lecnetü’t-ta‘rîb ve’t-terceme adıyla kurulup 1976’da ismi Mecmau’l-lugati’l-Arabiyyeti’l-Ürdünî olarak değiştirilen kurumdur. Bu kurumların çalışmalarını uyumlu hale getirmek amacıyla 1962’de Rabat’ta günümüzde Arap Birliği Eğitim Kültür ve Bilim Teşkilâtı’na (ALECSO) bağlı olan Mektebü tensîkı’t-ta‘rîb tesis edilmiştir. Uluslararası birçok sempozyum düzenleyen kurum el-Lisânü’l-ʿArabî adıyla bir dergi yayımlamaktadır. 1989’da Dımaşk’ta el-Merkezü’l-Arabî li’t-ta‘rîb ve’t-terceme ve’t-te’lîf ve’n-neşr kurulmuştur. Bu merkezin hedefi yabancı dillerde yayımlanmış önemli çalışmaların Arapça’ya, ayrıca bilim, sanat ve edebiyat alanındaki bazı Arapça eserlerin yaygın dillere tercümesine yöneliktir (EI2 Suppl. [İng.], s. 794).

    Arap milliyetçileri, siyasal ve kültürel sömürgecilikten kurtulmanın en önemli yollarından biri olarak ta‘rîbe büyük önem vermiş, dolayısıyla bu hareket çağdaş Arap siyasetinde önemli bir role sahip olmuştur. Arap milliyetçiliği söyleminin henüz ortaya çıkmadığı XIX. yüzyılın başlarında Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa, Arapça kullanımının temellerini atmış, 1835’te Mısır’da eğitimin modernleştirilmesi çabalarına yönelik Medresetü’l-elsün’ü açmıştır. Bu okul sadece mütercim yetiştirmekle kalmamış, aynı zamanda Batı dillerinde yazılmış birçok metnin Arapça’ya çevrilerek yayımlanmasını sağlamış, ta‘rîb ideolojisi ve metodolojisinin öncülüğünü yapmıştır. Medresetü’l-elsün’de yeni teknik terimlere Arapça karşılıklar bulunmaya çalışılmıştır. XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında Arap milliyetçiliğinde dil birçok aydının katkısıyla birleştirici bir etken durumuna gelmiştir.

    YanıtlaSil
  123. Abdurrahman el-Kevâkibî, Arap siyasal birliği ve kültürel dirilişini İslâmî birlik ve dirilişin müjdecisi olarak değerlendirmiş, Arapça’nın bütün müslümanların ortak dili sayıldığını ileri sürüp daha sonraki seküler Arap milliyetçilerine zemin hazırlamıştır. Mârûnî bilim adamı İbrâhim el-Yâzicî eğitimli kesimin kullandığı fasih Arapça’nın, farklı dinî ve kültürel eğilimlerin yol açtığı ayırımları aşarak birleştirici bir rol oynadığını söylemiştir. Ayrıca Arap milletinin kültürel kimliğinin ve siyasal bağımsızlığının sürdürülebilmesi için Araplar’ın kendi dillerini yabancı kelimelerden korumaları gerektiğini belirtmiştir. Çözüm olarak da yabancı kelime ve isimlerin ya Arap fonolojisi ve morfolojisine uydurulmasını veya açık biçimde yabancı isimler halinde Arapça kelimelerden ayrı tutulmasını önermiştir (a.g.e., s. 791; Suleiman, s. 98-99, 102).

    Arap milliyetçiliğinin gelişmesinde Jön Türkler’in etkisinin bulunduğu söylenir. İttihat ve Terakkî Cemiyeti 1876 Osmanlı anayasasının belirlediği, devletin resmî dilinin Türkçe olduğu hükmünü teyit etmekle kalmamış, bu politikanın hayata geçirilmesi için bazı kararlar almıştır. Bütün devlet memurları ve meclis üyelerinin “Türkçe ile muamelede bulunmaları” tâlimatı verilmiş, ilkokullarda Türkçe zorunlu hale getirilmiş, orta ve yüksek öğrenimde öğretim Türk diliyle yapılmıştır. Bu politikaya The Arab Congress ve el-Cem‘iyyetü’s-sevriyyetü’l-Arabiyye gibi kurumlarla Abdülganî el-Ureysî gibi aydınlar tepki göstermiştir. I. Dünya Savaşı’nın ardından daha önce Osmanlı Devleti’ne bağlı olan Arap bölgelerinde İngiliz ve Fransız manda yönetiminin baskısıyla İngilizce ve Fransızca’dan Arapça’ya yönelik bir tehdit ortaya çıkmıştır. Buna karşılık Abdullah el-Alâylî, bütün milliyetçilerin millî dil dışındaki dillerden uzaklaşıp özgürleşme konusunda toplumu ikna etmeye çalışmalarını istemiştir. Zekî el-Arsûzî gerçek Arap dehasının İslâm’dan önce olgunlaşan Arap dilinde yattığını, hıristiyan ve müslüman bütün çağdaş Araplar’ın Arap dilini ihya etmek suretiyle bu millî kimliği canlandıracaklarını ileri sürmüştür (Suleiman, s. 154-157; EI2 Suppl. [İng.], s. 791). İki dünya savaşı arasında Cezayir, Fas ve Tunus’ta Fransız yönetimine karşı muhalefet şiddetlenmiştir. Çünkü Fransız sömürgeciliği bu üç ülkede Fransızca’nın resmî dil yapılmasını hedeflemekteydi. Bu sebeple Mağrib bölgesindeki bağımsızlık hareketlerinde İslâm dininin yanı sıra Arapça, birleşmenin ve millet olmanın temel unsuru gibi kabul edilmiştir.

    Arapça’yı hâkim dil kılma anlamıyla ta’rîb, bir dereceye kadar sömürge sonrası bütün Arap devletleri tarafından devlet kurma girişiminin tamamlayıcı öğesi şeklinde görülmüştür. Ayrıca ta‘rîb, çağdaş fasih Arapça’nın Arap devletleri arasında olduğu kadar kendi içlerinde ortak dil haline getirilmesi için desteklenmesi anlamına geliyordu. Ta‘rîb programının hedefi, Avrupa emperyalizminin geride bıraktığı İngilizce veya Fransızca konuşan seçkin zümreye veya Arap ülkelerinde konuşulan diğer bazı dillerin yol açtığı etnik parçalanmaya karşı millî kimliğin oluşmasına zemin hazırlamaktı (EI2 Suppl. [İng.], s. 792). Suriye ve Irak’ta Sâtı‘ el-Husrî’nin yönetiminde eğitimin bütün kademelerinde Arapça müfredatın yürürlüğe konulması, ders kitaplarının Arapça’ya çevrilmesi ve bu dersleri verebilecek öğretmenlerin yetiştirilmesi şeklinde Arapçalaştırma politikaları yürütülmüştür. 1950’ler boyunca etkin olan panarabizm politikaları dil meselesine ayrı önem vermiş ve tek bir Arap milletinin oluşumunun anahtarı olarak dil birliğinin üzerinde durmuştur. Bunun sonucunda Mısır, Suriye ve Irak’ta yabancı dillerin etkisi iyice azalmıştır. Mısır’da fasih Arapça bütün derslerde eğitim dili olarak teşvik edilmiştir

    YanıtlaSil
  124. Lübnan’da ise bu ülkenin Arapça ve Fransızca konuşan iki dilli bir karaktere sahip bulunduğunu savunanların yanı sıra bu görüşe şiddetle karşı çıkarak Fransızca’nın Lübnan’ı sömürgeleştiren ülkenin dili olduğu görüşünü ileri süren Kemal Yûsuf el-Hâc gibi Mârûnî yazarları da çıkmıştır (a.g.e., s. 793; Suleiman, s. 206, 213). Cezayir, Fas ve Tunus aydınları fasih Arapça’yı millî kimliklerinin ve diğer Arap ülkeleriyle dayanışmanın göstergesi kabul etmiştir. En uzun ve yoğun Fransızlaştırma sürecine tâbi tutulan Cezayir en ateşli Arapçalaştırma politikasını izlemiş, 1960’lardan itibaren iş başına gelen hükümetler eğitimin tamamen Arapçalaştırılması hedefini benimsemiştir. Fas ve Tunus ise Fransızca’ya daha ılımlı yaklaşmış, Fransa ve diğer Avrupa ülkeleriyle bağlarının devam etmesi için iki dilliliği benimsemiştir. Sudan anayasası Arapça’yı cumhuriyetin resmî dili olarak tanımış, ancak diğer yerel ve uluslararası dillerin gelişimini de serbest bırakmıştır. Bağımsızlık sonrası Sudan hükümetleri ise Arapçalaştırma yöntemini sürdürmüştür. Ta‘rîbe dair çalışmalar arasında Muhammed Behcet el-Baytâr’ın el-İştiḳāḳ ve’t-taʿrîb (Dımaşk 1961), Muhyiddin Mehmed Münşî’nin Risâle fi’t-taʿrîb (Uṣûlü’t-taḳrîb fi’t-taʿrîb), Şükrî Faysal’ın ʿAvâʾiḳ fî ṭarîḳı’t-taʿrîb: Mevḳıʿu’n-Nedve min ḥareketi’t-taʿrîb, Taʿrîbü’t-taʿlîmi’l-ʿâlî ve’l-câmiʿî fî rubʿi’l-ḳarni’l-aḫîr, Tâhir el-Cezâirî’nin et-Taḳrîb li-uṣûli’t-taʿrîb (Mısır 1337/1919) adlı eserleri sayılabilir.

    BİBLİYOGRAFYA
    Meḳāyîsü’l-luġa, I, 148, 152; II, 303; Sîbeveyhi, Kitâbü Sîbeveyhi (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1977, IV, 303-304; Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Mahmûd M. Şâkir), Kahire 1388/1968, VII, 262; İbn Düreyd, Cemheretü’l-luġa (nşr. Fr. Krenkow v.dğr.), Haydârâbâd 1344-51, I, 25; III, 316; İbn Sîde, el-Muḫaṣṣaṣ, Kahire 1320, XIV, 39; Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, el-Muʿarreb (nşr. Ahmed M. Şâkir), Kahire 1969, s. 56; Radıyyüddin es-Sâgānî, el-ʿUbâbü’z-zâḫir ve’l-lübâbü’l-fâḫir, Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 4701-4704, II, vr. 121a; Ebû Hayyân el-Endelüsî, İrtişâfü’ḍ-ḍarab min lisâni’l-ʿArab (nşr. Receb Osman Muhammed), Kahire 1418/1998, I, 146; Süyûtî, el-Müzhir (nşr. M. Ahmed Câdelmevlâ v.dğr.), Beyrut 1408/1987, I, 268-294; a.mlf., el-Müheẕẕeb fîmâ vaḳaʿa fi’l-Ḳurʾân mine’l-muʿarreb (nşr. Tihâmî Râcî el-Hâşimî), Muhammediye, ts. (İhyâü’t-türâsi’l-İslâmî), tür.yer.; Abdullah b. Muhammed el-Alâî, Câmiʿu’t-taʿrîb bi’ṭ-ṭarîḳı’l-ḳarîb (nşr. Nasuhi Ünal Karaarslan), Kahire 1416/1995, s. 20, 22, ayrıca bk. neşredenin girişi, s. 49-51; Eddî Şîr, el-Elfâẓü’l-Fârisiyyetü’l-muʿarrebe, Beyrut 1908, s. 40; J. Stetkevych, The Modern Arabic Literary Language, Chicago-London 1970, s. 56-65; Abdullah b. Abbas, el-Luġāt fi’l-Ḳurʾân (nşr. Selâhaddin el-Müneccid), Beyrut 1972, s. 16; Ahmed Matlûb, Ḥareketü’t-taʿrîb fi’l-ʿIrâḳ, Bağdad 1403/1983, s. 18-22; M. Hasan Abdülazîz, et-Taʿrîb fi’l-ḳadîm ve’l-ḥadîs̱, Kahire 1990, s. 39-41, 47; Yasir Suleiman, The Arabic Language and National Identity, Edinburgh 2003, s. 98-99, 102, 154-157, 206, 213; Sohail H. Hashmi, “Taʿrīb”, EI2 Suppl. (İng.), s. 790-794

    YanıtlaSil

  125. ARAMA
    Kelime ara veya sayfa getir:

    Kelime
    SayfaAra
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    409 1 Bir kimse sofradan düşeni yerse kendisinden fakirlik, çocuklarından da ahmaklık gider. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    409 2 Bir kimse sofradan düşeni yerse sevimli çocukla merzuk olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    409 3 Bir insan yer doyar, içer kanar ve şunu söylerse: "Elhamdülillahillezî et'amenî ve eşbe'anî ve sekânî ve ervânî" anasından doğduğu gün gibi günahlarından çıkar. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
    409 4 Bir kimse haramdan bir lokma yerse, kırk gün namazı kabul olunmaz ve kırk sabah duası kabul olmaz. Haramın bitirdiği et Cehenneme daha layıktır ve haramın bir lokması da et bitirir. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
    409 5 Bir kimse Medine'nin şarkı ile garbı arasındaki mahsulden, sabah aç karnına yedi hurma yerse, ona akşama kadar sihir ve zehir tesir etmez. Akşam yerse sabaha kadar zehir zarar vermez. Hz. Amir İbni Saad (r.a.)
    409 6 Bir kimse yemek yediği kabı yalarsa (sünnetlerse) kab ona istiğfar eder. Hz. Nubeyşe El Hüzeli (r.a.)
    409 7 Bir kimse çalınan şeyi bile bile yerse, günahta hırsıza ortak olur. Hz. Meymune binti saad r,a
    409 8 Sizden biri aşûre gününde oruç yedi ise farkına varınca günün kalanını yemesin. Yemeyenler de oruç tutsun. Hz. Muhammed İbni Sayfi (r.a.)
    409 9 Bir kimseye Allah (z.c.hz.) bir nimet verirse "Elhamdülillah"ı çoğaltsın. Kimin kaygısı artarsa "Estağfirullah" desin. Rızkı geciken de "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" sözünü çoğaltsın. Bir kimse misafirken izinsiz oruç tutmasın ve bir kimse misafirken gösterilen yere otursun. Zira ev sahibi evlerin âdetini daha iyi bilir. Allah'ın gadab ettiği bir günah, sahibine kin, hased ve ibadette tenbellik ve rızık hususunda da darlık sebebi olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    409 10 Bir kimse halk kızdığı halde Allah rızasını isterse Allah ondan razı olur. Sonra halkı da ondan razı eder. Kim de Allah'ı gadab ettirerek insanların rızasını isterse, Allah ona gadab eder ve halkı da ona hasım kılar. Hz. Âişe (r.anha)
    409 11 Bir kimse halk kızdığı halde Allah'ın rızasını isterse, Allah halktan gelen şer ve fitneye karşı onu korur ve ona yeter. Kim de Allahı gazablandırarak insanların rızasını isterse, onu halka bırakır ve bir şeyine karşımaz. Hz. Âişe (r.anha)
    409 12 Bir kimse halk sena etsin diye, Allah'a isyan teşkil eden işler yaparsa, insanlardan evvelce kendisini öven, sonra da zem eden bir kimse olur. Hz. Âişe (r.anha)
    409 13 Haya örtüsünü atanı gıybet etmekten mes'uliyet yoktur. Hz. Enes (r.a.)

    YanıtlaSil

  126. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    25 1 Allah Teala bir kulu sevdiğinde, onu kendisini ittihaz eder (Kulu kendisi ile meşgul eder.), zevce ve çocukları ile meşgul etmez. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    25 2 Allah Teala bir kulu sevdiğinde, onu dünyadan korur; sizden birinizin hastasını sudan koruması gibi. Hz. Katade ibni Numen (r.a.)
    25 3 Allah Teala bir kulu sevdiğinde ona dünya işlerini kapar, ahiret işlerini ise açar. Hz. Enes (r.a.)
    25 4 Allah Teala bir kulu sevdiğinde, onun sevgisini meleklerin kalblerine de ilka eder. Bir kula buğz ederse, onun da buğzunu meleklerin kalblerine ilka eder. Sonra da o sevgi veya buğzu insanların kalblerine yerleştirir. Hz. Enes (r.a.)
    25 5 Allah Teala bir kavmi sevdiği zaman onları ibtilaya uğratır. Kim sabrederse ona sabrının karşılığı verilir. Kim de sabretmez şikayete bulunursa, ona da karşılığı verilir. Hz. Mahmud İbni Lebib (r.a.)
    25 6 Allah Teala bir kulu sevdiğinde Cebrail (a.s.)'a şöyle seslenir: "Ben filanı sevdim, sen de onu sev." Cebrail (a.s.) da ayın şeyi semada nida eder. O kimsenin muhabbeti sonra arz ehline indirilir. İşte bu, Allah Teala'nın şu mealdeki kavlinin ifadesidir: "O kimseler ki, iman edip iyi ameller işlediler. Rahman onlar için bir muhabbet kılacaktır." Allah, bir kula buğz ederse Cebrail (a.s.)'a şöyle nida eder: "Ben filana buğz ettim." Cebrail (a.s.) da aynı şeyi semada nida eder. Sonra o kimse için buğz arza indirilir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    25 7 Allah Teala bir kulu sevdiğinde, onu, henüz yapmamış olduğu yedi türlü hayırla sena ettirir. (Sonra da ona tevfik ihsan edip o amelleri yapmaya muktedir kılar.) Bir kula da gadap ettiğinde, ondan, henüz yapmamış olduğu yedi türlü şer ile bahs ettirir. Hz. Ebû Said el Hudri (r.a.)
    25 8 Sizden biriniz kardeşini sevdiği zaman onu sevdiğini kendisine bildirsin. Hz. Mikdad (r.a.)
    25 9 Sizden birisi kardeşini Allah yolunda sevdiği zaman kendisine bildirsin. Zira bu, ülfette daha kalıcı, muhabbette sebat vericidir. Hz. Mücahid (r.a.)
    25 10 Bir kimseyi sevdiğin zaman onunla mücadele (ve münazaa) etme. Ona zulmetme ve zarar verme. Kendisi hakkında kimseye bir şey sorma. Olur ki, ona düşman olan bir kimseye rastlarsın da, o da sana, onda olmayan şeyleri varmış gibi anlatır. Böylece seninle sevdiğin kimsenin arasını açmış olur. Hz. Muaz (r.a.)
    25 11 Bir günah işlediğin zaman derhal tevbe et. (Günah) gizli ise gizli, aleni ise aleni. Hz. Enes (r.a.)
    25 12 Sizden biriniz, müslümanlık görevini güzel yaptığı zaman, amel ettiği her hasene için, kendisine on mislinden yedi yüz katına kadar sevap yazılır. Yaptığı her bir seyyie için ise misli kadar yazılır. Allah'a kavuşuncaya kadar bu böyledir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    25 13 (Helal, haram veya diğer hususlarda) Çeşitli şeylerde ve hadis-i şeriflerin çoğaldığı zamanda doğru yol, sana tereddüt vereni bırakman ve sana itminan vereni almandır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    25 14 Bir yolun genişliği hususunda ihtilafa düştüğünüzde, yolun genişliğini yedi zir'a (arşın) yapınız. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    25 15 Müezzin ezan okumaya başladığı zaman Rab, rahmet elini onun başının üzerine koyar. Ezan bitinceye kadar bu böylece devam eder. Sesinin eriştiği yer vus'atınca ona mağfiret eder. Ezanı bitirdiğinde de Allah teala: "Kulum doğru söyledi. Ey kulum Hakka şehadet ettin. Sana müjde olsun" diye buyurur. Hz. Enes (r.a.)

    YanıtlaSil
  127. Hukukçu, siyasetçi, milletvekili, eski başbakanlardan Adnan Menderes ile Berrin Menderes’in büyük oğlu, Aydın Menderes ve Mutlu Menderes’in kardeşi (D. 1930, İzmir – Ö. 8 Mart 1972, Ankara). Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Cenevre Üniversitesi “Sciences Politiques” Fakültelerini bitirdi. Belgrad Büyükelçiliği Başkatipliği ve 3.(XIV) Dönem Aydın milletvekilliği yapmıştır.
    Adalet Partisi’nden Aydın’dan milletvekili seçildi.18 Aralık 1970 tarihinde kurucuları arasında yer aldığı Demokratik Parti‘nin genel başkan yardımcısı oldu. İpek Kumbaracıbaşı (İpek Kiramer) ile evliliğinden Lale (engelli) ve Işık (Fransa’da yaşıyor) adında iki kız babsıydı. Çift daha sonra boşanmıştır.
    Adnan Menderes'in büyük oğlu, DP Genel Başkan Vekili, Aydın Milletvekili Yüksel Menderes, 42 yaşında iken 8 Mart 1972 günü Ankara’daki evinin mutfağında elinde babasının resmi ve baş ucunda bir Kur'an-ı Kerim olduğu halde havagazı ile intihar etmiştir.
    Kareli bir kağıda yazdığı veda mektubunda “Hayatta kaderin bütün cilveleri beni buldu. Kötü hadiseler karşısında daha fazla tahammül gösteremeyeceğim. Artık yaşama gücümü kaybettim. Babamdan daha kötü gidiyorum.” diye yazmıştır. Yüksel Menderes intihar etmeden önce yazdığı mektupta İpek Kramer’e, “Ne olur eşsiz sevgilim, aşkımızın eseri olan çocuklarımızı sen kabullen” der.
    KAYNAKÇA: Yüksel Menderes intihar etti (gecmisgazete.com, Hürriyet, 08 Mart 1972), Menderes'in Kocasından Ayırdığı Kadınlar.. (gazetevatan.com, 28 Şub 2009), Yaşadığım acılara teşekkür ediyorum (yenisafak.com, 25 May 2017).

    YanıtlaSil

  128. Aydın Menderes hemen anlamıştı abisinin hayatta olmadığını. Sükunetini korumaya çalışarak ?Hayrola nedir?' diye sordu. ?Havagazı' cevabını aldı. Kokuyu alanlar kapıyı açıp Yüksel Bey'i o halde bulmuşlardı.

    Devamını kendisinden dinliyoruz: ?Tam bir muammaydı. Tanıdıklar gelmeye başladı. Oradan eve telefon edemiyorum, anneme ne söyleyeceğim. Ayrılıp eve geldim. Dünyada bir insanın yapacağı en zor işlerden birisi, bir anneye çocuğunun öldüğünü söylemek. Ve o da benim annem aynı zamanda. Babamın acısı var, yaşadığımız olaylar var. Annem nedir diye gözlerime bakıyor. Elden gelen bir şey yok diye durumu anlatıyorum kendisine. ?Oğlum nasıl olur, ben akşam saat 22.30'da abinle telefonda konuştum. Gayet güzel konuştuk.' Kendisi de önceki gün birlikte olduklarını ve her şeyin normal olduğunu anlattı.' Adnan Menderes'in acısına, şimdi de evlat acısını eklemek zorundaydı Berin Hanım. Tam o sırada ailenin yanında bulunan Sadettin Bilgiç'in şu sözleri gerçekten çok anlamlıydı: ?Kesinlikle bunun intihar olduğuna millet ve kamuoyu inanmayacak.'

    İNTİHAR MI, YOKSA...

    Bir gün önce terziye giden, annesiyle sohbet eden, en yakınındakilerin en küçük bir anormallik hissetmediği bir insan, gerçekten havagazını açıp intihar etmiş olabilir miydi?

    Aydın Bey'in cevabı: ?Terazinin iki kefesi de boş kalıyor. Bir gün önceden insan hiçbir işaret vermez mi veya bir durgunluk, düşünce hali olmaz mı? Tabii psikolog ya da psikiyatrist değiliz. Ama bizim gördüğümüz bu.'

    Peki intihar değilse?

    Biri mi girdi eve, giren ne yapar, niçin yapar. Kendisi o saatte kalkıp giyinmiş. Bir yere mi gidecekti de vazgeçti; bu sorular cevapsız. Fakat bir soru cevapsızsa buradan hareketle bu cinayetir, suikasttır, diyebilmek kolay iş değil.

    Kendi yazısıyla bıraktığı notlar?

    ?Orada mektuplar, yazılar var. Ama karalama gibi, okunmuyor. Tamamen yazısı bozulmuş. Havagazının tesiriyle mi böyle bir şey olmuş, kelimeler birbirine karışmış, başka bir şey mi bilmiyoruz. Somut bir şey ortaya çıkana kadar bir şey diyemeyiz. Çünkü hepimizin sorumlulukları var.'

    Sizin kazanız da bir Meclis konuşmanızın ardından geldi. Rahmetli ağabeyinizin vefatı da.

    Sakin bir konuşmaydı, ama çok geniş bir muhtevası vardı. Bir önceki Adalet Partisi hükümeti ve Nihat Erim hükümetleri eleştiriliyordu. Kendisinin siyasi kariyeri açısından önemli bir konuşmaydı. Ama bunlar

    üzerinden bir şey söylemek uygun olmaz.

    Peki 1968 yılında eşinden ayrılmış olmasının üzerinde ciddi bir etkisi var mıydı?

    ?Hayır, ben böyle bir etki hissetmedim. Ayrıca kendisi içine atan yapıda bir insan da değildi. Sürekli konuşur, sohbet ederdik.'

    YanıtlaSil
  129. 1 MART 1978: BU KEZ TRAFİK

    Mutlu Menderes, ailenin ortanca çocuğuydu. 1968 sonbaharında evlenip eşiyle İzmir'e yerleşti. 1970'de Demokratik Parti kurulunca İzmir İl Yönetim Kurulu'nda görev aldı. 1973 seçimlerinde ise tıpkı rahmetli abisi gibi Aydın milletvekili oldu. Önce CHP-MSP hükümeti. Ardından hükümetsizlik, sonra Milliyeçi Cephe hükümeti çalışmaları. Mutlu Menderes, Sadettin Bilgiç'le birlikte hükümetin kurulması için DP'den istifa ederek çalışmalara katıldı ve Adalet Partisi'ne geçti.

    1977 seçimleri için Mutlu Bey kardeşine AP'den aday olması için ısrar etti. Uzun bir ısrarın ardından Aydın Bey teklifi kabul etti. İki kardeşten Mutlu Bey Aydın'dan, diğeri ise Konya'dan milletvekili olarak Meclis'e girdiler.

    Aydın Menderes'ten dinleyelim: ?1978 Şubat ayında yine bütçe müzakereleri. 27 Şubat günü bir akşam dışarıda yemek yedim geldim. Bütçe müzakerelerini izliyoruz. Bir haber geldi. ?Abiniz kaza geçirdi' diye. ?Ya demeyin, nerede' filan derken koşup Numune Hastanesi'ne geldik. Gittik, ameliyattan çıkarmışlar, yoğun bakıma götürüyorlardı abimi. Durum anlamaya çalışıyorduk. Dediler ki, ?Ulus'tan Dışkapı'ya giderken Çankırı caddesinin hemen başında karşıdan karşıya geçerken bir araba çarpmış, Mutlu bey ağır bir beyin travması geçirmiş. Komada, Allah'tan ümit kesilmez.''

    Eve gidip annesine haber verdi. Berin Hanım şaşırmıştı. Nasıl olur oğlum, abin bir-iki saat önce buradaydı. Sevdiği yemekler vardı, onları yedi. Sonra görüşürüz anne deyip ayrıldı.

    ?Gidelim görelim diye alıp annemi getirdim. Komadan filan da bahsetmedim. Geldik, sağolsunlar Sayın Demirel dahil herkes orada. ?Aman bu sefer bize iyi haber verin, kötü haber vermeyin' diye sürekli telefonlar geliyor. Düşünün insanların gösterdiği ilgiyi.'

    ?Ertesi gün 28 Şubat'ta bütün gün annemle hastanedeyiz. Akşam anneme ?Sen git istirahat et' dedim. Eve geldik. 1 Mart çarşamba sabah kalktık. Numune'den telefon dediler. Erken bir saatti, durumu anladım. Anneme babamdan ve abimden sonra bir üçüncüyü söylemek çok zordu. Ama başka kim söyleyecekti?'

    Mutlu Bey'in kazasıyla ilgili neler konuşuldu ailede?

    ?Gece yalnızken taksi çarpmış. Taksici kim? Örgüt üyesiymiş filan denildi. Biz bunlara hiç girmedik. Oralara girilirse bir yere varılmaz, hem de bir şey varsa onu örter diye düşündük. Şu nokta önemli. Her iki abimin cenazesinde de inanılmaz bir kalabalık vardı. Ağlayanlar, gözyaşlarıyla ?Amerika'da Kennedy ailesi, Türkiye'de Menderesler' benzetmesi yapanlar, onbinlerce insan onları son yolculuğunda yalnız bırakmadı.

    YanıtlaSil
  130. VE 15 MART 1996

    Yıllar geçiyor. Aydın Menderes 1995 yılında Refah Partisi'nden İstanbul milletvekili. ANAP-DYP dışarıdan DSP destekli hükümeti kuruluyor. Hükümet programı okunacak ve siyasi parti temsilcileri konuşmalar yapacak.

    ?Sayın Erbakan siyasi konuşmayı benim yapmamı istedi. 10 Mart pazar günü TBMM'de o konuşmayı yaptım. Beğenildi, ses getirmiş oldu. Takip eden hafta sonu partinin bir toplantısı için Antalya'da olunacak. Yola çıktık. Trafik kazası oldu. O anda insanın aklından çok şey geçiyor. Kendi kendime ?1 Mart küçük abim, 8 Mart büyük abim, 15'te de benim kazam. Allah hayıra çıkarsın' dedim.'

    Kendi kazanızla ilgili neredeyse hiç konuşmadınız.

    ?Kazanın önünde arkasında şu var, bu var demedim. Abimler için bir sorumluluğum vardı. Ama insan kendisi olunca, ruhunu karanlığa teslim etmemeli. O kaza benim hayatımın çok kritik bir döneminde ortaya çıktı. Aynı zamanda Türkiye'nin o günden sonraki siyasi gelişmelerini etkileyebilecek bir kazaydı. Ama mukadderat, bir yerde artık söz bitiyor.'

    Ve son bir anekdot aktarıyor: ?Kazadan sonra bir arkadaşım hatırlatmıştı. Shakespeare'in, Jül Sezar'ında ?Eyes of March' diye bir ifade geçiyor.

    Eyes of March.

    Yani Mart'ın gözler

    YanıtlaSil
  131. Türkiye’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 71. Yıl dönümünde, 1950 li yıllardan bu güne tartışılagelen ölüm nedeni ile birlikte suikast iddiaları birbiri ardına eklenen çeşitli senaryolar ile son olarak vasiyeti gündeme geldi. Bunlardan birçoğu sadece söylentide kaldı ancak günümüzde hala tartışılan bir vasiyet meselesi devletin zirvesine kadar ulaştı.

    Atatürk’ün Gizlenen Vasiyeti ile ilgili Meriç Tumluer adında Mersin’li bir vatandaşın yıllardır Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genel Kurmay Başkanlığı ve siyasi parti liderleri ile yaptığı görüşme ve yazışmalar bu güne kadar sonuç vermemiş olsa da konuyu mahkemeye taşıyarak Tumluer’in iddia ettiği Gizlenen Vasiyetin açıklanması noktasında girişimlerde bulunması konuyu takip edenlerin aklına soru işaretleri getiriyor.

    ACABA GERÇEKTEN AÇIKLANMAYAN BİR VASİYET VAR MI?

    Bu güne kadar Türk Yargısının aldığı takipsizlik kararlarının üzerine konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıyan Meriç Tumluer Atatürk’ün Gizlenen Vasiyetinin varlığını iddia etmekten vazgeçmek bir yana elinde delil olarak nitelendirdiği tüm belgeleri de ifşa etmekten çekinmiyor. Konu ile ilgili devlet erkanından bu güne kadar açıklama gelmezken hiç kimse bu iddiaların leyhine veya aleyhine bir cevap niteliğinde söylemde bulunamıyor.
    Meriç Tumluer’in bu iddiası cevap niteliğinde bir görüş veya ilmi bir yaklaşım ile fikir beyan edilmediği sürece de kafalarda hep “Acaba” soru işaretinin yer almasına sebep oluyor.

    Konunun baştan beri takipçisi olduğum için sizlerle bu belgeleri paylaşmakta sakınca görmüyorum. Bende herkes gibi elbette konuyla ilgili yetkili bir ağızdan varsa böyle açıklanmayan ve sır gibi saklanan bilgilerin, Türk Milletinin bağrından kopmuş ve bu millete malolmuş bir liderin bilinmeyen bir sırrı kalmaması için elimden gelen çabayı sarfedeceğim.
    Mustafa Kemal hiçbir zaman bir kuruma endeksli bir yaklaşımla değerlendirilemez. O Türklüğün tartışılmaz liderlerinden biridir.

    YanıtlaSil

  132. Meriç Tumluer’in iddiasıyla bahsettiği Atatürk’ün Gizlenen Vasiyeti’nin içeriği konusunda aldığım bilgiler beni dehşete ve dikkate düşürürken önemle üzerinde durduğum konu Vatikan’ın bu vasiyetten haberdar olduğuydu. Dolayısıyla ülkemizde son dönemlerde ki gelişmeler Avrupa Birliği yaklaşımıyla iktidar partisinin demokratik açılımları, ılımlı İslam modeli ile birlikte hareket eden dinler arası diyalog ve kanunlarda yapılan bazı değişiklikler vasiyetin içeriğinde bahsedilen tehlikelerin ve yapılması gereken işlerin ne kadar savsaklandığı konusunda bana işaretler verirken bir taraftan da konu ile ilgili ne yapılması gerektiği soruları aklıma takılıyor!

    Bu vasiyet nasıl ortaya çıktı?

    Atatürk’ün Jandarma İstihbarat Subaylarından Teşkilat-ı Mahsusa (M.İ.T) kurucusu ve Türk Polis Teşkilatının da kurucusu olan Mehmet Rıfat Efendi’nin günümüze kadar sakladığı belgelerin Atatürk’ün gerçek mirası ve vasiyetinin halen açıklanmadığını alelade gözler önüne seriyor.
    28 Kasım 1938 de yani Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından 15 gün sora açılan bu vasiyette iki zarf olduğu, birinin içinde bugün herkes tarafından bilinen 6 maddelik vasiyeti içerdiği diğerinin ise Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine, vefatından 50 yıl sonra yani 1988 yılı Kasım ayına müteakiben açılması belirtildiğinden, Ankara Ulus’ta ki Ziraat Bankası kasalarına kilitlenmekle birlikte, anahtar uydurulup açılır düşüncesiyle kasanın ağzı kaynakla kapatılarak beklemeye alınıyor… İşte bu tarihten itibaren bir yetkili tarafından bu güne kadar açılıp açılmadığı konusunda bilgi sahibi olmanın imkanı olmadığı gibi, Mehmet Rıfat Bey’in bugün ki varisleri yani oğlu Alaaddin Tumluer ve Torunu Meriç Tumluer 1963 yılından itibaren gayriresmi olarak makamlara konu ile ilgili “Günü Geliyor” diyerek bilgiler vermiş ancak vasiyetin 1988 yılı Kasım ayına müteakiben açıklanmaması üzerine, 2005 yılından itibaren de konuyu mahkemeye taşıyarak Atatürk’ün 50 yıl sonra açılmasını istediği vasiyetinin açıklanması ve Türk Milleti ile paylaşılması için çaba sarfetmişler. Dava Türk yargısında her defasında takipsizlik kararı verilerek kapatılsa da konunun üzerinde önemle duran Meriç Tumluer babasından aldığı bu emaneti A.İ.H.M’ ne taşıyarak inatla savunduğu bu vasiyetin açıklanması konusunda mücadelesini vermeye halen devam ediyor…

    YanıtlaSil

  133. Yazımın sonunda bu konuda aldığım bilgiler ve gelişmeleri sizlere diğer yazacağım yazılarla paylaşacağımı belirterek bitirmek istiyorum. Ve sizlerinde bu konuda ki görüş ve yorumlarınızı merakla bekliyorum…

    Hakan Koruk/ Araştırmacı/ Gazeteci
    hakan.koruk@politikadergisi.com

    Kaynak: http://www.politikadergisi.com/node/1281

    YanıtlaSil
  134. GİZLENEN VASİYETTE NELER VAR!?

    Atatürk’ün vefatından 50 yıl sonra açılmasını istediği vasiyette neler olduğu konusunda aldığım bilgiler beni bir taraftan sevindirirken diğer taraftan bu vasiyetin bu güne kadar neden bekletildiği, normalde vasiyetin ölümünden 50 yıl sonrası tarih olan 1988 yılında açılmış olması gerekirken neden açılmadığı sorusuna da, günümüze ve geçmişe bakarak cevap bulmanın zor olmadığını söyleyebilirim. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı bir konuşma sırasında bize verdiği bir işarette ekonomik bağımsızlıktı. Asıl egemenliğin ve savaşın ekonomi alanında verileceğini söyleyen Mustafa Kemal düşünceleri ve eylemleri ile tam bir lider ve devlet adamıydı.
    Atatürk’ün Gizlenen Vasiyeti’nin içeriğinden edindiğim birkaç önemli hususa dikkat çekmek istiyorum. Bu konuda bu tür bilgileri önümüzde ki günlerde de sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.
    Vasiyetin yeni Türkçe’ye çevrilmiş bir kısım metnini gördüğümde ATATÜRK, TÜRKİYE’DE YOK DENİLEN PETROL SAHALARINI DAHA O DÖNEMDEN TEK TEK ADRESLERİYLE BİRLİKTE BELİRTMİŞ. GAZİ PAŞA, DERİNDE ANCAK PEK ÖNEMLİ PETROL REZERVİNE SAHİP BİR ÜLKE OLDUĞUMUZU AÇIKLAMIŞ…
    Ayrıca Mustafa Kemal bir konuya dikkat çekerek şöyle diyor “Ülkenin manevi bataryaları boşaltılmıştır. Büyük Türkiye Hareketi’ne yeniden başlanmalı ve Türkiye Demokratik Cumhuriyetler Birliği yeniden kurulmalıdır ve kesinlikle bu bir gün gerçekleşecektir”…
    Mustafa Kemal bu cümleleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ileri ki tarihlerde yeniden büyük bir Türk İmparatorluğu olacağının sinyallerini vererek tüm Türki Cumhuriyetlerin Türkiye Demokratik Cumhuriyetler Birliği çatısı altında toplanacağını öngörüyor…

    Ve son olarak çok önemli bir husus daha “AYASOFYA”;
    Ulu önder Mustafa Kemal vasiyetinde Kuran-ı Kerim’de adı geçen Mehdi’nin Ayasofya’ya ineceği kanaatine varmış. Bu yönde bazı tarihi işaretlerden ve ayetlerden yola çıkarak bilgiler vermiş. Yani Mustafa Kemal dünyanın tek merkeze sahip olmadığını Anadolu Medeniyetinin insanlık tarihi ile denk bir medeniyet olduğunu ve çok büyük bir değer olduğunun üzerinde durarak Dünyanın bilinen merkezleri haline gelen Mekke ve Kudüs şehirlerinin yanı sıra İstanbul’a önemle dikkat çekmiştir.

    YanıtlaSil



  135. DARAĞACINDA ESKİŞEHİRLİ BİR BAKAN; HASAN POLATKAN
    DARAĞACINDA ESKİŞEHİRLİ BİR BAKAN; HASAN POLATKAN
    30 Ağustos, 2016 TARİH, Zafer Tekin Yazıları 13694
    Zafer TEKİN
    Zafer TEKİN

    ’26 Mayıs gecesi ben “Eskişehir’e gitme Hasan” dedim. “Ankara karmakarışık, bitişiğimizde İsmet İnönü oturuyor, onun bitişiğinde damadı oturuyor. İnönü’nün kapısına her gün gelip giden yüzlerce astsubay var. Bir darbe söylentisi dolaşıyor ortalıkta, gitmeyin” dedim. “Ne yapacaksınız Eskişehir’de Hasan?” dedim. Hasan; “Eskişehir Demokrat Partinin merkezidir, Sayın Adnan Menderes Eskişehir’de halkla bir araya gelecek, konuşma yapacak, kendi memleketimde Sayın Başbakan’ı nasıl yalnız bırakırım” dedi ve gittiler…’

    H.Polatkan-Atiye Emiroğlu

    Adnan Menderes’in Başbakanlığında 9 yıl gibi uzun bir süre Maliye Bakanlığı yapan Hasan Polatkan için dönüşü olmayan yol, işte eşi Mutahhare Polatkan’ın cephesinde böyle başlamıştır ve o gece evinden ayrılan Polatkan, bir daha hiç dönememiştir ne evine, ne de çok sevdiği şehrine…

    Hasan Polatkan’ın babası Abdülbahri Bey, Kırım’dan göçerek bin bir türlü meşakkatle Türkiye’ye gelmiş, sonra da Eskişehir’e yerleşmiştir. Abdülbahri Bey’in kendisi dışındaki tüm ailesi ve akrabaları Kırım’da kalmış, daha sonra da Ruslar tarafından ailenin tamamı katledilmiştir.

    YanıtlaSil

  136. Kırımlıların başına gelen bu olaylar, Abdülbahri Bey’i çok etkilemiş, Hasan Polatkan’la birlikte 6 çocuğunun tamamını dönemin şartlarında okutmuştur. Vatan kaybetmenin ve terk etmenin acısını yüreğinde hisseden baba Abdülbahri Bey, vatanı terk etmemek için ilim ve tahsilin yanında vatan ve millet sevgisi ile dolu evlatlar yetiştirmiş ve evlatlarının her biri, kendi alanında önemli makam ve mevkilere gelmişlerdir.

    Bu altı çocuktan özellikle Hasan, hem yaptığı hizmetler, hem de yapılan bir askeri darbe sonucu kurulan mahkeme ile sudan sebeplerle idam sehpasında can vermesi ile diğer kardeşlerinden ayrılmıştır.



    1915 yılında Eskişehir’de doğan Hasan Polatkan, daha ilkokul çağlarında kendisini belli etmiş, vakur duruşu, çalışkanlığı ve ahlakı ile yıldızı parlamaya başlamıştır. Okulun en gözde öğrencisi olan Hasan, akşam karanlığında Eskişehir caddelerinde sokak lambalarının ışığında kitap okuyacak kadar azimlidir ve yakın gelecekte ülkenin kaderini belirleyecek simalardan birisi olacağı bellidir.

    İlkokulu ve ortaokulu yüksek derece ile bitiren Hasan’ın önüne bilahare büyük bir engel çıkmıştır. Gerek 1. Dünya Savaşı gerekse akabindeki Kurtuluş Savaşı yüzünden eğitim öğretim de büyük yaralar almıştır. O dönemlerde Eskişehir’de lise bulunmamaktadır. Hasan Polatkan’ın babasının ekonomik durumu, oğlunu başka bir şehirde lise öğrenimine göndermeye müsait değildir ve durumu oğluna izah etmiştir. Bunu kabullenemeyen Hasan, Ankara’ya Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e bir mektup yazarak, şehirlerinde lise bulunmadığından dolayı okuyamayacağını, bunun kendisi ve arkadaşları için çok üzüntü verici bir durum olduğunu ifade eder. Gazi’den kısa sürede cevap gelir ve bugün halen Eskişehir’de eğitim öğretime devam eden Atatürk Lisesi, o sene hizmete sokularak Hasan Polatkanların önünün açılmasına vesile olur.

    Hasan Polatkan, 1933 yılında birinci olarak bitirdiği liseden sonra İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler fakültesinden de birinci olarak mezun olmuş ve Ziraat Bankasına müfettiş olarak girmiştir

    YanıtlaSil
  137. dönem, Hasan Polatkan için tam bir gözlem ve ileride geleceği görevler için alt yapı görevi görmüş, ülkenin kalkınmasında “tarımsal kalkınmanın” önemini gözlemleme fırsatı bulmuştur. Zira nüfusun %80’i köylerde yaşayan bir ülkede tarım, diğer alanların gelişmesi için motorize bir görev üstlenmiş ve tetikleyici unsur olmuştur.

    1940’lı yıllar, 2. Dünya Savaşının tüm cihanı kasıp kavurduğu yıllardır ve savaş sonunda da ABD ve İngiltere’nin başını çektiği ülkeler galip gelmiştir. Yine savaşın sonunda tüm dünya üzerinde demokrasi ve halkın egemenliğine dayalı çok partili parlamenter sistemler revaç görmeye başlamıştır. Bu akıma paralel olarak Türkiye’de de çok partili sistemin ayak sesleri duyulmaya başlamış ve Celal Bayar ve Adnan Menderes’in başını çektiği bir grup milletvekili, CHP’den istifa ederek 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurmuşlardır. Parti teşkilatları kurulurken bizzat Adnan Menderes’in ricası ile gerek tahsil durumu, gerekse ahlakı ile Eskişehir’in sevilen ve tanınan şahsiyetlerinden olan Hasan Polatkan da Demokrat Parti’nin kurucu kadrolarında yer almıştır.

    Partinin kuruluşundan yaklaşık 6 ay sonra 21 Temmuz 1946’da yapılan seçimlerde Demokrat Parti Türkiye genelinde 62 milletvekilini meclise gönderebilmiştir ve o 62 kişi içinde Eskişehir Milletvekili Hasan Polatkan da vardır. Ancak seçimlerde o tarihe kadar dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir “açık oy, gizli tasnif” sistemi uygulanmış ve seçimden hemen sonra tutanaklar imha edilmiştir. Bu şekilde seçimlerde yapılan birçok usulsüzlük, gün yüzüne çıkmadan kapatılmıştır

    YanıtlaSil
  138. 46-1950 yılları arasında Demokrat Parti, halkın içine karışmış, gösterişten ve riyadan uzak, milletin temel düşünce ve duygularına saygılı, ötekileştirmeden, dışlamadan, saygı duyarak ve saygılı durarak faaliyet alanını yurdun en ücra köşelerine kadar götürmüştür. Bunun sonucunda 14 Mayıs 1950 tarihinde (gizli oy, açık tasnif kuralı uygulanmadan) yapılan seçimlerde Demokrat Parti, muazzam bir zafer kazanmış ve CHP korkunç bir hezimetle iktidardan uzaklaşmıştır.

    Hasan Polatkan, bu seçimde de Eskişehir Milletvekili seçilmiştir ve muhalefette geçen 4 yıl içerisinde Demokrat Parti içerisinde saygın bir yere gelmiştir. Bunun sonucunda da Adnan Menderes Başbakanlığındaki ilk hükümette Çalışma Bakanı olarak kendine yer bulmuştur. Yaklaşık 6 aylık Çalışma Bakanlığından sonra, dönemin Maliye Bakanının istifa etmesi üzerine de 27 Mayıs 1960 darbesine kadar 9 yıl Maliye Bakanı olarak görev yapmıştır.

    Daha 1. Dünya Savaşının ve Kurtuluş Savaşının ekonomik yaraları sarılmadan patlayan 2. Dünya Savaşı, tüm dünya ülkelerinin ekonomik değerlerini alt üst etmiştir. Bununla birlikte Osmanlı döneminden kalan borçlar da henüz ödenebilmiş değildir. Türkiye’nin sanayisi yok denecek kadar azdır ve halkın % 80’i kırsal kesimde yaşamaktadır. Tarım son derece ilkel şartlarda yapılmakta, ekilebilir araziler de son derece kısıtlıdır. Ziraat Bankası müfettişliğinde bu acı gerçeklerle yüzleşen Hasan Polatkan, icraatlarına tarımsal kalkınmaya hız vererek başlar ve bu bağlamda sayılamayacak kadar büyük hizmetlere imza atar.

    CHP döneminde anlaşması yapılan Marshall yardımları da ABD’den gelmeye başlamıştır ve bu yardımların büyük kısmı, tarımın gelişmesine kanalize edilmektedir. Bu doğrultuda tarıma elverişli hazine arazileri, bedelsiz olarak köylüye dağıtılmış, bataklıklar kurutularak tarım alanına dönüştürülmüştür. Özellikle 1950-1954 arasında iklimin de elverişli olması nedeniyle zirai girdilerde fevkalade bir artış olmuş ve bununla birlikte Türkiye bir traktör cennetine dönüşmeye başlamıştır. Yıllarca kara sabanla çok zaman ve emek harcayarak çok küçük toprakları ekip biçen Anadolu insanı, makine desteği sayesinde daha az insan gücü ile daha çok toprak ekip biçmeye başlamış, başta hayvan vergisi olmak üzere, vergi yükünden yine Hasan Polatkan’ın gayretleri ile kurtulmuş ve ülkenin gelişmesinde lokomotif görevi üstlenmiştir

    YanıtlaSil
  139. gelişmelerle doğru orantılı olarak, Anadolu’da yüzlerce köye içme suyu, yol, elektrik gibi hizmetler götürülmüş halkın refah düzeyinin yükseltilmesine gayret edilmiştir. O dönemlerde Türkiye bir şantiyeye dönüştürülmüş, buna paralel olarak da yurdun birçok şehrine çimento fabrikaları kurularak faaliyete geçirilmiştir. Ayrıca şeker fabrikaları, hem geliştirilmiş, hem de sayıları arttırılmıştır.

    Maliye Bakanı Hasan Polatkan, daha çocuk denilebilecek yaşta koyduğu teşhisi, tedaviye dönüştürmüş ve gençliğinin verdiği heyecan ve azimle insanüstü bir gayretle çalışmıştır. O dönemde Ankara’nın Ulus semtinde bulunan Maliye Bakanlığı’nın makam katının ışıkları gece yarılarından çok sonralarına kadar yanmakta olup, içeride çoğu zaman Hasan Polatkan’ın tek başına çalıştığı herkesin dilinde dolaşmıştır.

    Hasan Polatkan bu çalışmaları yaparken başında bulunduğu Bakanlığın yetişmiş, konusunda uzman kadrosunun yok denecek kadar az olduğunu görmüş ve Bakanlığının hemen yanına Maliye Yüksek Okulunun açılmasına öncülük ederek, maliye konusunda uzman kadroların yetişmesinin temelini atmıştır.

    Bu hizmetlerden elbette Eskişehir de nasibini almıştır. Menderes, bir uçak yolculuğu sırasında Eskişehir üzerinden geçerken Hasan Polatkan’a dönerek “Hasan Bey, Eskişehir’e çok şey borçluyuz. Demokrat Parti’nin kuruluşunda o dönem Eskişehir milletvekili olan Emin Sazak’ın büyük katkıları olduğu gibi ilk büyük toplantımızı sizlerin de iştirakiyle Çifteler’de Sakarbaşı’nda yaptık. Gerek muhalefet yıllarında, gerekse iktidarımız döneminde Eskişehir Demokrat Parti’nin kalesi olmuştur. Biz de Demokrat Parti’nin kuruluşundan bu yana bizi destekleyen bize oy veren Eskişehir’e hizmet etmek mecburiyetindeyiz. Senden ve arkadaşlarından Eskişehir’e hizmet konusunda projeler hazırlamanızı rica ediyorum” (Eskişehir İstikbal Gazetesi-23 Ekim 1995) demiş ve bunun üzerine, gerek özel teşebbüs desteklenerek, gerekse devlet eliyle onlarca eser, Eskişehir’e kazandırılmıştır

    YanıtlaSil
  140. merbank Basma Fabrikası, Çukurhisar Çimento Fabrikası ve Eti Bisküvi Fabrikası gibi devasa eserlerin yanı sıra, Atatürk zamanında kurulan Şeker Fabrikası ve Devlet Demiryolları Fabrikalarına ek tesislerin kurulması, onlarca başka fabrikaların kurulması ve Anadolu Üniversitesinin temellerinin atılması başta olmak üzere, o dönemde sayısız eser Eskişehir’de boy göstermiştir.

    Öte yandan Türkiye’nin her alanda kabuğunu kırmaya başladığı o yıllarda Demokrat Parti, tarihte 6-7 Eylül olayları olarak bilinen hadiselerle ilk tökezlemesini yaşamıştır. Söz konusu olayların sebebi, Kıbrıs sorunu yüzünden Türk-Yunan gerginliğinin had safhada olduğu bir dönemde gazetelerde çıkan “Atatürk’ün Selanik’te bulunan doğduğu evin, Yunanlılar tarafından bombalandığı” şeklindeki haber üzerine, özellikle İstanbul ve İzmir’de halk sokaklara dökülmüş ve Rumlara ait ev ve iş yerlerini basarak yağmalamıştır. Birkaç saat içerisinde milyonlarca lira değerinde milli servet mahvolmuş, Türkiye ve Demokrat Parti iktidarı üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başlamıştır.

    Kimler tarafından ve nasıl olduğu hâlâ aydınlatılamayan olaylar karşısında Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’in halini, İsmet Bozdağ Demokrat Parti ve Ötekiler adlı eserinde; “Cumhurbaşkanı Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve bazı vekiller, tahribin genişliğini gördükleri zaman dehşete kapılmışlar ve Adnan Menderes gözlerinde yaşlarla, didik didik edilmiş kumaş yığınlarının üstüne basarak otomobiline binmiştir” şeklinde anlatmıştır.

    Özellikle 1957’den sonra Demokrat Parti’nin yıldızı sönmeye başlamıştır artık. İktidarın ilk yıllarındaki parlak göstergeler gerilemeye başlamış, hayat pahalılığı artmış, enflasyon yükselmiştir. Hız kesmeden devam eden yatırımlar bütçe dengelerini bozmuş, büyükşehirlerde yapılan devasa kamulaştırmaların bedelleri halka ödenememiştir. Bu noktada CHP, şiddetli muhalefetini arttırmış ve “iktidara çıkan bütün yollar mubahtır” mantığı ile hareket etmiştir.

    50’li yılların sonuna doğru üniversite öğrencileri sokaklara inmiş veya indirilmiş, akademisyenlerin büyük çoğunluğu öğrencilerin yanında yer almaya başlamıştır. Her birisi ayrı bir muamma olan onlarca hadise cereyan etmiş ve artık Demokrat Parti için askerin ayak sesleri duyulmaya başlamıştır. Aklıselim aydınların başta Başbakan Adnan Menderes olmak üzere iktidarı darbeye karşı uyarmasına rağmen, Menderes uyarılara kulak asmamış ve gelmekte olan darbeye karşı tedbir almamış veya alamamıştır.

    YanıtlaSil
  141. Mayıs 1960 tarihinde yanında Hasan Polatkan olduğu halde Eskişehir’e giden Başbakan Adnan Menderes’i karşılayan askerler, tokalaşmak için elini uzatan Menderes’e yumruk göstermişler ve bu güleç yüzlü, munis yürekli insanı halkın önünde rencide etmişlerdir. Bu saygısızlığa rağmen programına devam eden Menderes, fabrikalar ve okullar açmış, aynı günün akşamı Eskişehir Şeker Fabrikasının şeref salonunda yemekli bir toplantı tertip edilmiştir. Ancak bu saatlerde Ankara karışıktır. Ve o gece, yani 27 Mayıs 1960 Cuma günü sabaha karşı saat 4’te, 38 subayın kurduğu ve yönettiği ihtilal komitesi tarafından darbe yapılır.

    Sekreteri tarafından uyandırılarak durumdan haberdar edilen Başbakan, yanına Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ı ve Kore Savaşlarına ilk giden Tugay’ın efsanevi komutanı Tahsin Yazıcı Paşa’yı alarak Eskişehir’den Konya’ya doğru yola çıkar.

    Konya’da 2. Ordu vardır ve bu ordu, hem Menderes’i sevmektedir, hem de darbeye karşıdır. Ancak Kütahya’ya yaklaştıklarında tepelerinde askeri uçaklar uçmaya başlamıştır ve artık yolun sonu gelmiştir. Menderes, şoförüne Kütahya Valiliğine gitmesini emreder.

    Dönemin Kütahya Valisi, Başbakan’a “emrinize amadeyim” efendim der ve bundan sonra yapılması gerekenleri konuşurlarken Valinin telefonu çalar. Arayan Eskişehir Hava Üssü Komutanı Orgeneral Bedii Kireçtepe’dir. General o kadar yüksek sesle konuşmaktadır ki, konuşmayı odada bulunan herkes duyar.

    –Sayın Vali, siz bizimle misiniz, değil misiniz?

    Başbakan’ın huzurunda ne yapacağını şaşırmış olan Vali bir an tereddüt eder ve şöyle der;

    -Komutanım sizden sadece bir an düşünme fırsatı vermenizi istiyorum.

    Duruma şahit olan Başbakan Menderes; “Muhterem Valim, mesleğinizi bize feda etmeyin. Artık biz kendimizi kaderin eline teslim ediyoruz” der.

    Birkaç dakika sonra bir grup subay salona girer ve komutan Başbakan’a yaklaşarak şöyle der;

    Sizi bütün maiyetinizle birlikte tutuklayıp Eskişehir’e götürme emrini aldım.

    Menderes cevap verir;

    -Emrinizdeyiz. ( A.Fuad Başgil-27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri

    YanıtlaSil
  142. ökleri Kırım’da olup, Eskişehir’de filizlenen Maliye Bakanı Hasan Polatkan ile yine kökleri Kırım’da olup Aydın’da filizlenen Başbakan Adnan Menderes’in siyasi kaderleri de acı bir tevafukla Eskişehir’de son bulmuştur. Demokrat Parti’nin iktidar perdesi kapanırken, her sahnesi yürek burkan Yassıada yargılamaları sahneye konulacaktır bundan sonra.

    Hasan Polatkan, Yassıada’da ipe sapa gelmez 5 ayrı davadan yargılanır ve hemen hemen hiç birisi bırakın idam edilmeyi, normal bir ceza almasını gerektirir dava değildir. En önemli dava, Vinileks Şirketine usulsüz kredi sağladığı gerekçesiyle yargılandığı davadır ve bu davaya konu edilen husus, Polatkan’ın eski bir arkadaşı olan Vinileks şirketinin sahibi Ragıp Sipahioğlu’nun Polatkan’a yazdığı mektuplardır.

    Makam odasının aranmasında yapılan aramalarda çıkan mektuplara göre, söz konusu şirket sahibi, tekstil fabrikalarının kapasitelerinin arttırılması için verilecek kredilere aracı olunmasını istemiştir Polatkan’dan. Hasan Polatkan, söz konusu mektupların kimine cevap vermiş, kimine vermemiştir. Bankalara ise kanuni çerçevede yardımcı olunması yönünde tavassutta bulunmuştur. Kaldı ki, ihtilalden sonra bile söz konusu şirket, kredi kullanmaya devam etmiş ve hiçbir ödemesini aksatmamıştır.

    Ayrıca kredi kullandıran bankaların Genel Müdürleri, kullanılan kredilerin Maliye Bakanının referansı ile değil, şirketin sermayesi ve hacmine göre kullandırıldığını ısrarla belirtmelerine rağmen idama engel olamamışlardır.

    Öte yandan, yargılamayı yapan mahkeme başkanı, tüm sanıklara olduğu gibi Hasan Polatkan’a da savunma hakkı vermemiş, 9 yıl gibi Maliye Bakanlığı koltuğunda oturarak ateşten gömlek giyen Polatkan’ı aşağılamıştır.

    Duruşmalara katılan Polatkan’ın eşi Mutahhare Polatkan, 26 Temmuz 1961’de yapılan duruşmayı izlemiştir ve gördüklerini şöyle anlatır;

    “Sen gel! Savunman kaç sayfa?

    YanıtlaSil
  143. mla yargılanan bir Maliye Bakanı, elbette ki, uzun ve detaylı bir savunma yapmak zorundadır ve cevap verir; müsvedde halinde olduğu için bilmiyorum. Fakat mahkemenin tatiline on dakika var, bu müddet zarfında bitmez zannederim.

    Mahkeme Başkanı Başol sert bir ses tonuyla cevap verir; olmaz öyle şey, kısa kes kısa, zaten diğer duruşmalarda uzun müdafaa yaptın.

    Polatkan vakur ve gururlu bir ses tonuyla cevap verir; “Hayatımın mevzubahis olduğu bir mesele de son sözlerimi söylememe müsaade edin efendim. “Olmaz, kısa kes, az konuş” diyorsunuz, öyle ise müdafaa yapmayayım mı?” demiştir. Bunun üzerine Başol’un cevabı; “yapma, yerinde otur,” olmuştur ve Hasan Polatkan bir daha hâkim karşısına çıkartılmamıştır.(H.Polatkan-Atiye Emiroğlu)

    Olayın daha büyük bir garabeti, yaklaşık 45 yıl sonra ortaya çıkmıştır. Hâkim karşısında kendisine savunma hakkı verilmeyen Hasan Polatkan’ın, mahkemeye 175 sayfalık kendi el yazısıyla hazırlayarak yazılı savunma verdiği, ancak söz konusu savunmasının dosyaya konulmadan ortadan kaldırıldığı, bilahare 2011 yılında ihtilal döneminin Deniz Müzesi Müdürü Ömer Faruk Erus’un Üsküdar Çamlıca’daki evinde olduğu ortaya çıkmıştır.

    Söz konusu savunmanın bir bölümünde merhum Polatkan; “1946, 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde daima kahir bir ekseriyetle ve daima listenin en başında Eskişehir’den Demokrat Parti mebusu seçildim. Muhalefette ve iktidarda kitle halinde reylerini esirgememiş olan asil Eskişehirlilere hayatım boyunca minnet ve şükran duyacağım” diye yazmıştır.

    15 Eylül 1961’de son bulan yargılamalar(!) sonucunda Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın da aralarında bulunduğu toplam 14 kişi, ölüm cezası ile cezalandırılmış ancak muhtelif sebeplerle sadece Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu üçlüsüne bu cezalar tatbik edilmiştir.

    15 Eylül 1961’i 16 Eylüle bağlayan gece, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun cezaları gece yarısından sonra, Başbakan Adnan Menderes’in cezası ise 17 Eylül 1961 Pazar günü öğle vakti saat 13.25’te infaz edilerek idam edilmişlerdir.

    YanıtlaSil
  144. lül 1961’i 16 Eylüle bağlayan gece, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun cezaları gece yarısından sonra, Başbakan Adnan Menderes’in cezası ise 17 Eylül 1961 Pazar günü öğle vakti saat 13.25’te infaz edilerek idam edilmişlerdir.

    İdamdan önce son sözü sorulan Hasan Polatkan; “karıma ve çocuklarıma söyleyin, suçsuzum. Allah’a ve vicdanıma güveniyorum. Aynı sözleri anneme ve kardeşlerime de söyleyin” demiştir.

    Polatkan’ın annesine, oğlunun idam edildiği aile fertlerince söylenmemiş ve 1967’de vefat edene kadar sıkı bir koruma ile duyurulmamıştır. Anne Polatkan’a Oğlunun Hindistan’a sürüldüğü söylenmiş ve ahirete bu idamdan habersiz intikal etmiştir.

    Kırım’da ve Rusya’nın hakim olduğu Türkistan coğrafyasında her daim mevcut olan baskı ve zulümlerden kaçarak Türkiye’ye gelen bir ailenin evladı olan Hasan Polatkan, maalesef burada da darbecilerin gazabına uğramış ve üstün hizmetlerinin ve memleketi için fedakârca çalışmasının karşılığını idam sehpasında canı ile almıştır.

    Hukukun guguk yapıldığı, adaletin ayaklar altından daha çukur seviyelere indirilerek hüküm tesis edildiği mahkemelerde idam edilen vatan evlatları, milletin vicdanında ve gönlünde en yüksek mevkilere gelmişler, bu elim karara imza atıp kalem kıranlar ise vicdanlarda mahkum olup unutulup gitmişlerdir.

    Akıl ve vicdan sahibi herkesin gönlünde derin yaralar açan söz konusu idama maruz kalan Türk Milletinin bu asil evlatları, gerçek birer demokrasi şehidi olarak milletimizin gönüllerinde yaşamaya devam edeceklerdir. Rahmet olsun.

    YanıtlaSil
  145. Atatürk’ün ‘vasiyeti’, yani tuttuğu gizli notlar ne açıdan önemli?

    Atatürk’ün gizli vasiyeti adı altında 1980’de bunu ilk defa dile getirdim. Kastedilen, Atatürk’ün siyasî vasiyetidir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kişi nasıl bir gelecek öngörüyor? Devletin ilelebet payidar kalabilmesi için neler gerektiğini düşünüyor? Bunun için kendisinin bazı tasavvurları var. Daha cumhuriyet kurulalı 15 sene olmuş. Dolayısıyla kastedilen “Makbule’ye 50 lira verin, ötekine 5 lira verin” şeklinde bir vasiyetname değil. Kendi tuttuğu çeşitli kayıtlar, görüşler ve yaklaşık 400 sayfayı bulan, kimisi iki satır, kimisi bir sayfa notlardan oluşan bir külliyat…

    Bu notlar ilk defa İnönü tarafından mı açıldı?

    Hayır. Bu, bildiğim kadarıyla 1958’den itibaren Menderes’in haberdar olduğu bir durum. Dolayısıyla 1938’de mühürlenerek saklanan bu kâğıtlar 1950’li yıllarda Menderes başbakan, Celal Bayar da cumhurbaşkanıyken onlar tarafından biliniyor olmalı. 1964’te Celal Bayar’a sordum; o da “Böyle bir olay vardır fakat Türkiye buradaki fikirlere hazır değildir” dedi. 1988’de 50 yıl doldu ve açılması gerektiğinde Kenan Evren 25 sene daha yasak koydu. Kızdığım taraf, hep birileri Türkiye ve Türk milleti adına “Türkler buna hazır değil” diyor. Ya kardeşim sen kimsin, niçin durmadan bunu deme yetkisini kendinde görüyorsun?

    Bu notları açıp okuyanlardan bir bilgi sızmadı mı hiç?

    Menderes’in 1958’de söylediği bir cümle vardır: “Siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz.” O dönemde kullanılmayan, kullanılması mümkün olmayan bir cümle bu. Nitekim Menderes laiklikle ilgili yasa ve yönetmeliklerde değişiklikler yapmayı planlıyordu. 27 Mayıs’ın ardından idamı, notu okuduğunun işaretidir

    YanıtlaSil
  146. Yazar Aytunç Altındal Atatürk'ün vasiyetinin açıklandığı gün yer yerinden oynayacak yorumunu yaparak Atatürk'ün Türkiye için bir hilafet projesi önerdiğini söyledi

    Abone ol
    Atatürk'ün Türkiye'nin geleceğine yönelik siyasi öngörülerini ve tavsiyelerini içeren notlarının üzerindeki gizlilik 2013 yılının Kasım ayında kalkacak.

    Konu üzerine uzun yıllardır araştırma yapan Aytunç Altındal A Haber'de Jurnal yayınına katılarak, vasiyetin açıklandığı gün yer yerinden oynayacak yorumunu yaparak Atatürk'ün vasiyetinde Türkiye için bir hilafet projesi önerdiğini söyledi.

    BAHSEDİLEN SİYASİ VASİYET

    Atatürk'ün gizli vasiyetini 12 Eylül'den sonra Kasım ya da Aralık ayında yazdığım bir yazıda dile getirmiştim. Kastedilen Atatürk'ün siyasi vasiyetidir. Atatürk'ün şuna beş lira verin şuna on lira verin vasiyetinden bahsetmiyorum. Evrak-ı Mahsusası'ndan bahsediyorum.

    Cumhuriyet devletinin geleceğiyle ilgili neler yapılması gerektiği konusundaki görüşlerini not ettiği vasiyetinden bahsediyorum. 1958'den itibaren bilinen bir olay. 1958'de Rahmetli Adnan Menderes, eğer isterseniz hilafeti de getirebiliriz dedi. 27 Mayıs'a giden darbede en büyük etkenlerden biri de Rahmetli Menderes'in bu açıklamasıydı. Menderes Türkiye'de laiklik konusundaki yasalarda değişiklikler yapmayı planlıyordu. 1958'de başlayan 1961'de de dile getirilen bir olaydır.

    ATATÜRK'ÜN VASİYETİNDE HİLAFET YÖNÜNDE PROJESİ VAR

    Bunu ben keşfetmedim. Vahiy yoluyla gelmedi bana. 1960'larda bu çok konuşulan bir konuydu. 1963'te ben bir yazar adayı olarak Doğan Avcıoğlu grubu içinde bu olaylar çok konuşulan olaylardı, biliniyordu. Öyle bir tasavvuru olduğu, Kemal Paşa'nın böyle yeniden bir hilafet kurulabilir yönünde tasavvuru olduğu yönünde konuşmalar oluyordu. 1924'te Türkiye'de hem cumhuriyet hem hilafet var. Atatürk'ün konuşmada saltanata hayır ancak hilafeti korumalıyız diyor. Hilafeti öven yazısı var. Ben bu yazıyı çevirterek 1980'de yayınladım ve dedim ki Kemal Paşa'nın Nutuk'ta da belirtilen hilafet yönünde bir projesi var

    YanıtlaSil
  147. BABADAN OĞLA GEÇEN BİR HİLAFET DEĞİL

    Bu proje babadan oğla intikal eden bir hilafet olamaz diyor ve ekliyor, bugün dünyada üç Müslüman ülke var, Afganistan, Türkiye, İran. İleride bunların sayısı artarsa kendi aralarında şura oluştururlar ve beş ülkeyi daimi yönetici olarak seçer ve bunların meclisleri rotasyon usulüyle hilafet makamını temsil eder diyor. Bunlar Nutuk'ta var. Şahsa yönelik değil. Ben bunu 2009 ve 2006'da 10 Kasım'dan önce Türkiye'ye gelen İngiliz istihbaratçılar bu yönde açıklamalar yapınca ben de dile getirdim.

    YER YERİNDEN OYNAYACAK

    Bu yıl gizlilik kalkıyor, Atatürk'ün ölümünün 50. Yılında 25 yıl daha gizlilik kararı alınmış ve bu yıl kaldırılıyor... Kenan Evren emriyle 88'de 25 yıl daha yasaklanması kararı çıktı. 8- 10 ay sonra 10 Kasım'dan sonra bu mühür açılacak. O zaman da yer yerinden oynar. Türkiye kendi ayakları üzerinde durmayı öğreniyor. Türkiye'nin yapması gereken daha büyük işler var. Dünya çapında yapması gereken işler var. Bunların arasında İslam âleminde, Sünni İslam'da liderlik Türkiye'dedir. Deniyor ki bana hilafet kaldırıldı, hilafet kaldırılmış değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda Cumhuriyet Meclisi'nde Abdulmecit Efendi halife olmuş, sonra unvan yine meclis kararı ile kaldırılmış. Kaldırılan Halifelik unvanı, bu bir. İkincisi ilga edildi diyorlar, ilga edilen şerie makamıdır. Şeriat ile yönetim ilga edilmiştir. Halifelik alınmış ancak hilafet olduğu yerde duruyor. Hilafeti başka bir kişiye devretmeniz gerekiyor. Bu biat törenine 2000 ulemanın gelmesi gerekiyor, elinizdeki kutsal emanetlerin de verilmesi gerekiyor. Ortada halife yok. Tüm kutsal emanetler Türkiye'de. Hilafet de TBMM şahsında mündemiç duruyor. Olay bu.

    KENAN EVREN VASİYETİ GÖRDÜ

    Daha önce Kenan Evren ve Özal gördü bu vasiyeti. Kenan Evren dedi ki 400 sayfa notlar var dedi. Bunları ben gördüm, Mustafa Kemal Paşa, bir Fransız gazeteci hanımla bir gece geçirmiş onları yazmış dedi, bunu deyince benim tepem attı, bir hanımla gece geçirip 400 sayfa ne yazılır, böyle abukluk olur mu dedim. Kenan Evren kızdı bana. Kamasutra bile 90 sayfa. Kenan Evren bunları okudu, gördü, 25 sene daha yasak koydurdu. Beni mahkemeye vereceğini söyledi ama vermedi. Türkiye şuna hazır, buna hazır değil diye karar verirler, böylece Türkiye'nin neye hazır olup olmadığını yetkili ağızlardan öğrenmiş oluruz. Türkiye Komünist Partisi'ne hazır değil dendi, komik hallere geldi. Bu karar da böyle. Memleket bunlara hazır değil denildi ve böyle gizlilik kararını uzattı.

    YanıtlaSil
  148. MEMLEKET ATATÜRK'ÜN GİZLİ VASİYETİNİ ÖĞRENMEYE ARTIK HAZIR

    Türkiye daha farklı olaylara hazır hale geliyor. Gelmek zorunda. Hazır olmazsa Türkiye dağılır. Dünya siyaseti belirleyen arasına katılmak. Türkiye'nin hakkıdır. Türkiye dünyada siyasetin belirlendiği siyaset arenasında dünyadaki siyaseti belirleyen güçlerden biri olmak zorundadır. BM'de 5 daimi üye var Türkiye niye olmasın, orada Müslümanlar yok. Hilafet Mustafa Kemal'in öngördüğü şekilde kurulursa Türkiye BM'de 6. Daimi üye olabilir

    YanıtlaSil
  149. İş Bankası CHP hisseleri ile yine gündeme oturdu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İş Bankası'ndaki Atatürk'ün mirası olan CHP hisselerinin hazineye devrini istedi. Peki İş Bankası hisseleri kimin Atatürk hisselerinin parasını kim alıyor?

    Abone ol
    İş Bankası 'hisselerin devri' için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın verdiği talimatla bir kez daha gündemde. Erdoğan CHP'nin elindeki bu hisselerin hazineye devri için talimat verdi. CHP İş Bankası'ndan para almadığını sadece Atatürk'ün hisseleri için temsilci bulundurduğunu söylüyor.

    Peki İş Bankası hisseleri kime ait, ortaklık yapısı nasıl, CHP'yi yönetimde temsil eden üyeleri kimler, parayı kim alıyor?

    Önce İş Bankası ortakları hakkında bilgi verelim. Bankanın resmi sitesinde yer alan bilgilere göre İş Bankası'nın hisselerinin ortaklarına dağılımı şu şekilde:

    • İş Bankası Munzam Sandık Vakfı: %40,12
    • Atatürk Hisseleri: %28,09
    • Halka açık pay: %31,79

    İş Bankası ne zaman kim tarafından kuruldu

    YanıtlaSil
  150. İş Bankası 1924 yılında Ankara'da kurulmuştur. İş Bankası kuruluşundan beri halka açık bir şirket yapısına sahip. Peki bankanın yüzde 40.12'sine sahip olan İş Bankası Munzam Sandığı neyin nesi? Bankanın resmi sitesindeki bilgiye göre Munzam Sandığı, İş Bankası çalışanları ve emeklilerinin ortak olduğu bir kurum. Munzam sandığı ve Halka açık pay ile birlikte İş Bankası kolektif sermayeye dayanan ve Türkiye'de benzeri olmayan bir ortaklık yapısına sahip.

    İŞ Bankası'ndaki Atatürk hisseleri
    İş Bankası'ndaki Atatürk'ün hisseleri yüzde 28.09 oranında. Atatürk'ün vasiyeti gereğince hisselerin temsili Cumhuriyet Halk Partisi'nde. 1980 darbesinden sonra Kenan Evren, bu hisseleri hazineye devrettirmişti. Ancak CHP dava açıp hisseleri geri almıştı.

    İş Bankası'ndaki Atatürk hisselerinin geliri kime gidiyor?
    İş Bankası'nda Atatürk’e ait hisselerin geliri CHP'ye verilmiyor. Atatürk'ün vasiyeti doğrultusunda bu hisselerin temettü gelirleri Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na aktarılıyor.

    Hazine'nin İş Bankası'ndaki payı ne oldu?

    YanıtlaSil
  151. İş Bankası ortaklık yapısında hazinenin de payı vardı. Mayıs 1998'de T.C. Hazinesi'nin İş Bankası'ndaki %12,3 oranındaki payı, halka arz işlemi ile yerli ve yabancı yatırımcılara sunuldu. Bu hisseler bugün Borsa İstanbul'da işlem görüyor.

    İş Bankası'nın değeri ne kadar?
    İş Bankası'nın 30.06.2018 tarihi itibarıyla piyasa değeri 25.700.569.000 TL'dir.

    İş Bankası Yönetim Kurulu üyeleri kimler? : Ersin Özince Yönetim Kurulu Başkanı. Özince, 28 Ekim 1998 tarihinde İş Bankası’nın 15. Genel Müdürü olarak atandı. İş Bankası yönetiminde CHP'den 3 isim bulunuyor. Geriye kalan isimler Munzam Sandık Vakfı'ndan seçiliyor.

    İş Bankası yönetimindeki CHP'liler kimler? : Atatürk adına yönetim kurulunda CHP'den 3 kişi bulunuyor. Bu kişilerden biri kamuouyunca hayli tanıdık. CHP'nin genel başkanlığını da yapmış olan Murat Karayalçın, 31 Mart 2017 tarihinde İş Bankası yönetim kurulu üyeliğine getirildi. İşte İş Bankası'ndaki CHP'liler:

    -Rahmi Aşkın Türeli Yönetim Kurulu Üyesi : 2011 yılında CHP İzmir Milletvekili seçilen Rahmi Aşkın Türeli 2015 yılına kadar TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Üyelik ve CHP Grubu Sözcülüğü görevlerini üstlendi. Türeli 31 Mart 2017 tarihinde Türkiye İş Bankası A.Ş. Yönetim Kurulu Üyeliğine, 4 Nisan 2017 tarihinde Kurumsal Sosyal Sorumluluk Komitesi Üyeliğine seçildi.

    -Müslim Sarı Yönetim Kurulu Üyesi : 2011 yılında CHP İstanbul Milletvekili seçilen Sayın Müslim Sarı 2015 yılına kadar TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görev aldı. Sarı 31 Mart 2017 tarihinde Türkiye İş Bankası A.Ş. Yönetim Kurulu Üyeliğine, 4 Nisan 2017 tarihinde Kurumsal Sosyal Sorumluluk Komitesi Üyeliğine seçildi.

    -Murat Karayalçın Yönetim Kurulu Üyesi : 1993-1995 yılları arasında SHP Genel Başkanı olan Murat Karayalçın, 1995 yılında CHP Samsun Milletvekili seçildi. 2014-2015 yılları arasında CHP İstanbul İl Başkanı olarak görev yapan Murat Karayalçın, 31 Mart 2017 tarihinde Türkiye İş Bankası A.Ş. Yönetim Kurulu Üyeliğine seçildi.

    YanıtlaSil
  152. O cibril'dir.Size dininizi öğretmeye geldi...
    Bu hadis-i Şerif en önemli hadis-i Şeriflerden bir tanesidir.Bilhassa kıyamet alâmetleri bölümünde geçen :
    - Cariyenin efendisini doğurması...
    Cümlesi çok manâlıdır.Kısaca ulema :
    -Nesebin ve sülâlenin ortadan kaybolacağı...
    Şeklinde şerh etmektedir.
    Muhtar'ül Ehadisin nebeviyye.
    İzahlı Tercümesi.sy.502.

    YanıtlaSil
  153. Neseb : 1-Soy, sop, nesil,atalar zinciri. 2.Akrabalık.
    Osmanlıca Türkçe Lügat.sy.1025.
    Sülâle: Bir kimsenin soyu, soy,sop, zürriyet.2.Ev, aile.
    Osmanlıca Türkçe Lügat.sy.1208.

    YanıtlaSil
  154. yuksel30 Ağustos 2020 13:56
    Kıyamet Alametleri
    14. 11.2006.
    Cubbeli Ahmed Hocaefendi.
    Amik ovasında vukua gelecek hadise.

    YANITLAYINSIL

    yuksel30 Ağustos 2020 14:07
    İstanbul başkent olacak
    Yuksel Celik

    30 Ağustos 2020 14:08 Sil
    Blogger yuksel dedi ki...

    yuksel3 Eylül 2020 08:22
    O cibril'dir.Size dininizi öğretmeye geldi...
    Bu hadis-i Şerif en önemli hadis-i Şeriflerden bir tanesidir.Bilhassa kıyamet alâmetleri bölümünde geçen :
    - Cariyenin efendisini doğurması...
    Cümlesi çok manâlıdır.Kısaca ulema :
    -Nesebin ve sülâlenin ortadan kaybolacağı...
    Şeklinde şerh etmektedir.
    Muhtar'ül Ehadisin nebeviyye.
    İzahlı Tercümesi.sy.502.

    YANITLAYINSIL

    yuksel3 Eylül 2020 08:28
    Neseb : 1-Soy, sop, nesil,atalar zinciri. 2.Akrabalık.
    Osmanlıca Türkçe Lügat.sy.1025.
    Sülâle: Bir kimsenin soyu, soy,sop, zürriyet.2.Ev, aile.
    Osmanlıca Türkçe Lügat.sy.1208.

    3 Eylül 2020 10:06 Sil
    Blogger yuksel dedi ki...
    İhlâsın başı istikâmet
    -İhlâsın başı istikâmet oluyor.İstikâmet ehline ihlas veriyor Cenâb-ı Hak.
    Allah Dostunun Dünyasından
    Hacı Musa Topbaş Efendi ile sohbetler.sy.279.

    4 Eylül 2020 08:10 Sil

    YanıtlaSil
  155. Yaratılışta olan güzellik, azamet ve ulviyete kanaat etmemek, ihtilâli doğurur.(mh) 43:1. makale 12. mukaddime
    Kanaat
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.380.

    YanıtlaSil
  156. Kıtlık
    İhtikar kıtlık sebebidir.(K.L.) 151.
    İman hizmetine yapılan saldırı kıtlık sebebidir.(K.L.) 153.
    Kıtlığın sebebi küfran-ı nimettir.(K.L.) 100.
    Kıtlığı azabındaki rahmet.(K.L.) 99.
    Oruç ibadetinin terki kıtlık sebebidir.(K.L.) 153.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.385.

    YanıtlaSil
  157. Yeni ilaç moleküllerini elde etmek kolaylaşıyor.
    Tıbbi kimyada " sihirli metil etkisi"diye bilinen bu olgu özellikle ilaç geliştirirken karmaşık yapılardaki büyük molekülleremetil grubu eklenerek ilâç sentezlenebilmesi için büyük önem taşıyor.
    Bilim ve Teknik.Eylül 2020 sy.44.

    YanıtlaSil
  158. .....
    Bu yöntemle mevcut ilaçların özellikleri geliştirilebileceği gibi yeni karmaşık moleküller elde etmenin yolu açıldı.
    .....
    Araştırmacılar bu çalışmalarıyla moleküler dönüşümü kolaylaştırmakla kalmayıp aynı zamanda yeni öncü ilaç adaylarının kolay bir şekilde elde edilmesini de mümkün kıldı.Çalışmanın hem sağlık sökterinde hem de zirai kimyasal endüstrilerinde önemli uygulamalar bulması bekleniyor.
    Bilim ve Teknik.
    Eylül 2020.yıl 53. sayı.634.sy.45.

    YanıtlaSil

  159. Bahar 2008 [ 102. Sayı ]
    Her Hayrın Sihirli Anahtarı ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’
    The magical key of every good deed: ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ (In the Name of God, the Beneficent, the Merciful)
    Cüneyt EREN
    Yrd. Doç. Dr., 9 Eylül Ünviversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Bölümü Öğretim Üyesi


    Giriş

    Bir sözcüğün ne anlama geldiğini anlayabilmek için öncelikle o sözcüğün aslını araştırmak, metot olarak takip edilecek ilk ve en önemli aşamadır. Sözcüğün kökünü araştırmaya matuf bu tür çalışmalara farklı tesmiyelerle iştikak, etimoloji, kök bilim denir. Daha sonra bu sözcüğün ve türevlerinin birincil anlamları, ardından gelebilecek diğer anlamları, farklı telif edilme gayelerine matuf olarak deyim veya cümle içinde söyleyiş ve yazılış şekilleri, bunların başka unsurlarla meydana gelen söz ve anlamları ve kelimenin anlam bakımından geçirdiği olumlu ve olumsuz evreler, sırasıyla bir sözcüğün ne anlama geldiği hakkında sağlıklı bilgi verecektir. Biz de bu çalışmamızda besmelenin öncelikle etimolojik açıdan yapısını, anlamını ve ardından önemini araştıracağız.

    Besmelenin Yapısı

    "Bismillâhirrahmânirrahîm" lafzı diğer bir tabirle "Besmele" yapı olarak " -Fa’lele’ vezninde olup, başlarken bir ilgi edatı ile bir izafet tamlaması, iki sıfat tamlamasından meydana gelmiş müstakil ve faydalı cümle kategorisinde cümledir. Diğer bir tabirle açılımı (bi-ism-allah-rahman-rahim) şeklinde beş ayrı kelimeden meydana gelir. Arap dilinde iki ya da daha fazla kelimeden farklı anlamlı bir kelime oluşturulması anlamına gelen "naht yöntemi" ile karşımıza çıkan yeni bir kavram olarak kısaca "besmele’ denilmiştir1.

    Kendinden önce var olduğu takdir edilen hazfedilmiş bir cümlenin mukabili bir cümle olduğu da söylenebilir. Müfessirlerin çoğunluğunun takdiri de bu şekildedir. Bu durumda "Bismillâhirrahmânirrahîm" derken, sarf ilmine göre takdiri "Bismillâhirrahmânirrahîm" de!, "Oku: Bismillâhirrahmânirrahîm" "Bismillâhirrahmânirrahîm diye başlıyorum." veya buna benzer yapılacak bütün takdirler olabilir. Bu takdirlerden örnek olarak -söyle, takdiri aynı zamanda risalete işaret etmektedir. Zira emr-i ilahi olarak bu emir Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e tevcih edilerek aynı zamanda bir vazife tebliği edilmektedir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de Tevbe sûresi dışında diğer bütün sûrelerin başında ve Neml Sûresi’nin 30. ayetinde zikredilmiştir. Bu itibarla Kur’ân ayeti olduğunda şüphe yoktur2

    YanıtlaSil
  160. a- Bâ harfi

    Besmelenin ilk kelimesi "bâ" harfidir. Bu harf zâhir ve muzmar (açık gizli) ismi cerr eden harftir. Kendisinden sonra gelen ismi zahiri, takdiri veya mahalli olarak cerr eder. Bu belki de biz kulların Cenab-ı Hakk’ın huzuruna münkesir bir kalple gelmemiz gerektiğine işaret etmektedir.

    Bu harfi cerrin en önemli özelliklerinden biri de faili mef’ûl yaparak fiilin müteaddi olmasını sağlamaktır. Sarih olmayan mef’ûlün bihlerin başına gelir. Kullanıldığı manalar o kadar çoktur ki, önce asli vazifesi olan ilsâk/bağlamak3 için gelir. Kendi arasında da hakiki ve mecâzi ilsâk diye ikiye ayrılır. Cerden sonraki durum önceki şeyin sebebini ve illetini bildiren sebebiyet/ta’lil için olabilir. Alet isimlerinin başında yardım dilemek için istiâne bâ’sı olabilir4. Zaman veya mekan manasını içeren manasına zarf olarak kullanılır. Faili mef’ul yaparak fiilin müteaddi olmasını sağlar. Yani lazım fiili müteaddiye çevirir5. Yerine göre bazen mahallinde bedel olur. Beraber oluş anlamına gelen musâhabe bildirebilir. Bir şeye temas ve ilgiyi ve o şeyin ne halde olduğunu gösteren mulâbese veya hal için gelebilir. Bir bütünden bir kısmını gösterme denilen teb’iz için gelebilir. Mucâveze için gelebilir. edatının manasında isti’lâ için gelebilir. edatının manasında gâye için gelebilir. Bazen tekid için gelebilir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de ortak mana ifade eden yerlerin olduğu da sıkça görülmektedir6.

    Tefsirlerde öne çıkan genel tercih bu harfin diğer anlamlarının yanı sıra öncelikle musâhabe, ardından ilsak ve istiâne manalarında gelmiş olduğudur. Musâhabe ile beraberlik anlaşılmaktadır. Yani besmele Allah’la beraberliği hatırlatmaktadır. İlsak anlamı Allah’a adeta sarılmayı imâ ve işaret eder. İstiâne de sadece O’ndan yardım dilemeyi tedâi ettirir. Burada istîrâdi olarak belirtmeliyiz ki ihtiva ettiği bütün manaları tek bir kelime ile Türkçemize çevirmemiz mümkün değildir.

    Bu makamda dikkatimizi çeken bir diğer husus da "bâ" harfinin genel kaideye göre ayrı yazılması gerekirken "isim" kelimesine bitişmiş olarak yazılıyor olmasıdır. Bu mevzuda harfin yukarıda naklettiğimiz anlamlarının yazı halinde de adeta birbirinden ayrılmaz, parçalanmaz bütünlük taşımasına işaret ettiği söylenebilir. Ve yine bu nüktenin de Türkçemize nakledilmesi mümkün olmasa gerekir.

    b- İsim kelimesi

    Besmele’deki ikinci unsur "isim" kelimesidir. Bu kelime dilimizde kullana geldiğimiz bir varlığa konulan adın karşılığı isim mi yoksa "esmâ-i hüsnâ" terimi içerisinde yer alan başka bir anlamda mıdır, diye tartışması yapılmıştır. Dolayısıyla "Allah’ın adı" denildiğinde O (c.c)’nun bütün esmasını da ihtivâ eden bir isim olarak mı tahayyül etmeliyiz? Ki hakikatin de herhalde böyle olması daha muvafıktır.

    Bu kelime yapı olarak ya yani "yükseldi, yüksek oldu veya yüceldi" anlamlarını veya kelimesinden "alâmet ve işâret olma" anlamlarına gelir. Makama göre her iki anlamda uygundur. Dolayısıyla Allahu Teâla hem zâtı hem esmâ-i hüsnâsı hem bütün tasarrufu ile yüce ve yüksektir. Hem de yine başka hiçbir şeye benzemeyen zâtı ile adeta eşsiz bir alamettir.

    YanıtlaSil
  161. c- Lafz-ı Celâle "Allah"

    "Allah’ kelimesi içinde had ve sınırı olmayan O (c.c.)’nun zatını, sıfatlarını, fiilleri ile bütün esmasını da ihtivâ eden câmi bir özel isimdir. Dolayısıyla "Allah" denildiğinde akla kuşatılamayan bütün sıfatları ile birlikte bir Allah anlayışı çıkmakta. "Bütün esma-i hüsnanın ifade ettiği manalar ile bütün sıfat-ı kemaliyeye Lâfza-i Celâl olan 'Allah' bil’iltizam delalet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delalet eder. Sıfatlara delaletleri yoktur. Çünkü sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delaletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil-mutabakat Zât-ı Akdes’e delalet eder. Zât-ı Akdes ile sıfat-ı kemaliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan sıfatlara da bil-iltizam delalet eder. Ve keza uluhiyet ünvanı sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmesi, ism-i has olan “Allah”ın da o sıfatı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza “Allah” kelimesi de nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binaenaleyh “Lâ ilahe illallah” kelâmı, esma-i hüsnanın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delalet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. ‘Lâ Hâlıka illallah’, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume illallah” gibi... Binaenaleyh terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.7’ Yoksa örneğin "Tanrı" kelimesi bu manaları kuşatan kapsayıcı bir kelime olamaz. Allah Lafz-ı Celâle Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık iki bin yedi yüz kez kendi anlamında zikredilmiştir.

    Allah Lafz-ı Celâlenin kelime biçimlerinin yapısını inceleyen morfoloji açısından en dikkat çekici özelliği kelimeyi oluşturan harflerinin her birisinin eksilmesi durumunda dahi yine "Allah" anlamı veriyor olmasıdır. kelimesinin başındaki "elif" kaldırıldığında yine "Allah’ anlamı verecek olan "lillah" lafzı kalır. kelimesin başındaki "lam" harfi kaldırılacak olursa yine "Allah" anlamı verecek olan "leh" kalır. kelimesin başındaki "lam’ harfi kaldırılacak olursa "hu/huve" kalır ki Zât-ı Ecell-i A’lâ’ya has bir ünvân olan "Allah" demektir. harfi aynı zamanda İsm-i A’zâm arasında sayılmaktadır.

    Etimolojik açıdan değerlendirecek olursak, Allah Lafz-ı Celâlesinin kökü ile ilgili birkaç görüş ileri sürülmüştür. Bunlardan ilki bu kelimenin herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve Allahu Teâla hakkında özel bir isim olduğudur. Halil b. Ahmed (ö. 170/786) "Allah" lafzının Allahu Teâlâ’ya has bir isim olduğu konusunda ittifak ettiğini söyler8.

    Allah isminin türetilmiş bir isim olduğunu söyleyenler ise farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir görüşe göre bu kelime "ilâh’ kelimesinden türemiş olup (elehe-ye’lehu) fiilinden gelir. Bu fiilin anlamı teabbüd etmek, kulluk etmek demektir9.

    (elehe-ye’lehu) maddesinin yani "Sakin oldum kemâle erdim" gibi anlamları da vardır. Bu anlam çerçevesinde insanın kâinatın hercü mercliği içinde sığınacağı ve sükûnete ulaşacağı tek melcenin Allah (c.c) olduğu hakikati yatmaktadır.

    YanıtlaSil

  162. Diğer bir görüşe göre bu kelime (elihe-ye’lehu) yani hayret ve şaşkınlık içinde kalmak, gönülden bağlanıp sığınmak anlamına gelmektedir10. Zira kul Rabbinin esmâsı, sıfatları ve azameti karşısında hayretler içinde kalır.

    Lafz-ı Celâlin yine aşk ve vecd karşısında hayret, şaşkınlık ve aklın gitmesi anlamı ihtivâ eden kelimesinden geldiği de söylenmiştir11. Bu itibarla hayret makamına işaret eder.

    (velehe) kelimesinin yani "çocuk annesine sığındı" manası da vardır12. Bu itibarla da Allahu Teâla kendisine sığınılacak ve ilticâ edilecek yegâne Zât’tır.

    Lafz-ı Celâle ile alakalı olduğu söylenilen bir diğer kelime de (lâhe-yelûhu), yani "serâb oldu, gizlendi, duyu idrakinin ötesinde kaldı" demektir13.

    (lâhe-yelûhu) maddesinin "irtifa etti, yükseldi" anlamı da vardır14. Güneşe de yüksekliğinden dolayı denilmiştir. Bu itibarla da Allahu Teâla yücelerin yücesi en âli olandır. Aynı zamanda kendisine şirk koşulmaktan da her dâim münezzeh, muallâ ve müteâldir. Bu itibarla Allahu Teâla dünya hayatında mahlukatından gizli olan en Zâhir’dir. O’nu gözler ihata edemez, Ancak O her şeyi görür, gözetir. Gözler O Mevcûdu görmek ve ihâta edebilmek için maddeden tecerrüd etmek, dünya hayatının kaydından çıkması gerekir.

    Yukarıda zikrettiğimiz anlamlar çerçevesinde Lafz-ı Celâle teabbüd etmek, kulluk etmek, insanın kainatın hercü mercliği içinde sığınacağı ve sükûnete ulaşacağı tek melcenin Allah (c.c) olduğu, Rabbinin esmâsı, sıfatları ve azameti karşısında hayretler içinde kaldığı, gönülden bağlanıp sığınıldığı, O’na olan aşk ve vecd karşısında hayret, şaşkınlık ile aklın kalmadığı, duyu idrakinin ötesinde kalan, dünya hayatında mahlukatından gizli en Zâhir olan, yücelerin yücesi, en âli olan, kendisine şirk koşulmaktan da her dâim münezzeh, muallâ ve müteâl olandır.

    d- "Rahman" ve "Rahim"

    "Rahman" ve "Rahim" kelimeleri rahmetten gelmektedir. Sadece Allahu Teâlâ için kullanılan özel isimlerdir. Rahmet, lügat anlamı olarak incelik, acıma, şefkat etme, merhamet etme, affetme ve mağfiret manalarına gelir15. "Rahman" ve "Rahîm" kelimeleri ayrı ayrı sıfat-ı müşebbehe kipinde birer sıfattırlar. "Rahîm" kelimesi ayrıca mübalağa ile ism-i fâil kipi olabilir. "Rahman" ve "Rahîm" kelimeleri mübalağalı merhametli, çok rahmet sahibi manasına gelir. Hangisinin diğerinden, taşımış olduğu anlam bakımından daha kapsamlı olduğu tartışılmıştır. Kanaatimizce her iki sıfat da birbirlerini tamamlayan bir bütünlük içinde merhamet ve rahmet kelimelerinin en geniş anlamlarını ihtiva etmektedirler. Bu iki sıfatı aynı anda kendisinde bulundurmak sadece Allahu Teâlâ’ya has bir durumdur

    YanıtlaSil
  163. Böylesi anlamlar yumağı bir kelimenin Türkçemizde karşılığını bulacak bir kelime yoktur. Türkçemizdeki bağışlamak, esirgemek, acımak kelimeleri Allah (c.c.) hakkında zaaf ifade eder ve Arapça Rahman ve Rahim kelimelerinin tam karşılığı olamaz. "Rahmet"i "esirgemek" kelimesiyle de tercüme etmek doğru değildir. "Benden onu esirgedin" ve "Beni esirgemiyorsun’ cümlelerinden de anlaşıldığına göre esirgemek "kıskanmak" ve "korumak" mânâlarına gelir. Bu sebeple "esirgemek" kelimesi rahmetin tercümesi olmak şöyle dursun, takdiren tefsiri dahi olamaz16. Kendi terminolojimizde bir çeşit kalb inceliği olarak anlaşılan Rahmaniyet ve Rahimiyet bu şekliyle Allah’a isnad edilemez. Dolayısıyla "Rahmân, Rahîm, dediğimizde bunları Allah indindeki mânâlarıyla yorumlamalıyız. Bu durumda "Allah", "Rahman", "Rahim" gibi bazı Arapça terimlerin çevrilmeksizin olduğu gibi aktarılması gerekmektedir.

    Besmelenin Manâsı

    Bu kaçınılmaz uzun izahattan sonra bahsi geçen sakıncaları da göz önünde bulunduracak olursak Besmeleyi Türkçemize sadece "Rahman Rahim Allah’ın adı ile’ şeklinde çevirir, ardından gerekirse parantez içerisinde "isim", "Allah", "Rahmaniyet" ve "Rahimiyet" terimlerinin işaret ettiği (özel bir isim olması hasebiyle dinî bir şiârı dillendirme, Cenab-ı Hakkı ismiyle ta’zim etme, Uluhiyetini itiraf etme, O (c.c.)’na sığınma, nimetlerini hatırla(t)ma, O (c.c.)’ndan yardım dileme, O’nunla beraber olma, Allah’a adeta bütünlük içerisinde sarılma, bütün esmâ ve sıfatlarının ihtivâ ettiği anlamları) anlam ve hikmetler yumağını ilave olarak zikrederiz. Bütün bu itibarları hesap ederek Besmele’nin Türkçemize çevirisi aşağıdaki şekilde olabilir.

    Rahman ve Rahim Allah’ın (zatını, sıfatlarını, fiilleri ve bütün esmasının işaret ettiği anlamlarıyla birlikte ihtiva eden isminden yardım alıp, O’nunla beraber olduğunu hissederek, O’nunla adeta yapışık gibi sarılarak, O’na sığınarak, O’na olan aşk ve vecd karşısında hayret, şaşkınlık ile aklın kalmadığı, duyu idrakinin ötesinde kalan, dünya hayatında mahlûkatından gizli ama en Zâhir olan, yücelerin yücesi ve en âli olan, kendisine şirk koşulmaktan da her dâim münezzeh, muallâ ve müteâl olan) adı ile.

    Besmelenin Fazileti

    "Bismillâhirrahmânirrahîm" bütün hayırlı işlerin başı ve arşıdır. Bu isme dayanan, sırtını bu isme veren aziz ve bahtiyar olur. Bu sözü kendine şiar edinen, bu sözün şemsiyesi altına girerek hareket eden iki cihanda da mutlu olacaktır. Kâinata meydan okuyabilir. Zira bu isim sihirli bir anahtar gibi her kapıyı açar.

    YanıtlaSil
  164. .

    Besmele öyle bitmez tükenmez bir hazinedir ki sahibini aziz kılar. Bunun içindir ki Efendimiz (s.a.v), müminleri her önemli işe başlarken besmele çekmeye teşvik etmiştir. Bu husus, besmeleyi Müslümanlar için bir şiar haline getirmiştir.

    İhtivâ ettiği manası kâinatın sahibine bağlanmak, O’nunla ve O’nun hesabına hareket etmek gibi çok önemli bir hakikati vurgular. O’na itimat eden, O’na dayanan, O’nunla hareket eden yolda kalır mı?

    "Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyâcâtına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu’t-tarîke rast gelse, der: “Ben filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî def olur, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu."17

    Besmelenin fazileti hakkında muteber tefsirlerde nakledilen birçok haber ve nükteler bulunmaktadır. Sıhhat açısından bazıları tartışılmış olsa bile bu makamda fezâil-i a’mâl babında zikredilmesi uygun olacağı kanaatindeyim.

    "Besmelenin harflerinin (şeddeler sayılmayacak olursa) on dokuz olduğu söylendi. Bunda iki fayda vardır. İlki: Zebaniler de on dokuz tanedir. Böylece Allahu Teâla bu on dokuz harfe karşılık, zebanilerin azabını savuşturur. Diğeri: Allahu Teâlâ gece ve gündüzü yirmi dört saat olarak yarattı. Sonra beş ayrı saatte beş vakit namazı farz kıldı. Dolayısıyla besmelenin bu on dokuz harfi, yirmi dört saatten geriye kalan on dokuz saatte meydana gelen günahlar için kefaret olmuş oldu."18

    "Ariflerden birisi besmeleyi yazdı ve bunun kefenine konulmasını vasiyet etti. Bunun üzerine ona. "Bundan ne umuyorsun? Denildi. O da: "Kıyamette şöyle derim: Allah’ım, Sen bir kitap gönderdin ve başına besmeleyi koydun. O halde bana, kitabının bu başlığına göre muamele et.19’

    "Bizans Kayseri, Hz. Ömer’e (r.a), devamlı baş ağrısı olduğunu ve bir ilaç göndermesini yazmıştı. Hz. Ömer (r.a) bir fes gönderdi. Kayser bu fesi başına koyduğunda baş ağrısı duruyor, çıkarınca başı tekrar ağrımaya başlıyordu. Bunun üzerine Kayser hayretler içinde fesi kontrol etmeye başladı. Fesin içinde Besmelenin yazılı olduğu bir kâğıt buldu."20

    YanıtlaSil

  165. "Kadın sufilerin büyüklerinden olan Umretu’l-Fergâniyye’den cünüp ve hayızlı kimsenin besmeleden değil de, Kur’ân okumaktan menedilmesindeki hikmet nedir? Diye soruldu. -Besmele çekmek, dostun ismini anmaktır. Dost ise, dostunu anmaktan menetmez’ dedi."21

    Şimdi besmelenin fazileti hakkında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den vârid olan sahih hadisleri naklediyoruz:

    Besmele İle Başlamayan Her İş Köksüzdür, Bereketsizdir, Kalıcı Değildir

    Ebû Hüreyre’den (r.a) rivayet edilen bir hadiste Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Besmele ile başlamayan her iş bereketsizdir, devam etmez, köksüzdür. (Müsned, II/259)

    Besmele Öyle Kıymetli Bir Kelimedir ki Murdarı Helal Hale Getirir

    Adiyy ibn Hatim (r.a) Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e köpek avının hükmünü sordum, şöyle buyurdu: “Sen öğretilmiş köpeğini salıverdin de o da avı öldürdüğü zaman, sen o avı ye. Köpek avı yediği zaman ise artık sen o avdan yeme. Çünkü köpek avı ancak kendi nefsi için tutmuştur”. Köpeğimi salıveriyorum da onunla beraber başka bir köpek daha buluyorum? dedim. Rasûlullah: “Bu hâlde yeme. Çünkü sen besmeleyi ancak kendi köpeğinin üzerine çekmiştin, başka köpek üzerine besmele çekmemiştin” buyurdu. (Buhari, Vudu, 33)

    Adiyy b. Hâtim bir rivayetinde, “Ya Rasulullah ben öğretilmiş köpekleri salıyorum bana (av) tutuyorlar. Üzerine besmelede çekiyorum dedim.” Bunun üzerine “Öğretilmiş köpeğini saldığın üzerine besmelede çektiğin vakit ye!” (Müslim, Sayd ve Zebaih, 1)

    Bize Ahmed b. Yûnus; şu silsile ile rivayette bulundu: Züheyr, Esved b. Kays,Yahya b. Yahya, Ebû Hayseme, Esved b. Kays, Cündeb b. Süfyan Cündeb b. Süfyan anlatıyor: Allah’ın Resulü ile birlikte bir kurbanda beraberdik. Selam vererek namazını tamamladıktan sonra kurban edilmiş hayvanlar gördü. Bu kurbanların Peygamber daha namazdayken kesildiği anlaşılıyordu. Efendimiz (bu manzara üzerine): “Bayram namazını kılmadan -veya "biz bayram namazını kılmadan’ da demiş olabilir- kurbanını kesmiş olanlar kestiği hayvanın yerine bir daha kurban kesmelidir. Namazdan önce kurban kesmeyenler ise haydi Allah’ın adıyla kurbanlarını kessinler. "Kim kurbanını namazı kılmazdan —yahut biz namazı kılmazdan önce kesti ise onun yerine bir başkasını kessin) Kim kesmediyse besmele ile kessin!" buyurdular. (Müslim, Edahi, 1)

    YanıtlaSil
  166. Besmele Öyle Kıymetli Bir Kelimedir ki Yemek ve Meskenin Bereketini Artırır

    İbn Mâce’nin bildirdiğine göre, Hişâm b. Ammâr, Davud b. Rüşd ve Muhammed b. es-Sabbâh dediler ki: "Bize Velîd b. Müslim anlattı’. İnsanlar: "Ey Allah’ın Resulü! Biz yemek yiyoruz, fakat doymuyoruz" dediler. (Peygamber Efendimiz de onlara): "Her halde siz (yemeği) ayrı ayrı yiyorsunuzdur (değil mi)?” diye sordu. (Onlar da): "Evet" cevabını verdiler. (Bunun üzerine Hz. Peygamber): “Yemeği toplu halde yiyiniz ve üzerine besmele çekiniz. (O zaman) Allah o yemeğe bereket verir, (karnınız doyar)” buyurdular.( İbn Mâce, Et’ime, 17)

    Bize Yezid b. Harun haber verip (dedi ki), bize Hişam, Budeyl’den, (O) Abdullah b. Ubeydillah b. Umeyr’den, (O da) Hz. Aişe’den (naklen) haber verdi ki; Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabından altı kişi ile bir yiyecek yiyordu. Derken bir bedevi geldi ve onu iki lokmada yiyip (bitirdi). Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bakınız, şayet O, Allah’ın adını ansaydı (besmele çekseydi, yemek) size yetecekti! Binaenaleyh, biriniz (bir şey) yediğinde Allah’ın ismini ansın, (besmele çeksin). Şayet Allah’ın ismini anmayı (başında) unutursa; “Bismillah evvelehu ve ahireh: Başında ve sonunda Allah’ın adıyla (başlarım!)” desin. (Darimi, Et’ıme, 1)

    Bana İshâk b. Mansûr da rivayet etti: Bize Bavh b. Ubâde haber verdi: Bize İbn-i Cüreyc rivayet etti: Bana Atâ’ haber verdi ki: Câbir b. Abdillah’ı şunu söylerken işitmiş. Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Gece karanlığı bastığı -yahut gecelediğiniz- vakit çocuklarınızı (çıkmaktan) men edin. Çünkü Şeytanlar o zaman dağılır. Gecenin bir kısmı gitti mi onları salın. Kapıları kapayın ve besmele çekin. Çünkü Şeytan kapalı kapı açamaz. Tulumlarınızı bağlayın ve Besmele çekin! Kaplarınızı örtün ve besmele çekin! Kaplarınızın üzerine aykırı bir şey olsun koyun. Kandillerinizi de söndürün!" buyurdular. (Müslim, Eşribe, 97)

    YanıtlaSil

  167. Bize Muhammed b. Müsennâ el-Anezî rivayet etti: Bize Dahhâk (yâni Ebû Asım) İbnü Cüreyc’den rivayet etti: Bana Ebû’z-Zübeyr, Câbir b. Abdillah’dan naklen haber verdi Câbir, Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)’i şöyle buyururken işitmiş: "Bir adam evine gireceği vakit, girerken ve yemek yerken Allah’ı anarsa şeytan (yardımcılarına) sizin için ne mesken var, ne akşam yemeği! der. Ama evine girerken Allah’ı anmazsa, şeytan: Meskene yetiştiniz, der. O adam yemeğine başlarken besmele çekmezse, şeytan: Hem meskene, hem akşam yemeğine yetiştiniz, der." (Müslim, Eşribe, 103)

    Bana Amru’n-Nâkıd da rivayet etti: Bize Abdullah b. Ca’fer Er-Rakkî rivayet etti. Bize Ubeydullah b. Amr, Abdülmelik b. Umeyr’den, o da Abdurrahman b. Ebî Leylâ’dan, o da Enes b. Mâlik’den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: "Ebû Talha, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kendisine has olmak üzere yemek yapmasını Ümmü Süleym’e emretti. Sonra beni ona gönderdi..." Ve râvi hadîsi nakletmiştir. Bu hadîste şöyle de demiştir: "Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) elini koydu ve onun üzerine besmele çekti. Sonra : "On kişiye izin ver!" dedi. Ebû Talha da onlara izin vererek girdiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Yeyin ve besmele çekin!" dedi. Onlar da yediler. Bunu seksen kişiye yaptı. Bundan sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ev sahipleri yediler. Ve artık bıraktılar." (Müslim, Eşribe, 143)

    Ebû Dâvud’un, İbrahim b. Musa er-Râzî-el-Velîd b. Müslim-Vahşî b. Harb-Babası- Dedesi isnadıyla aktardığına göre, Vahşî b. Harb’in dedesi anlatıyor: “Peygamber’in Ashabı (Hz. Peygambere): "Ey Allah’ın Resulü! Biz (yemek) yiyoruz, fakat doymuyoruz’ dediler. (Peygamber Efendimiz de onlara): "Her halde siz (yemeği) ayrı ayrı yiyorsunuzdur (değil mi)?” diye sordu. (Onlar da): "Evet" cevabını verdiler. (Bunun üzerine Hz. Peygamber): “Yemeği toplu halde yiyiniz ve üzerine besmele çekiniz. (O zaman) Allah o yemeğe bereket verir, (karnınız doyar)” buyurdular. Ebû Dâvûd şunları söylemektedir: ( Ebu Davud, Eti’me, 14)

    Besmele Şeytanın Şerrinden Emin Kılar

    Bize İshak b. Musa El-Ensârî rivayet etti: Bize Enes b. Iyâz rivayet etti: Bize Ubeydullah rivayet etti: Bana Saîd b. Ebî Saîd El-Makburî babasından, o da Ebû Hüzeyfe’den naklen rivayet etti ki: Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlar: "Biriniz döşeğine uzandığı vakit gömleğinin kenarını tutsun da onunla döşeğini silksin ve besmele çeksin! Çünkü o kendinden sonra döşeğinde ne kalacağını bilmez. Yatmak istediği vakit sağ tarafına yaîsm ve: Allahım! Seni tenzih ederim. Ey Rabbim! Yanımı ancak seninle (döşeğe) koydum. Onu ancak seninle kaldırırım. Nefsimi tutarsan onu affeyle! Salarsan onu sâlih kullarını koruduğun şeyle koru! desin." (Müslim, Zikir ve Dua ve Tevbe ve İstiğfar, 64)

    YanıtlaSil
  168. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)’den Câbir b. Abdillah tarafından (rivayet edilen) şu (bir önceki hadis) tamamıyla olmamakla beraber (bir de ez-Zübeyr vasıtasıyla yine Câbir b. Abdillah’dan rivayet olunmuştur. Bu rivayete göre Hz. Peygamber): “Çünkü şeytan (besmeleyle) kapanmış olan kapıyı açamaz, (kabın ağzını örten) bağı çözemez, (ağzı örtülü olan) kabı açamaz. (Bunları yaparken besmele çekmeyi unutmayın). Çünkü (besmele çekmezseniz) küçük fare, insanların evlerini ateşe verebilir” buyurmuştur. (Ebu Davud, Eşribe, 22)

    Bize Cerîr, Mansûr’dan; o da Salim ibn Ebi’l-Ca’d’dan; o da Kurayb’dan; o da İbn Abbâs (r.a)’dan tahdîs etti. İbn Abbâs, bunu Peygamber’e ulaştırıyordu. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur: “Herhangi biriniz eşine (cinsî münâsebet için) geldiği zaman bismillah, Allâhumme cennibnâ’ş-şeytâne ve cennibi’ş-şeytâne mâ razaktenâ (Allah’ın ismiyle, yâ Allah, bizleri şeytândan uzaklaştır ve şeytânı da bize ihsan ettiğin çocuktan uzak kıl) der de, onların arasında bir çocuk takdir olunursa, şeytân o çocuğa zarar veremez.” (Buhari, Vudu, 8)

    Besmele Manevi Temizliği Getirir

    Ebû Sûfyân b. Huveytib (r.a.), ninesinden o da babasından bize bildirdiğine göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve selem)’den işittim buyurdular ki: “Abdest’e başlarken besmele çekmeyen kimsenin abdesti yoktur.” (Tirmizi, Tahare, 20)

    Bize Ubeydullah b. Sa’îd haber verip (dedi ki), bize Ebû Amir el Akadî rivayet edip (dedi ki), bize Kesîr b. Zeyd rivayet etti. (O dedi ki), bana Rubeyh b. Âbdirrahman b. Ebî Sa’ıd el-Hudrî, babasından, (O) dedesinden (O da) Hz. Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve selem) (naklen) rivayet etti (ki, Hz. Peygamber) şöyle buyurdu: Başında Allah’ın ismini zikretmeyen, (besmele çekmeyen) için abdest yoktur.” (Muvatta, Sıfatu’n-Nebî, 10)

    Besmele Öyle Kıymetli Bir Kelimedir ki Açılmaz Kapıları Açar

    Bize Abdullah b. Amr b. Ebân haber verip (dedi ki) bize Abdurrahman b. Muhammed el-Muhâribî, Abdulvâhid b. Eymen el-Mekki’den, (o da) babasından (naklen) rivayet etti (ki Eymen) şöyle dedi: Câbir b. Abdillah’a; “Bana, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat kendisinden duymuş olduğun bir haberini naklet (ki) ben (de) onu senden (naklen) rivayet edeyim!” dedim. Bunun üzerine o şöyle dedi: Biz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber Hendek Günü’nde (hendek) kazıyorduk. Neyse, hiçbir yemek yememiş, (zaten) buna imkân ve güç (de) bulamamış bir halde üç gün kaldık. Derken hendekte (kazmanın işlemediği) sert bir yer ortaya çıktı. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelip: “Ya Resûlallah, dedim, hendekte sert bir yer ortaya çıktı (bir bakıverseniz!)”. (Bu arada) biz üzerine su serptik. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) karnına (açlıktan) bir taş sarılmış olduğu halde kalktı, kazmayı veya küreği aldı. Ardından üç defa besmele çekip (sert yere) vurdu. Bunun üzerine (o yer) akıp dağılan bir kum yığını haline geldi… (Darimi, Mukaddime, 7)

    YanıtlaSil
  169. Besmele Şifa Hazinesidir

    Bana Ebu’t-Tâhir ile Harmele b. Yahya rivayet ettiler: Bize İbni Vehb haber verdi: Bana Yûnus, İbni Şihâb’dan naklen haber verdi. (Demiş ki): Bana Nâfi’ b. Cübeyr b. Mut’ım, Osman b. Ebî’l-Âs, es-Sekafi’den naklen haber verdi ki: Osman Müslüman olalıdan beri vücudunda hissettiği bir ağrıdan Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e şikâyette bulunmuş. Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine: "Elini vücudunun ağıran yerine koy ve üç defa bismillah de! Yedi defa da hissettiğim ve sakındığım ağrının şerrinden Allah’a ve kudretine sığınırım de!" buyurmuşlar. (Müslim, Selam, 67)

    Besmele Mahremiyete Perdedir

    Ali bin Ebu Talib (ra)’den, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu, rivayet edilmiştir. “Cinler ile Ademoğullarının avret yerleri arasındaki perde kişinin helaya girmek istediği zaman "bismillah’ demesidir.” (İbn Mâce, Tahâret,)

    Ali b. Ebî Tâlib (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Cinlerin gözleri ile Ademoğlunun görünmemesi gereken yerleri arasındaki perde, tuvalete girerken okudukları “bismillah” sözüdür.” (Tirmizi, Cum’a, 73)

    Öz

    Bir sözcüğün ne anlama geldiğini anlayabilmek için öncelikle o sözcüğün aslını araştırmak, metot olarak takip edilecek ilk ve en önemli aşamadır. Bu çalışmada besmelenin öncelikle etimolojik açıdan yapısı ve anlamı araştırılmakta, ardından da önemi gözler önüne serilmektedir.

    Anahtar Kelimler: Besmele, İsim, Allah lafzı, Rahman, Rahim

    Abstract

    The most important level in the methodology to understand the meaning of a word lies on the research of the origin of that word. This study investigates the structure and meaning of basmala etymologically. Then, it seeks to notice the significance of the same word.

    Keywords: Basmala, name, the word of God, the Beneficent, the Merciful

    Dipnotlar
    1. Naht kavramı için bkz. Civelek Yakup, Arap Dilinde Naht ve Kelime Türetmede “Naht” Yönteminin Kullanımı, Nüsha, III, say. 10, 2003/ s. 97-119.
    2. Ancak sûre başlarında zikredilen besmelelerin o sûreyi diğerinden ayıran ve kırâat başlarken teberrüken okunan birer besmele olup olmadıkları oldukları konusunda fıkıh imamları arasında ihtilafa düşülmüştür. Mekke ve Kûfeli imamlar Fâtiha sûresinin başındaki besmeleyi o sûreden bir âyet kabul etmiş, öte yanda Şâfiler ise, Fâtiha da olmak üzere her sûrenin başında bulunan besmelenin o sûrenin bir ayeti olduğu görüşünü iddia etmiştir. Konumuzla doğrudan irtibatlı olmadığı için mevzuyu ilgili kaynaklara havale ediyoruz.

    YanıtlaSil
  170. 3. el-Hurûfu’l-âmile fi’l-Kur’âni’l-Kerîm, s. 387-388.
    4. Mu‘cemu hurûfi’l-Kur’âni’l-Kerîm, II, 451.
    5. Mu‘cemu hurûfi’l-Kur’âni’l-Kerîm, II, 451.
    6. Âl-i ‘İmrân 152 (mulâbese-sebebiyet), 153 (musâhabe-mukâbele), 174 (mulâbeset-musâhabe). Nisâ 17 (mulâbese-sebebiyet), 19 (musâhabe-ta’diye), 23 (musâhabe-ta’diye), 25 (ilsâk-musâhabe) A’râf 57 (mulabese-sebebiyye), 80 (mulâbese-gaye), Hicr 39 (kasem-sebebiye), İsrâ 33 (mulâbese- sebebiyye), Kehf 26 (te’kid-taaccub), Hacc 25 (mulâbese-te’kid), Nur 31 (te’kid-teb’iz), Furkân 25 (mulâbese-sebebiyye), 59 (mulâbese-sebebiyye), Zumer 67 (ilsâk-zarfiyye), Fussilet 36 (ilsâk-istiâne), Kâf 16 (mulâbese-te’kid-gaye), 28 (mulâbese-musâhebe-te’kid), Tur 21 (mulâbese-sebebiyye), Haşr 10 (sebebiyye-gaye), Mumtehine 1 (sebebiyye-te’kid), Zilzâl 5 (ilsâk-sebebiyye).
    7. Nursi, Said, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neş, 2002, s. 199.
    8. Fahruddîn er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebîr, I/149, Beyrut, 1998.
    9. İbn Side, el-Muhkem ve’l-Muhîtu’l-‘Azâm, II/212; ez-Zemahşeri, Esâsu’l-Belâga, I/10; Râzi Zeynuddîn, Muhtâru’s-Sihâh, I/13; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Beyrut, 1. bsk., XIII/467.
    10. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIII/467; ez-Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, I/8206; TDVİA, İstanbul, 1989, Topaloğlu Bekir, Allah mad. II/471.
    11. Râzi Zeynuddîn, Muhtâru’s-Sihâh, I/348; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIII/561.
    12. ez-Zemahşeri, Esâsu’l-Belâga, II/27; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIII/561.
    13. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIII/538; ez-Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, I/8241; TDVİA, İstanbul, 1989, Topaloğlu Bekir, Allah mad. II/471.
    14. ez-Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, I/8241.
    15. İbn Manzûr, XII/230.
    16. Elmalılı, I/32-33
    17. Nursi, Said, Sözler, Yeni Asya Neş, İst., 2002, s.11
    18. Fahruddîn er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebîr, I/156.
    19. Fahruddîn er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebîr, I/156. A.g.e.
    20. Fahruddîn er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebîr, I/155. A.g.e.
    21. Fahruddîn er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebîr, I/155.

    YanıtlaSil
  171. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    415 1 Gusulden sonra abdest alan kimse bizden değildir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    415 2 Kim abdest alır da, abdestini güzel yapar, sonra yanılmadan ve abes şeyle meşgul olmadan namaz kılarsa, bu bundan önceki seyyiesine keffaret olur. Hz. Ukbe (r.a.)
    415 3 Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah onun sıkıntılarına kafi gelir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim de dünyaya kapılanırsa, onu dünya ile baş başa bırakır. Hz. İmran (r.a.)
    415 4 Kim, ileri gelenlerin izni olmaksızın bir kavmin başına geçerse, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olur. Kıyamet gününde de onun ne farzı, ne de nafilesi kabul olunur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    415 5 Kim, bir kavmin mevlasını (reisini) izinleri olmadan veli edinirse, veya bir caniyi himaye ederse, Allah'ın gadabı onun üzerine olur. Allah onun ne farzını ne de nafilesini kabul eder. Hz. Câbir (r.a.)
    415 6 Kim, kıyamet gününe şu beş şeyle gelirse onun yüzü Cennetten men olunmaz: Allah için, dini için, kitabı için, Resulü için ve bütün müslüman cemaati için (nasihatte) hayırlahlıkta bulunursa. Hz. Temim (r.a.)
    415 7 Kim, kıyamet gününe şu üç şeyden beri olarak gelirse, Cennete dahil olur. Kibir, ganimete hiyanet ve borç. Hz. Sevban (r.a.)
    415 8 Kim, başka bir haceti olmadan sadece ziyaret için Beni ziyarete gelirse, kıyamet günü onun için şefaat etmem Bana hak olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    415 9 İslamı ihya edecek bir ilim taleb ederken kendisine ölüm gelen kimse ile Peygamberler arasında Cennette tek bir derece farkı vardır. Hz. Hasan (r.a.)
    415 10 İslamı ihya edecek bir ilim taleb ederken kendisine ecel gelen kimseye, Peygamberler ancak bir derece üstün olurlar. Hz. Said (r.a.)
    415 11 Kim, bilmediği bir davada mücadele ederse (direnirse) bunu bırakıncaya kadar Allah'ın gadabında kalır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    415 12 Kim, müşrikle mücamaat eder ve onunla beraber sakin olursa o da onun gibidir. Hz. Semure (r.a.)
    415 13 Kim acıkır veya muhtaç olur da bunu insanlardan gizler ve onu Aziz ve Celil olan Allah'a arz ederse, Allah kendisine helalinden bir senenin rızkını açar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    415 14 Kim Allah yolunda mücadele ederse onun kefili Allah olur. Kim bir hastayı ziyaret ederse onun kefili Allah olur. Kim sabah veya akşam mescide giderse onun kefili Allah olur. Kim bir kimseyi gıybet etmeden misafirlikte oturursa onun kefili Allah olur. Kim de emirin yanına vekar ve saygı ile girerse onun kefili de Allah olur. Hz. Muaz (r.a.)
    415 15 Kim böbürlenerek elbisesini yerde sürürse, kıyamet günü Allah onun yüzüne Rahmetle bakmaz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)

    YanıtlaSil
  172. BUSRÂ
    بصرى
    Hz. Muhammed’in peygamber olmadan önce iki defa gittiği Suriye’deki tarihî şehir.
    Tarihî Busrâ şehrinden bir görünüş

    Müellif:
    MUSTAFA FAYDA
    Busrâ (Bozrah), Suriye’nin güneyinde Yermük nehrinin kaynağına yakın bir yerde Cebel-i Dürüz’ün (Cebel-i Arab) batı yamacında, denizden 850 m. yükseklikte verimli bir ovada kurulmuştur. Bugünkü Ürdün-Suriye sınırının 30 km. kadar kuzeyinde, bağlı bulunduğu Der‘â’nın (eski adı Ezriât) 41 km. güneydoğusunda ve Şam’ın 141 km. güneyinde yer alır. Çeşitli kaynak, kitâbe ve paralarda adı Busrâ, Bostra, Bossora ve Bosora olarak geçmekte, Osmanlı Devleti zamanında ise Irak’ta aynı ismi taşıyan diğer bir yerleşim merkeziyle karıştırılmaması için Eski Şam veya Eski Şam Busrâ adıyla anıldığı görülmektedir. Şehrin ismine ilk defa III. Tutmosis’in (m.ö. 1504-1450) şehirler listesinde ve el-Amarna arşivinde (m.ö. XIV. yüzyıl) Buzruna şeklinde rastlanır. Bu isim, milâttan önce 175-135 yılları arasındaki olayları anlatan ve milâttan önce 100 yıllarında yazılmış olduğu kabul edilen I. Makkabîler kitabında da görülmektedir (5/26, 28).

    Bütün bölgeye hâkim olan coğrafî konumu dolayısıyla büyük bir stratejik öneme sahip olan şehir, Romalılar’ın önünde tutunamayan Nabatîler’in başşehirleri Petra’yı terketmeleri üzerine bu devletin merkezi oldu ve Roma hâkimiyetinden sonra da burada Nabatî dili konuşulmaya devam etti. Roma İmparatoru Trajanus’un emriyle Suriye Valisi Cornelius Palma tarafından 106 yılında Nabatîler’den alınarak Arabistan eyaletinin merkezi ve üçüncü Kyrene (Cyrenaica) lejyonunun karargâhı haline getirildi; ayrıca bazı eserlerin ilâvesiyle yeniden imar edilen şehre Nova Trajana Bostra adı verildi. İmparator Marcus Aurelius zamanında (161-180) surları bedevîlere karşı tahkim edildi ve idarî yapısı ile halkına uygulanan vergi usullerinde ciddi değişiklikler yapılarak önemli bir ticaret merkezi olması sağlandı. O dönemde Busrâ panayırı Eyle-Petra yoluyla Kızıldeniz’den ve San‘a-Necran-Tâif-Mekke-Medine-Hicr-Tebük-Petra (veya Amman) yoluyla da Hint, Çin ve Yemen’den gelen malların satıldığı önemli bir pazar olmuştu ve Urfa, Antakya, Akdeniz sahilleri, Hîre ve Basra körfezine giden kervanlar buradan geçiyordu. Severus Alexander (222-235) şehrin statüsünü “colonia” seviyesine çıkarttı; daha sonra ise Busrâ’da doğan ve bu sebeple lakabı “Arap” olan Marcus Julius Philippus (244-249) şehre “metropolis” unvanını verdi ve burada adına para bastırdı. Büyük Konstantinos zamanında (306-337) önce piskoposluk merkezi haline getirilen şehir daha sonra Antakya patrikliğine bağlanarak Arabistan başpiskoposluğunun merkezi yapıldı ve bölgede Hıristiyanlığın yayılmasında önemli bir rol oynadı. Busrâ ve diğer Arap topraklarının Roma İmparatorluğu’na ilhak edilmesinden sonraki birkaç asırlık döneme “Busrâ devri” denilmiştir. Suriye ve Havran bölgesi halkı, Nabatîler’in yıkıldığı ve Busrâ’nın Roma İmparatorluğu sınırları içine alındığı yılı “Busrâ takvimi” adı ile tarih başlangıcı yapmışlardır. 22 Mart 106 milâdî tarihinde başlayan bu takvim, Havran’da bulunan İmruülkays’ın mezar kitâbesinde ölüm tarihi olarak kullanılmıştır.

    Kuruluşundan beri bazı yahudi topluluklarının da yaşadığı Arap şehri Busrâ’ya, Yemen’deki setlerin yıkılmasından sonra zaman zaman başka Arap kabileleri de gelip yerleşmişlerdir. Busrâ Gassânîler’in de merkezi olmuş, Gassânî emîrleri ve Bizans döneminde tayin edilen Arap asıllı valiler şehrin ünlü panayırından Bizans adına vergi toplamışlardır

    YanıtlaSil
  173. Câhiliye devrinde Busrâ, Kur’ân-ı Kerîm’de temas edildiği gibi (bk. Kureyş 106/1-4), kışın güneye, yazın kuzeye giden Kureyş kervanlarının çok sık ziyaret ettikleri Gazze, Eyle ve Ezriât gibi kuzey şehirlerinden biri idi. Bundan dolayı Kureyşli tâcirler burayı çok yakından tanırlardı. Nitekim bu devirdeki Arap şiirlerinde Dımaşk’tan çok Busrâ’nın zikredildiği görülmektedir. Hz. Muhammed bi‘setten önce iki defa Busrâ’ya gitmiştir. Dokuz veya on iki yaşında iken amcası Ebû Tâlib ile gittiği ilk seyahat sırasında, Busrâ’da bir manastırda yaşayan rahip Bahîrâ onu görmüş ve kendisinin peygamber olacağını söylemiştir. İkinci seyahatini ise yirmi beş yaşında Hz. Hatice’nin kervanını yönetirken yapmıştır. Bu seyahati sırasında konakladığı yeri farkeden rahip Nestûrâ kendisi hakkında, “Bu ağacın altına peygamberden başkası inmedi” demiştir (İbn Sa‘d, I, 130). İbn Battûta, hacıların Dımaşk’tan ayrıldıktan sonra küçük bir şehir olan Busrâ’ya gittiklerini ve geride kalanların kafileye yetişebilmeleri için orada dört gün beklemelerinin âdet olduğunu belirttikten sonra, Hz. Peygamber’in Hz. Hatice adına ticaret için buraya geldiğinde devesinin çöktüğü yere büyük bir cami yapılmış olduğunu ve Havran bölgesi halkının camiyi ziyaret ettiğini yazar. Câmiu Mebreki’n-nâka adlı bu caminin inşa sebebi olarak, Suriye’ye (Şam) gönderilen Kur’ân-ı Kerîm’in ilk nüshasını taşıyan devenin burada çöktüğü ve nüshanın burada muhafaza edildiği rivayeti de bulunmaktadır.

    Bizans ve Sâsânî imparatorlukları arasındaki büyük savaş (613 veya 614) Ezriât ile Busrâ’da vuku bulmuş ve Busrâ bu savaşta tahrip edilmişti. Savaşın neticesi Mekke’deki müslümanlarla müşrikler arasında da tartışılmış ve Rûm sûresinin ilk âyetleri bu sırada nâzil olmuştur. Bu sûrenin 3. âyetindeki “... en yakın bir yerde...” ibaresinin Busrâ ve Ezriât’a işaret ettiği rivayet edilmektedir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXI, 13; a.mlf., Târîḫ, I, 1007).

    Hz. Peygamber, bazı devlet başkanlarını İslâmiyet’e davet için yazdırdığı mektuplardan birini de Bizans İmparatoru Herakleios’a verilmek üzere Dihye b. Halîfe ile Busrâ valisine göndermiş ve ondan bu mektubu kaysere ulaştırmasını istemişti; Busrâ valisi de mektubu o sıralarda Hıms’ta bulunan Herakleios’a yollamıştı. Hz. Peygamber Busrâ emîrine de İslâmiyet’e davet için Hâris b. Umeyr ile ayrı bir mektup göndermiş, ancak bu elçi Mûte’de öldürülmüştü. Kaynaklar, Hz. Peygamber’in Busrâ’ya gönderdiği elçinin öldürülmesini Mûte Savaşı’nın sebebi olarak kaydederler. Hicretten sonra da müslümanların ticaret için Busrâ’ya gitmeye devam ettikleri bilinmektedir. Nitekim Hz. Ebû Bekir, Resûlullah’ın vefatından önce Bedir Gazvesi’ne iştirak etmiş olan iki sahâbî ile birlikte ticaret için Busrâ’ya gitmiştir. Hz. Peygamber’in hadislerinde bazı mesafelerin açıklanması için Busrâ’nın kullanıldığına şahit olunmaktadır. Meselâ cennetin kapısının genişliği dile getirilirken iki kanadının arasının Mekke ile Busrâ’nın arası kadar geniş olduğu (Buhârî, “Tefsîr”, 17/5; Müslim, “Îmân”, 327) söylenmiş, kıyamet alâmetleri zikredilirken de Hicaz’da çıkacak bir ateşin Busrâ’daki devenin boynunun görülmesini sağlayacağı (Müsned, V, 144; Buhârî, “Fiten”, 24; Müslim, “Fiten”, 42) bildirilmiştir.

    Busrâ, Halife Hz. Ebû Bekir’in emri üzerine Hâlid b. Velîd tarafından kısa süren bir muhasaradan sonra 13 (634) yılı başlarında barış yoluyla alınmıştır. Emevîler zamanında Dımaşk’ın başşehir olmasıyla birlikte Busrâ’nın önemi azalmaya başlamış ve bu durum Abbâsîler döneminde de devam etmiştir. Ebû Gānim idaresindeki Karmatîler, 906 yılından sonra diğer Suriye şehirleri yanında Busrâ’yı da işgal ve tahrip etmişlerdir.

    YanıtlaSil
  174. 988 tarihinden itibaren Fâtımîler’in idaresine giren şehir, Selçuklu emîrlerinden Atsız b. Uvak tarafından 1071 yılında Selçuklu Devleti’ne bağlanmıştır. Haçlı seferleri sırasında önemli bir uç merkezi haline gelen Busrâ kale ile tahkim edilmiş ve şehre kuvvetli bir askerî birlik yerleştirilmiştir. 1147 yılında Busrâ Emîri Altıntaş, Dımaşk Atabegi Muînüddin Üner’e kızıp şehri Kudüs Kralı III. Baudouin’e vermek istemiş ancak bu hıyanet gerçekleşmemiştir. Busrâ 1174’te Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin idaresine geçti. Selâhaddîn-i Eyyûbî Haçlılar’ın hücumlarından daha iyi korunabilmesi için şehri tahkim ve ayrıca imar etti. Nitekim Kudüs Kralı IV. Baudouin 1182 yılında Havran ve Busrâ dolaylarını yakıp yıkmış, fakat Busrâ şehrine bir şey yapamamıştır; esasen şehir bir daha hıristiyanların eline hiç düşmemiştir. Moğollar’ın Suriye’yi işgalleri sırasında diğer kale ve şehirler gibi Busrâ da tahrip edilmiştir. Ancak Memlük Sultanı Baybars Moğol işgalinden (1261) sonra şehri kurtarmış ve imarı için buraya Mısır’dan ustalar göndermiştir.

    Busrâ Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetine geçtiği sıralarda Havran bölgesinin merkezi değildi. Yavuz Sultan Selim Müzeyrib’de bir kale yaptırdı ve bölgenin idarî merkezini oraya nakletti. Busrâ, Şam vilâyetine bağlı Havran livâsına dahil birkaç yüz hânelik, Eski Şam adı ile bilinen ve Şam beylerbeyine belli bir miktar vergi veren bir köy haline geldi. Evliya Çelebi Busrâ’nın 300 hâneli ve camili mâmur bir köy olduğunu söyler. Anadolu’da yaşayan bazı Türkmen aşiretleri kışı geçirmek üzere Busrâ’ya gelirler ve baharda tekrar yerlerine dönerlerdi. Busrâ’da, sahâbî Mikdâd b. Esved’in soyundan gelen ve kendilerine Mikdâdiyye denilen büyük bir aile yaşıyordu. Bu ailenin Osmanlı Devleti ve bilhassa II. Abdülhamid nezdindeki itibarı sebebiyle Hicaz demiryolu inşa edilirken Müzeyrib-Busrâ arası tâli bir hat ile uzatılmıştır.

    Roma-Bizans döneminden kalma surlar, müslümanlar tarafından kaleye çevrilen tiyatro, hipodrom, halkın bâbü’l-kandil dediği iki zafer takı, üç hamam, bir saray, bir katedral, üç kilise, rahip Bahîrâ’ya izâfe edilen bir bazilika, büyük bir çarşı ve içinde deniz savaşı oyunlarının tertip edildiği çok büyük bir havuz başta olmak üzere birçok tarihî yapı ve yapı kalıntısına sahip bulunan Busrâ İslâm eserleri bakımından da çok zengindir. Emevîler zamanında 102 (720-21) yılında yapılmış olan ve Busrâ halkının Câmiu’l-arûs dediği el-Câmiu’l-Ömerî, günümüze kadar ayakta kalabilen en eski cami örneklerinden biridir. Cami birkaç defa tamir edilmiş, bazı değişikliklere uğramış ve doğu tarafına Eyyûbîler zamanında bir hamam yapılmıştır. Câmiu’l-Hızır diye bilinen diğer bir cami 1133 yılında Emîr Gümüştegin tarafından yaptırılmış olup bir dehlizle geçilen dört köşe minaresinin büyük bir kısmı yıkıktır. Şehrin güney tarafında bulunan Câmiu Mebreki’n-nâka’ya bitişik olan bir medrese 1136 yılında inşa edilmiştir. Emîr Muînüddin Üner 1147’de Busrâ Kalesi’ne büyük bir burç yaptırmıştır. Haçlılar’ın saldırılarından korunmak için özellikle Eyyûbîler zamanında bu kaleye sur ve burçlarla bir sarnıç ve bir mescid ilâve edilmiştir. 1202 yılında Eyyûbî hükümdarı I. el-Melikü’l-Âdil tarafından bir iç kaleye çevrilen Roma tiyatrosunu ortaya çıkarmak maksadıyla yapılan çalışmalar sırasında bu ilâvelerin bir kısmı yıkılmıştır. Çarşı ise varlığını XI. yüzyıla kadar korumuştur. Aslı Roma-Bizans eseri olan ve müslümanlarca tamir edilerek Birketü’l-hâc adı verilen 122 × 155 m. ebadında, 8 m. yüksekliğindeki taştan yapılmış sarnıç da günümüze kadar ulaşmıştır (Busrâ’daki İslâm eserlerinin inşa ve tamir tarihlerini gösteren kitâbeler için bk. Kervran v.dğr., s. 29).

    Busrâ bugün Suriye’nin önemli bir tahıl, sebze ve meyve merkezi olup buğday ve üzümü yanında hayvancılığı ile de meşhurdur. Roma-Bizans ve İslâm devirlerinden kalan eski eserleri sayesinde XIX. yüzyılın başından beri turistik bir yer haline gelmiştir. Bugünkü nüfusu 5000 civarındadır.

    YanıtlaSil
  175. Ayrıca Bağdat yakınlarında Busrâ adını taşıyan bir de köy bulunmaktadır.


    BİBLİYOGRAFYA
    Müsned, I, 262; V, 144, 282; VI, 316.

    Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 6, “Cihâd”, 102, “Tefsîr”, 17/5, “Fiten”, 24, “Aḫbârü’l-âhâd”, 4.

    Müslim, “Îmân”, 327, “Cihâd”, 74, “Fiten”, 42.

    İbn Hişâm, es-Sîre, I, 158, 165, 180; II, 59, 160.

    İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 102, 130, 153, 156, 259; II, 128; III, 214-215; IV, 251, 343; VIII, 16.

    Ezdî, Fütûḥu’ş-Şâm (nşr. Abdülmün‘im Âmir), Kahire 1970, s. 81-82, 275-276.

    Halîfe b. Hayyât, et-Târîḫ (Zekkâr), s. 103.

    Fesevî, el-Maʿrife ve’t-târîḫ, I, 365, 379; III, 293.

    Belâzürî, Fütûḥ (Müneccid), s. 132, 134, 150, 179.

    Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXI, 13.

    a.mlf., Târîḫ (de Goeje), I, 1007, 1123-1125, 2115, 2125, 2127; III, 2256-2257.

    Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, I, 441-442.

    a.mlf., el-Müşterik, s. 57, 58.

    İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 459, 463; II, 37; VII, 541; IX, 580; X, 376, 407; XI, 416, 529; XII, 97, 161, 170.

    İbn Fazlullah el-Ömerî, et-Taʿrîf, Kahire 1312/1894, s. 177-178.

    İbn Battûta, Tuḥfetü’n-nüẓẓâr, I, 128.

    Evliya Çelebi, Seyahatnâme, IX, 568, 577.

    Mir’âtü’l-Haremeyn: Mir’ât-ı Cezîretü’l-Arab, III, 234-236.

    Ali Cevâd, Memâlik-i Osmâniyye’nin Târih ve Coğrâfiyâ Lugatı, İstanbul 1313-17, I, 178-179, 350-351.

    Hicaz Demiryolu Lâyihası, İstanbul 1324, s. 20-21.

    Saîd el-Efgānî, Esvâḳu’l-ʿArab, Dımaşk 1379/1960, s. 24, 43, 113, 196, 212, 221, 274, 345, 364, 372.

    Mustafa Murad ed-Debbâğ, Bilâdünâ Filisṭîn, Amman 1384-96/1965-76, I/1, s. 634-635, 648-649, 681, 692-694, 702; I/2, s. 42, 245; III/2, s. 456, 475, 477; IV/2, s. 10-11, 108; VII/2, s. 630; IX/2, s. 258.

    Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, I, 51; II, 16, 65, 632, 652-653; III, 8, 48-49, 57-60, 62-64, 69, 71, 189-191, 435; V, 308, 423; VII, 333, 494-495; VIII, 176, 376, 518-520.

    S. A. Mougdad, Bosra, Damas 1974, s. 578.

    M. Kervran v.dğr., Index Géographique du répertoire chronologique d’épigraphie arabe, Le Caire 1975, s. 29.

    Abdülkādir er-Reyhâvî, el-İmâretü’l-ʿArabiyyetü’l-İslâmiyye fî Sûriye, Dımaşk 1979, s. 40, 105-107, 143-144, 199.

    Ramazan Şeşen, Salâhaddîn Devrinde Eyyûbîler Devleti, İstanbul 1983, s. 43, 73, 106, 211, 262.

    Coşkun Alptekin, Dimaşk Atabegliği (Tog-teginliler), İstanbul 1985, s. 21-22, 30-31, 135, 150, 153, 156, 179.

    Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, II, 73, 198-199, 281, 364.

    J. Sauvaget, “Les inscriptions arabes de la mosquée de Bosra”, Syria, XXII, Paris 1941, s. 53-65.

    Fr. Buhl, “Busrâ”, İA, II, 822-823.

    A. Abel, “Boṣrā”, EI2 (Fr.), I, 1314-1316.

    V. R. Gold, “Bozrah”, IDB, I, 459-460.

    M. Avi-Yonah, “Bozrah”, EJd., IV, 1284-1286

    YanıtlaSil
  176. Palace : -s.t. out of s.o.s reach 1. Bir şeyi birinin erişemeyeceği / yetişemeyeceği bir yere koymak
    2. Biri için bir şeyi imkânsız hale getirmek

    Redhouse yeni elsözlüğü 333. Syf

    YanıtlaSil
  177. Namaz mektebine kaydolup günde kirk defa rükú eden başlar,
    huzurunda eğilmeye layık yegane varliğin Allah Azze ve Celle
    olduğunu öğrenirler. Peygamber-i Ekber dünya nın Cenáb-ı
    Hakk ın yanında bir sinek kanadı kadar kymetinin olmadığını
    öğrendikleri için dünyâ ve içindekiler onların gözünde her rükû
    ettiklerinde küçülerek adeta bir nokta hâline dönüşür. Artık onlar
    ebedi ve bakî olan ahiret âlemine nisbetle fani, geçici ve yok olmaya
    mahkum olan dünyánin metaîna iltifat etmeyi, nokta kadar menfaat
    için virgül kadar eğilmeyi ya da herhangi bir kulun veya otoritenin
    önünde baş eğmeyi namaz mektebinde öğrendiklerine ihânet
    sayarlar.
    Bugün namaz kîlmasına rağmen üç kuruşluk menfaati için zâlimin
    karsisinda elpençe divân duranlar, Allah ve Rasûl düşmanlarına boyun eğenler seni aldatmasın. Onlar her ne kadar
    namaz kılsa da kiyâmin, riükúnun ma'nāsını kavrayamamış
    nasibsizlerdir.Eğer birileri namaz klmasına rağmen hakk, hakikati
    gördügü hálde teslîim olup boyun eğmiyor, hâla haklı çıkmak için
    tartişmaya devam ediyorsa bil ki o kişi de rükûdan nasibdar alamamiş, hakkin karşisinda boyun bukmesini beceremeyen bir zavallidir.
    O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde
    dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan
    gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma!
    Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin
    secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan
    Saylmaz. Kisşi, başım var diye övünmesin! Secdeye varmayan baş,
    baştan sayılmaz."
    EN SEVGIYLE BAŞ BAŞA
    Selim Seyhan

    YanıtlaSil
  178. Rumlara ait Konstantiniyye (Roma) tesbihle ve tekbirle müslümanlarca feth edilmedikçe kıyamet kopmaz (Yetmiş bin Şamlı bunu yapacak)
    Ravi: . Hz Abr İbni Avf r.a
    Sayfa: 478 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLA

    yuksel8 Haziran 2021 09:22
    Hasan bin Ali r.a. şöyle der.
    Ben dedem Resulullahtan şöyle ezberledim.
    Şüpheli olanı bırak, şüphe vermeyene bak! Zira doğruluk huzur, yalan ise şüphe kaynağıdır.
    ( Tirmizi,kıyamet 60/2518. Bkz. Buhari , 3.)
    Edebi yol haritası
    İslâm.
    Dr. Murat Kaya.
    Altınoluk.
    sy.427.

    YanıtlaSil
  179. Oralardaki yüz milyonlarca insanın gözyaşı, ahı, kanı, emeği, doğal kaynağı üzerinden Batı da kurulan bir refah düzeni var.
    Daha Adil Bir Dünya Mümkün
    Recep Tayyip Erdoğan
    sy. 92.

    YANITLASİL

    yuksel7 Eylül 2021 05:54
    Biz asla garibin, mazlumun, mağdurun, yoksulun, ezilmişin sırtından bir refah düzeni kurmayız, kuramayiz. Buna bizim ne inancımız ne kültürümüz ne de tarihimiz izin verir.
    Daha Adil Bir Dünya Mümkün
    Recep Tayyip Erdoğan
    sy. 92.

    YanıtlaSil
  180. Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir.
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 245 / No: 8
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel11 Eylül 2021 00:38
    Allah (z.c.hz) leri Beni, geceleyin yürüttüğünde (Mirac)da Ye'cüc ve Me'cüc'e baas etti. Ben de onları Allah'ın dinine ve ibadetine davet ettim. Bana icabetten yüz çevirdiler. Bunlar, Ademin evladından isyan edenler ve iblisin taifesi Cehennemdedirler.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 245 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel11 Eylül 2021 01:18
    Müminin ağlaması yürekten, münafığın ağlaması kafadandır.
    Ravi: Hz. Huzeyfe (r.a.)
    Sayfa: 245 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel11 Eylül 2021 09:59
    Doğruluk olmıyan bir yerde ne rahat, ne sükun, ne saadet, ne terakki, ne teali hiç bir şey yoktur.
    Yeni Hutbelerim
    A. Hamdi Akseki
    sy. 90.

    YANITLASİL

    yuksel11 Eylül 2021 10:10
    Efradi yalancı olan bir millet arasında buhtanlar, iftiralar, düşmanlıklar, sikak ve nifaklar yüz gösterir ve bu yüzden o millet çok feci akibetlere maruz kalır.
    Yeni Hutbelerim
    A. Hamdi Akseki
    sy. 90.

    YANITLASİL

    yuksel11 Eylül 2021 10:16
    Böyle bir millette ne muntazam bir içtimai hayat teessus edebilir,ne de sahih bir medeniyet olabilir.!
    Yeni Hutbelerim
    A. Hamdi Akseki
    sy. 90,91.

    YANITLASİL

    yuksel11 Eylül 2021 10:22
    Bir aile efradinda doğruluk ve olmazsa onların arasında bir ülfet, muhabbet, emniyet ve itimat olamaz!
    Yeni Hutbelerim
    A. Hamdi Akseki
    sy. 90.

    YanıtlaSil
  181. Sultan veled den bir şiir :
    Dünyayı bırak, zira bu dünya senin değildir
    Şu an aldığın nefes senin isteğinle değildir
    Dünya malını biriktirdinse mutlu olma
    Şu kendisine dayandığın can, senin değildir.
    Ruhu'l Beyan

    Kur'ân-ı Kerîm Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.405.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 21:58
    Bir Hadis i Şerifte merhaba şöyle buyurulmustur:
    Güneş her doğduğunda mutlaka yanında iki melek vardır, bu iki melek, insanlar ve cinler dışında bütün yaratılmışlara isittirecek şekilde şöyle seslenirler::Ey İnsanlar! Rabbi nize gelin az olup yeterli olan, çok olup oyalayici olandan daha iyidir.
    Tergib, 2,172.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.399.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 22:52
    İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar.
    Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
    Sayfa: 12 / No: 13
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 22:58
    Nitekim Peygamberimiz (a. s.) in bir hadis i şerifin de "Facirin/isyankarin kötülüklerini söyleyiniz ki, insanlar ondan korunsunlar" buyrulmustur.
    Acluni 1, 114.
    Ruhu'l Beyan,
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.379.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 23:12
    Her ne kadar risaletin keramet ve mucize nurlar onları aydınlattığı için doğru olduğuna şahidlik edyorlarsada Peygamber (a. s.) den ve ona uymaktan çevirdikleri ve dünya ile sehvetlerine yöneldikleri için "şahidlik ederiz ki sen Allah in Peygamber işin sözünde yalancıdırlar. O halde Sahadetin gerçeği yalnız uymakla olur. Resulullah i gördüklerinde dünya ehlinin sehadetlerini de bununla karşılaştır.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.376.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 23:22
    Sultan veled den bir şiir :
    Dünyayı bırak, zira bu dünya senin değildir
    Şu an aldığın nefes senin isteğinle değildir
    Dünya malını biriktirdinse mutlu olma
    Şu kendisine dayandığın can, senin değildir.
    Ruhu'l Beyan

    Kur'ân-ı Kerîm Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.405.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 21:58
    Bir Hadis i Şerifte merhaba şöyle buyurulmustur:
    Güneş her doğduğunda mutlaka yanında iki melek vardır, bu iki melek, insanlar ve cinler dışında bütün yaratılmışlara isittirecek şekilde şöyle seslenirler::Ey İnsanlar! Rabbi nize gelin az olup yeterli olan, çok olup oyalayici olandan daha iyidir.
    Tergib, 2,172.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.399.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 22:52
    İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar.
    Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
    Sayfa: 12 / No: 13
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 22:58
    Nitekim Peygamberimiz (a. s.) in bir hadis i şerifin de "Facirin/isyankarin kötülüklerini söyleyiniz ki, insanlar ondan korunsunlar" buyrulmustur.
    Acluni 1, 114.
    Ruhu'l Beyan,
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.379.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 23:12
    Her ne kadar risaletin keramet ve mucize nurlar onları aydınlattığı için doğru olduğuna şahidlik edyorlarsada Peygamber (a. s.) den ve ona uymaktan çevirdikleri ve dünya ile sehvetlerine yöneldikleri için "şahidlik ederiz ki sen Allah in Peygamberişin sözünde yalancıdırlar. O halde Sahadetin gerçeği yalnız uymakla olur. Resulullah i gördüklerinde dünya ehlinin sehadetlerini de bununla karşılaştır.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.376.

    YanıtlaSil
  182. Beyazı Bistami nin (k.s.) dedi ki:Çok zikir sayı itibariyle değildir, huzur iledir.Bazan Allah Teâlâ azı çok güzel yerine yükseltir.
    ...
    Ancak siz çok iyi konuşan idareci den ziyade çalışkan ve faal olan bir idareciye daha çok muhtaçsınız...
    ....
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.362.

    YanıtlaSil
  183. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN VASİYETİ AÇIKLAMA VAKTİ GELMİŞTİR.
    23 Eylül 2021 04:44
    yuksel dedi ki...
    Hafız şöyle demiştir.
    BİR PADİŞAHIN ADALETLE HÜKMETTİĞİ BİR SAATLİK ÖMÜR,
    YÜZYILLIK İBADET VE ZÜHDLE GEÇEN HAYATINDAN DAHA KIYMETLİDİR.
    RUHU L BEYAN
    KUR AN MEALİ VE TEFSİRİ
    CİLT. 21. SY. 256.
    23 Eylül 2021 04:51
    yuksel dedi ki...
    ....
    EY KULLARIM
    SİZİN YAPTIKLARINIZ AMELLERİNİZİ BEN KAYDEDİP SAKLIYORUM. ONLARIN KARŞILIĞINI SİZE VERECEĞİM.KİM İYİLİK BULURSA, HAYIRLA KARŞILAŞIRSA ALLAH C.C. A HAMDETSİN, BUNDAN BAŞKA BİR ŞEY BULURSA KENDİNDEN BAŞKASINI AYIPLAMASIN.
    RUHU L BEYAN
    KUR AN MEALİ VE TEFSİRİ
    CİLT.21. SY. 251.
    MÜSLİM , BİRR 2577.

    23 Eylül 2021 05:01
    yuksel dedi ki...
    CENNETİN ANAHTARI HİDAYET ÜZERE OLMAKTIR.
    MAHMUD ESAD COŞAN
    GÜNÜN SOHBETİ
    AKRA FM.

    23 Eylül 2021 05:04
    yuksel dedi ki...
    TEFEKKÜR İMANIN ANAHTARIDIR.
    ERKAM RADYO
    OSMAN NURİ TOPBAŞ

    23 Eylül 2021 05:06

    YANITLASİL

    yuksel23 Eylül 2021 23:20
    Kefeni güzelleştiriniz. Ölülerinize, arkalarından feryad etmekle, fena tezkiye ile, vasiyetlerini tehirle ve yakanlarını ve kabirlerini ziyareti terk ile eza vermeyiniz. Onlaran borçlarını ödemede acele ediniz. (Kabirde) kötü komşudan uzak tutunuz. Kabir kazdığınızda, onu derinleştirip güzelleştiriniz.
    Ravi: Hz. Ümmü Seleme (r.a.)
    Sayfa: 19 / No: 2
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel23 Eylül 2021 23:27
    Anne baba nin vasiyetini yerine getirmemekle eziyet etmeyiniz.Osman Nuri Topbas
    not. Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyeti yerine getirilmelidir.

    YANITLASİL

    yuksel24 Eylül 2021 21:37
    Hiç bir peygamber yoktur ki ümmetimde onun bir naziri olmasın. Ebu Bekir (r.a) İbrahim (a.s.)'ın benzeri, Ömer (r.a) Musa (a.s.)'ın benzeri, Osman (r.a) Harun (a.s.)'ın benzeri, Ali İbni Ebu Talib (r.a) da benim nazirimdir. Kim Meryemoğlu İsa (a.s.)'a bakmaktan sürur duyarsa Ebu Zerri'l Gıfariye (r.a) baksın.
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 388 / No: 11
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel24 Eylül 2021 23:50
    Yalanın hepsi kaydolur. Müslümanın başından bir musibet defeden veya iyilik getiren yalan müstesna.
    Ravi: Hz. Sevban (r.a.)
    Sayfa: 229 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel25 Eylül 2021 00:59
    Bu olayda, açıklamasında bir fayda veya gizli kalmasında bir fesad ve mahzur olması halinde casuslarin sırlarını ve bozguncularin ayıplarını ortaya çıkarmanın caiz olduğuna işaret bulunmaktadır.
    60.el-Mumtehine Suresi
    Ayet:1.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.234.

    YANITLASİL

    yuksel25 Eylül 2021 01:19
    Ayrıca İslami açıdan sakıncalı bir şey işleyip ortaya çıktığında, kendisini bu mahzuru işlemeye mecbur eden geçerli bir özür söyleyen kimsenin özrünü kabul edileceğine, özrün büyük saygı değer insanlar katında makbul bulunduguna da işaret vardır.
    60.el-Mumtehine Suresi.
    Ayet:1.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy. 234.

    YANITLASİL

    yuksel25 Eylül 2021 02:19
    Allah c. c. sevgisinin belirtisi ise, Allah c. c. düşmanlarına buğz etmek ve onlara kizmaktir.
    60.el-Mumtehine Suresi
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.237.

    YanıtlaSil
  184. Ahmed Yüksel Çelik Nursi

    YanıtlaSil
  185. Allah c. c., kulum, bir hiç iken seni kim yarattı? buyuracak.
    Kul, Sen yarattın Ya Rabbi cevabını verecek.
    Bu yaratilma, senin amelinlemi benim rahmetimlemi oldu?
    Kul, senin rahmetinle oldu diyecek.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 20.sy.607.
    Hadid Suresi
    21.ayet.

    YanıtlaSil
  186. Ey insanlar! Kimin yanında (ganimet malından veya diğer haklardan) ne varsa, vakti geçti, "rezil olurum" demesin. Getirsin versin. Haberiniz olsun ki, dünya rezilliği ahiret rezilliğinden ehvendir.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 183 / No: 6
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  187. 16. İman edenlerin Allah’ı anma ve hak olarak inen (Kur’an’)a karşı kalplerinin ürpermesi/saygıyla yumuşaması zamanı gelmedi mi?[2] (Mü’minler,) sakın bundan önce kendilerine kitap verilip de (onunla alakayı keserek) üzerlerinden uzun zaman geçmiş, kalpleri artık katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Çünkü onlardan çoğu (Allah’ın emrinden çıkmış) fâsık (olmuş)lardır.

    (Âyet-i kerîmede yüce Allah, mü’minlere, kitaplarından uzaklaşan yahudiler ve hıristiyanlar gibi olmamalarını emir buyuruyor. Çünkü mü’minlerin Kur’an’la imanlarının kuvvetlenmesi, kalplerinin sükûn, hayatlarının huzur içinde olması gerekirken (8/2; 13/28), bunun aksine Kur’an’dan, onun kültüründen, mânevî gıdasından ve hükümlerinden uzaklaşan kalp imanca zayıflar, katılaşır ve duygusuzlaşır. Böyle bir kalbe sahip olan insan Allah’a karşı sorumluluğunu unutur, maddeci ve menfaatperest olur. Menfaatini başkalarının zararlarına, hatta yok olmaları üzerine kurmakta kalbi huzursuz olmaz.)

    YanıtlaSil
  188. Teenni her şeyde hayırdır. Ahiret amelinde değil.
    Ravi: Hz Saad İbni Vakkas (r.a.)
    Sayfa: 197 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  189. Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.

    YanıtlaSil
  190. Vasiyetimdir.
    24.3.1974.
    Bir çok suikastler geçirdim.Şu anda vucudumda arıza var.
    Hafızamı kaybettim.Askerden sonra rahatsızlandım.
    Adımın Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi olmasını isterdim.
    Kitablarımı ziyan olmayacak bir kütübhaneye veilmesini istiyorum.
    Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum.
    Yüksel Çelik.

    YanıtlaSil
  191. Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir hakikatı söylemeye mani olmasın.
    Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.)
    Sayfa: 490 / No: 7
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  192. Ecdat, Ayasofya'nin bugünkü akibetini görmüş ve yanı başına SultanAhmed gibi bir muhteşem eseri inşa etmiştir" dedi.
    Bediuzzaman'ın Sır Katibi
    Mehmed Feyzi Efendi.
    sy. 337.

    YanıtlaSil
  193. Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
    Kenzü'l İrfan Şerhi
    sy. 683.

    YanıtlaSil
  194. Bundan daha aşikar olarak Efendimiz (a. s.) şöyle buyurmuştur :Beni gören gerçekte Hakk'i görmüştür.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    Ismail Hakkı Bursevi
    cilt. 12.sy.9.

    YanıtlaSil
  195. Ebu Eyyub el-Ensari de, "Hayır, bu ayet-i kerime onu göstermiyor. Malla, ticaretle bağla, bahçeyle, ziraatle uğraşıp Allah yolunda cihadı terk etmek, insanı mânevî bakımından tehlikeye sokar." manasinadir. "demiş.

    YANITLASİL

    yuksel15 Şubat 2022 04:31
    "Allah yolunda mallarınızi sarf edin, cimrilik yaparak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.
    Bakara Suresi Tefsiri
    Cilt.5 sy. 58.
    Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan

    YANITLASİL

    yuksel15 Şubat 2022 04:39
    Allah c. c. Tevfikini refik eylesin.

    YanıtlaSil
  196. Lozan'da dinin öldürülmesi kararı alındı.
    Siyaseti dinsizliğe alet ettiler.
    Siyaseti dinsizliğe alet yapanlar, kabahatlerini örtmek için başkasını irtca ile ve dini siyasete alet yapmakla itham ederler.
    Bir Hazinenin Anahtarı.
    Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.168,169.

    YANITLASİL

    yuksel23 Mart 2022 22:40
    Cennet ehli Cennete girdiklerinde, Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurur: "İstediğiniz bir şey var mı ki size onu ziyade edeyim?" Bunun üzerine şöyle derler: "Ey Rabbimiz bize verdiğinin üstünde başka şey var mı?" Buyurur ki: "Rızam en büyüktür."
    Ravi: Hz. Câbir (r.a.)
    Sayfa: 44 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  197. TEVFİK DUASI


    Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

    1. Allahım!... Şu vakitte ve şu anda noksansız salavatını (bütün rahmetini), tertemiz selamlarını, en mükemmel ve en yüce daimi hoşnutluğunu bu alemdeki en üstün kuluna ulaştır.Sen O’nu (s.a.v), Adem’in (a.s) çocukları arasından seçip kendi irade ettiğin hükümlerin gölgesi kıldın.Yarattıklarının ihtiyaçlarına O’nu (s.a.v) bir kıble ve bir makam eyledin.O’nu (s.a.v) kendine bir delil kıldın.Razı olduğun şekilde O’nu (s.a.v) ortaya çıkardın.Tecellilerine layık hale getirdin.
    O’nu (s.a.v) yerde ve göklerde emir ve yasaklarının uygulama mahalli kıldın.Kendin ile var olan her şey arasına O’nu (s.a.v) vasıta eyledin.Şu aciz kulunun selamını O’na (s.a.v) ulaştır.Şu anda selamların en şereflisi ve en temizi O’nun (s.a.v) üzerine olsun.

    2. Ey Allahım!... Beni O’na (s.a.v) hatırlat ki, senin katında benden söz etsin.Çünkü bunun bana hem dünyada hem ahirette faydalı olduğunu en iyi bilen sensin.Hatta bu fayda, O’nun (s.a.v) seni tanıdığı ve senin yüce katında kıymetinin bulunduğu ölçüde olsun.Benim bilgim ve anlayışım hesaba katılmasın.Ey rabbim!... Şüphesiz sen, her türlü üstünlüğe layık, dilediğin her şeye güç yetirensin.

    3. Ey Allahım!... O en mükemmel insanın gönlünde bana da yer ver.Bana onu sevdir.Efendimiz Muhammed’e , onun ali ve ashabına varlıklarının zerreleri sayısınca, Allah Teala’nın sonsuz ilmi miktarınca salat eyle.

    4. Ey Allahım!...Bu salavatları devamlı olarak okuyabilmeme yardım eyle.Amin

    Ey alemlerin rabbi olan Allahım!...

    YanıtlaSil
  198. Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular.
    Hayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır.
    Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan
    Akra Fm.
    Günün Sohbeti

    YANITLASİL

    yuksel29 Mart 2022 10:01
    Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami

    TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.

    YANITLASİL

    yuksel29 Mart 2022 09:57
    tesvil ne demek?
    (C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.

    YANITLASİL

    yuksel29 Mart 2022 23:48
    Hak söz kadar efdal sadaka yoktur.
    Ravi: Hz. Câbir (r.a.)
    Sayfa: 383 / No: 13
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel29 Mart 2022 23:49
    Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz.
    Ravi: Hz. Raşid İbni Saad (r.a.)
    Sayfa: 383 / No: 14
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel29 Mart 2022 23:50
    Kulların sabahladığı her sabah bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, toprak için doğun, fani olmak için toplayın ve harap olmak için bina edin."
    Ravi: Hz. Zubeyr (r.a.)
    Sayfa: 383 / No: 11
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel30 Mart 2022 00:18
    Aldanmamak, aldatmamak, ciddiyet.
    Hak yolda yürüyenlerin vasıfları.
    Dost. T. V.
    Katre.

    YanıtlaSil
  199. Bir bakıma İngiltere nin kaderini casuslar çizmişlerdir. Bu casuslar sadece askeri ve siyasi alanda değil, ticaretle, sanayide, eğitimde ve din alanında inanılmaz istihbarat başarılarına imza atmışlardır.
    Türkiye’de Ve Dünyada
    Casuslar.
    Aytunc Altındal.
    Destek Yayınları
    sy. 103.

    YanıtlaSil
  200. Kadın resmine şehvetle bakmak ruhun yüce hissiyatını öldürür.(S.) 668: Lemaat.
    Bir Hazinenin Anahtarı.
    Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi.
    sy.570.

    YANITLASİL

    yuksel7 Nisan 2022 00:08
    Allah bir kula hayır murad ettiğinde, onun kalbinin kilidini açar. Ve onun kalbinde yakın ve sıdk hasıl eder. Onun kalbini, içine girenleri koruyan, bir mahfaza kılar ve o kimsenin kalbini selim, lisanını sadık, ahlakını müstakim, kulağını işitici ve gözünü de görücü kılar.
    Ravi: Hz. Ebû Zerr (r.a.)
    Sayfa: 27 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel7 Nisan 2022 00:16
    Allah'ın muhabbetini, insanların muhabbetine tercih eden kimseye, Allah halkın meşakkati hususunda kafi gelir.
    Ravi: Hz. Âişe (r.anha)
    Sayfa: 395 / No: 2
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

Yorum Gönder